İslam âleminde Eshab-ı Kiram'dan sonra yetişen büyük âlimlerin en başında gelenlerinden. Ehl-i Sünnet'in reisi; amelde dört hak mezhep imamlarından birincisi ve Hanefî mezhebinin imamıdır. İsmi, Nu'man bin Sabit bin Zuta el-Kufî'dir. 80 (m. 699) senesinde Kufe'de doğmuş, 150 (m. 767)'de yetmiş yaşında iken Bağdat'da şehit olmuştur.
Lakabı İmam-ı A'zam; künyesi Ebu Hanife'dir. “Ebu” baba demektir. Ebu Hanife'ye bu künyenin verilişi, Hanife adında bir kızı olduğundan değildir. Bel kuşağında, Irak'ta hanife denilen bir hokka taşıyıp, işittiği hadis-i şerifleri yazdığı veya doğru itikadı (hanifliği) sonraki nesillere ulaştırıp bir bakıma haniflerin manevî babası olduğu için bu künye ile anılmıştır. Ebu Hanife, hakiki Müslümanların babası, yani imamı demektir. İmam-ı A'zam lakabı ise, kendisine sonra gelen âlimler tarafından Ehl-i Sünnet itikatını ilk defa tedvin etmesi sebebiyle verilmiştir. İmam, İslamî ilimlerde yed-i tula sahibi, sözü senet olan âlimlere mahsus isimdir.
Babası olan Sabit, Horasan'ın Nese' şehrinde dünyaya gelmiş; bilahare Enbar, sonra da Kufe'ye yerleşmiştir. Kufe'de buluştuğu Hazreti Ali, buna ve evladına hayır dua buyurmuştur. Sabit, zengin bir bezzaz, yani kumaş tüccarı (manifaturacı)dır. Ebu Hanife'nin dedesinin adı Zuta bin Mah olup, Kabil'de dünyaya gelmiş bir Fars asilzadesiydi. Mah (veya Hürmüz), Sasanîler devrinde merzuban, yani uç beyi (sınır valisi) idi. İslamiyet'e girdikten sonra Nu'man ismini almıştır.
İmam-ı A'zam, Kufe'de doğup büyümüş ve orada yetişmiştir. Ailesinden çok üstün bir terbiye ve din bilgisi almıştır. Çocuk yaşta Kur'an-ı Kerim'i ezberlemiş; okunması mutat (alışılmış) olan alet ilimlerini (Arap dili ve edebiyatı, mantık vs.) tahsil etmiş, kıraat ilmini, meşhur kıraat âlimi Asım'dan öğrenmiştir. On altı yaşındayken babası ile gittiği hacda, Sahabîlerin sohbetinde bulunmuş ve ilme iştiyakı artmıştır. Ticaret sebebiyle defalarca gittiği Basra'da daha hayatta olan sahabîlerle görüşmüştür. Yaş itibariyle on beş kadar sahabîye kavuşmuştur.
Gençliğinin ilk yıllarında, Eshab-ı Kiram'dan 93 (m. 711) senesinde vefat eden Enes bin Malik'i, 87 (m. 705) senesinde vefat eden Abdullah bin Ebu Evfa'yı, 85 (m. 703)'te vefat eden Vasile bin Eska'yı, 88 (m. 706)'de vefat eden Sehl bin Sa'des-Saidî'yi ve 100 (m. 718)'de en son Mekke'de vefat eden Ebü't-Tufeyl Amir bin Vasile'yi, ayrıca Abdullah bin Üneys, Sa'id bin Yezid, Abdullah bin Büsr, Mahmud bin Rebi'yi görmüş; bazılarından hadis-i şerif rivayet etmiştir. Ayrıca Tabiîn'in ileri gelenlerinden birçoğu ve bu arada İmam Cafer Sadık ile de sohbet etmiştir.
Kendisi şöyle anlatır: “95 yılında hacca gittim. Orada Mescid-i Haram'da Resulullah'ın Eshabından Abdullah bin Ceza ez-Zebidî ile karşılaştım. Bana; Resulullah'tan işittim ki; “Kim Allah'ın dininde fakih olursa, Allahü teala ona bütün işlerinde kafidir. Ona ummadığı yerden rızık verir.” buyurdu. Enes bin Malik'i ise, 95 senesinde Basra'da gördüm. O da; “Resulullah'tan işittim; “İlim öğrenmek, her Müslüman'a farzdır.” ve; “Hayra delalet eden, hayrı yapan gibidir.” buyurdu.”
O zaman Kufe, Irak'ın büyük şehirlerinden ve birçok sahabînin yaşamış olduğu önemli ilim merkezlerinden idi. Eski medeniyetlerin yatağı olan Irak'ta değişik dinlere ve sapık itikatlara mensup çeşitli kavimler yaşıyordu. Ayrıca itikadı bozuk olan Şia ve Mutezile burada ortaya çıkmış, çölde de Haricîler türemişti. Diğer taraftan Eshab-ı Kiram'la görüşüp onlardan Ehl-i Sünnet itikadını ve din bilgilerini öğrenip, nakleden Tabiîn'in büyükleri de orada bulunuyordu. Hükümet güçlerini ele geçirmek isteyen fırkalar arasında da çetin bir mücadele sürüp gidiyordu.
İmam-ı A'zam böyle bir muhitte, ilk gençlik yıllarında babası gibi önce ticaretle meşgul olmaya başladı. Bir taraftan da sık sık âlimlerin meclisine gidip onları dinliyordu. Bu âlimler kargaşaları ve fitneleri ortadan kaldırmak için Ehl-i Sünnet itikadını yayıyorlar ve sapık fırkalarla mücadele edip onların bozuk fikirlerini çürütüyorlardı. Kufe umumiyetle bu tip münazaralara sahne oluyor, hatta bu münazaralar meclislerden çarşıya pazara taşıyordu. Henüz çok genç yaşta olan İmam-ı A'zam da ailesinden ve gittiği ilim meclislerinden aldığı din bilgileriyle bazan münazaralara katılıyordu. O'nun üstün kabiliyeti, keskin zekası, derin anlayışı ve çabuk kavrayışlılığı yüzünden okunuyordu. Daha ilim tahsiline başlamadığı halde sapık fırkalara mensup olanlarla yaptığı münazaralardaki ikna kabiliyeti ve üstün başarıları, zamanın büyük âlimlerinin dikkatini çekmişti. Onun bir cevher olduğunu anlayan âlimler, onu ilim öğrenmeye teşvik ettiler. O da bu tavsiyelere uyarak ilim öğrenmeye başladı.
Tahsili
İmam-ı A'zam ilim tahsiline başlamasını şöyle anlatmıştır: “Bir gün zamanın âlimlerinden Şa'bî'nin yanından geçiyordum, beni çağırdı ve bana: “Nereye devam ediyorsun?” dedi. Bende; “Çarşıya, pazara.” dedim. “Maksadım o değil, âlimlerden kimin dersine devam ediyorsun?” dedi. “Hiçbirinin dersinde devamlı bulunamıyorum.” dedim, “İlim ile uğraşmayı ve âlimlerle görüşmeyi sakın ihmal etme! Ben senin zekî, akıllı ve kabiliyetli bir genç olduğunu görüyorum.” dedi. Onun bu sözü bende iyi bir tesir bıraktı. Çarşıyı, pazarı bırakıp, ilim yolunu tuttum. Allahü tealanın yardımı ile Şa'bî'nin sözünün bana çok faydası oldu.”
İmam-ı Şa'bî'nin tavsiyesinden sonra ilme sarılıp, ders halkalarına devam etmeye başlamıştır. İmam-ı A'zam önce kelam ilmini (iman ve itikat) ve münazara bilgilerini Şa'bî'den öğrenmiştir. Kısa zamanda bu ilimlerde parmakla gösterilecek bir dereceye ulaşmıştır. İmam-ı A'zam; kelam, münazara ve diğer ilimleri öğrenip itikadî meselelerde insanları doğru yoldan ayırmakta olan sapık fırkalarla mücadele etmiştir. Hatta, bu maksatla Hint, İran ve Arap yarımadasının ticaret yollarının birleştiği Basra'ya da defalarca gidip, Dehrî denilen inkarcılarla, Şia, Kaderiye ve diğer fırkalarla uzun münazaralar yaparak Ehl-i Sünnet itikadını yaymıştır.
İmam-ı A'zam Ebu Hanife, kelam ilmiyle uğraştıktan sonra, Kufe mescidinde kendisine talakla, boşamayla alakalı sual soran bir hanıma cevap veremeyip kendisini Tabiîn hukukçularının önde gelenlerinden Hammad bin Ebu Süleyman'a göndermek mecburiyetinde kalınca, fıkıh meselelerini öğrenmenin lüzumuna kanaat etmiş ve yirmi iki yaşlarındayken Hammad'a talebe olmuştur. Hammad bin Ebu Süleyman da fıkıh ilmini İbrahim Nehaî'den, o da Alkame bin Kays'tan, Alkame bin Kays da Abdullah bin Mes'ud'dan, o da Peygamberimizden öğrenmiştir. İmam-ı A'zam Ebu Hanife, 18 sene Hammad'dan ders okudu. Onun derslerini takip ederken huzurunda gayet edepli oturur, söylediği her şeyi ezberlerdi. Hocası talebelerini müzakere yoluyla yoklama yapınca, onun dersleri ezberlediğini görürdü. Bu başarısıyla emsalsiz bir dereceye ulaştı ve daha ders aldığı sırada fıkıhta tanınıp meşhur oldu. Hammad, zaman zaman yerine onu vekil bırakırdı. Hatta bu hususta; “Ben ilim ve fıkıh ocağında yetiştim. İlim erbabıyla beraber bulundum. Fıkıhta en değerli bir hocaya devam ettim.” buyurmuştur.
İmam-ı A'zam'ın talebesi Züfer bin Hüzeyl şöyle demiştir: “Hocam Ebu Hanife der ki; önce kelam ilmini öğrendim. Bu ilimde parmakla gösterilir bir dereceye ulaştım. Daha sonra Hammad bin Ebu Süleyman'ın ders halkasına katılarak fıkıh ilmine başladım...”
Fıkıh ilmine nasıl başladığını talebesi Ebu Yusuf ve diğer talebelerinin bir sorusu üzerine şöyle anlatmıştır: “Bu Allahü tealanın tevfik (yardımı) ve inayeti (lutfu) sayesinde olmuştur. O'na daima hamdolsun. Ben ilim öğrenmeye başladığım zaman bütün ilimleri göz önüne aldım. Her birini kısım kısım okudum. Neticesini ve faydalarını düşündüm. Sonra fıkıh ilmine baktım. Onda âlimler ve fakihler ile bir arada bulunmak, onlar gibi ahlaklı olmak var. Aynı zamanda farzları işlemek, dinin icaplarını yerine getirmek, ibadet etmek de fıkıhı bilmekledir. Dünya ve ahiret onunla kaim olup, ibadet etmek isteyen onsuz yapamaz. Fıkıh, ilimle ameldir.”
Hocası Hammad'ın dersine devam ettiği sırada sık sık Hicaz'a gidip Mekke ve Medine'de çoğu Tabiîn'den olan âlimler ile görüşür, onlardan hadis rivayeti dinler ve fıkıh müzakereleri yapardı. İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin meşayihi, yani ders öğrendiği hocalarının sayısı dört bindir.
İmam-ı A'zam hazretleri vasiyeti üzerine Bağdat'ta, Hayzuran Kabristanı'nın doğusunda defnedildi. Burası, hiç gasp alameti bulunmayan bir kabristan idi. Halife bu hali görünce; “Ey Ebu Hanife, öldükten sonra bile nasihati bırakmadın.” demiştir. İmam-ı Şafiî'nin meşayihinin sayısı yalnızca seksendir. İmam-ı Buharî'nin meşayihi on bin kişidir ama muhaddisler için bu sayı normaldir. Çünkü hadis ilminde her hadis ravisi meşayihden sayılır. Kufe'de ders aldığı diğer meşhur hocalarından bazıları şu zatlardır.
-
1Amir bin Şerahil eş-Şa'bî; zamanının meşhur hadis ve tefsir âlimi idi.
-
2Süleyman bin Mihran el-A'meş; başta kıraat ilmi olmak üzere, tefsir, hadis, fıkıh ilmlerinde meşhur âlim idi.
-
3Ebu İshak es-Sebiî, hadis ilminde zamanının en meşhur âlimi idi. Hadis ilminde hafız, yani yüz binden çok hadis-i şerifi senetleri ile bilen bir âlim idi.
-
4Hakim bin Uteybe, hadis ilminde hafız derecesinde âlim olup, Kufe muhaddisi lakabıyla meşhurdur. Ayrıca fıkıh ilminde de meşhurdur.
-
5Seleme bin Küheyl el-Hadramî, Kufe'nin meşhur hadis âlimlerinden idi.
-
6Mansur bin Mu'temir et-Teymî, Kufe'de hadis ilminde hafız derecesinde âlim idi.
İmam-ı A'zam Kufe'den başka diğer bazı şehirlerde de bulunmuştur. Bazen bir sene süren bu seyahatlerinde Mekke, Medine, Basra gibi meşhur ilim merkezlerinde bulunan zamanın meşhur âlimlerinden de ilim öğrenmiştir. Bilhassa hac için Mekke'ye gittiğinde oradaki meşhur âlimlerden ilim öğrenmiştir. Elli beş defa hac yapmıştır.
Kufe dışındaki diğer şehirlerde ilim öğrendiği hocalarından bazıları da şu zatlardır:
-
1Ata bin Ebu Rebah, Tabiîn'in büyüklerinden olup, meşhur fıkıh âlimidir. Eshab-ı Kiram'dan yüz kadar zatı görmüştü. Mekke'de bulunuyordu. İmam-ı A'zam'ın en başta gelen hocalarındandır. İmam-ı A'zam bu hocası için; “Ata bin Ebu Rebah, karşılaşıp görüştüğüm kimselerin en faziletlilerindendir.” demiştir. (Bkz. Ata bin Ebu Rebah)
-
2Amr bin Dinar el-Cümehî, hadis ve fıkıh ilminde zamanının meşhur âlimi idi.
-
3İkrime Mevla İbn-i Abbas, Abdullah bin Abbas'ın azatlık kölesidir. Ondan ilim öğrenmiştir. Tefsir, hadis ve fıkıh ilminde meşhur âlim idi.
-
4Ebu Zübeyr Muhammed, İmam-ı A'zam'ın hadis-i şerif öğrendiği bir zat olup, Eshab-ı Kiram'dan çoğu ile görüşmüş onlardan hadis-i şerif dinleyip, rivayet etmiştir. Hadis ilminde hafız derecesindedir.
-
5Nafi' Mevla İbn-i Ömer; Hazreti Ömer'in oğlu Abdullah'dan ilim öğrenmiş olup, Mısır'da meşhur bir âlimdir.
-
6İbn-i Şihab ez-Zührî; Eshab-ı Kiram'ın gençlerinden ve Tabiîn'in büyüklerinden hadis-i şerif dinleyip, rivayet etmiştir. O, Hicaz ve Şam'da meşhur hadis âlimi idi. Hadis ilminde hafızdır. Hadis-i şerifleri ilk tedvin eden de bu zattır.
-
7Kasım bin Muhammed bin Ebu Bekr; Hazreti Ebu Bekr'in torunudur. Hazreti Aişe'nin yanında büyümüştür. Fıkıh ve hadis ilminde Medine'nin en meşhur âlimlerindendir. Ebü'z Zenad onun için; “Fıkıh ve hadis ilminde ondan daha âlim birini görmedim.” demiştir. (Bkz. Kasım bin Muhammed)
-
8Hişam bin Urve ve Yahya bin Sa'id el-Ensarî Medine'nin meşhur âlimlerindendirler. (Bkz. Hişam bin Urve)
-
9Eyyub es-Sahtiyanî, Basra'da bulunan en meşhur hadis âlimlerindendir. (Bkz. Eyyub Sahtiyanî)
-
10Katade bin Diame, Tabiîn'in meşhurlarından olup, hadis ilminde hafız idi. Basra'da yaşamıştır. (Bkz. Katade)
-
11Bekr bin Abdullah Müzenî, Basra'nın meşhur âlimlerindendir.
İmam-ı A'zam bir gün Halife Mansur'un yanına gitti. Orada bulunan İsa bin Musa, Mansur'a; “Bugün dünyanın en büyük âlimi bu zattır.” dedi. Halife Mansur; “Ey Nu'man, bu ilmi kimden aldın?” diye sorunca, o da; “Hazreti Ömer'den ilim alanlar vasıtasıyla Hazreti Ömer'den, Hazreti Ali'den ilim alanlar vasıtasıyla Hazreti Ali'den, Abdullah bin Mes'ud'dan ilim alanlar vasıtasıyla da Abdullah bin Mes'ud'dan aldım.” dedi. Bunun üzerine Halife Mansur; “Sen işini gayet sağlam tutmuşsun, ilmi asıl kaynağından almışsun.” demiştir.
İmam-ı A'zam ayrıca Ehl-i Beyt'ten, Zeyd bin Ali'den ve Muhammed Bâkır'dan ilim almıştır. Muhammed Bâkır ona bakıp; “Ceddimin şeriatini bozanlar çoğaldığı zaman sen onu canlandıracaksın, sen korkanların kurtarıcısı, şaşıranların sığınağı olacaksın. Şaşıranları doğru yola çevireceksin ve bu yolda Allahü teala yardımcın olacak!” buyurmuştur.
Tasavvuf ilmini de Silsile-i Aliyyeden ilen evliyanın büyüklerinden olan İmam Ca'fer-i Sadık'dan öğrendi. Onunla sohbet edip feyiz alarak tasavvufta yüksek makama kavuştu. İlimde pek çok kimseye nasip olmayan yüksek bir dereceye ulaştı. Şöhreti her yere yayılıp, zamanında bulunan ve sonra gelen bütün müçtehitler, âlimler, üstün kimseler hatta Hıristiyanlar bile onu hep övmüşlerdir.
İmam-ı A'zam Ebu Hanife, içtihat derecesine çıktığı halde, hocası vefat etmeden talebeye ders okutmadı. İmam-ı A'zam'ın hocası Hammad bin Ebu Süleyman vefat edince, hocasının talebeleri, arkadaşları ve halkın ileri gelenleri, onun yerini dolduracak âlimin, ancak İmam-ı A'zam'ın olduğunu görerek, ısrarla hocasının yerine geçmesini istediler; “İlmin ölmesini istemem.” buyurup, ilim kürsüsüne oturdu. Hocası Hammad bin Ebu Süleyman'ın yerine müftü oldu ve talebe yetiştirmeye başladı.
Dersleri ve Talebeleri
İmam-ı A'zam, hocası Hammad'ın yerine geçince, ilmi, vakarı, üstün tevazuu, takvası, tatlı sözleri ve güler yüzüyle herkes tarafından sevilen ve dinî meselelerde insanların bütün müşküllerini çözen yegane müracaat kaynağı oldu. Irak, Horasan, Harezm, Türkistan, Toharistan, İran, Hind, Yemen ve Arabistan'ın her tarafından gruplar halinde gelen talebeler, fetva isteyenler ve dinleyicilerle etrafı dolup taşıyordu.
İmam-ı A'zam'ın meclisinde halk tarafından sorulan suallerin cevaplandırılması ve talebeler için verilen muntazam dersler olmak üzere iki türlü müzakere yapılırdı. Her gün sabah namazını camide kılıp öğleye kadar sorulan sualleri cevaplandırır ve onlara fetva verirdi. Öğleden önce kaylule yapıp (bir miktar uyuyup), öğle namazından sonra yatsıya kadar talebelere ders verirdi. Yatsıdan sonra evine gidip biraz dinlenir, sonra tekrar camiye gelip sabaha kadar ibadet ederdi.
Dersleri, takrir değil; talebe ile müzakere şeklinde olur; böylece onları meseleleri incelemeye, çözmeye ve hüküm vermeye alıştırırdı. Müşkil bir meseleye tesadüf edildiğinde, İmamı A'zam Ebu Hanife zamanın âlimlerini davet ederek kendileriyle meşverette bulunurdu. Maksat ilim toplamak değil, bu ilmi kullanarak meseleleri çözmek idi. Sorulan suallere cevap vermeden önce ortaya fıkhî bir mesele atılır, mesele açık olarak müzakere edilirdi. Talebeleri söz alıp görüşlerini söyler, delillerini getirirler, itirazlar yapılır, cevaplar verilir, o mesele hakkında isteyen herkes konuşur, mesele tekemmül ederdi (olgunlaşırdı). Müzakere bittikten sonra, kendisi yeniden meseleyi ele alıp gerekli düzeltmeleri yapar ve konuyu iyice izah ve tasvir ettikten sonra hükmünü söylerdi.
Gerekirse bir ay müzakere edilir, nihayet mesele hükme bağlanırdı. Mesele halledilince İmam-ı A'zam sevincinden; “Elhamdülillahi vallahü ekber.” derdi. Derste bulunanların hepsi de böyle söylerdi. Bu esnada Kufe Mescidi tekbir sedalarıyla çınlardı. Cevapları verildikten sonra da fetvayı bizzat söylemek suretiyle ve anlaşılır ifadelerle talebelerine yazdırırdı. Bu yazılar daha sonra fıkıh kaideleri haline gelmiştir. Sonra, İmam-ı Ebu Yusuf'a bunu fıkhın hangi bahsine yazacağını söyler, o da yazardı.
Hanefî mezhebinde 300 bin kadar mesele çözülmüştür. Bunlardan 83 bini bizzat İmam-ı A'zam Ebu Hanife'ye aittir. Bu sayının 38 bini ibadetlere, geri kalanı muamelata dairdir.
Talebelerine verdiği muntazam dersleri ise çok mükemmel bir usul ile yürütürdü. Bir taraftan fıkhın eski hadiselere ait bilinen hükümleri takrir edilir (anlatılır) ve müzakere yapılır, diğer taraftan yeni hadiselere ait hükümler bulunurdu. Geçmiş veya yaşanmakta olan hadiselerin hükümleri takrir edilirken, bunlara benzeyen veya aynı cinsten olup da gelecekte vuku bulabilecek hadiselere ait hükümler de araştırılıp bulunurdu. Dolayısıyla İmam-ı A'zam'ın derslerinde geçmiş ve yaşanmakta olan halin meselelerinden başka, geleceğe ait meseleler çözülmüş ve fıkhın küllî (genel) kaideleri tespit edilmiştir.
İmam-ı A'zam'ın bu faaliyetleri, bir hukuk akademisi olarak vasıflandırılmıştır. Meseleleri bilhassa kırk talebesi arasında müzakere ederdi. Hukuk akademisinin umumî komitesi olarak vasıflandırılan bu kırk hukukçu, İslam hukukunun tedvininde İmam-ı A'zam'a yardımcı oldular. İmam-ı Ebu Yusuf, Muhammed bin Hasan, Züfer ve Hasan bin Ziyad fıkhın takı derinlikleri ile tanındılar. Vekî' kıraat ve tefsirde; Hafs ise hadiste mütehassis idi. Davud-i Taî, Abdullah bin Mübarek ve Fudayl bin İyad zühtleri ile meşhur oldu. Afiye adlı talebesi, İmam A'zam nezdinde öyle kıymetliydi ki o bulunmadıkça bir meselenin karara bağlanması tehir edilirdi (geciktirilirdi).
Bu talebeler arasında tarih, tıp, edebiyat, gramer, hesap, cebir ve diğer ilimlerde mütehassis olanlar vardı. Bunlardan on tanesi (küçük teknik komite), tedvinin sistematiğini, yani tedvin olunacak fasılları tertip ve tanzim ederdi. Bu akademi mensupları, bulunamadıkları müzakerelerde tutulan notları arkadaşlarından istinsah ederdi. Bu hukuk akademisinde, öncelikle taharet, namaz, oruç, hac ve zekat mevzuları tedvin edildi. Sonra muamelat (sözleşmeler), takiben de vasiyet ve miras mevzuları ele alındı. Miras ve şart hakkındaki ilk hukukî metinler İmam-ı A'zam Ebu Hanife tarafından hazırlanmıştır. Siyer (devletler hukuku) hakkında ilk eseri kaleme alan da İmam-ı A'zam olmuş; hatta İmam-ı Evzaî buna bir reddiye yazmış; İmam-ı Ebu Yusuf buna cevap vermermiştir.
İmam-ı A'zam'ın ders halkasında çözülen fiilî ve nazari meseleler içinde, fıkıh ilminin anlaşılmasına yarayan sarf, nahiv ve hesaba (fen ilimlerine) ait öyle ince meseleler de vardı ki onların meydana çıkarılması ve çözülmesinde Arap dilinin ve cebir ilminin mütehassısları dahi aciz kalmışlar ve ona hayranlıklarını ifade etmişlerdir. Çözülen fıkhî meseleler cinslerine göre kısımlara (kitaplara), kısımlardan nevilerine (çeşitlerine) göre bab ve fasıllara (bölümlere) ayrılmıştır. Başta taharet bahsiyle ibadetler, münakehat (aile hukuku), muamelat (borçlar hukuku), hudud (had cezaları), ukubat (ceza hukuku), sulh, cihat ve devletler hukuku, feraiz, yani miras hukuku olmak üzere sıralanarak fıkıh düzenlenmiştir. Böylece İmam-ı A'zam, fıkıh ilmini ilk defa kollara ayırıp her branşın bilgilerini ayrı ayrı toplamış, usuller bulmuş, Feraiz ve Şurut kitaplarını yazmıştır.
İmam-ı A'zam, ayrıca Eshab-ı Kiram'ın Peygamberimizden naklen bildirdiği İman, itikat bilgilerini de toplayıp yüzlerce talebesine bildirmiştir. İlm-i kelam, yani iman bilgileri mütehassısları yetiştirmiştir. İmam-ı Maturidî ondan gelen kelam bilgilerini kitaplara yazdı. Yetiştirdiği talebelerin sayısı dört bine ulaşmış olup, bunlardan yedi yüz otuzu ilimde iyice yükselmiş, içlerinden kırk kadarı içtihat derecesine çıkmıştır. Bazı müellifler onun derslerinde yetişen talebelerinin isim ve künyelerini, mensup oldukları şehirlerini tespit edip, yazmışlardır.
İmam-ı A'zam hazretleri ticaretle de uğraşmıştır. Talebelerinin ihtiyaçlarını da kendi kazancından karşılamıştır. Talebelerine son derece şefkatli davranır, onların ilimde iyi yetişmeleri için büyük titizlik gösterirdi. Talebelerini o kadar mükemmel yetiştirmişti ki başkalarının uzun zamanda bulamadığı hükümleri onlar kısa zamanda bulurdu. Bir defasında onun ders usulünü ve talebelerini görmek için bir ilim heyeti Kufe'ye gelmişti. Aralarında Tabiîn'in büyüklerinin de bulunduğu bu heyet, onların bu üstünlüğünü, başarısını görerek büyük bir memnuniyetle oradan ayrılmıştı. İmam-ı A'zamtalebelerine; “Sizler benim kalbimin sevinci, hüznümün tesellisisiniz.” buyururdu.
Irak'taki derslerine ömrünün son yıllarına kadar devam etti. Otuz yıllık müddet içinde verdiği derslerinde yetişen talebelerinin her biri o zaman çok genişlemiş olan İslam dünyasının her tarafına yayıldılar. Müftilik, müderrislik, kadılık gibi çeşitli vazifelerle büyük hizmetler yaptılar. Böylece Ehl-i Sünnet itikadını ve fıkıh ilmini her tarafa yayıp bu hususta kıymetli kitaplar yazdılar. İnsanlara doğru yolu gösterip saadete kavuşmalarına vesile oldular. Bu hizmeti kendilerinden sonraki asırlara da aksettirdiler.
Başta gelen talebeleri; İmam-ı Ebu Yusuf ismiyle meşhur Ya'kub bin İbrahim, Muhammed Şeybanî, Züfer bin Hüzeyl, Hasen bin Ziyad, Mis'ar bin Kedam, Abdullah bin Mübarek, Vekî' bin Cerrah, Hafs bin Gıyas, Yahya bin Zekeriyya, Davud-i Taî, Esed bin Amr, Afiye bin Yezid, Kasım bin Maan, Ali bin Müshir, Müneddel bin Ali, Nuh bin Ebu Meryem, Ebu Mutî', Fudayl bin İyad ve Hibban bin Ali'dir. Hocasının adını verdiği Hammad isminde bir oğlu hem talebesi ve hem de zamanın âlimlerinin en büyüklerindendi. Torunu İsmail de zamanında Kufe kadılığı yapmıştı.
Yaşadığı devir
İmam-ı A'zam hazretlerinin yaşadığı devir, Emevîler ve Abbasîler zamanına isabet etmektedir. Ömrünün elli iki yılını Emevîler, on sekiz yılını da Abbasîler devrinde geçirdi. Emevî devletinin son bulup, Abbasî devletinin kuruluşuna ve bu arada vuku bulan çeşitli hadiselere şahit oldu. Bütün hadiseler içerisinde İmam-ı A'zam, bir taraftan dini öğrendi ve öğretti; diğer taraftan da Ehl-i Sünnet itikadında olan insanları, imandan ayırmaya çalışan ve kendilerine Dehriyun denilen dinsizlerle ve sapık fırkalarla mücadele etti. Bunların başında Şia, Haricîler, Mürcie, Mutezile, Cebriyye gibi fırkalar gelmekte idi. Bu fırkaların her biri ile yaptığı münazaralarda onları kesin delillerle susturuyordu. Hatta ders verdiği sırada bile, ellerindeki kılıçlarıyla yanına girip münazara edenler, aldıkları ikna edici cevaplar karşısında, ya doğru yola giriyorlar veya verecek cevap bulamayınca perişan bir halde çekip gidiyorlardı.
Emevîlerin son halifesi Mervan bin Muhammed zamanında Irak valisi olan Yezid bin Amr, kendisine Kufe mahkemesi hakimliğini teklif etti ise de züht ve takvası da ilmi ve zekası gibi son derece çok olduğundan bunu kabul etmedi. İnsanlık hasebiyle kulların hakkını gözetmede kusur etmekten korktu. Yezid'in emri ile kendisine işkence yapıldı ve tekrar teklifte bulunuldu. “Danışayım” deyip izin aldı. 130 (m. 747) senesinde Mekke'ye gidip, beş-altı sene orada kaldı. Mekke'de de talebelere ders ve fetva vererek ilmî mütalaalar yaptı. Emevîlerin düşüşünün akabinde Kufe'ye döndü. Vefatına kadar burada yaşadı.
İlimdeki üstünlüğü
İmam-ı A'zam ulum-i aliyye denilen yüksek din ilmlerinde en üstün derecede âlim idi. Kelam ilminde ve itikat bilgilerinde Ehl-i Sünnet'in reisi sayılır. Fıkıh ilmindeki çok geniş bilgisini ve kıyastaki harikulade kuvvetini ve akıllara hayret veren üstünlüğünü bildiren kitaplar sayılamayacak kadar çoktur.
Tefsir ilminde müfessirlerin başı, hatta üstadı derecesinde idi. Ayet-i kerimelerde bildirilen hükümleri ve derin incelikleri anlamak ve anlatmak hususunda müçtehitlerin en başında gelenidir. Bu bakımdan tefsir ilminde yüksek derecededir. Aynı zamanda Kur'an-ı Kerim'de itikada, ibadetlere, muamelata ve diğer hususlara ait binlerce meseleyi anlamakta en başında gelen müfessirlerden biri de yine odur.
Hadis ilminde ise büyük bir muhaddis ve derin ilim sahibi idi. Bazıları “Ebu Hanife'nin hadis bilgisi zayıftır.” demişlerdir. Halbuki İmam Zehebî ve İbn-i Hacer-i Mekkî; “İmam-ı A'zam Ebu Hanife hadis âlimi idi. Dört bin âlimden hadis aldı. Bunlardan üç yüzü Tabiîn'in hadis âlimidir.” buyurmuş; İmam-ı Ebu Yusuf da; “Hadis ilminde Ebu Hanife gibi derin bilgi sahibi olan kimseyi görmedim. Hadisleri açıklamakta onun gibi bir âlim yoktur.” demiştir.
İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin rivayet ettiği hadisler, sonradan Müsnedü Ebu Hanife adıyla bir araya getirilmiştir. İmam Şa'ranî; “İmam-ı A'zam'ın müsnedlerinden (bildirdiklerinden) üçünü inceledim. Hepsi Tabiîn'in meşhur âlimlerinden rivayet edilmiştir.” demektedir. İbni Hacer de; “Ebu Hanife'nin az hadis rivayet etmesi, ezberlediği hadis adedinin az olduğunu göstermez. Hazreti Ebu Bekr ve Hazreti Ömer, Sahabenin en yüksekleri oldukları halde, devlet idaresi ve cihat ile meşgul oldukları için rivayet ettikleri hadisler çok azdır.” demiştir.
İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin yolundan giden âlimlerden hadis hafızı ve muhaddis olanların sayısı hiç de az değildir. Bunlardan meşhur 112 kadarının ismini son asrın meşhur muhaddislerinden Osmanlı âlimi Zahid el-Kevserî, Fıkhu Ehli'l-Irak ve Hadisühüm adlı eserinde saymış; Hind âlimlerinden Yusuf El-Benurî ile Abdülfettah Ebu Gudde de yalnızca Hindistan'da yetişen 41 tanesinin ismini ilave etmiştir.
Mevlana Muhammed Abdülcelil, buyuruyor ki: “Mezhepsizler; “İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin hadis bilgisi zayıftı.” diyorlar. Bu sözler onların cahil olduklarını veya haset ettiklerini göstermektedir. İmam-ı A'zam Ebu Hanife ezberlediği hadis-i şerifleri yazardı. Yazdığı hadis kitaplarını sandıklarda saklardı. Böylece hazırladığı birkaç sandığı hep yanında taşırdı. Az hadis rivayet etmesi, ezberlediği hadis adedinin az olduğunu göstermez. Bunu ancak din düşmanı olan mutaassıp kimseler söyleyebilir. Onların bu taassupları (saplantıları) ise İmam-ı A'zam'ın kemaline şahit olmaktadır. Çünkü nakısların (cahillerin) kötülemeleri, âlimlerin kemallerini gösterir. Büyük bir mezhebi kurmak ve yüz binlerle suali, ayet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden delil getirerek cevaplandırabilmek, tefsir ve hadis bilgilerinde derin ihtisas sahibi olmayanın yapacağı bir iş değildir. Hem de bir benzeri, bir örneği olmadan nev'i şahsına münhasır, ancak onun gibi bir zatın kurabileceği, yeni bir mezhep ortaya koymak, İmam-ı A'zam'ın tefsir ve hadis ilmlerindeki vukufunu, ihtisasını açıkça göstermektedir. İnsan gücünün üstünde çalışarak, bu mezhebi ortaya koyduğu için hadis-i şerifleri ayrıca bildirmeye, ravilerini saymaya vakit bulamaması, bu yüce imamı; “Hadis bilgisi zayıf idi.” gibi, haset taşları atarak lekelemeye sebep olamaz. Zaten dirayet olmadan rivayet etmenin makbul olmadığı malumdur.”
Mesela, İbn-i Abdülber; “Dirayetsiz rivayet, kıymetli olsaydı, çöpçünün bir hadis söylemesi, Lokman'ın aklından üstün olurdu.” demiştir.
Büyük hadis âlimi A'meş'e birisi gelip, bir şey sordu. A'meş bunun cevabını düşünmeye başladığı sırada, İmam-ı A'zam Ebu Hanife geldi. A'meş, bu suali İmam'a sorup cevabını istedi. İmam-ı A'zam ona hemen geniş bir cevap verdi. A'meş bu cevaba hayran olup; “Ya İmam! Bunu hangi hadisten çıkardın?” dedi. İmam-ı A'zam, bir hadis-i şerif okuyup; “Bundan çıkardım. Bunu senden işitmiştim.” dedi. A'meş, İmam-ı A'zam'ın hadis ilmindeki derin bilgisini görünce; “Ey fıkıh âlimleri! Sizler mütehassis tabip, biz hadis âlimleri ise, eczacı gibiyiz! Hadisleri ve bunları rivayet edenleri biz söyleriz. Bizim söylediklerimizin manalarını ise ancak siz anlarsınız!” dedi.
İmam-ı Buharî, üç yüz bin hadis ezberlemişti. Bunlardan yalnız on iki bin kadarını kitaplarına yazdı. Çünkü; “Benim, söylemediğim bir sözü, benim sözüm olarak bildiren, Cehennem'de çok acı azap görecektir.” hadis-i şerifinin dehşetinden çok korkardı. İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin vera' ve takvası daha çok olduğundan, hadis nakledebilmek için çok ağır şartlar koymuştu. Ancak bu şartların bulunduğu hadis-i şerifi naklederdi. Bazı hadis âlimlerinin meslekleri geniş, şartları hafif olduğu için, çok sayıda hadis rivayet etmişlerdir. Hiçbir hadis âlimi, bu şartların ayrılığı sebebiyle başka âlimleri küçültmemiştir. Böyle olmasaydı, İmam-ı Müslim, İmam-ı Buharî'yi incitecek bir şey söylerdi.
İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin ihtiyatı ve takvası çok olduğu için, az hadis rivayet etmesi, ancak onu meth ve sena etmeye sebeptir. Muhyiddin Muhammed; “İmam-ı A'zam'ın rivayet ettiği hadis-i şerifler on yedi adet değildir. Onun rivayet ettiği hadis-i şerifler on yedi kitap teşkil etmiştir. Bunlardan her birine Müsnedü Ebu Hanife adı verilmiştir.” demiştir.
Sonra gelen bazı müçtehitlerin delil olarak aldığı bazı hadis-i şerifleri, İmam-ı A'zam Ebu Hanife delil olarak almamıştır. Bunu gören bazı eksik görüşlüler, İmam-ı A'zam Ebu Hanife'yi lekelemek için fırsat olarak kullanmışlar; “Ebu Hanife hadislere uymamıştır.” söylentilerini çıkarmışlardır. Halbuki İmam-ı A'zam Ebu Hanife, o meseleye delil olarak daha sahih ve daha kuvvetli başka hadisler bulmuş ve bu hadisleri almıştır. Bu hadislerden bazıları sonraki nesillere intikal edemediği için, İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin bazı içtihatlarının nasslardan delili tespit edilememiştir. Bu sebeple İmam-ı A'zam, eksik hadis bilgisi veya kıyası hadise tercih etmekle itham olunmuştur.
İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin, üstün bir aklı ve herkesi şaşırtan keskin bir zekası vardı. Fıkıh ilminde az zamanda eşi, benzeri olmayan bir dereceye yükseldi. Adı ve şöhreti dünyaya yayıldı. Fazileti, zekası, anlayışı, emaneti, hazır cevap olması, dindarlığı, vakarı ve doğruluğu bütün insanlık kemallerinde yüksek derecelerde tanındı. Zamanında bulunan ve sonra gelen bütün müçtehitler ve âlimler, kendisini hep övmüştür. İmam-ı Şafiî; “Fıkıh bilgisinde, herkes Ebu Hanife'nin çoluk çocuğu gibidir.” demiştir. Yani bir kimsenin ev halkı onun getirdiği nevale ile geçindiği gibi, herkes İmam-ı A'zam Ebu Hanife'den istifade etmiştir.
İmam-ı Şafiî, İmam-ı Muhammed'in talebesi idi. “Allahü teala bana ilmi iki kimseden ihsan etti. Bunlardan hadisi, Süfyan bin Uyeyne'den; fıkhı, Muhammed Şeybanî'den öğrendim. Din bilgilerinde ve dünya işlerinde kendisine minnettar olduğum bir kişi vardır. O da İmam-ı Muhammed'dir. Ondan öğrendiklerimle, bir hayvan yükü kitap yazdım. O olmasaydı, ilimden bir şey edinemeyecektim. İlim de herkes, Irak âlimlerinin çocukları, Irak âlimleri de Kufe âlimlerinin talebesidir. Kufe âlimleri ise İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nintalebesidir. Fıkıh bilgisini derinleştirmek isteyen, İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin talebesi ile beraber bulunsun!” derdi.
Şemsü'l-eimme Kerderî; “Dünyanın ziyneti (süsü) yüz elli senesinde kaldırılır.” hadis-i şerifinin, İmam-ı A'zam Ebu Hanife'yi bildirdiğini açıktır. Çünkü, o yüz elli senesinde vefat etmiştir.” diyor. Şafiî mezhebi âlimlerinden İmam-ı Süyutî ve Numan Alusî de; “İman, Zühre yıldızına gitse, Faris oğullarından biri onu alıp getirir.” hadisi, İmam-ı A'zam Ebu Hanife'yi göstermektedir. Çünkü dedesi Faris oğullarındandır.” diyor.
İmam-ı A'zam Ebu Hanife, Sahabe-i Kiram'dan bazılarına yetişip görüştüğü için Tabiîn'den sayılır. Böylece; “Ümmetimin en hayırlı olanları, benim asrımda bulunanlardır. Daha sonra hayırlı olanlar, bunlardan sonra gelenlerdir. Bunlardan sonra hayırlı olanlar da bunlardan sonra gelenlerdir.” hadisinde övülen ikinci asrın mensuplarındandır. Dört mezhep imamları arasında Tabiîn'den olmak şerefi, yalnız İmam-ı A'zam Ebu Hanife'ye nasip olmuştur.
İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin gördüğü Sahabîleri uzun bildiren müstakil kitaplar vardır. Bir şeyi kabul edenlerin sözünü, bunu reddedenlerin sözlerine tercih etmek, ilm-i usul kaidelerindendir. İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin değerini anlatmak için, her asırda gelen âlimler, çeşitli kitaplar yazmıştır. Enteresandır ki bu kitapların ekserisini de Şafi'î âlimler kaleme almıştır. Şafi'î ulemasından Mısır'da İmam Şa'ranî'nin El-Mîzanü'l-Kübra; Süyutî'nin Tebyîdü's-Sahîfe, Şam'da Muhammed bin Yusuf Şafiî'nin Ukudü'l-Cüman fî Menakıbi'n-Nu'man ve Mekke'de İbn Hacer Mekkî'nin Hayratü'l-Hisan kitapları çok meşhurdur. Ayrıca El-Mîzanü'l Kübra ve Hayratü'l-Hisan Türkçeye de tercüme edilip basılmıştır.
Abdullah bin Mübarek diyor ki: “Fıkıh ilminde Ebu Hanife gibi mütehassis görmedim.” Büyük âlim Mis'ar, Ebu Hanife'nin karşısında diz çökerek, bilmediklerini sorar öğrenirdi. “Bin âlimden ders aldım. Fakat Ebu Hanife'yi görmeseydim, felsefenin bataklığına kayacaktım.” demiştir. Büyük âlim ve müçtehit Süfyan-ı Sevrî de; “Bizler, İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin yanında, doğanın yanındaki serçeler gibi idik. Ebu Hanife, âlimlerin önderidir.” demiştir. Ali bin Asım; “Ebu Hanife'nin ilmi, zamanındaki âlimlerin ilmleri toplamı ile ölçülse, Ebu Hanife'nin ilmi fazla gelir.” derken; Yezid bin Harun da; “Bin âlimden ders aldım. Bunların arasında Ebu Hanife gibi vera sahibi olanını ve aklı onunkidar çok olanını görmedim.” buyurmuştur. Şam âlimlerinden Muhammed bin Yusuf Şafiî de yine; “Ebu Hanife, müçtehitlerin reisidir.” demektedir.
İçtihadı - Mezhebi
İmam-ı A'zam Ebu Hanife; Ehl-i Sünnet'in hak mezheplerinden Hanefî Mezhebi'nin kurucusudur. Mezhep; bir müçtehidin dinî kaynaklardan çıkardığı hükümlerin hepsine denir. Lügatte gidilen yol demektir. Nitekim her bir müçtehidin bir mezhebi olması tabiîdir. Nitekim hadis-i şerifte, “Âlimlerin mezheblere ayrılması rahmettir.” buyrulmuştur.
Sahabe-i Kiram ve Tabiîn-i izamın, ayrıca sonra gelen çok sayıda müçtehidin kendi mezhepleri vardır. Ancak bunlar kitaplara yazılmadığı ve tâbileri de kalmadığı için sonraki asırlara intikal edememişlerdir. Bunların talebelerinin çoğu zaten mutlak müçtehit olduğu için, kendi mezheplerini kurmuşlardır. Ehl-i Sünnet'in yalnızca dört mezhebi bugüne kadar devam etmektedir ki Hanefî mezhebi bunlardan biridir. Bugün Ehl-i Sünnet olanlar bu dört mezhepten birine tabi olarak ibadetlerini yapmaktadır.
İmam-ı A'zam zamanında İslam dünyasında içtihat yolu iki tane idi: Biri, Irak âlimlerinin yolu olup, buna “Re'y” (kıyas) yolu denir. Bir işin nasıl yapılacağı, Kur'an-ı Kerim'de ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmemiş ise, buna benzeyen başka bir işin nasıl yapıldığı aranır, bulunur, o iş de, onun gibi yapılır. Eshab-ı Kiram'dan sonra bu yolda olan müçtehitlerin reisi, İmam-ı A'zam Ebu Hanife sayılmaktadır. İkinci yol ise Hicaz âlimlerinin yolu olup, buna “Rivayet” yolu denir. Bunlar Medine-i Münevvere'nin o zamanki ahalisinin adetlerini kıyastan üstün tutar. Bu yolda olan müçtehitlerin büyüğü de İmam-ı Malik'tir ki Medine-i Münevvere'de oturuyordu. İmam-ı Şafiî ile Ahmed bin Hanbel de İmam-ı Malik'in dersinde bulunmuşlardı.
İmam-ı Şafiî, İmam-ı Malik'in yolunu öğrendikten sonra, Bağdat tarafına gelerek, İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin talebesinden ders alıp, bu iki yolu birleştirip, ayrı bir içtihat yolu kurmuştur. Kendisi aynı zamanda güçlü bir edebiyatçı olduğu için, ayet ve hadislerin ifade tarzına bakıp, kuvvetli bulduğu tarafa göre iş görmüştür. İki tarafta da kuvvet bulamazsa, o zaman kıyas yolu ile içtihat etmiştir.
Ahmed bin Hanbel de, İmam-ı Malik'in yolunu öğrendikten sonra Bağdat taraflarına gidip, İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin talebesinden kıyas yolunu almış ise de pek çok hadis-i şerif ezberlemiş olduğundan, en önce, hadis-i şeriflerin birbirini kuvvetlendirmesine bakarak, içtihat etmiştir. Böylece ahkam-ı şer'iyyenin çoğunda diğer üç mezhepten ayrılmıştır.
Şurası da dikkatten kaçırılmalıdır ki Hanefî hukukçularına ehl-i kıyas (re'y) denilmesi, sadece bir ıstılahtır. Yoksa bu mezhepte, bazı meselelerin hükümlerinin sadece şahsî re'ye dayandırıldığı iddia edilemez. Hatta bu mezhepte hadis-i şerifler için, diğerlerine nispetle daha geniş bir tatbik sahası vardır. Bu, usul-i fıkh kitaplarından da bu anlaşılmaktadır. Nitekim fakih bir kimsenin rivayet ettiği hadis-i şerif, kıyasa tercih olunur. Ehl-i hadis denilen Malikî hukukçularına göre, kıyasa muhalif olan bir hadis-i şerif hükme esas tutulmaz.
İmam-ı A'zam fıkhı; “Leh ve aleyhte olanı bilmek, tanımak” diye tarif etmiştir. Bu tarife göre fıkhı tesbit etmek için, şer'î delillere başvururdu. Hanefî mezhebindeki hükümler, Sahabe-i Kiram'dan Abdullah bin Mes'ud'dan başlayan yol ile meydana çıkarılmıştır. Bu mezhebin reisi sayılan İmam-ı A'zam Ebu Hanife, fıkıh ilmini, Hammad'dan, Hammad da, İbrahim Nehaî'den, o da, Alkame'den, Alkame, Abdullah bin Mes'ud'dan, o da Hazreti Peygamber'den almıştır. İmam A'zam Ebu Hanife, delillerden hüküm çıkarma metodunu Sahabe ve Tabiîn'den öğrenmiş; bu usullere göre içtihatta bulunmuş; talebeleri de bu usulleri tedvin etmiştir, yani kitaplara yazmıştır.
İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin mezhebi her yere yayılıp tabileri mensupları çoğalınca çekemeyenleri de türemiş; kıyasa çok müracaat etmekle itham edilmiştir. O da, buna şöyle cevap vererek mezhebini açıklamıştır: “Önce Kur'an-ı Kerim'de arıyorum. Bulamazsam, hadis-i şeriflere bakıyorum. Yine bulamazsam, Eshab-ı Kiram'ın icmalarına bakıyorum. Burada da bulamazsam, ihtilaf ettiklerinden birini tercih ediyor, bunu da bulamazsam, kıyas yapıyorum. Ama Tabiîn'in kavillerine tabi olmuyorum. Çünkü onlar da bizim gibidir.”
İmam-ı A'zam Ebu Hanife, şer'î meselelerin halledilmesinde Kur'an-ı Kerim'den sonra sünnete müracaat etmiştir. Sünnet, Kur'an-ı Kerim'i beyan eder, yani açıklar. Mütevatir ve meşhur sünnet, yani her nesilde yalan üzerinde birleşmesi mümkün olmayan bir topluluk tarafından veya ilk nesilde bir kişi rivayet etse de sonradan çok sayıda güvenilir kişinin bildirdiği hadis-i şerifler, ayeti tahsis edebilir, yani ayetin hükmüne istisna getirebilir veya ayeti neshedebilir. Yani yürürlük zamanının bittiğini bildirir. Ancak haber-i vahit (ahad sünnet), yani her nesilde tek kişinin bildirdiği hadis-i şerifler, Kur'an-ı Kerim'in umumî bir hükmünü tahsis ve neshedemez (hükümsüz kılamaz). Nitekim Hazreti Ömer, bain talak ile boşanan kadının nafakaya hak kazanamayacağına dair bir kişinin rivayet ettiği hadisi esas almamıştır.
İmam-ı A'zam Ebu Hanife, sünnet mütevatir ve meşhur olduğu zaman, hükmünü bunun üzerine bina ederdi. Ancak haber-i vahidi hükme esas tutmak için bazı şartlar arardı. Bunlar, haberin kıyasa aykırı olmaması, ravînin fakih olması ve ravînin bu habere aykırı davrandığının biliniyor olmaması gibi şartlardır. İmam-ı A'zam Ebu Hanife, nikahta veliyi şart koşan ve Hazreti Ayşe'nin rivayet ettiği haber-i vahidi, bu iki sebepten dolayı esas almamıştır. Çünkü bu haber, hem âkil ve baliğ kimsenin her nevi akitte bulunabileceğini gösteren kıyasa aykırıdır hem de Hazreti Ayşe, yeğeninin velisiz kıyılan nikahına itirazda bulunmamıştır. Hazreti Ali de kıyasa aykırı haberleri fetvada esas almazdı. Öyle ki Kütüb-i Sitte denilen en muteber hadis kitaplarında mevcut olup, İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin, hatta bazen dört mezhep imamının da delil almadığı hadisler vardır. Bunlar çoğunlukla sahîh, ama ahad haberlerdir.
İmam-ı A'zam Ebu Hanife, mürsel hadisi yani senette bir ravinin isminin bildirilmediği hadisleri, başka bakımlardan da elverişli ise, söz gelişi raviler mevsuk (güvenilir) ise, hükme esas alırdı. Nitekim Hazreti Peygamber'in; “Altın ve ipek, ümmetimin kadınlarına helal, erkeklerine haramdır.” hadisi, Tabiîn'den Zeyd bin Ebu Enise rivayet edip kimden rivayet ettiğini bildirmediği halde, ravîsi güvenilir olduğu için İmamı A'zam Ebu Hanife tarafından delil alınmıştır. Hazreti Peygamber'in; “Hayvanların kendiliğinden yaptığı zarar hederdir.” hadisi, mürsel olduğu halde, Hammad ve İbrahim Nehaî gibi iki mevsuk ravîden kendisine geldiği için İmam-ı A'zam Ebu Hanife tarafından makbul tutulmuştur.
Mürsel hadis İmam-ı A'zam Ebu Hanife zamanında çok yaygındı. Çünkü hadis uydurmacılığı başlamadan evvel Tabiîn muhaddisleri, rivayet ettikleri hadislerin senedini, yani rivayet silsilesini söylemeye gerek görmezlerdi. İmamı A'zam Ebu Hanife de Tabiîn'den olduğu için, mürsel hadisleri mevsuk raviler rivayet ettiği zaman kabul etmiştir. İmam-ı Şafiî zamanında hadis uydurmacılığı yayılmış, bu sebeple İmam-ı Şafiî mürsel hadislere temkinli yaklaşmıştır.
İmam-ı A'zam Ebu Hanife, aynı hükme delalet eden benzer kıymette iki hadisle karşı karşıya geldiği zaman, ravîlerin fakihliğini esas alırdı. Nitekim namazda rüküya giderken ve kavmeye doğrulurken ellerini için kaldırmadığını soran İmam-ı Evzaî'ye; “Çünkü Resulullah'tan bunu yaptığına dair sahih bir haber gelmemiştir.” diye cevap vermişti. Evzaî; “Nasıl olur? Bana Zührî, Sâlim'den; o da babası İbn-i Ömer'den; Resulullah'ın namaza başlarken, rüküya varırken ve doğrulurken ellerini kaldırdığını haber verdi.” deyince, Ebu Hanife; “Bana da hocam Hammad, İbrahim Nehaî'den; o Alkame ve Esved'den; bunlar da Abdullah bin Mes'ud'dan, Resulullah'ın yalnız namaza başlarken ellerini kaldırdığını; bir daha da kaldırmadığını haber verdi. Hammad, Zührî'den; İbrahim Nehaî, Sâlim'den daha fakihtir. İbn-i Ömer'in Alkame'den üstünlüğü Sahabî olmak itibariyledir. Yoksa Alkame, ilimde ondan geri kalmaz. İbn-i Ömer ile İbn-i Mes'ud'un, Sahabî olmak itibariyle farkı yoktur.” diye cevap vermiştir.
İmam-ı A'zam Ebu Hanife talebesine; “Bir iş için, sözüme uymayan bir senet elinize geçerse, benim sözümü bırakıp o senede uyunuz! Sahîh hadis mezhebimdir.” derdi. Kendisiyle farklı içtihatta bulunan talebesi, “Ona uymayan sözlerimizi de elbette ondan işittiğimiz bir delile, bir senede dayanarak söyledik.” demiştir. Bunun akleden İbn-i Abidîn; “Şu kadar ki bu söz, avam için değil; mezhepte müçtehit olan ve hocalarının usul ve içtihatlarını bütünüyle bilen talebeleri için söylenmiştir.” diye açıklık getirmiştir.
Sünnette delil bulamadığı zaman, İmam-ı A'zam Ebu Hanife Sahabenin kavillerine bakardı. Sahabe bir hükümde ittifak etmişse, bu icma olduğu için, bunu fetvaya esas tutardı. Nitekim Raşid Halifeler zamanında böyle hareket edilmişti. İmam-ı Şafiî'nin hilafına, İmam-ı A'zam Ebu Hanife'ye göre, fakihlerin bir kısmının icma edip; bir kısmının ise re'y beyan etmediği, sükutî icma da delildir. Çünkü eğer hukukçunun itirazı olsa idi, bunu beyan ederdi. İlmi ketmetmek, saklamak, kimseye caiz değildir. Tabiîn'in icmasına gelince, İmam-ı A'zam Ebu Hanife de Tabiîn'den olduğu için, onun bunların icmasına uyması diye bir şey söz konusu olamaz. Çünkü re'yi muhalif ise icma yoktur. Re'yi mutabık ise kendi re'yine uymuş demektir. Talebesi ise, Sahabe arasında ihtilaf mevzuu olsa bile, sonra gelenlerin icmasını delil almışlardır. İmam-ı A'zam Ebu Hanife Sahabenin icma etmediği meselelerde, nassa ve kıyasa en yakın bulduğu bir tanesini seçip alırdı.
Bazen kendisine ulaşan Sahabî kavlinin kıyasa muvafık olup olmadığına bakmazdı. Çünkü bazen Sahabî'nin fetvası kıyasla bilinemeyecek hususlardan olurdu. Bilhassa ölçü ve miktarlarla alakalı Sahabî fetvaları, simaîdir; yani işitmekle bilinir. Burada Sahabî kavlinin kıyasa müsait olup olmadığına bakılmaz. Nitekim İmam-ı A'zam Ebu Hanife, hayzın (kadınlara özel günün) müddetinin asgarî üç ve azamî on gün olduğuna dair Enes bin Malik ve Osman bin As'ın fetvalarını delil almıştır.
Kitap, sünnet, icma ve Sahabî kavlinden sonra İmam-ı A'zam Ebu Hanife Tabiîn kavlini almazdı. Çünkü; “Onlar da bizim gibidir.” sözüyle, kendisinin de Tabiîn'den olduğuna dikkat çekmekteydi. Bununla beraber, Tabiîn kavillerini de tetkik eder ve bunları tamamiyle reddetmezdi.
İmam-ı A'zam Ebu Hanife, Sahabî kavlinde bulamadığı meseleler için kıyasa müracaat ederdi. Zamanında da kıyasa fazla müracaat etmekle itham edilmiştir. Bunun sebebi, yukarıda da zikredildiği gibi, haber-i vahitleri ancak muayyen şartlarla delil olarak kabul etmesiydi. Halbuki nass bulunan yerde kıyasa gidilmeyeceği mezhebinin kaidesiydi. Namazda kahkahanın hem namazı ve hem de abdesti bozacağına dair hadis, kıyasa aykırı olmakla beraber, meşhur olduğu için İmam-ı A'zam Ebu Hanife kıyas yapmayıp bu hadisi esas almıştır. Hata ile yiyip içmek orucu bozduğu halde, unutarak yiyip içmenin orucu bozmayacağı hadisini de kıyasa aykırı olmakla beraber meşhur olduğu için delil almıştır.
İmam-ı A'zam Ebu Hanife, kıyasın meseleye tam manasıyla bir hal tarzı getirmediği durumlarda Kur'an-ı Kerim'in ruhuna, Hazreti Peygamber ve Eshabı'nın tatbikatına uygun olarak istihsana giderdi. Bunu yaparken de örfe, maslahata (umumun menfaatına) ve zarurete itibar ederdi. İstihsanın iki çeşidi vardır: Bunlardan birincisi kıyasla varılan neticenin tatminkar bulunmaması halinde ortaya çıkar. Örf, zaruret veya maslahat sebebiyle bu kıyasın bırakılıp başka bir kıyasa müracaat olunarak daha uygun bir neticenin elde edilmesi şeklinde tezahür eder. Bu ise aslında kıyasın bir çeşididir.
Mesela, harman yapılan şeyleri yetiştirmek için tarla birinden, işçilik diğerinden olmak ve mahsülü sözleşilen nisbette paylaşmak üzere iki kişi arasında kurulan müzaraa akti, kira aktine kıyas edildiğinde, kirada olduğu gibi, taraflardan birinin vefatıyla sona ermesi gerekirdi. Bunda ise taraflara zarar vardır. Nitekim mahsul yetişmeden kiracı ölse zarar söz konusu olur. Bu sebeple müzaraa akti, kira akdine değil (istihsan yoluyla) şirkete benzetilmiştir. İstihsanın ikinci türünde umumî prensipten istisnayı gerektiren bir mesele söz konusudur. Bu da nass ile olabildiği gibi; örf, zaruret ve maslahat sebebiyle de olabilir.
Nitekim sahip olunmayan veya mevcut bulunmayan şeyin satılamayacağı Hazreti Peygamber'in hadisiyle sabit iken, sonradan Medine'de örf haline gelmiş olan selem (peşin para ile veresiye mal alma) satışına yine bizzat Hazreti Peygamber tarafından (istihsan yoluyla) izin verilmiştir. Devekuşu yumurtaları önceleri sadece yemek için alınıp satıldığı için bunların selem yoluyla satışına İmam-ı A'zam Ebu Hanife fetva vermişti. Sonradan bunların kabuklarının ziynet olarak veya kandil zincirlerinde kullanıldığını ve bu sebeple alınıp satıldığını görünce, bunun selem yoluyla satışını menetmiştir. Çünkü bu takdirde yumurtalar birbirinden farklı hale gelir. Nitekim karpuz gibi taneleri farklı olan şeylerin selem yoluyla satılması caiz değildir.
İmam-ı A'zam Ebu Hanife, hîle-i şer'iyye denilen şer'î çarelere de fıkıh usulünde ehemmiyetli bir yer vermiştir. Şer'î çare, hukukî hükümlere uymakta bir engel ile karşılaşıldığında, ihtiyatlı davranmak için yine hukukun gösterdiği başka bir yoldan gitmek demektir. Bu sayede insanların hem meşru dairede hareket etmeleri hem de hukukun gelişen ve değişen şartlara intibakı temin edilmiş oluyordu. Buna uymak, Kur'an-ı Kerim ve Hazreti Peygamberin sünnetiyle sabittir. İmam-ı A'zam Ebu Hanife ve eshabından çok sayıda şer'î çare örneği nakledilmiştir. Mesela bir şahsın evine hırsızlar girmiş; ev sahibine de kendilerinin çaldıklarını kimseye söylememesi için üç talak (boşama) üzerine yemin ettirmişlerdi. Malları pazarda çıktığı halde, adam bir şey yapamıyordu. Bunun üzerine Ebu Hanife'ye müracaat etti; o da; “Beldenin reisine vaziyeti anlatırsın. Halkı bir yerde toplar, toplanan halk da teker teker aynı yerden dışarı çıkarılır. Her çıkan kişi için; “Malını çalan hırsız bu muydu?” diye sorulduğunda, sen diğerlerine hayır dediğin halde, sıra hırsızlara gelince sesini çıkarmazsın. Böylece söz söylemeden hırsızları yakalatmış olursun.” dedi.
İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin yaşadığı Irak şehri ticaret bakımından çok gelişmişti. Basra, Kufe, Bağdat hareketli ticaret şehirleriydi. İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin ticaret ehli olması, içtihatlarının daha isabetli olmasına ve mezhebinin muamelat kısmının çok inkişaf etmesine, ilerlemesine sebebiyet vermiştir. Zamanını ibadetle geçirmek istediğini söyleyip, buna file ibadetleri yazarak kendisine vermesini isteyen kimseye; alışveriş bilgilerini yazıp vermişti. O kimse; “Bu tüccarlara lazım olur, ben evimde ibadetle meşgul olacağım.” deyince de; “Yiyeceğe ve giyeceğe ihtiyacı olmayan kimse var mı? Ahkam-ı İslamiye'nin alışveriş kısmını bilmeyen, helal lokma yiyemez ve ibadetleri de makbul olmaz. Zamanını boşa geçirmiş olur.” diye cevap verdiği meşhurdur.
İmam-ı A'zam Ebu Hanife, bir mesele kendisine arz edildiği zaman, bu meselenin olup olmadığına bakmazdı. Ne kadar zor ve çetrefilli olursa olsun, farazî (takdirî) meselelere de çözüm getirirdi. Halbuki diğer Tabiîn fukahası, böyle farazî meselelerle meşgul olmaz; kendilerine bir mesele arz edildiğinde, bunun vuku bulup bulmadığını sorar, vuku bulmadığı söylenirse; “Vuku bulunca düşünürüz.” derdi. Bu sebeple Hanefî mezhebi, farazî meselelerle meşgul olmayan diğer mezheplere nazaran, çok zengindi. Takdirî meselelerle meşgul olmak hem ileride o hadise zuhura gelirse hükmüne kolayca ulaşabilmeyi temin eder hem de hukukî zekanın inkişafına (ilerlemesine) yardımcı olur.
Tabiîn'den Katade hazretleri Kufe'ye gelmişti. “Bana helal ve haramdan sualler sorun, size cevap vereyim.” dedi. İmam-ı A'zam Ebu Hanife, “Bir kimse uzun müddet zevcesinden ayrı kalsa, zevcesi de kocasının ölüm haberinin gelmesi üzerine başkası ile evlenip çocuğu olsa, sonra ilk kocası çıkıp gelse ve çocuğun nesebini iddia etse, ikinci koca da bendendir dese, bunların ikisi de aynı anda kadına kazf etmiş (namuslu bir kadına zina isnat etme) olurlar mı?” diye sordu. Katade; “Böyle bir hadise vaki olmuş değildir. Vuku bulmamış bir hadisenin hallini bana niçin soruyorsunuz?” dediğinde, İmam-ı A'zam Ebu Hanife; “Âlimler, böyle belalar gelmeden önce hazırlıklı bulunmalıdır. Böylece vaki olduğunda, hadiseden çıkış yolunu kolay bulurlar.” diye cevap verdi.
İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin bilhassa devletler ve vatandaşlık hukuku ile ilgili içtihatları, asırlar sonra gayrimüslimlerin hakim bulundukları memleketlerde yaşamak mecburiyetinde kalacak Müslümanlar için çok büyük kolaylıklar getirmiştir. Zira İslam hukukunda, Müslümanların hakim olduğu yerlerle, olmadığı yerler arasındaki hükümler birbirinden farklıdır. Bu da kendisinin ileri görüşlülüğüne bir delildir. Çünkü yaşadığı devir, İslam imparatorluğunun en parlak devri idi ve gayrimüslimlerin hakim olduğu ülkelerde Müslümanların azınlık olarak yaşaması tasavvur bile edilemezdi. Nitekim İslam ülkelerini Moğolların işgal ettiklerini; Endülüs, Sicilya, Kırım, Hindistan gibi peş peşe İslam ülkelerinin de gayrimüslimlerin eline geçtiğini gören ulema, İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nen bu husustaki içtihatlarını geliştirmiş ve hadiselere tatbik etmişlerdir.
İmam-ı A'zam Ebu Hanife, fıkıh ilmini ilk olarak kollara ayırmış, her branşın bilgilerini ayrı ayrı toplamış; bablar ve fasıllar şeklindeki sistematiğe göre tertip etmiş; Feraiz ve Şürut kitaplarını yazmıştır. Sonradan kaleme alınan hukuk kitapları, mesela İmam-ı Malik Muvatta'da, hep İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin kurmuş olduğu sistematiği esas almışlardır. İbni Abidîn; “Hanefî mezhebinde olanın, ihtiyaç olduğu zaman Malikî mezhebini taklit etmesi evladır (daha iyidir). Çünkü İmam-ı Malik, İmam-ı A'zam'ın talebesi gibidir. Bir meselede Hanefî mezhebinde bir kavil bulunmadığı zaman Hanefî âlimleri, Malikî mezhebine göre fetva vermişlerdir. Mezhepler içinde, Hanefî'ye en yakın olanı, Malikî mezhebidir. Nitekim İmam-ı Malik, Hicaz'da bulunduğu beş-altı sene zarfında zaman zaman İmam-ı A'zam'ın derslerinde bulunmuştur.” demiştir. İmam-ı Malik'in mezhebini tedvin eden talebesinin en önde geleni Esed bin Furat da İmam-ı Muhammed'in dersine iştirak etmesi, Malikî mezhebini Hanefî mezhebine yaklaştırmıştır.
Mezhebinin Yayılması: İmam-ı A'zam Ebu Hanife, 4000 kadar talebe yetiştirmiştir. 560'ı fıkıh ilminde şöhret sahibi olmuş; 40 tanesi ise müçtehitlik derecesine kadar yükselmiştir. Bunlardan İmam-ı Ebu Yusuf ve İmam-ı Muhammed Şeybanî, hocalarının görüşlerinin nakletmekte ve Hanefî mezhebinin teşekkülünde çok ehemmiyetli rol oynamıştır. Bu sebeple, Hanefî mezhebinin İmam-ı A'zam Ebu Hanife'den sonra iki rüknü (direği) kabul edilmişlerdir. Hanefî mezhebi, bu üç hukukçunun içtihatlarından meydana gelir. Bazı meselelerde İmam-ı Züfer ve İmam-ı Hasan bin Ziyad'ın kavillerinin de esas alındığı vakidir. Hanefî kitaplarında ekseri bu dördünün ismi geçer.
Fıkıh kitaplarında, İmam-ı Ebu Yusuf ile İmam-ı Muhammed Şeybanî'ye “İmameyn” veya “Sahibeyn” denir. İmam-ı A'zam Ebu Hanife ile İmam-ı Ebu Yusuf'a “Şeyhayn”, İmam-ı A'zam Ebu Hanife ile İmam-ı Muhammed'e “Tarafeyn” denir. Hanefî mezhebinin hükmü olarak İmameyn'in içtihadı, İmam-ı A'zam'ın içtihadı gibidir. Hanefî mezhebindeki bir müftü, İmam-ı A'zam'ın sözüne uygun fetva verir. Aradığını onun sözünde açıkça bulamazsa, İmam-ı Ebu Yusuf'un sözünü alır. Onun sözlerinde bulamazsa, İmam-ı Muhammed Şeybanî'nin, ondan sonra İmam-ı Züfer, daha sonra da Hasan bin Ziyad'ın sözünü alır.
İmam-ı A'zam ile bunların sözü aynı değilse; ibadetlerde İmam-ı A'zam'ın; muamelat ve kadılıkta İmameyn'in sözünü alır. İmam-ı A'zam'ın sözü bir tarafta, İmameyn'insözü bir tarafta ise, tercih ehli müftü meselenin hususiyetlerine, zamanın şartlarına ve fetva soranın haline göre bunlardan uygun gördüğü tarafı tercih edebilir. Sonra gelen tercih ehli âlimler, bu görüşleri delilleriyle beraber tetkik edip, bir tanesini tercih etmiş, yani seçmiştir. Fıkıh kitaplarında bunlara, “fetva böyledir”, “müftabih kavil budur”, “racih kavil budur”, “sahihdir”, “esahdır”, “mutemed olan budur”, “ezhardır”, “eşbehdir”, “evcahdır” “muhtardır” sözleriyle işaret olunur. Müçtehit olmayanların bunlara uyması gerekir.
Hanefî mezhebi, kısa zamanda sırasıyla Irak, Suriye, Mısır, Anadolu, Maveraünnehr, Çin ve Hindistan'a yayıldı. İmam-ı Ebu Yusuf'un kadıyülkudatlığı sebebiyle Abbasî kadıları umumiyetle bu mezhepten tayin edilmiştir. Bu mezhep Kuzey Afrika'nın doğusunda önceleri yayılmış iken, dördüncü asırda yerini Malikî mezhebi almıştır. Sicilya Müslümanları da Hanefî idi. Yemen'de de Hanefîler vardı. İran'ın tamamında da Şiîlik yayılmadan evvel (Miladi XVI. asra kadar) Hanefî mezhebi tatbik olunuyordu. Mısır'da Şiî Fatımîlerin, vakıflar mevzuundaki kavilleri, kendi mezhepleriyle uyuşmadığı için Hanefî mezhebine hayat hakkı tanımadı. İmam-ı A'zam Ebu Hanife, vakfın lüzumuna (bağlayıcılığına) kail (razı olmuş) değildi. Fakat bu, görünüşteki sebep idi. Fatımîlerin Hanefî mezhebine asıl düşmanlığı, Abbasîlerin resmî mezhebi hüviyetinde bulunması ve İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin Ehl-i Sünnet itikadının kurucusu olmasından dolayıydı. Bu sebeple Mısır'da Hanefî mezhebinin yerini Şafi'î ve Malikî mezhepleri aldı. Fatımîlerin yerine geçen Eyyubîler de bu ikisini terviç ettiler (geçerli kıldılar). Bununla beraber bugün Mısır'da bu mezhebe mensup olanlar az değildir. Çoğu Türk asıllıdır.
İslam âleminde devletlerin idaresinin Türklerin eline geçmesiyle Hanefî mezhebi daha da yayılmıştır. Çünkü Türkler bu mezheptendir. Türk devletlerinde resmî mezhep Hanefî mezhebi olmuştur. Bu devirde Müslüman olanlar da Hanefî mezhebine göre amel etmişlerdir. Türklerin yanı sıra Çin, Hind, Türkistan, Afganistan, Tacikistan, Tataristan, Kafkasya ve Balkan Müslümanlarının tamamı Hanefî'dir. Mısır, Yemen, Suriye ve Hicaz'da Hanefîler vardır. Bugün, dünya yüzünde bulunan Müslümanların yarıdan fazlası ve Ehl-i Sünnet'in beşte üçü Hanefî mezhebindedir. Bu bakımdan İmam-ı A'zam Ebu Hanife, asırlarca pek çok devlette tatbik edilen ve milyarlarca insanın ittiba ettiği, (uyduğu) bir hukuk külliyatının kurucusu olmakla, dünya hukuk tarihinde başka hiçbir hukukçuya nasip olmayan şerefli bir mevkii ihraz, (elde etmiştir). Her asırda yetişen binlerce Hanefî âlimi de bu mezhebin şerefini arttırmıştır.
Menkıbeleri ve Methi: İmam-ı A'zam, Allahütealanın rızasından başka bir düşüncesi olmayan büyük bir âlimdi. Dini soranlara İslamiyet'i dosdoğru şekliyle bildirir, taviz vermez, bu yolda hiçbir şeyden çekinmezdi. O'nun kitaplarına, ders halkasına ve fetvalarına herhangi bir siyasî düşünce ve güç, nefsanî arzu ve menfaat, şahsî dostluk ve düşmanlık gibi unsurlar asla girmemiştir.
İmam-ı A'zam Ebu Hanife nefsine hakimdi. Lüzumsuz şeylere itibar etmezdi. Ancak kendisi gibi büyük İslam âlimlerinde görülen heybet, vakar ve ahlak-ı hamide (yüksek İslam ahlakı) sahibiydi. Her halükarda insanların kurtuluşu için çalışırdı. Muarızlara (karşı görüşte olanlara) bile sabır, güler yüz, tatlılık ve sükunetle davranır, heyecan ve telaşa kapılmazdı. Keskin bir görüş ve firaset sahibi idi. Bu haliyle insanların içlerinde gizledikleri şeylere nüfuz eder ve hadiselerin neticelerini sezerdi. Ayrıca kuvvetli şahsiyeti, keskin zekası, üstün aklı, engin ilmi, heybeti, geniş muhakemesi, muhabbeti ve cazibesi ile karşılaştığı herkese tesir eder, gönüllerini cezbederdi. Karşısına çıkan ve uzun tetkik gerektiren bazı meseleleri, derin bir mütaleadan (incelemeden) sonra, böyle olmayanları ise hemen cevaplandırırdı. En inatçı ve peşin hükümlü muarızlarını bile, kolay yoldan ikna ederdi. Bu hususta hayret verici pek çok menkıbeleri meşhurdur.
Hasılı İmam-ı A'zam Ebu Hanife, İslamiyetin Müslümanlardan doğru bir itikat, halis bir amel ve güzel bir ahlak istediğini bildirmiş; ömrü boyunca da onlara bu kurtuluş yolunu anlatmıştır. Vefatından sonra da yetiştirdiği talebeleri ve yazdıkları asırlar boyunca gelen bütün Müslümanlara ışık tutmuş ve rehber olmuştur.
İmam-ı A'zam, bütün bu hizmetleriyle İslamiyet'i iman, amel ve ahlak esasları olarak bir bütün halinde insanlara duyurmuş; şüphesi ve bozuk düşüncesi olanlara cevaplar vermiş; Müslümanları çeşitli fitne ve propagandalarla zaafa düşürmek, parçalamak ve böylece İslam dinini yıkmak emelindekileri hüsrana uğratmış; önce itikatta birlik ve beraberliği sağlamış; sonra da ibadetlerde günlük işlerde Allahü tealanın rızasına uygun hareket tarzının esaslarını ve şeklini tespit etmiştir. Böylece, ikinci hicrî asrın müceddidi ünvanını almıştır.
Hadis-i şerifte; “İman Süreyya yıldızına çıksa, Farisoğullarından biri elbette alıp getirir.” buyuruldu. İslam âlimleri, bu hadis-i şerifin İmam-ı A'zam hakkında olduğunu bildirmiştir. Yine başka bir hadis-i şerifte, “İnsanların en hayırlısı, benim asrımda bulunan Müslümanlardır (Eshab-ı Kiram'dır). Onlardan sonra en iyileri, onlardan sonra gelenlerdir (Tabiîn'dir). Onlardan sonra da onlardan sonra gelenlerdir (Tebe-i tabiîndir).” buyuruldu. İmam-ı A'zam da hem bu hadis-i şerifle müjdelenen Tabiîn'den hem de onların en üstünlerinden biridir.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “Adem Aleyhisselam benimle öğündüğü gibi ben de ümmetimden bir kimse ile öğünürüm. İsmi Nu'man, künyesi Ebu Hanife'dir. O, ümmetimin ışığıdır. Onu seven beni sevmiş olur. Onu sevmeyen beni sevmemiş olur.”, “Ümmetimden biri, şeriatimi canlandırır. Bidatleri öldürür. Adı Nu'man bin Sabit'tir.”, “Her asırda ümmetimden yükselenler olacaktır. Ebu Hanife zamanının en yükseğidir.” Hazreti Ali de, “Size bu Kufe şehrinde bulunan, Ebu Hanife adında birini haber vereyim. Onun kalbi ilim ve hikmet ile dolu olacaktır. Ahir zamanda, birçok kimse, onun kıymetini bilmeyerek helak olacaktır. Nitekim, Rafizîler de Ebu Bekr ve Ömer yüzünden helak olacaklardır.” buyurdu.
İmam-ı A'zam'ın zamanında ve sonraki asırlarda yaşayan İslam âlimleri hep onu methetmişler, büyüklüğünü bildirmişlerdir. Abdullah bin Mübarek anlatır: “İmam-ı A'zam Ebu Hanife, İmam-ı Malik'in yanına geldiğinde İmam-ı Malik ayağa kalkıp ona hürmet gösterdi. O gittikten sonra da yanındakilere; “Bu zatı tanıyor musunuz? Bu zat, Ebu Hanife Nu'man bin Sabit'tir. Eğer şu ağaç altındır dese ispat eder.” dedi. Sonra Süfyan-ı Sevrî yanına geldi. Onu Ebu Hanife'nin oturduğu yerden biraz daha aşağıya oturttu, çıktıktan sonra onun fıkıh âlimi olduğunu anlattı.”
Yine Abdullah bin Mübarek; “Hasen bin Ammare'yi Ebu Hanife ile birlikte gördüm. Ebu Hanife'ye şöyle diyordu: “Allahü tealaya yemin ederim ki fıkıhta senden iyi konuşanı, senden sabırlısını ve senden hazırcevap olanını görmedim. Elbette sen fıkıhta söz söyleyenlerin en efendisi ve reisisin. Senin hakkında kötü söyleyenler sana haset edenler, seni çekemeyenlerdir.” demiştir. Hafız Muhammed bin Meymun; “Ebu Hanife'nin zamanında ondan daha arif ve fakih yok idi. Yemin ederim ki, onun mübarek ağzından bir söz duymaya yüz bin dinar (altın) verirdim.” buyurmuştur. İbn-i Uyeyne; “Onun eşini ve benzerini gözüm görmedi. Fıkıh bilgisi Kufe'de Ebu Hanife'nin talebesindedir.” demiştir. Davud-i Taî'nin yanında İmam-ı A'zam Ebu Hanife'den konuşulduğunda; “O bir yıldızdır. Karanlıkta kalanlar onunla yol bulur, hidayete kavuşur.” demiştir.
Hafız Abdülaziz bin Revvad der ki: “Ebu Hanife'yi seven, Ehl-i Sünnet ve'l-cema'at mezhebindedir. Ona buğzeden (kötüleyen) bidat sahibidir. Ebu Hanife bizimle insanlar arasında mi'yardır (ölçüdür). Onu sevenin, ona gönlünü döndürenin Ehl-i Sünnet, buğzedenin ise bidat sahibi olduğunu anlarız.” İbrahim bin Muaviye Darir; “Ebu Hanife'yi sevmek sünnetin tamamındandır. Ebu Hanife adaleti gözetir, insafla konuşur, ilmin yollarını insanlara beyan eder ve herkesin müşküllerini çözerdi.” demiştir. Esed bin Hakîm; “Cahil ve bidat sahiplerinden başkası onu kötülemez.” demiştir. İshak bin Ebu Feda'dan naklolunur: “İmam-ı Malik'i gördüm, İmam-ı A'zam'la el ele tutuşup beraber yürürlerdi. Camiye gelince kendisi durup önce İmam-ı A'zam'ın girmesini beklerdi.” demiştir.
Hakîkate varmış evliyanın büyüklerinden Sehl bin Abdullah Tüsterî; “Eğer Musa ve İsa aleyhimesselamın ümmetlerinde, İmam-ı A'zam Ebu Hanife gibi bir zat bulunsaydı, bunlar Yahudiliğe ve Hıristiyanlığa dönmezdi, yani asıllarını kaybedip doğru yoldan ayrılmazlardı.” buyurmuştur. İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin gerek itikat, gerekse hukuk ve ibadete dair din kaynaklarının sonraki nesillere doğru bir şekilde intikal etmesinde çok büyük bir rolü vardır. Nitekim ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar, içlerinde böyle büyük bir âlim yetişmediğinden dolayı, peygamberlerine indirilen kitapların asıllarını muhafaza etmeye muvaffak olabilmiştir. Bunun için Müslümanlar, başta İmam-ı A'zam Ebu Hanife olmak üzere Selef-i salihîn denilen ilk üç asrın âlimlerine çok şey borçludur.
Süfyan-ı Sevrî İmam-ı A'zam'ın yanından gelen bir kimseye; “Yeryüzünün en büyük âliminin yanından geliyorsun.” demiştir. Ahmed bin Hanbel; “İmam-ı A'zam vera, züht ve isar (cömertlik) sahibi idi. Ahireti isteğinin çokluğunu kimse anlayacak derecede değildi.” buyurmuştur. İmam-ı Malik'e; “İmam-ı A'zam'dan bahsederken onu diğerlerinden daha çok methediyorsunuz?” dediklerinde; “Evet öyledir. Çünkü insanlara ilmi ile faydalı olmada, onun derecesi diğerleri ile mukayese edilemez. Bunun için ismi geçince, insanlar ona dua etsinler diye hep methederim.” buyurmuştur.
İmam-ı Gazalî; “Ebu Hanife çok ibadet ederdi. Kuvvetli züht sahibi idi. Marifeti tam bir arif idi. Takva sahibi olup, Allahü tealadan çok korkardı. Daima Allahü tealanın rızasında bulunmayı isterdi.” buyurmuştur. Yahya bin Muaz Razî anlatır: “Peygamber Efendimiz'i rüyada gördüm ve; “Ya Resulallah, seni nerede arayayım?” dedim. Cevabında; “Beni, Ebu Hanife'nin ilminde ara.” buyurdu.” İmam-ı Rabbanî hazretleri; “İmam-ı A'zam abdestin edeplerinden bir edebi terkettiği için kırk senelik namazını kaza etmiştir.” buyurmuştur. İmam-ı A'zam Ebu Hanife takva sahibi olup, sünnete uymakta içtihat ve istinbatta (şer'î delîllerden hüküm çıkarmakta) öyle bir dereceye kavuşmuştur ki diğerleri bunu anlamaktan acizdirler. İmam-ı A'zam, hadis-i şerifleri ve Eshab-ı Kiram'ın sözünü kendi reyine tercih ederdi.
İmam-ı Rabbanî yine buyurur ki: “Büyüklerin en büyüğü olan İmam-ı ecel ve en olgun önder Ebu Hanife'nin yüksek derecesinden takdir edilemeyen şanından ne yazayım. O, müçtehitlerin en vera sahibi olup en mütte kîsi idi. İmam-ı Malik'ten de İmam-ı Şafiî'den de İbn-i Hanbel'den de her bakımdan üstün idi.” Evliyalığın üst derecelerine yükselmiş âlimlerden Muhammed Parisa hazretleri buyurdu ki: “Keşfen sabit oldu ki İsa Aleyhisselam gibi ulül azm bir peygamber gökten inip İslam dini ile amel edince ve içtihat buyurunca, içtihadı İmam-ı A'zam'ın içtihadına uygun olacaktır. Bu da İmam-ı A'zam'ın büyüklüğünü, içtihadının doğruluğunu gösteren en büyük şahittir.”
Son asrın zahir ve batın ilimlerinde kamil, dört mezhebin fıkıh bilgilerinde de mahir, büyük âlim Seyyid Abdülhakim Arvasî buyurdu ki: “İmam-ı A'zam, İmam-ı Yusuf ve İmam-ı Muhammed de Abdülkadir-i Geylanî gibi büyük evliya idiler. Fakat âlimler kendi aralarında taksim-i a'mal (iş bölümü) eylemişlerdir. Yani her birizamanında neyi bildirmek icap ettiyse onu bildirmişlerdir. İmam-ı A'zam zamanında fıkıh bilgisi unutuluyordu. Bunun için hep fıkıh üzerinde durup tasavvuf hususunda pek konuşmadı. Yoksa Ebu Hanife nübüvvet, peygamberlik ve vilayet yollarının kendisinde toplandığı, Ca'fer-i Sadık hazretlerinin huzurunda iki sene bulunup öyle feyiz, nur ve varidat-ı İlahiyyeye kavuşmuştur ki bu büyük istifadesini; “O iki sene olmasaydı Nu'man helak olurdu.” sözü ile anlatabildiler. Silsile-i zehebin en büyük halkasından olan Ca'fer-i Sadık'tan tasavvufu alıp, vilayetin (evliyalığın) en son makamına kavuşmuştur. Çünkü İmam-ı A'zam Ebu Hanife, Peygamber efendimizin varisidir. Hadis-i şerifte; “Âlimler peygamberlerin varisleridir.” buyurulmuştur. Varis, her hususta veraset sahibi olduğundan zahirî ve batınî ilimlerde Peygamber Efendimizin varisi olmuş olur. O halde her iki ilimde de kemaldedir.”
İslam âlimleri, İmam-ı A'zam'ı bir ağacın gövdesine, diğer âlim ve evliyayı da bu ağacın dallarına benzetmişler, onun her bakımdan büyük ve üstün olduğunu, diğerlerinin ise bir veya birkaç bakımdan büyük kemalata (olgunluklara, üstünlüklere) erdiklerini belirtmişler dir. İslam dünyasında ilimleri ilk defa tedvin ve tasnif eden; ayrıca Kufe şehrinde ilk kitap yazan odur. Din bilgilerini; kelam, fıkıh, tefsir, hadis vs. isimleri altında ayırarak bu ilimlere ait kaideleri tespit etmiştir. Böylece onun asrında zuhur eden eski Yunan felsefesine ait kitapların tercüme edilmesiyle birlikte, bu kitaplarda yazılı bozuk sözlerin, fikirlerin din bilgileri arasına karıştırılmasını ve İslam dînine bidatlerin sokulması tehlikesini bertaraf etmiştir. İmam-ı A'zam'dan önce İslamiyetin ilk yıllarında ilimlerin tasnifi yolunda herhangi bir çalışmaya ihtiyaç duyulmamıştır. Çünkü ilk asırlarda yaşayan salih ve temiz Müslümanların ilimleri, başta din bilgileri olmak üzere son derece berrak ve mükemmeldir. İlk yıllarda ilimlerin kağıda geçirilmiş bir tasnif tablosu bulunmamakla beraber, İslam âlimlerinin sözlerinde, eserlerinde ve Müslümanların günlük hayatlarında kendiliğinden vücut bulmuş ve yaşanmakta olan bir ehemmiyet sırası vardır. Bunlardan en mühim olan iman, ibadet ve ahlak bilgileri idi. Bu bilgilere Yunan felsefesi, Hıristiyanlık, Yahudîlik, Hint inançları, Mecusîlik ve benzeri bozuk yolların İslamiyet'i içten yıkmak isteyen art niyetli kimseler veya din bilgisi az olanlar tarafından karıştırılmak tehlikesi baş gösterince, yüksek din bilgilerini tasnif ederek kitaplara geçirmek bir mecburiyet halini almıştır.
İmam-ı A'zam hazretleri bu çok mühim vazifeyi mükemmel bir şekilde yerine getirerek, o asırda tartışmaları yapılan ve din bilgisi az olan Müslümanlar arasında yayılmasına çalışılan Şia, Mu'tezile, Mücessime, Cebriyye, Kaderiyye ve benzeri gibi sapık fırkaların bozukluklarını göstererek, hem onlara cevaplar vermiş ve hem de kendisinden sonraki asırlarda gelen Müslümanların İslamiyet'i her bakımdan doğru, berrak haliyle öğrenmelerini ve böylece inanmalarını temin etmiştir. İyi düşünüldüğünde bütün insanlığın dünya ve ahiret saadetini doğrudan doğruya ilgilendirdiği açıkça görülen bu çok mühim hizmet, İmam-ı A'zam'ın zamanında ve daha sonra yetişen mezhep imamları, İslam âlimleri, evliyanın büyükleri tarafından da tazim ve şükranla yad edilmiş, “Ehl-i Sünnet'in Reisi” ve “İmam-ı A'zam” (en büyük imam) adıyla anılmıştır.
İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin Hususî Hayatı: İmam-ı A'zam Ebu Hanife, her gün sabah namazını camide kılıp, öğleye kadar sual soranlara cevap verirdi. Öğle namazından yatsıya kadar da talebeye ilim öğretirdi. Yatsıdan sonra, evine gelip biraz dinlenir, sonra camiye gider, sabah namazına kadar da ibadet ederdi. Bir gece, yatsı namazından sonra camiden çıkarken, bir ayağı kapının dışında, bir ayağı daha mescitte iken, bir konu üzerinde, talebesi Züfer ile sabah ezanına kadar konuşup, ikinci ayağını dışarı çıkarmadan, sabah namazını kılmak için, yine mescide girdiği meşhurdur.
Kimseden hediye kabul etmezdi. Fakirler gibi giyinir; bazen de nimeti göstermek için çok kıymetli elbise giyerdi. Tasavvufla alakası ve bu yolda kazandığı haller, fıkhî görüşlerine tesir etmiştir. Ticaretle meşgul olurdu. Başka yerlere mal gönderirdi. Onun kanaatkarlığı, cömertliği; emanete riayeti ve takvası ticari muamelelerinde de daima kendini göstermiştir. Tacirler ona hayret ederler ve ticarette onu Hazreti Ebu Bekr'e benzetirlerdi. Ticareti ortakları ile beraber yapar ve her yıl kazancının dört bin dirhemden fazlasını fakirlere dağıtır; âlimlerin, muhaddislerin, talebelerinin bütün ihtiyaçlarını karşılar ve ayrıca onlara para dağıtarak, tevazu ile; “Bunları ihtiyacınız olan yere sarf edin ve Allah'a hamdedin. Çünkü verdiğim bu mal hakikatte benim değildir. Sizin nasibiniz olarak Allahü tealanın ihsan ve kereminden benim elimden size gönderildiğidir.” buyururdu. Böylece ilim ehlini, maddî bakımdan başkalarına minnettar bırakmaz, rahat çalışmalarını temin ederdi. Kendi evine de bol harcar, evine harcettiği kadar da fakirlere sadaka verir, zenginlere de hediyeler verirdi. Hazreti Ali'nin rivayet ettiği şu hadis-i şerifi söylerdi: “Müminlere, başkasına muhtaç olmaması için dört bin dirhem kafidir.”
Her Cuma günü anasının, babasının ruhu için fakirlere ayrıca yirmi altın dağıtırdı. Meclisine devam edenlerden birinin elbisesini çok eski görününce ona insanlar dağılıncaya kadar oturmasını söyledi. Kalabalık dağılınca da o kimseye; “Şu seccadenin altındakileri al, kendine güzel bir elbise yaptır!” buyurdu. Orada bin altın vardı. Bir defasında ortağına, sattığı mallar içinde kusurlu bir elbise olduğunu söyleyip, bunu satarken özrünü göstermesini tenbih etti. Fakat ortağı bu elbiseyi satarken elbisenin kusurunu söylemeyi unuttu. Satın alan kimseyi de tanımıyordu. İmam-ı A'zam bunu öğrenince o mallardan alınan doksan bin akçeyi sadaka olarak dağıttı. Çünkü o elbisenin parası da bütün elbiselerin parasına karışmıştı. Müşteri fakir veya ahbabından olursa onlardan kâr almaz, malı aldığı fiyata verirdi.
İmam-ı A'zam hazretleri oğlu Hammad'la beraber teravih için Ömer bin Zer'in mescidine giderlerdi. Bu gittikleri mesafe 3 mil idi. Bir defasında İmam-ı A'zam'ın annesi, bir meseleyi öğrenmek istedi ve oğluna; “Git bu meseleyi Ömer bin Zer'e sor!” dedi. İmam-ı A'zam hazretleri gidip bu meseleyi Ömer bin Zer'e sordu. Ömer; “Sen bu meseleyi benden daha iyi bilirsin.” deyince İmam-ı A'zam; “Ben annemin emrine muhalefet etmem.” dedi. Ömer bin Zer; “Bu meselenin cevabı nedir?” diye sordu, İmam-ı A'zam meselenin cevabını söyleyince, Ömer bin Zer de, “Öyle ise git, annene böyle söylediğimi bildir.” dedi. O da büyük İmamın hatırını gözetip kendisi cevap vermedi.
Gemini şunu dedi:
İmam-ı A'zam'ın dükkanında bir ortağı vardı. Adı Hafs bin Süleyman el-Bezzaz idi. Bir gün İmam-ı A'zam dükkanında yoktu. Ortağı Hafs orada oturuyordu. Dükkana Medine'den biri gelip ipekli kumaş almak istedi. Hafs ipekli kumaşı çıkardı. Müşteri; “Bunu kaça satıyorsun?” diye sordu. “Bin dirhem.” dedi. Halbuki kıymeti dört yüz dirhem idi. Müşteri, parayı verip kumaşı aldı. İmam-ı A'zam gelip durumu öğrenince, bin dirhemi kabul etmedi. Medine'ye giderek müşteriyi buldu. Parayı verip kumaşı geri aldı. Sonra müşteriye; “Bunu benden dört yüz dirheme satın al!” deyip, malı yeniden sattı. İşte İmam-ı A'zam'ın verası böyle fazla idi.
Mis'ar bin Kedam; “İmam-ı A'zam bir gün farkında olmadan bir çocuğa karşı ayağını uzatmıştı. Çocuk; “Ey İmam! Kıyamet günü kısastan korkmuyor musun?” dedi. Bunu duyan İmam hemen bayıldı. Saatler sonra ayıldı ve buyurdu ki: “Korkuyorum. Çünkü o, Hazreti Ebu Bekr'den rivayet edilen şu hadiseye uygun konuştu: “Bir defasında Hazreti Ebu Bekr, evinden mescide namaz kılmak için çıkmıştı. Yolda, karıncaya basarak onu öldürdü. Hazreti Ebu Bekr, karıncayı kaldırdı ve ağlamaya başladı. Allahü tealadan karıncanın diriltilmesini diledi. Allahü tealanın izni ile karınca dirildi ve Hazreti Ebu Bekr, karıncadan yetmiş defa özür diledi. Bu özür dileme, kıyamet günü kısas yapılması korkusundan idi.” diye anlatır.
Bir defasında ihtiyar bir kadın gelip; “Ben fakirim, bana şu elbiseyi maliyet fiyatına sat.” dedi. “Dört dirhem ver, onu al.” deyince, bu elbisenin maliyetinin daha fazla olduğunu tahmin eden kadın; “Ben, ihtiyar bir kadıncağızım. Yoksa benimle böyle alay mı ediyorsun?” dedi. “Hayır, bunda alay yok.” deyip elbiseyi ihtiyar kadına dört dirheme verdi. Bir malı, satın alırken de satarken de insanların hakkına riayet ederdi. Birisi ona satmak üzere bir elbise getirdi. Fiyatını sordu. O da yüz akçe istediğini söyleyince, İmam-ı A'zam bunun değeri yüz akçeden daha fazladır dedi. Satan kişi yüzer yüzer arttırarak dört yüze çıktı. Hayır daha fazla eder deyip, bu işten anlayan bir tüccar çağırarak, fiyat takdir ettirdi ve o elbiseyi beş yüz akçeye satın aldı.
İmam-ı A'zam, kırk sene yatsı namazının abdesti ile sabah namazını kıldı. Elli beş defa hac yaptı. Son haccında Kâbe-i Muazzama'nın içine girip burada iki rekat namaz kıldı. Namazda bütün Kur'an-ı Kerim'i okudu. Sonra ağlayarak; “Ya Rabbî! Sana layık ibadet yapamadım. Fakat senin akıl ile anlaşılmayacağını iyi anladım. Hizmetimdeki kusurumu bu anlayışıma bağışla!” diyerek dua etti. O anda bir ses işitildi ki o ses; “Ey İmam-ı A'zam Ebu Hanife, sen beni iyi tanıdın ve bana güzel hizmet ettin! Seni ve kıyamete kadar senin mezhebinde olup, yolunda gidenleri af ve magfiret ettim.” dedi.
Her gün ve her gece Kur'an-ı Kerim'i bir kere hatmederdi. “Allahü teala, sevdiği kulları için dilerse zamanı dürer, mesafeleri kaldırır; büyük işleri az zamanda yapmayı nasip eder.” Bir gün Kufe şehrinin köylerini haydutlar basıp koyunları çalmışlardı. İmam-ı A'zam, bu çalınan koyunlar şehre getirilip satılır düşüncesiyle (koyunun yedi sene yaşadığını bildiği için), yedi sene koyun eti yemedi. Şüphelilerden kaçınması bu derecede idi. Böyle yapması kendi vera derecesi bakımından olup avamdan olanlar için değildi. Geceleri namaz kılar, ağlamasını ve inlemesini yakınları işitirdi. Hatta öyle ki gözyaşlarının hasır üzerine yağmur gibi düştüğü duyulurdu.
Bir genç komşusu vardı. Her gece içki içer, eve sarhoş gelir, “Ben zayiedilecek adam mıyım?” diye bağırır çağırırdı. Bir gün devlet görevlileri onu yakalayıp hapse attı. Ertesi gün İmam-ı A'zam; “Komşumuzun sesi kulağımıza gelmez oldu.” deyince bir talebesi onun hapse atıldığını söyledi. Bunun üzerine İmam-ı A'zam valiye gitti. Vali onu görünce ayağa kalkıp hürmetle karşıladı. “Buraya teşrifinizin sebebi nedir?” diye sordu. O da hadiseyi anlatınca vali; “Böyle ehemmiyetsiz bir iş için zat-ı aliniz buraya kadar niçin zahmet ettiniz, bir haber gönderseydiniz kafi idi.” dedi ve o genci serbest bıraktı. İmam-ı A'zam o gence; “Bak biz seni zayi etmedik.” diyerek ona bir kesede para verdi. Bunun üzerine o genç, yaptığı kötü işlerden tövbe edip, İmam-ı A'zam'ın derslerine devam etmeye başladı ve fıkıh ilminde âlim olarak yetişti.
İmam-ı A'zam'ın Kur'an-ı Kerim'e vukufu o kadar derindi ki bir defasında bir iş için evinden çıkıp atına binmek üzere iken, bir kadın gelip soru sordu. Bir an düşünüp kadına, “Kur'an-ı Kerim'i baştan sona kadar düşündüm. Senin sualinin cevabı Kur'an-ı Kerim'de açıkça yok. İstersen biraz bekle, ben hemen geleceğim senin sualinin cevabını veririm.” dedi. Sonra gelip gerekli cevabı verdi.
Vasıt şehrinde faziletli bir zat vardı. İsmi “Nu'man'ın kölesi” idi. İsminin niçin böyle olduğu sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: “Annem öldüğü zaman ben karnında canlı olup henüz doğmamışım. Annemin cenazesi yıkanırken, benim anne karnında canlı olduğumu anlamışlar ve durumu İmam-ı A'zam'a, yani Nu'man bin Sabit'e bildirmişler, o da hemen kadının karnının sol tarafını yarın, çocuk oradadır, çıkarın demiştir. Doktor dediği gibi yapıp beni ölen annemin karnından çıkarmıştır. Ben bunun için kendimi onun azatlık kölesi kabul eder, ona daima dua ederim.”
İmam-ı A'zam talebeleri arasında bulunduğu bir sırada vücudunu bir akrep soktu ve yere düştü. Talebeleri bu akrebi öldürmek isteyince, “Onu öldürmeyiniz, kendimi onunla tecrübe etmek istiyorum, bakalım haklarında hadis-i şerifte; “Âlimlerin kanı zehirdir.” buyurulan âlimlere dahil miyim?” dedi. Talebeleri akrebe baktıklarında akrep kıvrandı, büzüldü ve hemen öldü.
İmam-ı A'zam'ı haset eden biri, onu ve talebelerini nehir kenarında bulunan bahçesinde bir ziyafete davet etti. İmam-ı A'zam bu daveti kabul edip talebelerine; “Ben ne yaparsam siz de onu yapın!” diye tembih etti. Oraya vardıklarında davet eden adam buyurun yemeğe deyince, İmamı A'zam ellerini yıkamak için nehire gitti. Talebeleri de onu takip ettiler ve hocalarının bir müddet orada kalmasının sebebini merak etmeye başladılar. Sonra döndüklerinde, bir kedinin tabaklardaki yemeklerden yiyip zehirlendiğini görerek yemeğin zehirli olduğunu ve hocalarının kerametini anladılar ve böylece yemekten önce el yıkama sünnetine uymanın bereketine kavuştular. Bunu gören davet sahibi, yaptığına pişman oldu. Özür dileyip, onu sevenler arasına katıldı. İmamı A'zam hazretlerinin, kerametini bu sünnetin arkasına gizlemesi ayrıca dikkate değerdi.
İmam-ı A'zam, bir gece rüyasında Peygamberimiz'in kabrini açmış, mübarek bedenine sıkıca sarılmıştı. Uyanınca bu fevkalade rüyasını Tabiîn'in büyüklerinden İbn-i Sirin'e gidip anlattı. İbn-i Sirin, “Bu rüyanın sahibi sen değilsin, bunun sahibi İmam A'zam Ebu Hanife olsa gerek.” dedi. “İmam-ı A'zam Ebu Hanife benim!” deyince, İbn-i Sirin, “Sırtını aç göreyim!” dedi. Sırtını açınca iki omuzu arasında bir ben gördü ve; “Sen o kimsesin ki Peygamberimiz senin hakkında; “Benim ümmetim içinde, iki omuzu arasında bir ben bulunan biri gelir. Allahü teala dinini onunla kuvvetlendirir, ihya eder.” buyurdu.” dedi.
Allahü tealayı inkar eden bir Dehrî'ye; “Sana birisi, ben kasırgalı bir havada, dalgaları çok şiddetli olan bir deniz üzerinde, içinde kaptanı ve mürettabatı olmayan, fakat kendiliğinden deniz üzerinde doğru istikamete giden bir gemi gördüm dese, acaba bu kimsenin söylediği şeye doğru diyebilir misin?” dedi. Dehrî; “Hayır, bunu akıl ve mantık kabul etmez, bu asla mümkün değil! Onu bir sevk eden olması lazımdır.” deyince, İmam-ı A'zam; “O halde bu muazzam kainatın ve onda cereyan eden mükemmel hadiselerin yaratanı olan Allahü tealayı nasıl inkar edersin?” demiş, Dehrî de bir şey söyleyememiştir.
Seyyid Muhammed Bâkır ile görüştüklerinde, Muhammed Bâkır, İmam-ı A'zam'a; “Sen, ceddim Resulullah'ın dinini akla göre değiştiriyormuşsun?” deyince, İmam-ı A'zam; “Allah korusun, böyle şey nasıl olur? Layık olduğunuz makama oturunuz benim size hürmetim var!” dedi. Bunun üzerine, Muhammed Bâkır oturunca, İmam-ı A'zam da onun önüne diz çöktü ve aralarında şu konuşma geçti:
İmam-ı A'zam; “Size üç suâlim var, cevap lütfediniz? Kadın mı daha zayıftır, erkek mi?” diye sordu. O da; “Kadın daha zayıftır.” dedi. “Kadının mirasta hissesi kaç?” diye sordu. “Erkek iki hisse, kadın ise bir hisse alır.” deyince; “Bu ceddinizin dini değil mi? Eğer ben bozmuş olsaydım, erkeğin hissesini bir, kadınınkini iki yapardım. Fakat ben kıyas yapmıyorum, nassla, yani ayet ve hadis ile amel ediyorum. İkincisi, namaz mı daha faziletli, yoksa oruç mu?” diye sordu. “Namaz daha faziletli.” diye cevap verdi. “Eğer ben ceddinizin dinini kıyasla değiştirseydim, kadın hayızdan temizlendikten sonra, namazını kaza etmesini söylerdim. Orucu kaza ettirmezdim. Fakat ben böyle bir şey yapmıyorum. Üçüncüsü, bevil mi daha pis, yoksa meni mi?” diye sordu. “Bevil daha pistir.” diye cevap verdi. “Eğer ben ceddinizin dinini kıyasla değiştirseydim bevilden sonra gusül, meniden sonra abdest alınmasını bildirirdim. Fakat ben hadise aykırı rey kullanarak (kıyas yaparak) Resulullah'ın dinini değiştirmekten Allahü tealaya sığınırım. Böyle şeyden beni Allah korusun” dedi.
Nass, yani Kitap'tan ve sünnetten delil olan yerde kıyas yapmadığını, delili bulunmayan meseleleri, delili bulunan meselelere benzeterek kıyas yaptığını söyleyince, Muhammed Bâkır onu kucaklayıp alnından öptü.
Şakîk-i Belhî, İmam-ı A'zam hazretlerinin cömertliğini şöyle anlattı: “Kufe'de İmam-ı A'zam Ebu Hanife isminde bir zatın yetiştiğini duydum. Onu görmek için Belh'ten Kufe'ye geldim. Kendisini gördüm. Anlattığı şeyler beni hayretten hayrete düşürdü. Bir gün arkasından yürürken, sokakta İmam-ı A'zam Ebu Hanife hazretlerini gören bir kimsenin yolunu değiştirdiğini gördüm. İmam hazretlerinin kendisini görmemesi için başka bir sokağa girdi. Hazreti İmam da bu durumun kendisi ile alakalı olduğunu anlayıp hemen o sokağa girdi. Adama yaklaşıp; “Beni görünce niçin dönüp bu sokağa girdin?” diye sordu. Adam mahcup bir şekilde; “Efendim, sizden on bin dirhem gümüş karşılığı veresiye bir kumaş satın almıştım. Ödeme günü geçtiği halde borcumu ödeyemedim. Sizi görünce de utancımdan bu sokağa girdim.” dedi. Hazreti İmam; “Kardeşim o on bin dirhemi size hediye ettim. Yeter ki siz dünya malı için bizden utanmayasınız.” buyurdu. Ben bu hali görünce, İmam-ı A'zam Ebu Hanife hazretlerinin dünya için değil din için çalıştığını anladım ve bundan sonra da o vefat edene kadar yanından (sohbetinden) ayrılmadım.
İmam-ı Ebu Yusuf şöyle anlatır: “Babam öldüğü zaman ben küçük idim. Annem sanat öğrenmem için beni bir terzinin yanına verdi. Ben terziyi bırakıp İmam-ı A'zam'ın ilim meclisine devam ettim. Uzun bir zaman geçmişti. Annem hocama gelip; “Hoca efendi sizin geçiminiz yerinde, fakat biz muhtacız, çocuğun geçimimizi temin etmesi için ücretle çalışması gerekiyor.” dedi. Hocam buyurdu ki: “Sen onu kendi haline bırak! O, burada faluzeç yani tereyağlı fıstık ve badem ezmesi yemesini öğreniyor.” dedi. Bunun üzerine annem dönüp gitti. Ben ise daima hocamın yanında bulunur, hizmetinden ve meclisinden ayrılmazdım. Böylece Allahü teala bana ilimden çok şeyler nasip eyledi. Daha sonra bana kadılık vazifesi verdiler. Bir gün Abbasî halifesi Harun Reşid ile sofrada oturuyordum. Sofraya faluzeç getirdiler. Harun Reşid bana; “Bundan ye, her zaman bize böyle yemek vermezler.” dedi. Ben tebessüm ettim. Halife sebebini sordu. Ben de İmam-ı A'zam'la ilgili olan o hadiseyi anlattım. Harun Reşid bunun üzerine; “Gerçekten ilim insanı yükseltir.” deyip, hocama rahmet ile dua etti ve; “Hakikaten kalb gözü açık olup daima huzur içinde idi. İnsanların baş gözü ile göremediklerini o kalb gözü ile görürdü.” dedi.
İhsanı o kadar çoktu ki oğlu Hammad mektepte Fatiha'yı öğrenince, bunu öğreten hocaya bin dirhem hediye etmişti.
Vefatı: İmam-ı A'zam hazretleri, Ehl-i beyte muhabbeti ile tanınmakla beraber, siyasete hiç karışmamıştı. Abbasî halîfesi Mansur, önceleri kendisine çok hürmet ederdi. Ona on bin dirhem ile bir cariye hediye etmiş; ancak İmam-ı A'zam kabul etmemişti. 145 (m. 762) senesinde, Hazreti Hasan'ın torunu İbrahim bin Abdullah, Medine-i Münevvere'de halifeliğini ilan eden kardeşi Muhammed'e yardım için asker topluyordu. Kufe'ye gelmişti. “İmam-ı A'zam Ebu Hanife buna yardım ediyor.” diye yayıldı. Mansur işitip, İmamı Kufe'den Bağdat'a getirtti. “Mansur, haklı olarak halifedir.” diye herkese bildirmesini isteyip karşılığında temyiz reisliğini verdiyse de İmam-ı A'zam Ebu Hanife hükümet ve siyaset işlerine asla karışmayıp ilim yolunda kalmak istediğinden bu teklifi kabul etmedi. Hapse atıldı. Bir müddet sonra çıkardı ise de tekrar hapse attırdı ve işkenceye devam ettirdi. Her gün vurulacak sopa adedini arttırdı.
Rivayete göre halkın galeyana gelip hücum etmesinden korkulduğu için zehirlemek suretiyle şehit edildi. Vefatı hicrî 150 senesinde (m. 767) olup, yetmiş yaşında idi. “Yüz elli senesinde dünyanın zineti (süsü) gider.” hadis-i şerifinde zikredilen zatın, İmam-ı A'zam olduğu anlaşıldı. Nitekim âlimler de böyle buyurmuştu. Çünkü o tarihte İmam-ı A'zam gibi bir büyük vefat etmemişti. Bu hadiseler sebebiyle, kendisinin halifelere karşı bir tavrı olduğu şayiası (söylentisi) çıkmış ise de Fıkh-ı Ekber adlı kitabında açıkça yazdığı üzere, fasık bile olsa, hükümete karşı çıkmamak Ehl-i Sünnet'in ve İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin şiarı olmuştu. Hatta bir ara fetva vermekten yasaklandığı zaman, fetva soran oğluna, “Fetva vermemek üzere halîfeye yemin ettim. Sonradan halife fetva verip vermediğimi sorarsa yalan söyleyemem.” demiştir.
İmam-ı A'zam Ebu Hanife, vefat ettiği yerde Kur'an-ı Kerim'i yedi bin kere hatim etmişti. Vefat ederken secde etti. Vefat haberi duyulduğu her yerde büyük üzüntü ve gözyaşıyla karşılandı. Cenazesini Bağdat kadısı Hasan bin Ammare yıkadı. Yıkamayı bitirince; “Allahü teala sana rahmet eylesin! Otuz senedir gündüzleri oruç tuttun. Kırk sene gece sırtını yatağa koyup uyumadın. Gerek fıkıh ve marifette; gerekse züht ve ibadette asrında yaşayanların hepsinden üstün oldun. Güzel hasletlerin hepsini kazandın.” demişti.
Cenazesinin kaldırılacağı sırada Bağdat halkı oraya toplanıp o kadar büyük kalabalık oluşturmuştu ki, cenaze namazını kılanlar elli bin kişiden fazla idi. Gelenler çok kalabalık olduğundan cenaze namazı ikindiye kadar altı defa kılındı. İlkini Hasan bin Ammare, sonuncusunu oğlu Hammad kıldırdı. Vasıyeti üzerine Bağdad'ta, Hayzuran kabristanının doğusunda defnedildi. Burası, hiç gasp alameti bulunmayan bir kabristan idi. Halîfe bu hali görünce; “Ey Ebu Hanife, öldükten sonra bile nasihati bırakmadın. (Yani gasbedilmiş yerlere gömülmeyi istemeyerek, gasp edenlere ikazda bulundun). Şimdi beni kim ayıplamaz!” dedi. Mezarı üzerine Selçuklu sultanı Melikşah'ın vezirlerinden Ebu Sa'd Harezmî (v. 494/1101) mükemmel bir türbe ve yanına da medrese yaptırmış; Osmanlı padişahları da bu türbeyi çok defa tamir ve tezyin ettirmişti.
İnsanlar günlerce kabrinin başında toplanıp ona dua ettiler. Vefatından dolayı çok üzüldüler. İmam-ı Şafiî'nin hocasının hocası İbn-i Cüreyc vefat ettiğini duyunca, istirca edip (İnnalillah... ayetini okuyup), “Yani ilim gitti deseniz ya!” buyurdu. Büyük âlimlerden Şu'be'ye vefat haberi ulaşınca, “İlim ışığı söndü, bundan sonra ebediyen onun gibisini bulamazlar.” dedi. Vefatından sonra çok kimseler onu rüyasında görüp, kabrini ziyaret ederek şanının yüceliğini dile getiren şeyler anlatmışlardır. İmam-ı Şafiî; “Ebu Hanife ile teberrük ediyorum. Onun kabrini ziyaret edip faydalara kavuşuyorum. Bir ihtiyacım olunca iki rekat namaz kılıp, İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin kabrine gelerek onun yanında Allahü tealaya dua ediyorum ve duam hemen kabul olup isteklerime kavuşurum.” buyurmuştur.
Eserleri: İmam-ı A'zam'ın eserleri çok olup zamanımıza kadar ulaşmış olanları başlıca on tanedir. Aslında akait ve fıkıh ilmlerinde rivayet edilen bütün meseleler onun eseridir. Bunlardan fıkıh bilgileri, Ebu Yusuf'un rivayeti ile ve bilhassa İmam-ı Muhammed Şeybanî'nin toplayıp yazdığı “Zahirü'r-Rivaye” denilen kitaplarla nakledilmiştir. İmam-ı A'zam'ın eserlerinden bazıları şunlardır:
1- Er-Risale ala Reddi Havaric ve Reddi Kaderiyye: İmam-ı A'zam'ın usul-i dinde (kelamda) ilk yazdığı eserdir. 2- El-Fıkhu'l-Ekber: Akaide dairdir. Bu eserin birçok şerhi yapılmış olup başlıcaları şunlardır: El-Kavlu'l-Fasl, Muhyiddin bin Behaeddin tarafından yapılan şerhidir. Bu kitap Hakîkat Kitabevi tarafından ofset yoluyla basılmıştır. Şerhu Fıkhi'l-ekber, Şerhu Fıkhi'l-ekber li-Ebi'l-Münteha, Nazmu Fıkhi'l-Ekber, El-İrşad, Şerhu Fıkhi'l-Ekber, gibi çeşitli şerhleri de vardır. Fıkhu'l-ekber'in en eski nüshaları; İmam-ı Maturidî'nin kendi şerhine esas olarak aldığı nüsha, İmam-ı Eş'arî'nin El-İbane adlı eserine asıl olarak aldığı ve İmam-ı A'zam'ın talebesi Ebu Mutî'nin ondan kendi el yazmasıyla rivayet ettiği nüsha olmak üzere, üç tanedir. 3- El-Fıkhü'l-Ebsat: İmam-ı A'zam bu eserinde istita'at (insanın fiillerdeki kudreti), hayır ve şer, kaza ve kader meselelerini açıklamaktadır. 4- Er-Risale ala Osmani'l-Bettî: Bu eserde iman, küfür, irca ve vaîd (iyiliğe sevketmek için kötü akıbeti haber vererek korkutma) meselelerini açıklamaktadır. Günah işlemenin imanı gidermeyeceği anlatılmaktadır. 5- Kitabü'l-Âlim ve'l-Müteallim: Bu eserde muhtelif meseleler hakkında Ehl-i Sünnet itikadını bildirmek için tertiplenmiş soru ve cevapları vardır. 6- El-Vasiyye (Nukirru): Bu eserde Ehl-i Sünnet vel-cema'at'in hususiyetleri anlatılmakta, akait ve farzların hudutlarını açıklamaktadır. Bu Vasiyyet'ten başka oğlu Hammad'a ve talebesi Ebu Yusuf'a yaptığı Vasiyyet olmak üzere on beş kadar vasiyetnamesi vardır. 7- Kasîdetü'n-Nu'maniyye, 8- Ma'rifetü'l-Mezahib, 9- El-Asl, 10- El-Müsnedü'l-İmami'l-A'zam Ebî Hanife de diğer eserlerdir.
İmam-ı A'zam vefatına yakın eshabına şöyle vasiyet etmiştir: “Kıymetli dostlarım, aziz kardeşlerim! Biliniz ki, Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat mezhebi haktır ve on iki haslet üzeredir. (Yani kurtuluş fırkası, hak mezhep olan Ehl-i Sünnet ve'l-cema'at'te on iki hususiyet vardır.) Bu on iki hususiyeti kabul edip, bunlara uyanlar bidatten uzak olur. Bu hasletlere riayet edip bunlardan ayrılmayınız ki, Peygamber Efendimizin şefaatine nail olasınız.
1- İman, kalb ile tasdik, dil ile ikrar etmektir. Kalb ile bilmek, yahut sadece dil ile ikrar etmek değildir. Eğer dil ile ikrar, yalnız başına iman olsaydı, münafıklar da mümin olurdu. Sadece bilmek de iman olmaz. Çünkü sadece bilmek iman olsaydı, Yahudiler de Hıristiyanlar da mümin olurdu. İmanda çoğalma ve azalma düşünülemez. Ancak imanın çoğalması, küfrün azalması ile, küfrün çoğalması da imanın azalması ile olması gerekir. Bir kimseye bir anda hem mümin ve hem kafir nasıl denilebilir? İmanda şüphe caiz değildir. Nitekim Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de; “İşte onlar hak Müminlerdir; işte diğerleri de tam kafirlerdir.” buyuruyor. Peygamber Efendimizin tevhit sahibi (ehl-i tevhit, ehl-i kıble) ümmeti, günah sebebi ile kafir değillerdir. İman, amelden başkadır. Amel de imandan cüz değil, ayrıdır. Çünkü amel bazı vakitlerde emrolunmuş, bazı vakitlerde ise kuldan istenmemektedir. Hayız ve nifas (lohusalık hali) halinde olan kadının namaz kılmaması, oruç tutmaması, fakirin zekat vermemesi böyledir.
Ama imandan muaf tutulan an yoktur. Fakire iman lazım değildir; denemez. Hayız ve nifas sahibi, oruçlarını kaza eder. İmanı kaza ederler denemez. Hayrın ve şerrin takdiri Allahü tealadandır. Eğer şerrin, kötülüğün takdirini Allahü tealadan başkasından bilirse, müşrik olur.
2- Ameller; farz, fazilet, günah olmak üzere üç kısımdır. Farz; Allahü tealanın emri, meşiyyeti (dilemesi), muhabbeti, rızası, kazası, yaratması, hükmü, ilmi ve Levh-i mahfuza yazması iledir. Fazilet ise Allahü tealanın emriyle değil; iradesi, sevgisi, rızası, kazası, kaderi, ilmi ve Levh-i mahfuza yazması ile olur. Günahlara gelince; Allahü tealanın emri, sevgisi, rızası, teşvikiyle değildir. Lakin iradesi, kazası, kaderi ve Levh-i mahfuza yazması iledir. Kul bununla muahaze olunur. Çünkü bu kulun fiili iledir.
3- Arş üzerinde istiva, yerleşme ve oturma manasında değildir. Allahü teala zamandan ve mekandan münezzehtir (uzaktır). Arş mahluk, yaratılmış olup, önceden yok idi.
4- Kur'an-ı Kerim Allahü tealanın kelamı, vahyi, tenzili (indirdiği) ve sıfatıdır. Bütün sübu tî sıfatları gibi kendi de gayri de değildir. Mushaflarda yazılıdır, dillerde okunur ve gönüllerde saklanır. Yalnız bir perde ve bir vasıta ile değil; mürekkep, kağıt, yazma işi, harfler, kelimeler ve cümlelerin hepsi, kulların O'na olan ihtiyaçları sebebiyle, Kur'an'ın aletleridir. Allahü tealanın kelamı sonradan olma değildir. O, zatı ile kaimdir. Manası da bu sayılan şeylerde anlaşılmaktadır. “Kur'an-ı Kerim mahluktur, sonradan meydana gelmiştir.” diyen kafir olur.
5- Bu ümmetin Peygamber Efendimizden sonra en üstünleri; önce Hazreti Ebu Bekr, sonra Hazreti Ömer, sonra Hazreti Osman ve Hazreti Ali'dir (rıdvanullahi teala aleyhim ecmain). Yani üstünlükleri hilafetteki sıralarına göredir. Allahü teala onlar hakkında Vakı'a suresi 10 ve 11. ayet-i kerimelerinde mealen; “İşte onlar sabikundur, onlar mukarreblerdir.” buyuruyor. O halde içlerinde en esbakı, en önde ve önce geleni, en üstünüdür. Onları seven her Mümin muttaki, onlara düşman olan ise, münafık ve şakidir.
6- Kul, bütün fiilleri, yaptıkları ile mahluktur. Amelleri, ikrarı, bilmesi de mahluktur. Fail (işi yapan) mahluk olunca, yaptıkları da elbet mahluk olur.
7- Yaratıcı ve rızık verici Allahü tealadır. Rum suresi kırkıncı ayetinde mealen; “Sizi yaratan, rızık veren, sonra sizi öldüren ve dirilten Allahü tealadır.” buyuruyor. İlimle kesb helaldir. Helalden mal, para kazanmak helal, haramdan kazanmak ise haramdır. İnsanlar üç kısımdır: Biri, imanda halis müminler; biri küfründe inkar üzere olan kafirler, üçüncüsü de nifakında sabit olan münafıklardır. Allahü teala, mümine amel ve ibadeti, kafire imanı, münafığa ihlası farz etmiştir. Nitekim Bakara suresi yirmi birinci ayetinde mealen; “Ey insanlar! Rabbinize ibadet ediniz.” denmiş, başka bir ayette de; “Ey Müminler! Taat ve ibadet ediniz” ve; “Ey kafirler! İman ediniz, ey münafıklar ihlas üzere olunuz.” buyurulmuştur.
8- Allahü teala hiçbir şeye muhtaç değildir.
9- Mest üzerine mesh caizdir. Mukim (ikamet eden) için müddeti yirmi dört saat, misafir için üç gün üç gece, yani yetmiş iki saattir. Hadis-i şerifte böyle bildirilmiştir. Bunu inkar edenin kafir olmasından korkulur. Çünkü bu hadis-i şerif mütevatire yakındır. Yolculukta dört rekatlı farzları iki rekat kılmak ve oruç tutmamak, Kur'an-ı Kerim ile sabittir. Nitekim Allahü teala mealen; “Seferi olduğunuz zaman, namazı iki rek'at kılmakla, sizden zorluk kaldırıldı.” ve bir başka ayet-i kerîmede de mealen; “Sizden biriniz hasta olursanız, yahut seferde olursanız, bu haldeki oruçlarını sonra tutsun!” buyurur.
10- Allahü teala kaleme yazmayı emredince, kâlem; “Ya Rabbi ne yazayım?” demiş; “Kıyamete kadar olacak her şeyi…” emr-i ilahisi gelmiştir. Allahü teala Kamer suresi elli ikinci ayetinde mealen; “Bununla beraber, işledikleri her şey defterlerindedir.” buyurmuştur.
11- Azap vardır ve olacaktır. Olmama ihtimali yoktur. Münker ve Nekir'in kabirde sual sormaları haktır. Hadis-i şerifler de böyle olduğunu bildirmektedir. Cennet ve Cehennem yok olmazlar. Allahü teala Cennet için; “Müminlere hazırlanmıştır.”, Cehennem için de; “Kafirlere hazırlanmıştır.” buyuruyor. Allahü teala, Cennet ve Cehennem'i mükafat ve ceza için yarattı. İkisi de devamlı olup, geçici değillerdir. Mîzan haktır. Allahü teala; “Kıyamet gününde amellerin tartılması için terazi kurulur.” buyuruyor. Herkesin amel defterinin okunması haktır. Ayet-i kerîmede; “Bugün senin hesabın için sana kitabını, yani amel defterini okuman kafidir.” buyurulmuştur.
12- Allahü teala insanları, öldükten sonra, kıyamette diriltecek ve herkesi bir araya toplayacak. O günün (hesap günü) uzunluğu, dünya senesi ile elli bin yıldır. Bu sevap, azap ve hakların görülmesi içindir. Allahü teala; “Uzunluğu elli bin sene olan günde…” buyurmuştur. Bir ayet-i kerimede de mealen; “Allahü teala kabirlerde olanları diriltir.” buyurmaktadır.
Cennet'tekilerin Allahü tealayı nasıl olduğu bilinmeyen, bir şeye benzetilmeden ve cihetsiz, yani herhangi bir yönde olmadan görmeleri haktır. Bir ayet-i kerîmede; “Bütün yüzler, Rablerine bakınca parlar.” buyurulmuştur.
Muhammed Mustafa'nın şefaati haktır ve olacaktır. Cennetlik olan Müminlere ve büyük günahı olanlara şefaat edecektir. Hazreti Aişe, Hadice-i Kübra'dan sonra bütün kadınların üstünü ve Müminlerin anneleridir. Cennet ehli Cennet'te, Cehennem'dekiler de Cehennem'de sonsuz kalır. Allahü teala Bakara suresi 82., A'raf suresi 42., Yunus suresi 26. ve Hud suresi 23. ayetlerinde Müminler için; “Onlar Cennetliklerdir, orada ebedî kalacaklardır.” buyurmuştur.
İmam-ı A'zam hazretlerinin oğlu Hammad'a olan vasiyetnamesinin ilk iki sayfası. Süleymaniye Kütüphanesi, Aşir Efendi Kısmı 283/3 numarada kayıtlıdır.
İmam-ı A'zam hazretlerinin vasiyeti budur. Bu itikat üzere olana “Ehl-i Sünnet vel-cema'at mezhebindendir.” denir. Bu itikat üzere ölürse kurtulmuşlar zümresinden olur. İmam-ı A'zam Ebu Hanife hazretleri buyurdu ki: “Allahü teala bize, insanların mümin olanlarını sevmemizi, onlara karşı saygı beslememizi ve asla kırıcı olmamamızı, kalblerinde ne sakladıklarını bilemiyeceğimizi, hareketlerimizi buna göre ayarlamamızı emretmiştir.” “Allahü teala, iyiliği mükafatlandırır. O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.” “Kulların birbirlerine karşı işledikleri suçlar, kendileri için bir zulümden ibarettir.”
Talebesi Yusuf bin Halid es-Semtî bir vazifeye tayin edilip, Basra'ya giderken, İmam-ı A'zam Ebu Hanife ona şu tavsiyelerde bulunmuştur: “Basra'ya vardığında halk seni karşılayacak, ziyaret ve tebrik edecek. Herkesin değerini ve yerini tanı, ileri gelenlere ikramda bulun. İlim sahiplerine hürmet et, yaşlılara saygı, gençlere sevgi göster, halka yaklaş, fasıklardan uzaklaş. İyilerle düşüp kalk, sultanı küçümseme, hiçbir kimseyi hafife alma. İnsanlığında kusur etme, sırrını hiç kimseye açma, iyice yakınlık peyda etmedikçe kimsenin arkadaşlığına güvenme. Cimri ve alçak insanlarla ahbaplık kurma, kötü olduğunu bildiğin hiçbir şeye ülfet etme!.. Seninle başkaları arasında bir toplantı akdedilir veya insanlar mescitte senin etrafını sarar ve aranızda bazı meseleler görüşülürse, yahut onlar bu meselelerde senin bildiğinin hilafını iddia ederlerse, onlara hemen muhalefet etme. Sana bir şey sorulursa ona herkesin bildiği şekilde cevap ver! Sonra bu meselede şu veya bu şekilde görüş ve delillerinde bulunduğunu söyle. Senin bu türlü açıklamalarını dinleyen halk, hem senin değerini hem de başka türlü düşünenlerin değerini bilmiş olur. Sana; “Bugörüş kimindir?” diye sorarlarsa; “Fakihlerin bir kısmınındır.” de. Onlar verdiğin cevabı benimserler ve onu sürekli olarak yaparlarsa, senin kadrini daha iyi bilir ve mevkine daha çok hürmet ederler. Seni ziyarete gelenlere ilimden bir şey öğret ki bundan faydalansınlar ve herkes öğrettiğin şeyi belleyip, tatbik etsin. Onlara umumî şeyleri öğret ve ince meseleleri açma. Onlara güven ver, bazen onlarla şakalaş ve ahbaplık kur. Zira dostluk, ilme devamı sağlar. Bazen de onlara yemek ikram et. İhtiyaçlarını temine çalış, değer ve itibarlarını iyi tanı, kusurlarını görme. Halka yumuşak muamele et, müsamaha göster, hiçbir kimseye karşı bıkkınlık gösterme; daima onlardan biri imişsin gibi davran.”
“İnsan, her şeye şifa veren tek varlığın Allahü teala olduğuna inanır; bununla beraber derdine deva olması için ilaç kullanır. Çünkü ilaç bir sebeptir. Şifasını verecek olan ise Allahü tealadır. “Mümin, Allahü tealadan korktuğu kadar hiçbir şeyden korkmaz. Şiddetli bir hastalığa yakalanır veya feci bir kaza veya belaya uğrarsa, gizli veya aşikar bir şekilde; “Ya Rabbî! Bana bu belayı neden verdin?” diye şikayetçi olmaz. Bilakis hastalığa, belaya ve kazaya rağmen Allahü tealayı zikir ve şükreder. “Mümin, Allahü tealanın kendisini devamlı murakabe ettiğini bilir. Kimsenin bulunmadığı bir yerde veya herkesin yanında olsun, mutlaka Allahü tealanın onu kontrol ettiğine inanır. Krallar ve sözde büyük adamlar ise ne gizli ve ne de aşikar bir yerde herhangi bir şahsı murakabe edemezler.” “Din ilminde konuşan kimse, Allahü tealanın kendisine; “Benim dînimde sen nasıl fetva verdin?” sualini sormayacağınızı zannediyorsa, kendisine ve dînine gevşeklik etmiş olur.” “Bir kimse fıkhı, fıkhın kıymetini ve fıkıh âlimlerinin değerini bilmezse, böyle âlimlerle oturmak kendisine ağır gelir.” “Masiyeti (günahları) zillet (alçaklık), günahı terketmeyi mürüvvet olarak gördüm ve bildim.” demiştir. “Bir kimsenin ilmi, kendisini Allahü tealanın yasaklarından menetmiyorsa, o kimse büyük tehlikededir.” “Şaşarım şu kimselere ki zanla konuşurlar ve onunla amel ederler!” “Dînin alışveriş kısmını bilmeyen, haram lokmadan kurtulamaz ve ibadetlerin sevabını bulamaz. Zahmetleri boşa gider, azaba yakalanır ve çok pişman olur.”
İmam-ı A'zam hazretlerinin vasiyetnamesinin Ekmeleddin Baberti tarafından yapılmış olan şerhinin kapak sayfası.
İmam-ı A'zam Ebu Hanife hazretlerinin vefatına yakın eshabına ettiği vasiyetin Arapça metninin ilk sayfası.
İmam-ı A'zam hazretlerinin rivayet ettiği, “Hayra delalet eden, hayrı yapan gibidir.” manasındaki hadis-i şerifin yazılı olduğu bir kıta.