Ehl-i Sünnet'in itikattaki iki imamından biri. İsmi, Ali bin İsmail'dir. Künyesi, Ebü'l-Hasan'dır. 260 veya 266 (m. 879) senesinde Basra'da doğdu. 324 veya 330 (m. 941)'de Bağdat'ta vefat etti. Basra kapısı ile Kerh arasında ki kabristana defnedildi. Soyu, Eshab-ı Kiram'dan bir Sahabiye dayanmakta olup, şeceresi şöyledir: Ali bin İsmail bin İshak bin Salim bin İsmail bin Abdullah bin Musa bin Bilal bin Ebu Bürde bin Ebu Muse'l Eş'arî'dir.
İmam-ı Eş'arî, üvey babası olan Mu'tezile kelamcılarından Ebu Ali Cübbâî'nin talebesi olduğundan, bu bozuk yol üzerine yetiştirilmişti. 40 yaşına kadar Mu'tezile fırkasında bulunmuş, bu fırkanın meşhurları arasına katılmıştı. 40 yaşından sonra bu bozuk yoldan dönmüştür. İmam-ı Eş'arî'nin bu bozuk yoldan dönmesi şöyle nakledilir: Bir Ramazan-ı şerif ayının ilk günlerinde rüyasında Peygamber Efendimizi gördü. Peygamberimiz ona; “Ya Ali, benden nakledilen yola yardım eyle!” buyurdular.
Bu rüyadan sonra Ramazan-ı şerif ayının ortasında, ikinci defa Peygamber Efendimizi rüyada görmekle şereflendi. Rüyasında; “Sana emrettiğim şey, ne oldu, ne yaptın?” buyurdu. “Benden bildirilen yola, sünnetime yardım et, bu yola uy!” buyurdular. Bu rüyadan sonra kelam ile uğraşmayı terk etti. Üçüncü defa Ramazan-ı şerifin yirmi yedinci gecesi, Peygamber Efendimizi rüyada gördü. “Sana emrettiğim şey ne oldu?” buyurdu. “Kelam ilmini terk edip, Kur'an-ı Kerim ve hadis ilmine sarıldım.” dedi. “Benden rivayet edilen, bildirilen yola, sünnetime yardımcı olmanı emrettim.” buyurdu.
Bunun üzerine İmam-ı Eş'arî özür dileyip; “Meselelerini ve delillerini öğrenmek için otuz yıl harcadığım yolu (Mu'tezileyi), nasıl terk edeyim?” dedi. Peygamber Efendimiz; “Allahü teala sana, ilahî yardımı ile yardım eyledi. Bunu yakînen bilmeseydim sana böyle emretmezdim.” buyurdu. İmam-ı Eş'arî bu rüyayı da gördükten sonra uyanıp; “Haktan öte, sapıklıktan başka bir şey yok!” diyerek, Mu'tezile yolundan dönüp, Ehl-i Sünnet itikadına girdi. Bu rüyasından sonra on beş gün evinden çıkmadı. Meseleleri derinlemesine inceleyip, gözden geçirdi. Sonra Basra Camii'ne gidip, kürsüye çıktı.
O sırada Mu'tezile bozuk yolunun meşhur ve kuvvetli âlimlerinden sayılan ve böyle bilinen İmam-ı Eş'arî, kürsüden cemaate şöyle hitap etti: “Ey insanlar! Çoktan berisize görünmez oldum. Dikkatle düşündüm. İnsafla inceledim. Yanımdaki delilleri gözden geçirdim. Tercih hususunda zorlandım. Sonunda Allahü tealadan beni hidayete, doğru yola kavuşturmasını istedim, dua ettim. Allahü teala beni hidayete, doğru yola kavuşturdu. Mu'tezile yoluna ait itikatlarımın hepsinden vazgeçip, kurtuldum.” diyerek, Ehl-i Sünnet itikadına girdiğini herkese ilan etti. Önceden Mu'tezile yolu üzere yazdıklarını ve bildirdiklerini iptal etti. Ehl-i Sünnet itikadı üzere kitaplar yazıp, dağıttı.
Ömrünün sonuna kadar bu doğru itikadın yayılması için uğraştı. Ebü'l-Hasan-ı Eş'arî hazretlerinin Ehl-i Sünnet mezhebine gelmesi ile, kelam ilmi, Mu'tezilenin elinden kurtulmuş oldu. Onların elinde tehlikeli ve zararlı iken, doğru yolda gidenlere rehber oldu. Onun Ehl-i Sünnet'e geçmesi, Ehl-i Sünnet itikadının yayılmasında büyük bir zafer olmuştur. O zaman tesirli ve zararlı olan Mu'tezile yolu mensupları, İmam-ı Eş'arî tarafından susturulmuştur. Onları öyle zorlayıp sıkıştırdı ki, hepsi küçük ve güçsüz karıncalar gibi kaldılar. Daha önce hocası olan Mu'tezilenin ileri gelenlerinden Ebu Ali Cübbâî ile yaptığı münazarada onu mağlup etti. Çok meşhur olmasına rağmen, Eş'arî'nin karşısında cevap vermekten âciz kaldı.
Ebu Sehl Su'lukî şöyle anlatır: “Basra'da bir mecliste Ebü'l-Hasan Eş'arî ile Mu'tezilîler arasında çetin bir münazara oldu. Mu'tezilîler çok kalabalıktı. Onunla münazaraya giren herkes yeniliyor, susmak mecburiyetinde kalıyordu. Öyle oldu ki, o gün artık kimse onun karşısına çıkamadı. İkinci defa böyle bir münazara için gittiğimizde, Mu'tezileden kimse gelmemiş, münazaraya cesaret edememişlerdi. Bunun üzerine bir zat İmam-ı Eş'arî'ye; “Firar ettiler, kaçtılar yaz, kapıya as!” dedi.
İmam-ı Eş'arî; tefsir, hadis ve fıkıh ilmini zamanın meşhur âlimlerinden olan Zekeriyya bin Yahya es-Sacî'den, Ebu Halife el-Cumhî, Sehl bin Serh, Muhammed bin Ya'kub el-Mukrî, Abdurrahman bin Halef ed-Dabbî'den öğrenmiştir. Bağdat'ta Cami-i Mansur'da Cuma günleri Ebu İshak Mervezî'nin hadis derslerine devam etmiş, kendisi de Ebu İshak Mervezî'ye kelam ilmini öğretmiştir. İmam-ı Eş'arî tasavvuf ilminde de âlim ve evliya idi. Ebu İshak İsferainî şöyle demiştir: “Benim ilmim, Şeyh Ebü'l-Hasan Bahilî'nin ilmi yanında, deniz yanındaki bir damla gibidir. Ebü'l-Hasan Bahilî'nin de; “Benim ilmim, Ebü'l-Hasan Eş'arî'nin ilmi yanında, deniz yanındaki bir damla gibidir.” dediğini işittim.”
İmam-ı Eş'arî, gayet tatlı, açık ve ikna edici konuşurdu. Bu sebeple hocası Cübbâî, daha önce münazaralara kendi yerine onu gönderirdi. Hakkın, doğrunun ortaya çıkması için mücadeleyi sever, yazarak ve anlatarak hak uğrunda müdafaadan yılmazdı. İmam-ı Eş'arî'nin zamanı, Mu'tezile fırkasının Ehl-i Sünnet'e çok saldırdığı, hatta zorbalığa başvurduğu bir döneme rastlamaktadır. Valilik, kadılık gibi makamlar, Mu'tezile fırkasından olanların elinde bulunuyordu. Böylece bozuk itikatlarını yayıyorlar, insanları saptırıp, imanları ile oynuyorlardı. Bu sırada İmam-ı Eş'arî ve diğer Ehl-i Sünnet âlimleri, kitaplar yazarak onları reddediyor, bozuk fikirlerini çürütüyorlardı. İmam-ı Eş'arî ayrıca, Mu'tezile fırkasının ileri gelenleri ile çetin münazaralara girip, onları susturdu.
Kendisine, neden onların yanlarına, hatta devlet erkanından olanlarının makamına gittiği sorulunca, şöyle cevap vermiştir: “Onlar valilik, kadılık gibi makamlarda bulunuyorlar. Kibirleri sebebi ile bize gelmezler. Biz de gitmezsek, hak nasıl ortaya çıkacak? Ehl-i Sünnet'i anlatanların, onu yayıp, hizmet edenlerin bulunduğunu nasıl bilecekler ve nasıl anlayacaklar?” İbn-i Hafif şöyle anlatmıştır: “Gençliğimde, İmam-ı Eş'arî hazretlerini görmek için Basra'ya gitmiştim. Basra'ya vardığımda, heybetli ve güzel yüzlü, yaşlıca bir zat gördüm. Ona; “Ebu'l-Hasan Eş'arî hazretlerinin evi nerededir?” dedim. “Onun için arıyorsun?” dedi. “Onu seviyorum ve görüşmek istiyorum.” dedim. Bana; “Yarın erkenden buraya gel!” dedi.
Ertesi gün erkenden söylediği yere gittim. Beni yanına alıp, Basra'nın ileri gelenlerinden birinin evine götürdü. İçeri girince, o zata yer gösteriler. O da oturdu. Mu'tezilenin meşhur âlimleri, münazara için orada toplanmıştı. Biz girip oturduktan sonra, o mecliste bulunanlar, aralarında oturan bir Mu'tezile âlimine çeşitli meseleler sormaya başladılar. O şahıs cevap vermeye başlayınca, beni oraya götüren zat karşısına çıkıp, söylediği yanlış şeyleri reddediyor, doğrusunu söyleyip, onu susturuyordu. Öyle konuşuyordu ki, dinleyenleri tam ikna edip, doyurucu bilgi veriyordu. Ben, bu zatın hâline ve ilmine hayran oldum. Yanımda bulunan birine; “Bu zat kimdir?” dedim. “Ebü'l-Hasan Eş'arî'dir.” dedi. İmam-ı Eş'arî evden çıktıktan sonra, yine peşinden gittim. Yanına yaklaşınca; “İmam-ı Eş'arî'yi ve hizmetini nasıl buldun?” buyurdu. “Fevkalade.” dedim.
Sonra; “Efendim, o mecliste neden siz baştan bir mesele sormadınız? Başkaları sorduktan sonra mevzuya girdiniz?” dedim. Biz, bunlarla konuşmak için söze girmiyoruz. Ancak Allahütealanın dininde yanlış ve sapık şeyler söylediklerinde reddediyoruz. Yanlış olduğunu isbat edip, kendilerine doğrusunu bildiriyoruz.” buyurdu. İmam-ı Eş'arî, eser yazmak, münazaralara girmek ve kıymetli talebeler yetiştirmek suretiyle, Ehl-i Sünnet itikadının yayılması ve böylece insanların saadete kavuşması hususunda büyük hizmetler yapmıştır. Yetiştirdiği talebelerinden bir kısmı şu zatlardır: Ebu Abdullah Muhammed bin Abdullah, Ebü'l-Hasan Bahilî, Ebu Abdullah bin Hafif Şirazî, Hafız Ebu Bekr Cürcanî el-İsmailî, Şeyh Ebu Muhammed Taberî el-Irakî, Zahir bin Ahmed Serahsî.
Bunlardan Ebu Abdullah Taî, İmam-ı Ebu Bekr Bakıllanî'nin hocasıdır. Ebü'l-Hasan Bahilî de Ebu İshak İsferainî'nin ve hocası olan Ebu Bekr Fûrek'in hocasıdır. Bu zat, önceden İmamiyye fırkasından iken, Ebü'l-Hasan Eş'arî hazretleri ile yaptığı bir münazara ve ilmî mübahase sonunda hatasını anlayıp, İmamiyye fırkasını terk edip, Ehl-i Sünnet itikadına girdi. İmam-ı Eş'arî'nin bildirdiği itikadı Basra'da yaydı. İbn-i Hafif ise, İmam-ı Eş'arî'nin en meşhur talebelerinden olup, (Şeyh-i Şiraziyyîn) Şirazlıların şeyhi, üstadı ismiyle meşhur olmuştur. Diğer meşhur bir talebesi olan Dimyanî ile İbn-i Hafif, İmam-ı Eş'arî'nin münazara meclislerinde yanında bulunurlardı. Talebelerinden Sayrafî, uzun müddet İmam-ı Eş'arî'nin yanında bulunmuştur. Sonra memleketi Şiraz'a dönüp, orada ders verip, talebe yetiştirmiş; İmam-ı Eş'arî'nin bildirdiği itikat bilgilerini memleketinde yaymıştır.
Şeyh Ebu Ali Zahir de, hocası İmam-ı Eş'arî'den öğrendiği Ehl-i Sünnet bilgilerini Horasan'da yaydı. Böylece İmam-ı Eş'arî'nin bildirdiği itikat bilgileri, Ehl-i Sünnet mezhebi, doğuda ve batıda yayıldı. Hicrî 300 senesinden itibaren Irak havalisinde, İran'da yayıldı. Selçuklu Devleti hükümdarlarının resmî mezhebi oldu. Daha sonra Atabekler tarafından müdafaa edilip, Şam ve Bağdat çevresinde yayıldı. Selahaddin Eyyubî Mısır'ı fethedince, orada da yayıldı. Eserleri: İmam-ı Eş'arî'nin eserleri, beş grupta toplanır:
1- Kırk yaşından önce Mu'tezile iken yazdığı eserler. Bunları sonradan iptal etmiştir. 2- Felsefecilere, Yahudi, Hıristiyan ve Mecusîlere yazdığı reddiyeler. 3- Hariciye, Mu'tezile, Şia ve Zahiriyye fırkalarına yazdığı reddiyeler. 4- Makalat. 5- Kendisine sorulan suallere cevap olarak yazdığı risaleler ve diğerleri.
Ebü'l-Hasan El-Eş'arî hazretlerinin pek çok eseri vardır. Bunları İbn-i Asakir Tebyin isimli eserinde, İbn-i Furek'ten nakledip, isimlerini yazmıştır. İbn-i Fûrek ise; “Ebü'l-Hasan El-Eş'arî'nin, El-Umed (veya El-Gamed) adlı kitabında kendi eserlerini saydığını bildirmektedir. Bu eserler, onun yanında dersini dinleyenlere söyleyerek yazdırdıkları, çeşitli İslam memleketlerinden sorulan suallere verdiği cevapları ihtiva eden, üç yüz yirmi senesine kadar yazdığı kitaplardır. Bundan sonra üç yüz yirmi dört senesine kadar da pek çok eser yazmıştır:” demektedir. İbn-i Furek ayrıca, Ebü'l-Hasan el-Eş'arî'nin El-Umed adlı eserinde isimlerini bildirdiği eserlerinden başka kitaplarını da bildirmektedir.
El-Umed adlı eserde bildirilen kitaplardan bazıları şunlardır:
1- Kitabü'l-Fusul: Mülhidler (dinsizler) tabiatçı felsefeciler, Dehrîler, zamanın ve alemin kadim olduğuna inananlara reddiyedir. Bu kitapta; Brehmenler, Yahudîler, Hıristiyanlar ve Mecusîlere de cevaplar vermiştir. Bu kitap büyük bir eserdir. 2- Mu'cez: On iki kitaptan ibarettir. 3- Halkü'l-ef'al. 4- İstitaa hakkındaki kitap. 5- Sıfatlar hakkındaki kitap. 6- El-Lüm'a fi'r-reddi alâ ehli'z-zeygi ve'l-bida': Kur'an-ı Kerim, Allahütealanın iradesi, Allahütealanın görülmesi, kader, istitaa, vaat ve vait ve imamet meselelerinden bahseden on bölüm ihtiva eden kıymetli bir kitaptır. İmam-ı Eş'arî hazretlerinin bu mevzularda söyledikleri hakkında iyi bir kaynaktır. Yakın zamanda Mısır'da ve Beyrut'ta basılmıştır. Beyrut baskısında, ayrıca Richard J. McCarthy tarafından bir mukaddime ve İngilizceye tercümesi vardır. Spitta, bu eseri hulasa ederek, Joselp Hell tarafından Almanca'ya tercüme edilmiştir. 7- Risaletü'l-İman: Spitta bu kitabı Almancaya tercüme etmiştir. 8- Kitabü'l-Fünun: Mülhitlere (dinsizlere) cevap olarak yazılmıştır. 9- Kitabü'n-Nevadir: Kelam ilminin inceliklerini anlatır. 10- Dehrîlerin (dinsizlerin) Ehl-i tevhid'e karşı yaptıkları bütün itirazlarının toplandığı bir kitap. 11- El-Cevher fi'r-Reddi alâ ehli'z-Zeygi ve'l-Münker. 12- Nazar, istidlal ve şartları hakkında Cübbâî'nin suallerine verilen cevaplar. 13- Makalatü'l-felasife: Felsefecilere cevap olarak yazılmış bir eserdir. Kitap üç makaleyi ihtiva eder. Eserde İbn-i Kays ed-Dehrî'nin bazı şüpheleri, Aristo'nun sema (gök ve alem) hakkındaki fikirleri çürütülmüş; hadiseleri, saadet ve şekaveti yıldızlara bağlayanlara lazım gelen şeyler açıklanmıştır. 14- Cevabü'l-Horasaniyyin: Çeşitli meseleleri ihtiva eder.
El-Umed'de bildirilenlerden başka, İbn-i Fûrek'in zikrettiği eserlerinden bazıları da şunlardır:
1- Tenasühe inananlar hakkındaki eser. 2- Mantıkçılara dair yazılan eser. 3- Hıristiyanlar hakkında yazılan kitap. 4- Delailü'n-nübüvve hakkındaki kitap.
İmam-ı Eş'arî'nin ayrıca: Risale ketebehai la ehli's-sagr bi babi'l-ebvab adlı eseri vardır. Kitap, Kafkas dağlarının Hazar denizi ile bittiği yerde babü'l-ebvab (Demirkapı yahut Derbend) denilen kasabanın âlimlerine yazılmıştır. Bu eser, Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat itikadını geniş olarak anlatmaktadır.
Bunlardan başka şu eserleri de meşhurdur:
1- Makalatü'l-İslamiyyin: Bu eserinde 73 fırkadan ve kelam ilminin ince meselelerinden bahsetmektedir. Matbudur. 2- El-İbane an usulü'd-diyane: Ehl-i Sünnet dışı fırkaların reddi için yazılmış olup, bu husustaki delilleri içinde topladığı eseridir. 3- Kavlü'l-cümleti'l-eshabi'l-hadis ve Ehli's-sünneti fi'l-itikad: Basılmamıştır. 4- Risaletü'l-istihsani'l-Havd fî ilmi'l-kelam: Basılmıştır. İngilizce tercümesi vardır. 5- İzahü'l-Burhan. 6- Et-Tebyin alâ usuli'd-din. 7- Kitabü'l-ulum. 8- Tefsirü'l-Kur'an. 9- Eş-Şerh ve't-tafsil: İbn-i Asakir'in bildirdiğine göre, Ebü'l-Hasan Eş'arî'nin tefsiri 70 veya 300 ciltti.
İmam-ı Eş'arî, Ehl-i Sünnet'in itikatta iki imamından biridir. İtikatta diğer imam da, İmam-ı Matüridî'dir. Bu iki büyük âlim, Ehl-i Sünnet itikadını yaymış olup, itikatta iki imamdırlar. Ehl-i Sünnet'in reisi ise İmam-ı A'zam Ebu Hanife'dir. İmam-ı A'zam Ebu Hanife, Ehl-i Sünnet itikadının esaslarını yazdığı eserlerde hülasa olarak bildirmiştir. Bunları Hanefî ulemâsından İmam-ı Matüridî hazretleri, Hanefî mezhebi usullerine göre, yani aklî ve mantıkî delillere de yer verip, ilahî maksadı ön planda tutarak izah ve ispat etmiştir. İmam-ı Şafiî'nin talebe zincirine bağlı olan İmam-ı Eş'arî hazretleri de, kendisine ulaşan iman ve itikat bilgilerini, kendi mezhebi olan Şafiî usulüne göre, yani ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerin öncelikle ibare ve ifadelerine itibar ederek izah ve ispat eylemiştir. Her ikisi de Mutezile, Karamita ve Rafızî fırkalarıyla mücadelede bulunarak, Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat fırkasını müdafaa etmişlerdir. (Bkz. İmam-ı Matüridî.)
İmam-ı Matüridî ve İmam-ı Eş'arî ayrı bir mezhep kurmamışlar, Eshab-ı Kiram'ın, Tabiînin, dört mezhep imamının ve sonra Ehl-i Sünnet âlimlerinin nakil ve tevatür yolu ile bildirdikleri iman ve itikat bilgilerini açıklamışlar, anlaşılmasını kolaylaştırmak için kısımlara bölmüşler ve herkesin anlayabileceği şekilde yaymışlardır. Çünkü Eshab-ı Kiram ve Tabiînin yani Selef-i Salihinin bildirdiği itikat bilgileri icmalî idi. Sonra gelenlerin anlaması için izaha muhtaç idi. İmam-ı Eş'arî ve İmam-ı Maturidî tafsili yani açıklamalı olarak bu bilgileri bize naklettiler. Ehl-i Sünnet itikadının açıklanmasında bu iki imam meşhur olmuş, yaşadıkları zamanlarda itikatta doğru yoldan ayrılmış sapıkların veya yunan felsefesinin bataklıklarına saplanmış maddecilerin bozuk düşüncelerine karşı, Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat itikadını izah etmekte, bazı bakımlardan farklı usuller takip etmişlerdir. Daha sonraki asırlarda gelen Ehl-i Sünnet âlimleri, bu iki imamın koyduğu usullere uyarak, Ehl-i Sünnet itikadını nakletmişlerdir.
Ebü'l-Hasan-ı Eş'arî buyuruyor ki: “Şeyhayn'ın (yani Hazreti Ebu Bekr ile Hazreti Ömer'in), diğer bütün ümmetten üstün olduğu muhakkaktır. Buna inanmayan ya cahildir veya inatçıdır.” İmam-ı Eş'arî hazretlerinin Kafkas sıradağlarının Hazar Denizine ulaşan ucunda Babü'lebvab (Demirkapı veya Derbend) denilen kasaba âlimlerine, Ehl-i Sünnet itikadını bildirmek için yazdığı Risaletün ketebehai la ehli's-sagr (Hudut ahâlisine bir mektup) adlı eserinden bazı bölümlerin tercümesi şöyledir:
Allahütealaya hamdolsun ki, bizi, doğru yola ulaştıran sünnet-i seniyyeye uymayı sevdirdi. Helake götüren bidatlerden uzaklaştırdı. Kalblerimizi, yakînin (kat'i ve kuvvetli imanımızın) hasıl ettiği serinlik ve huzur ile doldurdu. Müslümanlık ile bizi aziz kıldı. Bizi, Resulüne uyanlardan, O'nun rehberliğine yapışanlardan eyledi. Bidatlere dalıp, Resulullah'ın ve Eshab-ı Kiram'ın (aleyhimürrıdvan) yolundan ayrılarak yalnız kalmaktan kurtarıp, cemaatle beraber olmayı ihsan etti. Resulullah'a salat-ü selam olsun ki, bizi Allahütealanın emir ve yasaklarına davet etti. Allahüteala bu hususta O'na ayetleriyle yardım etti. Kendisine mucizeler vererek, hakkındaki şüpheleri giderdi. Kendi rızasına nasıl ulaşılacağını O'nun ile bildirdi. İçlerinde kendisine delalet eden deliller bulunduğunu en açık bir şekilde haber verdi. Nihayet batıl, sönüp gitti. Hak, galip ve muzaffer olarak parladı. Resulullah Efendimiz peygamberlik vazifesini yerine getirdi. Kendisine bildirilenleri tebliğ edip, ümmetine nasihatte bulundu.
Öyleyse! Ey Babü'l-ebvab halkından olan âlimler ve büyükler! Allahüteala sizleri yüce kudreti ile muhafaza buyursun. Sizlere yardım eylesin. Medinetü's-Selam'da (Bağdat'ta) mektubunuzu aldım. Allahütealanın nimetleri içerisinde olduğunuzu, hâlinizin düzgünlüğünü yazıyorsunuz. Bu sebeple, kederim ve üzüntülerim dağıldı. Allahütealaya çok şükrettim. Size olan ihsanını tamamlamasını, size ve bize olan nimetlerini arttırması için Allahütealaya yalvardım. Duaları kabul eden O'dur. Büyüklü tuflarda bulunmak O'na layıktır. Allahüteala yardımcınız olsun. Geçen sene 297 (m. 909) bir takım sualler sormuştunuz. Mektubunuzda bundan da bahsediyorsunuz. Verdiğim cevapları beğendiğinizi, faydalı olduğunu, doğruluğunu kabul ettiğinizi, şüphelerinizin gittiğini, sizi kendilerine inandırmak isteyen o kimselerden yüz çevirdiğinizi yazıyorsunuz. Bunları okuyunca, dinde saptıranların, Resulüne uymaktan alıkoyanların şüphelerinden bizi ve sizi muhafaza buyurduğu için Allahütealaya hamdettim.
Yine siz mektubunuzda, benden Selef-i salihîn'in asıl kabul edip, dayandıkları bazı hususları yazmamı istiyorsunuz. Sonra gelenler de bu asıllara (bilgilere) uymak suretiyle, bidat sahiplerinin düştüğü, Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i seniyyeye muhalefet durumuna düşmekten kurtulmuşlardır. Bu bilgilere şiddetle ihtiyacınız olduğunu bildirdiğiniz için, size olan hürmetim ve üzerimdeki hakkınızdan dolayı, suallerinize ve isteklerinize cevap vermekte acele ettim. Size bazı temel bilgileri, delilleri ile beraber bildirdim. Bu deliller, sizin Selef-i salihîn'e tâbi olmakta haklı olduğunuzu, Ehl-i bidatin ise, Selef-i salihîn'e muhalefet edip, daha önce üzerinde bulundukları haktan sapmakla hata ettiklerini, bununla şer'î delillerden, Resulullah'ın bildirdiği şeylerden ayrıldıklarını gösterecektir. Yine bu delilleri reddeden, Peygamberlerin aleyhimesselam getirdiklerini inkâr eden felsefecilerin yollarına uyduğunu da gösterecektir. Size ve söylediklerimi düşünen diğer kimselere söylenmesi gerekenleri söyledim. Allahütealadan yardım dileyerek ve O'na güvenerek, sizin isteklerinizi yerine getirmekle, sevaba kavuşacağımı ümit ediyorum. Allahüteala bana kâfidir ve O ne güzel vekildir.
Allahüteala sizi doğru yola kavuştursun. Biliniz ki, Selef-i salihîn'in ve onların yolunda giden halefin (sonra gelen âlimlerin) yolu şudur: Allahüteala, Muhammed Aleyhisselamı bütün dünyaya peygamber olarak gönderdiği zaman, insanlar, birbirine zıt bir takım fırkalara ayrılmışlardı. Onlardan bir kısmı kitabî idi. Bunlar, Allahütealanın gönderdiği Tevrat ve İncil'i değiştirmişler, kendi uydurdukları şeyler ile insanları Allahütealaya davet ediyorlardı. Bir kısmı felsefeci idi. Bunlar, akıl ile elde ettikleri bir takım bilgilerde, yanlış neticelere varmaları sebebiyle, birçok batıl veya yanlış yollar ortaya çıkmıştı. Bir kısmı, Brehmen idi. Bunlar, Allahütealanın peygamberlerini inkâr ediyorlardı. Bir kısmı, Dehrî idi. Bunlarda, kâinatın sonsuz olarak devam edeceğini, yok olmayacağını iddia ediyorlardı. Bir kısmı, Mecusî idi. Bunlar ise, hiç tecrübe etmedikleri, bilmedikleri şeyleri iddia ediyorlardı. Bir kısmı putperest idi. Bunlar, putlara tapıyorlardı. Bunlarda şaşkınlık içerisinde kalmışlardı.
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam ise, insanların, kâinat ve içindekilerin sonradan yaratılmış birer mahluk olduğuna, onların hepsinin yaratıcısı, sahibi ve maliki olan Allahütealanın varlığı ve birliği inancına davet etti. Onlara, üzerinde bulundukları yolun yanlış olduğunu, böyle batıl yolları terk etmelerini istedi. Resulullah Efendimiz onlara yollarının bozukluğunu, kendisinin ise, Allahütealadan bildirdiği hususlarda doğru olduğunu, apaçık ayetler ve mucizelerle isbat etti. Sonra Allahütealaya nasıl kulluk edileceğini açıkladı. Allahüteala Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam'ı bunları insanlara bildirmesi ve izah etmesi için gönderdi. Resulullah Efendimize insanlara, kendilerinde dil, suret ve daha başka yönlerden farklılıklar bulunduğunu, böyle değişikliğin ise onların sonradan yaratılmış olduklarını gösterdiğini bildirdiği gibi, gerek kendilerinde ve gerekse, onların dışındaki varlıklarda, Allahütealanın varlığına, iradesine ve tedbirine delalet eden şeyler ile, Allahütealayı tanıma yolunu da bildirdi.
Şöyle ki; Allahüteala Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Arzda da gerçekten tasdik edenler için birçok ibretler vardır. Nefislerinizde de (hücrelerden vücut yapınıza kadar) birçok alametler vardır (ki, hep Allahütealanın kudretine, ilmine azamet ve ifadesine delalet ederler) Hâlá görmeyecek misiniz?” buyurdu. (Zariyat suresi: 20, 21) Yine, insanın yaratılış safhaları, suret ve şekillerindeki değişik durumlara da mealen şu ayet-i kerime ile işaret buyuruldu: “Biz insanı (Âdem'i) şüphesiz ki, çamurun özünden yarattık. Sonra Âdem'in neslini, sağlam bir yerde (rahimde) bir nutfe (az bir su) yaptık. Sonra o nutfeyi bir kan pıhtısı hâline getirdik. Ondan sonra, kan pıhtısını bir parça et yaptık. O et parçasını da kemikler hâline çevirdik. Kemiklere de et giydirdik. Sonra ona başka bir yaratılış (ruh) verdik. Bak ki, şekil verenlerin en güzeli olan Allahütealanın şanı ne kadar yücedir.” (Müminun suresi: 12-14)
Bunlar, Allahütealanın varlığının muhakkak lazım olduğunu ifade eden, O'nun irade ve tedbirine delalet eden en açık delillerdendir. İnsan çamur özünden yaratıldı. Çamur özünün birçok şekil ve durumlara kabiliyeti vardır. Fakat, insanın başka bir suretle değil de, kendisine has özellikleriyle malum olan ve en güzel surette meydana gelmesi mutlak bir yaratıcının varlığını göstermektedir.
İnsana baktığımızda şunları görüyoruz:
1- İnsanın başka varlıklarda bulunmayan, kendisine mahsus bir sureti vardır. 2- İşitmek, görmek, koklamak, hissetmek, tatmak gibi, ihtiyaçlarını temin edebilmesi için hazırlanmış bir takım vasıtalara (duyu organları) sahiptir. 3- İhtiyaç hasıl oldukça, tertip üzere hazırlanmış gıda aletleri. Mesela, yeni doğmuş çocuk gıdasını, önce annesini emmek suretiyle temin eder. Çünkü o, bu sırada dişsizdir. Gıdasını kendiliğinden temin edemez. Bir müddet sonra, dişlerle donatılır. Gıdasını yemekle elde eder. 4- Ağızdan alınan gıdalar, mideye gelir. Mide, kendisine ulaşan gıdalara öyle bir incelik verir ki, bunlar en ince yollardan geçerek, tırnaklara kadar ulaşır. 5- Karaciğer, öd (safra) çıkarmak, vücudun şeker durumunu ayarlamak, zehirleri bir dereceye kadar zararsız hale getirmek gibi bazı vazifeler için hazırlanmıştır. 6- Akciğer, dışarıdan temiz havayı (oksijen) alıp, kan dolaşımı ile dokulara iletmek ve kandan (karbondioksit alarak) kirlenen havayı nefesle dışarı vermek için hazırlanmıştır. 8- Ayrıca alınan gıdalardaki fazlalıkların atılması için gerekli aletler (a'zalar).
Bunlardan başka, tesadüfî olarak düşünülmesi imkansız olan, mutlaka bunları tertip ve düzenleyen bir yaratıcının varlığını gerektiren sayılamayacak kadar çok şey vardır. Bütün bunların çamur özü ve su ile düzenlenip, kısımlara ayrılması, mutlaka bir yaratıcıyı, bir düzenleyiciyi gerektirir. Bunu, düşünen her akıl sahibi anlar. Aynı şekilde, bir plan dairesinde düzenleyen, kasteden bir bina yapıcısı olmadan, bir binanın meydana gelmesi bile mümkün olmayınca yukarda saydığımız hâllerin de bir yapıcı veya yaratıcı olmadan çamur ve su ile kendiliklerinden, tertip ve düzen içerisinde meydana gelmeleri mümkün olamaz.
Sonra Allahüteala mealen; “Gerçekten, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, akıl sahipleri için, Allah'ın varlığını, kudret ve azametini gösterir, kesin deliller vardır.” (Âl-i İmran suresi: 190) ayet-i kerimesiyle bu hususu (Allahütealanın varlığının ve birliğinin delillerini) ve bunda çeşitli hikmetler bulunduğunu daha ziyade beyan eyledi. Feleklerin (Dünya, Ay, Güneş vb.) hareketiyle, meydana gelen faydaların büyüklüğüne ve miktarına işaret buyuruldu. Mesela, gece, insanların istirahat zamanı olduğu gibi ve mahsullerine fazla gelen güneş hararetini de (sıcaklığını) serinletmektedir. Gündüz ise, mahlukatın dağılıp hareket etmeleri, geçimlerini temin etmeleri için yaratılmıştır. Eğer devamlı gece olsaydı, karanlık, onların fayda temin edecek şeylerin peşine düşüp, bunları elde etmeye mâni olacaktı. Aynı şekilde devamlı gündüz olsaydı, bu da zararlı olurdu. Gündüzün aydınlığı fırsat bilinerek takatin (gücün) üstünde hırsla çalışılır, kâfi miktarda istirahat etmedikleri için insanlar helak olurlardı. Bundan dolayı, onlara, çalışmaları için takatlerini geçmeyecek şekilde, zamanın bir kısmı gündüz, istirahatleri için yeterli bir miktarı da gece kılındı. Böylece, onların hâlleri mutedil (normal) olarak gecenin serinliğinden, gündüzün sıcaklığından, kendileri, ekinleri, malları ve hayvanları için lazım olan kadarını alacaklardır.
Böyle yapmakla, Allahüteala mahlukatına merhamet buyurmuş, lütuf ve ihsanda bulunmuştur. Yine, mahlukatı kuşatan renk tabakası, onların gözlerine münasip ve muvafık gelen renklerden yaratılmıştır. Eğer bu renk, şimdi âlemi saran renkten olmasaydı, gözleri bozacaktı. Cisimlerin büyük ve ağır olmasına rağmen, yer ve göklerin ve onlarda bulunan hükümlerin (kanunların) Allahütealanın tutmasına muhtaç olduğuna, mealen; “Doğrusu, gökleri ve yeri zeval bulmaktan Allahüteala koruyup, tutuyor. Andolsun ki zeval bulurlarsa, onları O'ndan başka kimse tutamaz. Gerçekten O, hâlimdir. Azap için acele etmez, gafurdur (çok bağışlayıcıdır).” (Fatır suresi: 41) ayet-i kerimesiyle işaret buyuruldu. Bu ayet-i kerime ile bize, yer ve göklerin yerlerinde durmalarının Allahütealadan başkası tarafından olmadığı ve onları bir durduran olmadan da yerlerinde durmalarının mümkün olmadığı bildirildi.
Sonra felsefecilerin tabiatçı inanışlarından dolayı, ağaçların ve onlarda çıkan meyvelerin ancak, toprak, su, ateş ve havanın tesiri ile meydana geldiği hakkındaki iddialarının bozukluğunu bize; Allahüteala mealen; “Arzda birbirine komşu kıt'alar (kara parçaları) üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır ki, hepsi bir su ile sulanıyor. Halbuki yemişlerinin bazısını bazısına üstün kılıyoruz. (Tat, renk ve kıymetleri başka başkadır.) Şüphesiz ki, bunlarda da düşünen bir topluluk için pek çok ibretler (alametler) vardır.” (Ra'd suresi: 4) buyurdu. Daha sonra Allahüteala, her şeyin yaratıcısı olduğuna, bir olduğuna, işlerinin intizam ve tertip dairesinde cereyan etmesi ile delil getirdi.
Allahüteala işlerinde hiçbir ortağı bulunmadığını mealen; “Eğer yer ile gökte, Allah'tan başka ilahlar olsaydı, bunların ikisi de fesada uğrar, yok olurdu.” (Enbiya suresi: 22) ayet-i kerimesi ile bildirdi. Sonra, önce yaratıldıklarını kabul ettikleri hâlde, öldükten sonra tekrar diriltilmeyi inkâr edenlere karşı tekrar yaratılmalarının mümkün olduğunu bildirdi. Onlar tekrar yaratılmayı uzak görerek, çürümüş kemikleri kim diriltecek dedikleri zaman mealen; “(Ey Resulüm) deki: “Onları ilk defa yaratan diriltir ve O her yaratılanı tamamıyla bilir.” (Yasin suresi: 79) buyurdu.
Sonra bunu onlara; Mealen; “O (Allah) ki, size yeşil ağaçtan bir ateş yaptı da, şimdi siz ondan yakıp duruyorsunuz.” (Yasin suresi: 80) ayet-i kerimesi ile beyan eyledi. Yaş ve yeşil iki ağaç olan ve rüzgâr sebebi ile biri diğerine sürtülünce tutuşan “Uşar” ve “Murah” denilen ağaçlardan ateşin çıkarılmasını, çürümüş kemiklere, parçalanmış derilere, hayatı iade etmenin caiz olduğuna delil getirdi. (Uşar ile Murah, eskiden Arapların ateş çıkarmak için kullandıkları iki ağaçtır.) Sonra putlara tapanların yüzlerine vurarak, kendi yonttukları şeylere ibadet etmenin bozukluğunu mealen; “Siz kendi yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” (Saffat suresi: 95) kavli ile beyan etti. Sonra mealen; “Sizi de, yaptıklarınızı da Allahüteala yarattı.” (Saffat suresi: 96) buyurdu. Böylece putlara değil, kendisine ibadetin vacip olduğunu beyan etti. Eğer sizin yontmanız olmadan, put, put olmuyorsa, Allahütealanın yaratması olmadan da, sizin suret ve heyetlerinizin olmayacağı, evvel emirde (kolayca) bilinen bir şeydir. Bundan dolayı, sizi ve sizin yonttuğunuzu yaratmak sureti ile, yonttuğunuz şeyleri de ben yaratmış olduğumdan, ibadete onlar değil ben layıkım; çünkü sizi, işlerinizi yapmanıza muktedir kılan benim, buyuruyor.
Allahüteala, peygamberlerini inkâr edenleri de En'am suresi 91. ayet-i kerimesinde ret buyurdu. Mealen; “Yahudîler, Allahütealanın kadrini gereği gibi tanıyamadılar. Çünkü; “Allah hiçbir insana bir şey indirmedi” dediler. (Vahiy ve kitapları inkâr ettiler.) Onlara de ki: “Musa'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği ve sizin de parça parça kağıtlar hâline koyup hesabınıza geleni açıkladığınız fakat çoğunu gizlediğiniz o kitabı kim indirdi? Sizin bilmediğiniz ve atalarınızın da bilmediği şeyler, size (peygamber diliyle Kur'an-ı Kerim'de) öğretilmiştir. Ey Resulüm! Sen, Allah (indirdi) de! Sonra onları bırak. Batıl dedikodularında oynayadursunlar.”
Nisa suresi 165. ayet-i kerimesinde ise mealen; “(İman edenleri Cennet'le) müjdeleyici, (küfredenleri Cehennem'le) korkutucu olarak Peygamberler gönderdik ki, bu Peygamberlerin gelişinden sonra insanların (yarın) kıyamette; “Bizi imana çağıran olmadı” diye Allahütealaya bir hüccet ve özürleri olmasın.” buyuruldu. Resulullah'ın Ehl-i kitaba karşı onların kitaplarında, kendi vasıflarının bildirilmesi, isim ve hususiyetlerine işaretlerin bulunması ile delil getirdi. Ehl-i kitap bunları gizledi. Allahüteala, Resulullah'a hak peygamber olduğu ve bildirdiklerinin doğru olduğu hakkında, mucizelerle yardım eyledi. Resulullah'a en büyük mucize olarak Kur'an-ı Kerim verildi. Müşrikler, Kur'an-ı Kerim'in Allahütealanın kelamı olduğuna inanmıyorlar, Hazreti Muhammed'in sözüdür, diyorlardı. Allahüteala, o zaman en fasih ve edebiyatta zirveye ulaşmış olanlarından, Kur'an-ı Kerim'in on suresi veya bir suresi gibi bir söz söylemelerini istedi. İnsanlar ve cinler bir araya gelseler bunu yapamayacaklarını bildirdi. Nitekim onlar, böyle bir söz söylemekten âciz kaldılar. Böylece onların, Resulullah'a iman etmeme hususunda özürleri ortadan kalkmış oldu.
Hazreti Musa da Firavun'un sihirbazlarını, asâsıyla rezil ve rüsva etmekle, hem sihirbazların ve hem de diğer insanların kendisine iman etmeme mazeretlerini gidermişti. Hazreti Musa'nın asâsından meydana gelen harikulade hâllerin kendi güçleri dışında olduğuna, böyle bir şeyi yapabilmenin hatırlarından bile geçmediğine, böyle bir şeyi ancak Allahütealanın yapacağına, hem sihirbazları ve hem de başkaları kanaat getirdi. (Nihayet, bu mucize karşısında sihirbazlar, Hazreti Musa'ya iman ettiler.) Hazreti İsa da ölüleri ilaçsız diriltmek, anadan doğma körleri ve derisi alaca olanları iyileştirmek, o zamanda insanları âciz bırakan şeylerle (mucizelerle), o devre göre tıpta en yüksek dereceye ulaşan tabiplerin kendisine inanmama mazeretlerini ortadan kaldırdı. (Çünkü böyle işleri, ancak Allahütealanın yardım ettiği bir kimse yapabilirdi.)
Resulullah Efendimiz de, kendi kavminden olan, edebiyatta yüksek dereceye ulaşan edebiyatçıların, kendisine iman etmeme hususunda bu mazeretlerini bertaraf etti. Çünkü, Kur'an-ı Kerim'in edebî yüksekliğini onlar da kabul ediyorlardı. İşte Resulullah Efendimiz, yukarda bildirilen yanlış yollara sapmış kimselere, getirdiği deliller ve mucizelerle, yollarının bozuk olduğunu, davet ettiği yolun ise doğru olduğunu anlatıyordu. Resulullah Efendimiz, onlara daima karşısında duramayacakları deliller getirdiği, aralarında uzun müddet kaldığı hâlde, fevkalade ihtiraslarından dolayı, iman etme şerefine kavuşamadılar.
Allahütealanın Resulullah'a verdiği mucizelerden bazısı şöyledir: Şiddetli açlık vakitlerinde, kalabalık cemaati, az bir yiyecek ile doyurması, susuzluk zamanlarında, mübarek parmakları arasından fışkıran suyla, hayvanlarına ve sahiplerine kanıncaya kadar su içirmesi, kurdun kendisine konuşması, kızartılmış koyunun ben; zehirliyim diye haber vermesi, ayın ikiye bölünmesi, çağırması üzerine ağacın yerinden sökülerek huzurlarına gelmesi, emri üzerine ağacın tekrar yerine gitmesi, insanların kalblerinde saklayıp da haber vermesini istedikleri şeyleri haber vermesi.
Allahüteala gizliyi, gizliden daha gizli olanları da bilir. Her şey O'nun yanında hazır gibidir. Yer ve gökte hiçbir şey ondan gizli kalamaz. Kıyamet günü Müminler Allahütealayı göreceklerdir. Allahüteala, Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Nice yüzler vardır ki, o gün (kıyamette) güzelliği ile parıldar. (O yüzler) Rablerine bakar.” (Kıyame suresi: 22-23) buyurmaktadır. Resulullah Efendimiz de; “Ayı gördüğünüz gibi, kıyamet gününde Rabbinizi mutlaka göreceksiniz. O'nu görmekte güçlük çekmeyeceksiniz.” buyurmaktadır.
Allahüteala yarattıklarından hiçbirine muhtaç değildir. O istediğini saptırır. İstediğini hidayeti ile doğru yola iletir. İstediğini aziz, istediğini fakir, istediğini zengin eder. O'nun işlerinde asla noksanlık yoktur. O, her şeyin mutlak sahibi ve malikidir. O istediğini yapar. Allahüteala mahlukatını iki kısma ayırdı. Birisini Cennet için yarattı. Onları isimleri ve babalarının isimleri ile beraber yazdı. Diğer kısmını Cehennem için yarattı. Onların isimlerini de yazdı.
Resulullah Efendimizle, Hazreti Ömer arasında şöyle bir konuşma oldu. Hazreti Ömer, Peygamber Efendimize; “Ya Resulallah! Bizim evvelce hesap ve kitabımız görülüp bitmiş midir, yoksa, daha yeni başlanmış bir iş midir?” diye sorunca, Resulullah Efendimiz; “Bunlar, hesabı ve kitabı görülüp bitmiş işlerdir.” buyurdu. Bunun üzerine Hazreti Ömer; “Öyleyse niçin ameller yapıyoruz (çalışıp, çabalıyoruz) ya Resulallah?” diye sorunca Peygamber Efendimiz; “İbadet yapınız! Herkese ezelde takdir edilmiş olan şeyi yapmak kolay olur.” buyurdu.
Allahütealaya ve Peygamber Efendimizin iman etmeye davet ettiği şeylere iman eden kimseleri, küfürden başka hiçbir günah imandan çıkarmaz, imanlarını, ancak küfür giderir. Ehl-i kıble, günahları sebebiyle imandan çıkmayıp, dinin bütün emirleriyle mükelleftirler. Ehl-i kıbleden olup, günahkâr olanları da, Allahüteala mealen; “Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman yüzünüzü ve ellerinizi (dirseklerinizle beraber) yıkayın, başınızı mesh edin ve ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz boy abdesti alın.” (Maide suresi: 6) ayet-i kerimesi ile Mümin diye isimlendirmiştir. Eğer akidesi bozuk olan Kaderiyye'nin dediği gibi günahkârlar, günahları sebebiyle imandan çıkmış olsalardı, onlara abdest farz olmazdı. Allahütealanın hitabı da bütün Müminlere değil, yalnız itaat edenlere olurdu. Yine Allahüteala, mealen; “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman, Allahütealanın zikrine (hutbe dinlemeye, namaz kılmaya), koşunuz. Alışverişi bırakınız.” (Cuma suresi: 9) buyurdu. Bu hitabı yalnız itaat edenlere tahsis buyurmadı. Bu hitap aynı zamanda günahkârları da içerisine almaktadır.
Bidatten başka herhangi bir günahı yaparak, günahkâr olanlardan hiçbir kimse hakkında, Cehennemliktir diye hükmedilemez. Resulullah'ın Cennet'le müjdelediklerinden başka Ehl-itaatten kimse hakkında Cennetliktir denilemez. Allahüteala Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Muhakkak ki, Allahüteala kendisine ortak koşanları bağışlamaz. Bu günahtan başkasını dilediği kimseden mağfiret buyurur (affeder).” (Nisa suresi: 6) ayet-i kerimesi ile delalet ediyor. Çünkü, Allahüteala kendisi haber vermedikçe, asiler hakkındaki iradesinin ne olduğunu bilmeye kimse için yol yoktur. Peygamber Efendimiz; “Ehl-i kıbleden hiç kimseyi, kendi kendinize Cennet'e, yahut Cehennem'e koymayınız.” buyurdu.
İnsanların amellerini yazan hafaza melekleri vardır. Allahüteala bu hususta mealen; “Halbuki, üzerinizde gözetleyici melekler var. (Amellerinizi yazan ve Allah katında) kerim olan kâtip melekler var.” (İnfitar suresi: 10-11) ayet-i kerimesi ile delalet buyurdu. Kabir azabı haktır. İnsanlar, kabirlerinde diriltildikten sonra imtihan edilecek. Kabirde sual sorulacak, Allahüteala dilediği kimseye cevap vermeyi kolaylaştıracaktır. Kıyamet günü ilk sur üfürülünce, göklerde olanlar ve Allahütealanın diledikleri bayılıp düşecek, (ölecekler), ikincisurun üfürülmesi üzerine hepsi bakarak ayağa kalkacaklar (diriller). Allahüteala insanları, ilk yaratmasında olduğu gibi, yalın ayak ve çıplak olarak diriltecek, (Dünyada iken) Allahütealaya itaat eden ve isyan eden bedenler, kıyamet günü diriltilecektir. Yine dünyada iken sevap ve günah işleyen eller, ayaklar ve diller de diriltilecek, sahipleri hakkında şahitlik edeceklerdir.
Allahüteala insanların amellerini tartmak için terazi koyacak. Kimin sevabı ağır gelirse, o kurtulacaktır. Kimin de sevabı hafif gelirse, hüsran ve zarara uğrayacaktır. Kıyamet gününde insanlara, amel defterleri verilecek. Amel defteri sağ eline verilen kimsenin hesabı kolay görülecektir. Amel defteri sol eline verilenler azap göreceklerdir. Sırat, Cehennem üzerine kurulmuş bir köprüdür. İnsanlar oradan amellerine göre süratli veya yavaş olarak geçecekler. (Yalnız kıyamette köprü, terazi vardır denince, dünyadaki köprü ve teraziler akla gelmemelidir. Sırat Köprüsü içinden durum böyledir. Ahirette amellerin tartılması için terazi kurulacağına inanmalı, fakat nasıl, ne şekilde olduğunu düşünmemelidir.)
Kalbinde zerre miktarı imanı olan kimse. Cehennem'de günahı kadar yandıktan sonra, Cehennem'den çıkacaktır. Resulullah'ın şefaati, ümmetinden büyük günah sahipleri için olacaktır. Ümmetinden bir kavmin yanıp, kara kömür olduktan sonra ateşten çıkarılarak hayat nehrine atılacaklar, vücutları hiç azap görmemiş gibi olacak. Kıyamet gününde Resulullah'ın havzı bulunup, içmek için ümmeti oraya gelecektir. Ondan içen kimse, bir daha susamayacaktır. Tuttukları doğru yolu; Peygamber Efendimizden sonra değiştirenler, o havuzdan uzaklaştırılacaklardır. Resulullah'ın miraç gecesi semaya çıkarıldığına dair habere iman etmek vaciptir.
Deccal'a, Hazreti İsa'nın inerek Deccal'ı öldüreceğine, güneşin batıdan doğacağına, Dabbetü'l-ardın çıkacağına ve bunlardan başka, sika (güvenilir) zatların Peygamber Efendimizden bize nakledip, doğruluğunu bildirdikleri, diğerleri gibi kıyametten önce vukua geleceklerine dair tevatür ile bildirilen diğer alametler hakkında gelen haberlere iman etmek lazımdır. Peygamber Efendimizin, gerek Allahütealanın kitabında ve gerekse sahih olan hadis-i şeriflerinde, bütün getirdiklerini tasdik etmeye, bunların muhkemleriyle amel, müşkil, müteşabih olanların nassını ikrar etmenin (kabul etmenin) tefsirini, ilim ihata edemeyecek olanların hakikatini, ilm-i İlahiyeye havale etmek vaciptir.
Müminlerin üzerine, emr-i ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker (iyiliği emredip, kötülükten alıkoyma) vaciptir. Muktedir olurlarsa, yapılan kötülüğe el ve dil ile mâni olurlar. Muktedir olmazlarsa kalbleri ile o işi kötü görürler. Peygamber Efendimizin hadis-i şerifi gereğince, asırların hayırlısı, Eshab-ı Kiram'ın zamanıdır (asrıdır). Sonra Tabiîn ve Tebe-i tabiîn asırlarıdır. Eshab-ı Kiram'ın en üstünü, Bedr muharebesine katılanlardır. Bunların en üstünü, Aşere-i Mübeşşere'dir (Cennet'le müjdelenen on Sahabi). Aşere-i Mübeşşere'nin en üstünü dört halifedir. [Hazreti Ebu Bekr, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali] Bunların halifelikleri, o zamandaki Müslümanların rızası ile olmuştur. Müslümanlar bu tertip üzere ittifak ettiler (birleştiler). Muhacir ve Ensar'dan ibaret olan Bedr ehli arasında, Aşere-i Mübeşşere'den sonra efdaliyet, hicret ve önce Müslüman olmaya göredir.
Peygamber Efendimizin inanmaya davet ettiği şeylere iman ederek, bir saat olsun kendisi ile görüşen yahut onu bir defa gören Eshab-ı Kiram, Tabiînden üstündür. Eshab-ı Kiram için, haklarında söylenen hayır sözlerden başkasından sakınmalıdır. Onların iyiliklerini yaymalı, yaptıkları işler için sahih ve doğru tevil yolları aramalı, takip ettikleri yolun en iyi yol olduğuna hüsn-i zan etmelidir. Bu hususta Selef-i salihîn, Peygamber Efendimizin; “Eshabım hakkında kendinizi tutunuz.” hadis-i şerifine uydular. Ehl-i ilim, bu hadis-i şerifin manası için; “İyiliklerinden başkası ile onları zikretmeyiniz (anmayınız)” demektir, dediler. Yine Peygamber Efendimiz; “Eshabım hakkında bana eziyet etmeyiniz. Nefsim yed-i kudretinde olan Allahütealaya yemin ederim ki, eğer sizin biriniz hayır yolunda Uhud Dağı kadar altın infak etse, onların küçük ölçek, hatta yarım ölçeklerine bile varamazsınız.” buyurdu.
Yine Allahüteala mealen; “Muhammed Allahütealanın peygamberidir. O'nun beraberinde bulunanlar (Eshab-ı Kiram) kâfirlere karşı çok şiddetli, kendi aralarında gayet merhametlidirler. Onları rüku ve secde eder hâlde (namaz kılarken) Allahütealadan sevap ve rıza istediklerini görürsün. Secde eserinden (çok namaz kılmaları yüzünden meydana gelen) nişanları yüzlerindedir. İşte onların Tevrat'taki vasıfları budur.” (Feth suresi: 29) ayet-i kerimesi ile meth ve sena eyledi. Ya'kub'un oğulları arasında meydana gelen işler, onların kıymetini düşürmeyeceği gibi, dünya işlerinde, Eshab-ı Kiram arasında olup biten işler de onların kadr-ü kıymetlerini düşürmez. İster icma ettikleri, ister ihtilaf ettikleri şeylerde olsun, Selef-i salihîn'in sözlerinin dışına çıkmak hiçbir kimseye caiz değildir.
Peygamber Efendimizin; “Ehl-i Havaric Cehennem'in kelbleridir (köpekleridir).” ve; “İki fırka var ki, onlara şefaat etmem; Mürcie ve Kaderiyye.” diye rivayet edilen, hadis-i şeriflerine binaen Eshab-ı Kiram'ı sevmeyenler, Haricîler, Kaderiyye ve Mürcie'den ibaret olan Ehl-i bidati zem ve onlardan uzak olup, onlarla beraber olmamak gerektiğini İslam âlimleri bildirmişlerdir. Yine Peygamber Efendimiz; “Kaderiyye bu ümmetin Mecusîleridir.” buyurdu. Bunlar, Allahütealanın yaratması gibi yaratabileceklerini iddia ettiler. Müslümanların birbirlerine iyilik etmesi ve sevişmesi lazımdır. Fakat Peygamberimizin Eshabından birisini, yahut Ehl-i Beytini ve Ezvacını (mübarek zevcelerini) kötüleyenlerden uzaklaşmak gerekir. İşte Selef-i salihîn'in üzerinde bulunduğu temel bilgiler bunlardır. Selef-i salihîn, bilgilerde kitap ve sünnetin hükmüne tâbi oldular. Halef (sonra gelen âlimler) de bu hususta onlara uydu. Allahüteala bizi ve sizi faydalandırsın.
Dünya Müslümanlarından Hanefî mezhebinde olanların hemen hepsi Mâtüridî mezhebindedir. Şafiî ve Malikîlerin hemen hemen tamamı, ayrıca Hanbelîlerin büyük bir kısmı Eş'arîdirler. Son zamanlarda bazı modernist yazarlar, Matüridîlerle Eş'arîler arasında; ayrıca Ehl-i sünnetin dört mezhebi arasında tarihte mücadelelerin geçtiğini iddia ederler. Hâlbuki, hiçbir zaman hiçbir yerde iki mezhep arasında tek bir çatışma olmamıştır. Nasıl çatışırlar ki, ikisi de Ehl-i sünnettir. İkisi de aynı şeylere inanmaktadır. İşin aslı şudur: Selçuklu vezirlerinden Amîdülmülk Kündürî, Mutezile mezhebine mensup idi. Bir ara minberde Mutezile fırkasının amansız muhalifi olan Eş'arîlere lanet okutmak üzere emir çıkarmıştı. Bunun üzerine Bağdat ve hatta Horasan'da bulunan ekserisi Şafiî mezhebinden olan Eş'arî âlimleri memleketlerini terk etmek mecburiyetinde kaldılar. Çünkü Şafiîler, itikatta Ehl-i sünnetin Eş'arî koluna mensuptur. Mutezile ise, Ehl-i sünnet olmamakla beraber, Hanefî mezhebine göre amel eder. Bu sebeple hadise Hanefîler ve Şafiîlerin birbirine düşmesi olarak tefsir edilmiştir. Halbuki hadisenin Hanefî-Şafiî mücadelesi olarak vasıflandırılması hatalıdır. Sonradan vezir olan Nizamülmülk bunu telafi etmiş; Eş'arîler tekrar Bağdat'a ve memleketlerine dönebilmişlerdir.