İMAM-I MALİK

Malik bin Enes bin Ebu Amir Ehl-i Sünnet'in amelde dört hak mezhebinden biri olan Malikî mezhebinin imamı.
A- A+

Ehl-i Sünnet'in amelde dört hak mezhebinden biri olan Malikî mezhebinin imamı. İsmi Malik bin Enes bin Ebu Amir; künyesi Ebu Abdullah'tır. Annesi Aliye binti Şüreyk'tir. Soyu Yemen kabilelerinden “Benî Esbah” kabilesine ve Himyerîlerden bir hükümdar hanedanına dayanır. Dedelerinden biri Medine'ye yerleşmiştir. Dedesi Ebu Amir, Eshab-ı Kiram'dandır. 95 (m. 714) senesinde Medine'de doğmuş; 179 (m. 795)'da Medine'de vefat etmiştir. Kabri Bakî Kabristanı'ndadır.

Tahsili: Tebe-i tâbiînden olan İmam-ı Malik, ilim ve hadis rivayetiyle meşgul bir ailede ve çevrede yetişmiştir. Dedesi Malik, babası Enes ve amcası Süheyl hadis rivayeti yapmışlardır. Yaşadığı muhit, Peygamberimizin yaşamış olduğu ve İslamî hükümlerin vaz edildiği (ortaya konduğu), Hazreti Ebu Bekr, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman zamanlarında hükümet merkezi olan ve çok ilim ehlinin bulunduğu Medine-i Münevvere'dir. Önce Kur'an-ı Kerim'i ezberlemiştir. Kendisinin isteği ve ailesinin yardım ve teşvikiyle ilim öğrenmeye başlamıştır. Bu hususta kendisine en çok annesi ilgi göstermiştir. Annesine, ilim tahsiline gitmek istediğini söyleyince, ona en güzel elbiselerini giydirerek sarığını sarıp; “Şimdi git, oku, yaz!” demiştir. Ayrıca oğluna zamanın meşhur âlimi Rebiatürrey'in yanına gitmesini, ondan ilim ve edep öğrenmesini söylemiştir. Bu teşvik üzerine Rebiatürrey'in derslerine devam edip, genç yaşta re'ye (kıyasa) dayanan fıkıh ilmini öğrenmiştir. Diğer âlimlerin de derslerine devam etmiş ve bilhassa yanından hiç ayrılmadığı hocası Abdurrahman bin Hürmüz'ün derslerinden çok istifade etmiştir.

Genç bir talebe olan Malik, hocasına karşı büyük bir hayranlık, muhabbet duyar ve üstün bir edep gösterirdi. Bu hocası hakkında şöyle derdi: “İbn-i Hürmüz'ün derslerine on üç sene devam ettim. Ondan öyle ilimler öğrendim ki bunların bir kısmını hiç kimseye söylemiyorum. O, bidat ehlini reddetmesi bakımından ve insanların ihtilaf ettikleri şeyleri bilmesi bakımından en bilgili olan idi.”

İmam-ı Malik, muhitindeki bütün âlimlerden faydalanmış ve ilim uğrunda büyük fedakarlık göstermiştir. Bu hususta her türlü zorluğa katlanmış ve her şeyini harcamış, hatta tahsil uğruna evini dahi satmıştır. Kendisi şöyle demiştir: “Öğle vakti Hazreti Ömer'in oğlu Abdullah'ın azatlısı olan Nafi'ye giderdim ve kapısında beklerdim. Nafi', Hazreti Ömer'den nakledilen ilimleri ve onun oğlu Abdullah'ın ilmini biliyordu. Güneşten ve şiddetli sıcaktan korunmak için hiçbir gölge bulamazdım. Nafi', dışarı çıkınca edeple selam verirdim ve onu kırmadan arkasından içeri girip, ‘Abdullah bin Ömer şu meselelerde ne buyurmuştur?’ diye sorardım. O da suallerimi cevaplandırırdı.”

İmam-ı Malik, Nafi' vasıtasıyla Hazreti Ömer'in ve oğlu Abdullah'ın ilimlerini öğrendi. Ayrıca İbni Şihab ez-Zührî'den ve Said bin Müseyyeb gibi Tabiîn ulemasından ilim aldı. Bu hocalarından da ders almak için üstün bir gayret ve edep gösterirdi.

İmam-ı Malik şöyle anlatmıştır: “Bir bayram günüydü. Bayram namazını kıldıktan sonra, bugün İbn-i Şihab'ın boş vakti olur diyerek evine gidip kapısının önüne oturdum. Hizmetçisine; ‘Kapıda kim var bak.’ dediğini duydum, o da; ‘Kumral yüzlü talebeniz var.’ deyince; ‘Onu derhal içeri al!’ demesi üzerine beni içeri aldılar. Biraz bekledim, İbn-i Şihab yanıma gelip bana; ‘Herhalde evine gitmeden buraya geldin, yemek yemedin değil mi?’ dedi. Daha ben hayır demeden yemek hazırlanmasını emredince; ‘Yemeğe ihtiyacım yok.’ diye mukabelede bulundum. Bunun üzerine; ‘Öyleyse söyle bakalım ne istiyorsun?’ dedi. ‘Bana hadis-i şerif öğretmenizi istiyorum efendim.’ deyince; ‘Yazı yazacak sayfalarını çıkar!’ dedi. Ben de çıkardım ve bana kırk tane hadis-i şerif rivayet etti. Biraz daha rivayet etmesini isteyince; ‘Şimdilik bu kadar yeter, bunları ezberleyip nakledersen sen de muhaddis olursun.’ buyurdu.”

İmam-ı Malik, Ehl-i beytten Ca'fer-i Sadık hazretlerinden de ilim almış, onun sohbetinde bulunmuştur. Bu hususta kendisi şöyle anlatır: “Ca'fer bin Muhammed'e giderdim, o çok yumuşak ve güler yüzlü idi. Yanında Resulullah anılınca yüzü sararırdı. O'nun meclisine uzun zaman devam ettim. Her görüşümde ya namaz kılar ya oruçlu olur veya Kur'an-ı Kerim okurdu. Abdestsiz hadis-i şerif rivayet etmezdi. Manasız sözleri hiç ağzına almazdı. O takva sahibi, zahit, abit ve âlimlerdendi. Yanına geldiğim zaman yaslandığı yastığını alır, mutlaka bana ikram ederdi.”

Bir gün hocası Ebü'z-Zinad'a hadis rivayet ederken rastlamış ve halkasına katılmamıştır. Daha sonra hocası; “Bizim halkamıza niçin oturmadın?” diye sorunca; “Yer dardı, oturamadım. Peygamberimizin hadisini ayakta dinlemek edepsizlik olur diye de ayakta dinlemek istemedim.” cevabını vermermiştir.

Netice itibariyle İmam-ı Malik, ilmini İmam-ı Zührî'den, Yahya bin Said'den, Muhammed bin Münkedir'den, Hişam bin Amr'dan, Zeyd bin Eslem'den, Rabia bin Abdurrahman ve daha birçok büyük âlimlerden almıştır. Üç yüzü Tabiîn'den, altı yüzü de onların talebelerinden olmak üzere dokuz yüz hocadan hadis-i şerif dinlemiştir. Ayrıca; Eshab-ı Kiram'ın büyüklerinden Hazreti Ömer'in, Hazreti Osman'ın, Abdullah bin Ömer'in, Abdurrahman bin Avf'ın, Zeyd bin Sabit'in fetvalarını ve vahyin gelişine şahit olan Peygamberimizi görüp onun hidayet nurundan aydınlanarak, ondan öğrendiklerini nakleden diğer Eshab'ın fetvalarını ve kendisinin yetişemediği Tabiîn'in fetvalarını da öğrenmiştir. Akaide dair bilgileri ve diğer bütün ilimleri öğrenip, zamanının en büyük âlimlerinden olup içtihat derecesine yükselmiştir.

Hazreti Peygamber; “Öyle bir zaman gelir ki insanlar her tarafı ararlar, Medine'deki âlimden daha âlim bir kimse bulamazlar.” buyurmuştur. Süfyan ve Abdullah bin Ömer'in azadlısı olan Nafi', Zührî; “Medine'deki âlimden maksat İmam-ı Malik'tir.” demişlerdir. Bu hadis-i şerifte, onun geleceği ve üstünlüğü bildirilmiştir.

Dersleri ve Talebeleri: İmam-ı Malik tahsilini tamamlayıp ilimde yüksek dereceye ulaştıktan sonra ders ve fetva verip, hadis rivayet etmeye başlamıştır. Bu işe başlamadan önce de zamanında bulunan büyük âlimlerle ve faziletli kimselerle istişare yapıp, onların da muvafakatını (iznini) almıştır. Bu hususta kendisi şöyle anlatır: “Her isteyen kimse hadis rivayet etmek ve fetva vermek için mescide oturamaz. İlim erbabı ve mescitte itibarı olan kişilerle istişare etmesi gerekir. Eğer onlar kendisini bu işe ehil görürlerse o zaman oturup ders ve fetva verebilir. Ben, ilim sahiplerinden yetmiş kişi benim bu işe ehil olduğuma şahitlik etmedikçe, mescide oturup ders ve fetva vermedim.”

Kendisinin ehil olduğuna dair yetmiş âlimin şehadetinden sonra ilk önce Peygamberimizin mescidinde ders vermeye başladı. Hazreti Ömer'in oturduğu yere otururdu. Evi, Abdullah bin Mes'ud'un vaktiyle oturduğu ev idi. Böylece onların yaşadığı yerde ve çevrede bulunurdu. İmam-ı Malik de İmam-ı A'zam gibi derslerini mescitte verirdi. El-Vakıdî der ki: “İmam-ı Malik mescide gelir, beş vakit namazda ve cenaze namazlarında bulunurdu. Hastaları ziyaret eder, gerekli işlerini görür, sonra mescide gidip otururdu. Bu sırada talebeleri etrafına toplanıp ders alırlardı. Daha sonra rahatsızlığı sebebiyle evinde ders vermeye başladı.”

İmam-ı Malik'in hadis-i şerif dersleri ve vuku bulmuş meselelerle ilgili dersleri yani fetva işleri olmak üzere iki türlü ders meclisi vardı. Günlerinin bir kısmını hadis-i şerif öğretmeye, bir kısmını da sorulan meselelere fetva vermeye ayırırdı. Derslerini evinde vermeye başladıktan sonra evine ders için gelenlere sordururdu, eğer fetva için gelmişlerse dışarı çıkıp fetva verirdi. Sonra gidip gusleder, yeni elbiselerini giyer, sarığını sarar, güzel kokular sürünürdü. Kendisine bir de kürsü hazırlanırdı. Bundan sonra gayet güzel bir kıyafetle hoş kokular sürünmüş olarak, huşu içerisinde derse gelenlerin yanına çıkardı. Hadis-i şerif dersi bitinceye kadar öd ağacı yakılır, güzel bir koku yayılırdı.

Hac mevsimi hariç, diğer zamanda Medinelilerden isteyen herkes onun dersine gelirdi. Derslerini tamamen evinde vermeye başlayınca, hac mevsiminde dersini dinlemek isteyen o kadar çok olurdu ki gelenleri evi almazdı. Bunun için kapıcı tutmuştu. Önce Medinelileri kabul eder, bunlara hadis rivayeti ve fetva verme işi bitince, sonra sırasıyla diğerlerini içeri alırdı. Hasen bin Rebî der ki: “Bir defasında İmam-ı Malik'in kapısında idim. Onun çağırıcısı; ‘Önce Hicazlılar içeri girsinler.’ diye seslendi. Onlar çıkınca; ‘Şamlılar girsin.’ diye çağırdı. Daha sonra; ‘Iraklılar girsin.’ diye seslendi. Yanına giren en son ben oldum. İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin oğlu Hammad da aramıza idi.”

İmam-ı Malik derslerinde vakar ve ciddiyet sahibi olup lüzumsuz sözlerden tamamen uzak kalırdı. Bu hususu, ilim tahsil edenler için de şart koşardı. Bir talebesi şöyle dediğini nakleder: “İlim tahsil edenlere vakarlı, ciddi olmak ve geçmişlerin yolundan gitmek gerekir. İlim sahiplerinin, bilhassa ilmî müzakereler sırasında kendilerini mizahtan uzak tutmaları gerekir. Gülmemek ve sadece tebessüm etmek, âlimin uyması gereken edeplerdendir.”

Yine bir talebesi şöyle der: “İmam-ı Malik bizimle oturduğu zaman sanki bizden biri gibi davranırdı. Konuşmalarımıza çok sade bir şekilde katılırdı. Hadis-i şerif okumaya ve anlatmaya başlayınca onun sözleri bize heybet verirdi. Sanki o bizi, biz de onu tanımıyorduk.”

İmam-ı Malik elli sene müddetle ders ve fetva vermek suretiyle, insanların müşküllerini çözmüş ve kıymetli talebeler yetiştirmiştir. Onun talebelerinin her biri memleketlerinin müracaat edilen âlimleri ve rehberi olmuşlardır. İmam-ı Malik genç yaşta ders vermeye başlamıştır. İmam-ı Malik'in ders verme usulü İmam-ı A'zam Ebu Hanife'den farklı olup takrir şeklinde idi. Yani dersi talebeye anlatır, sualleri varsa cevap verirdi. Talebesi de görüşlerini yazardı. Yine İmam-ı A'zam Ebu Hanife'den farklı olarak farazî meselelerle uğraşmaz, yalnızca olmuş gelmiş hadiselere hal tarzı bulmaya uğraşırdı. Bu sebeple Malikî mezhebi, Hanefî mezhebi kadar inkişaf edememiştir. Üstelik İmam-ı Malik, cedel (münakaşa) ve münazaradan hoşlanmadığı için bu ilimlerden de uzak durmuş; talebesi de bu yolda yürümüştür. Bu da Malikî mezhebinin inkişafı bakımından menfi bir rol oynamıştır.

İlimdeki Üstünlüğü: İmam-ı Malik tefsir, hadis ve fıkıh ilminde büyük bir âlim idi. Tefsir ilminde, ayet-i kerimelerden binlerce dinî hüküm çıkarabilen büyük bir müfessir ve müçtehit idi. Tefsir ilminde Garibü'l-Kur'an adlı bir eseri vardır. Bu eseri kendisinden Halid bin Abdurrahman el-Mahzumî rivayet etmiştir. Hadis ilminde de pek meşhur bir âlim ve muhaddistir. Amir bin Abdullah bin Zübeyr bin Avvam, Nuaym bin Abdullah, Zeyd bin Eslem, Nafi Mevla İbn-i Ömer, Seleme bin Dinar, Kadı Şüreyk bin Abdullah Nehaî, Salih bin Keysan, İmam-ı Zührî, Safvan bin Selîm ve daha çok sayıda hadis âliminden hadis-i şerif rivayet etmiştir. Görüşüp, hadis-i şerif rivayet ettiği âlimlerin sayısı dokuz yüz civarındadır. Hadis ilminde hüccet (senet) olduğuna dair ittifak vardır. Yazmış olduğu Muvatta adındaki hadis kitabı çok muteber ve kıymetli bir eserdir. İmam-ı Malik'in rivayet ettiği hadis-i şerifler ayrıca Kütüb-i Sitte denilen meşhur altı hadis kitabında yer almıştır.

Emevî devletinin parlak ve çöküş devrinde Abbasî devletinin kurulup geliştiği ve hakimiyeti elde ettiği bir devirde yaşayan İmam-ı Malik, çok hadiselere şahit olmuş, bozuk fırkalara karşı Ehl-i Sünnet itikadını savunmuş, insanların doğru yola kavuşması hususunda büyük hizmetler yapmıştır. Hicaz'da hadis öğrenme, dinî sualleri sorma ve fetva hususunda büyük bir müracaat mercii olan İmam-ı Malik pek çok âlim yetiştirmiştir.

İmam-ı Malik; “Okuduğum hocalarımdan pek az kimse vardır ki benden fetva almamış olsun.” derdi. İmam-ı Yafiî; “İmam-ı Malik'in bu sözü öğünmek için değildir. Allahü tealanın nimetini bildirmek içindir.” buyurmuştur. Zerkanî, İmam-ı Malik'in Muvatta kitabını şerhederken şöyle anlatıyor: “İmam-ı Malik, meşhur mezhep imamıdır. Yükseklerin yükseğidir. Aklı kamil, fadlı (fazileti) aşikardır. Resulullah'ın hadis-i şeriflerinin varisidir. Allah'ın kullarına O'nun dinini yaymıştır. Dokuz yüz âlimle sohbet ve istifade etmiştir. Kendisi yüz bin hadis-i şerif yazmıştır. Onyedi yaşında ders vermeye başlamıştır. Dersinde bulunanlar, hocalarının derslerinde bulunanlardan çoktur. Halaya üç günde bir giderdi. Muvatta kitabını yazınca, kendi ihlasından şüphe etti. Kitabı suya koydu. ‘Eğer ıslanırsa, bu kitap bana lazım değildir.’ dedi. Hiçbir yeri ıslanmadı.”

Ehl-i Sünnet'in amelde dört hak mezhebinden biri olan Malikî mezhebinin imamı.
Başlık ResmiEhl-i Sünnet'in amelde dört hak mezhebinden biri olan Malikî mezhebinin imamı.

İmam-ı Malik hazretlerinin Medine-i Münevvere'de medfun bulunduğu Bakî Kabristanlığı'nda bulunan kabrinin (resmin alt tarafındaki kabir) bugünkü hali.

Abdurrahman bin Enes; “Hadis ilminde, şimdi yeryüzünde Malik'ten daha emîn kimse yoktur. Ondan daha akıllı bir şahıs görmedim. Süfyan-ı Sevrî, hadiste imamdır, fakat sünnette imam değildir. Evzaî sünnette imam olup hadiste imam değildir. İmam-ı Malik ise hadiste de, sünnette de imamdır.” derdi. Yahya bin Sa'id; “İmam-ı Malik, Allahütealanın kullarına yeryüzünde hüccetidir.” derken, İmam-ı Şafiî; “Hadis okunan yerde Malik, gökteki yıldız gibidir. İlmi ezberlemekte, anlamakta ve korumakta hiç kimse Malik gibi olamamıştır. Allah ilminde bana Malik kadar kimse emin değildir. Allahüteala ile aramda hüccet, İmam-ı Malik'tir. Malik ile Süfyan bin Uyeyne olmasalardı, Hicaz'da ilim kalmazdı.” demiştir.

Abdullah, babası Ahmed bin Hanbel'e; “Zührî'nin talebeleri arasında en kuvvetli hangisidir?” diye sorunca; “İmam-ı Malik, her ilimde daha kuvvetlidir.” buyurdu. Abdullah bin Vehb; “Malik ve Leys olmasalardı, hepimiz sapıtırdık.” buyurmuş, Evzaî de İmam-ı Malik'in ismini işitince; “O, âlimlerin âlimi Medine'nin en büyüğü ve Haremeyn'in müftisidir.” derdi.

Süfyan bin Uyeyne, İmam-ı Malik'in vefatını işitince; “Yeryüzünde bir benzeri kalmadı. Dünyanın imamı, Hicaz'ın âlimi, zamanının hücceti; Ümmet-i Muhammed'in güneşi idi. Onun yolunda bulunalım!” demiştir. Ahmed bin Hanbel, İmam-ı Malik'in, Süfyan-ı Sevrî'den, Leys'ten, Hammad bin Seleme'den ve Evzaî'den üstün olduğunu söylerdi.

Ehl-i Sünnet'in amelde dört hak mezhebinden biri olan Malikî mezhebinin imamı.
Başlık ResmiEhl-i Sünnet'in amelde dört hak mezhebinden biri olan Malikî mezhebinin imamı.
Ehl-i Sünnet'in amelde dört hak mezhebinden biri olan Malikî mezhebinin imamı.
Başlık ResmiEhl-i Sünnet'in amelde dört hak mezhebinden biri olan Malikî mezhebinin imamı.

İmam-ı Malik hazretlerinin Muvatta adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası (solda). Eser, Süleymaniye Kütüphanesi Şehit Ali Paşa Kısmı 589 numarada kayıtlıdır. 11 yılda yazdığı Muvatta adlı eseri, günümüze intikal eden hadis kitaplarının ilki sayılır. Bu eserde, bin kadar hadis-i şerif, Sahabe ve Tabiîn kavilleri, Medine halkının amelleri ve İmam-ı Malik'in içtihatları yer alır. İmam-ı Malik hazretlerinin Muvatta adlı eserine yapılan birkaç şerhin bir arada toplandığı Mevsüatü Şüruhi'l-Muvatta'nın kapak sayfası (sağda).

İmam-ı Malik diyor ki: “Her gece Resulullah'ı görüyorum.” Mus'ab diyor ki: “Babam Abdullah bin Zübeyr'den işittim; Malik ile Mescid-i Nebevî'de idik. Biri gelip; ‘Ebu Abdullah Malik hanginizdir?’ dedi. Gösterdik. Yanına gidip selam verdi. Boynuna sarılıp, alnından öptü. ‘Rüyada Resulullah'ı burada oturuyor gördüm. Malik'i çağır buyurdu. Sen geldin. Titriyordun. Rahat ol ya Eba Abdullah! Otur, göğsünü aç buyurdu. Açınca her yere güzel kokular yayıldı.’ dedi. İmam-ı Malik ağladı ve; ‘Rüyanın tabiri ilimdir.’ buyurdu.”

İmam-ı Muhammed Şeybanî, Leys bin Sa'd, İmam-ı Şafiî ve Ahmed bin Hanbel, İmam-ı Malik'in sohbetinde bulunmuş; onun ilminden çok istifade etmişlerdir. Bunların, İmam-ı Malik'in talebesinden olması, onun şeref ve üstünlüğüne kafi olup en büyük vesikadır. Kendisinden daha birçok kimseler ilim öğrenip, her biri memleketlerinin imamı (âlimi) ve insanların rehberi olmuştur. Bunlardan bazıları da; İbn-i Vehb, İbnü'l-Kasım, Eşheb, Abdullah bin Abdülhakem, Ziyad bin Abdurrahman, Abdullah bin İdris, Esed bin Furat, Abdülmelik bin Macişun, Muarrif bin Abdullah ve Yahya bin Yahya gibi zatlardır. Celaleddin Süyutî, İmam-ı Malik'ten hadis rivayet eden 993 zatın isimlerini elifba sırasıyla Kitabü Tezyîni'l-Memalik bi-Menakıbı Seyyidina'l-İmamı Malik adlı kitabında yazmıştır.

İmam-ı Malik, ilim bakımından ne kadar yüksek ise ahlak, züht, takva ve kerem bakımından da öyle yüksek idi. Zehebî, Tabakatü'l-Huffaz kitabında Hazreti İmam-ı Malik'i şöyle anlatır: “Uzun bir ömür, yüksek bir mertebe, parlak bir zihin, çok geniş bir ilim, keskin anlayış, sahih rivayet, diyanet, adalet, sünnet-i seniyyeye tabi, fıkıhta, fetvada kaidelerin sıhhatinde önde gelen bir zat idi. Fetva vermede aceleciliği sevmez, çok kere; ‘Bilmiyorum.’ derdi. ‘İlim kalkanı bilmiyorum demektir.’ buyururdu.”

Halife Harun Reşid, İmam-ı Malik hazretlerinden her gün sarayına gelip, oğlu Emîn ile Me'mun'a ders vermesini istemişti. İmam-ı Malik hazretleri de bunun üzerine; “Ya halife, uygun olanı çocuklarınızın bizim eve gelip gitmesidir. Allahüteala sizi daha aziz etsin! İlmi aziz ederseniz aziz olursunuz; zelil ederseniz zelil olursunuz. İlim bir kimsenin yanına gitmez, o ilmin yanına gelir.” buyurdu. Bunun üzerine halife İmam-ı Malik'ten özür diledi ve her gün çocuklarını imama göndererek ders aldırttı. İmam-ı Şafiî; “Âlimler anıldığı zaman İmam-ı Malik onlar arasında parlak bir yıldız gibidir. Benim üzerimde minneti ve ihsanı ondan çok olanı yoktur.” buyurmuştur.

Ebu Abdullah Mevla'l-Leyseyn şöyle anlatmıştır: “Rüyamda Resulullah'ı gördüm. Mescitte ayakta duruyordu, insanlar da etrafını sarmıştı. İmam-ı Malik de önündeydi. Resulullah'ın yanında misk dolu bir kap vardı. O miskten avuç avuç alıp İmam-ı Malik'e veriyordu. O da bunları insanlara dağıtıyordu.” Bunu Ebu Abdullah'tan nakleden İmam-ı Malik'in kız kardeşinin oğlu ve talebesi Mutarrif; “Bu rüyayı İmam-ı Malik'in ilimdeki üstünlüğüne ve sünnet-i seniyyeye bağlılığına yordum.” demiştir. Mesna bin Said el-Kasir şöyle demiştir: “İmam-ı Malik'in şöyle buyurduğunu işittim: Resulullah'ı rüyada görmediğim hiçbir gece geçmedi. Her gece O'nu rüyamda gördüm.”

İçtihadı (Mezhebi): İmam-ı Malik, herhangi bir dini meselenin hükmünü tayin için Kur'an-ı Kerim'e, hadis-i şeriflere, ümmetin icmaına ve lüzum olduğunda kıyasa müracaat ederdi. Ayrıca Medine ehlinin ittifaklarını da icmadan başka, müstakil bir delil kabul ederdi. İmam-ı Malik'in bu usullere göre içtihat ederek çıkardığı hükümlere, rivayet yolu veya Hicaz âlimlerinin yolu denirdi ki bu yolun imamı İmam-ı Malik'ti. O, içtihatlarıyla Müslümanların işlerinde ve amellerinde uyacakları bir yol gösterdi, bu yola da Malikî Mezhebi denildi. Ehl-i Sünnet itikadından olan Müslümanlardan, amellerini yani ibadet ve işlerini bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara da “Malikî” denildi.

İmam-ı Malik, talebelerinin ve kendisine sual soranların dinî meselelerdeki müşküllerini hallederken, ortaya koyduğu ve takip ettiği usuller, Malikî mezhebinin temel kaideleri olmuştu. Mezhebin hükümlerini ortaya koyarken takip ettiği usul; diğer bütün müçtehitlerin usulüne benzemekle beraber, onlardan bazı farkları vardı. İmam-ı Malik, bir meseleyi halletmeye çalışırken Kur'an-ı Kerim'den sonra Sünnet-i Nebevîye bakardı. Hadislerin sıhhati için aradığı şartlar, İmam-ı A'zam Ebu Hanife kadar ağır değildi. Ahat haberi, yani her nesilde bir kişinin bildirdiği hadisleri kabul ederdi. Ancak ahat haber, kıyasa ve Medine halkının ameline aykırı ise bunu delil almazdı.

İmam-ı Malik, Sünnet-i Nebevîden sonra Medine halkının amelini esas alır ve onu icma sayardı. Ona göre Medine ameli, Medine halkının Hazreti Peygamber'in tatbikatını nesilden nesile naklettiği hukukî örflerdi. Dolayısıyla bunların örf ve teamülleri, hukuken esas alınmaya daha layıktır. Fakat diğer üç mezhebin imamları, Medine halkının adetini dini hükümlere senet olarak almadı. İmam-ı Malik'in bu içtihat usulüne rivayet yolu denir. İmam-ı Malik'in, İmam-ı A'zam Ebu Hanife'den başlıca farkı da buradaydı. Birbirine uymaz görünen iki hadisten Medine ameline uygun olanı delil tutan İmam-ı Malik, sa' ve müdd gibi bazı ölçülerin miktarlarında Medine amelini esas almıştır. Ezan ve ikametin şekli, namazda besmelenin gizli okunacağı, iddihar edilemeyen (bir sene dayanamayan) mahsullerin zekatının verilmeyeceği gibi meselelerde Medine ameline itibar etmiştir. İmam-ı Malik, Sahabî ve Tabiîn kavlini de delil alırdı. Kitap, sünnet, icma, Sahabî ve Tabiîn kavli bulunmadığı zaman bunlara kıyas yaparak meseleyi çözerdi.

İmam-ı Malik, maslahat-ı mürsele prensibini de evleviyetle kullanmıştır. Maslahat, hakkında mübah veya haram edici nass bulunmayan hususlarda umumun menfaatine göre hüküm vermek demektir. Malikî mezhebinin nasslar ve Medine amelinden sonra en mühim kaynağı maslahattır. İmam-ı Malik, zanlının tevkifini, hile ile mal satanın mallarının müsadere (el koyma) veya imhasını, toplu olarak bir kimseyi öldürenlerin hepsinin kısasını maslahat gereği caiz görmüştür. İmam-ı Malik, sedd-i zerayie çok itibar etmiştir. Sedd-i zerayi; fesada, günaha, kötülüğe götüren vesileleri, yolları, haddizatında memnu olmasalar bile menetmek ya da kapatmak demekti. Bu sebepledir ki İmam-ı Malik, şer'î çarelere (hile-i şer'iyyeye) cevaz vermezdi.

İmam-ı Malik'in fıkhını tedvin edenlerden talebesi Esed bin Furat, İmam-ı Muhammed'in derslerinde çok bulunduğu için Malikî mezhebinde Hanefî mezhebinin mühim bir tesiri olmuştu. Bu bakımdan sonraki Hanefî fukahası, kendi mezheplerinde hükmü olmayan meselelerde Malikî mezhebine göre fetva vermeyi uygun görmüştü.

Medine-i Münevvere, Hazreti Peygamber'in şehri olduğu için hac ve diğer vesilelerle dünyanın her tarafından talebeler, bilhassa Endülüs, Mağrib, Afrikiyye (Tunus) ve Libya Müslümanları Medine-i Münevvere'ye gelmişler; İmam-ı Malik'ten ilim öğrenerek bu ilmi memleketlerine taşımışlardı. Bu sebeple Malikî mezhebi en çok Kuzey Afrika ve Endülüs'te yayılmıştı. Malikî mezhebinin bugün Hicaz'da fazla mensubu kalmamış olmakla beraber; Fas, Cezayir, Tunus, Libya ve Batı Afrika Müslümanları bu mezhebe mensuptur. Mısır'ın güneyindeki Said beldesi Müslümanları ile Sudan Müslümanlarının bir kısmı da Malikî'dir. Malikî mezhebi, Ehl-i Sünnet Müslümanların sayıca mensup olduğu üçüncü mezheptir.

İmam-ı Malik'in Leys bin Sa'd'a yazdığı mektup, onun içtihat usulünü kendi ifadeleri ile açıklamasına bir örnektir:

“Malik bin Enes'ten Leys bin Sa'd'a, selam üzerine olsun. Ben, kendisinden başka bir ilah olmayan Allah'a hamd ederim. Bundan sonra, Allah bizi de seni de gizli ve aşikare taatıyla (ibadetiyle) korusun; bizi ve sizi her türlü kötülükten esirgesin.

Allahüteala seni rahmetinde daim kılsın. Bilesinki banagelen haberlere göre, bizim bu memleketteki halkın amel ettiği şeylere aykırı olarak insanlara çeşitli fetvalar veriyormuşsun. Sen emanet ve fazilet sahibi oluşuna, memleketindekilerin nezdinde olan mevkiine, senin yanındakilerin sana olan ihtiyacına ve senin söylediklerine itaat etmelerine ve uyduğun takdirlerine göre nefsini tehlikeye atmaktan sakınmalı ve uyduğun takdirde seni kurtuluşa götüreceğini umduğumuz şeylere bağlı kalmalısın. Çünkü Allahüteala Kur'an-ı Kerim'de mealen şöyle buyurmuştur: ‘Muhacirlerle Ensardan birinci dereceyi kazananlar...’ Yine Allahüteala mealen; ‘O halde sözü dinleyip en güzeline uyan kullarımı müjdele...’ diye buyurmuştur.”

Ehl-i Sünnet'in amelde dört hak mezhebinden biri olan Malikî mezhebinin imamı.
Başlık ResmiEhl-i Sünnet'in amelde dört hak mezhebinden biri olan Malikî mezhebinin imamı.


İnsanlar Medine halkına tabidirler; çünkü hicret oraya yapılmış, Kur'an-ı Kerim oradan nazil olmuş, haram ve helal orada bildirilmiştir. Ayrıca Peygamber Efendimiz onların arasında idi. Onlar vahye, Kur'an-ı Kerim'in inişine şahit oluyorlardı. Resulullah onlara emir veriyor, onlar da buna itaat ediyorlardı. Allahüteala, onun vefatını dileyerek ona kendi nezdindekini tercih edinceye kadar o, onlara sünnetlerini anlatıyor, onlar da buna tabi oluyorlardı.

Peygamber Efendimizden sonra, ümmeti içinde insanların O'natabi olanlarından iş başına geçenler yeni hadiselerle karşılaşmışlardı. Bunlardan bildiklerini icra etmişler, bilmediklerini sormuşlar, içtihatlarında ve ilk zamanlarında kuvvetli bulduklarını almışlar; eğer birisi onlara muhalefet ederek daha kuvvetli ve daha üstün bir şey söylemişse de kendi görüşlerini bırakıp onunla amel etmişlerdir.

Bunlardan sonra Tabiîn aynı yola girmiş ve aynı âdet ve usullere uymuşlardır. Bir iş Medine'de mevcut ve ona göre amel ediliyorsa, hiç kimsenin bunun tersine hareket etmesini uygun bulmam; çünkü alıp götürülmesi ve sahip çıkılması imkansız olan o miras, bunların elindedir. Diğer şehirlerin insanları; “Bu amel bizim memleketimizde vardır, geçmişlerimiz buna uymuşlardır.” deseler, bunda onlar güvenilecek bir kaynak olmazlar ve Medine halkı için caiz olan şey, onlar için caiz olmaz.

Sen, (Allah seni rahmetinde daim etsin) nefsin için benim yazdıklarıma bak. Bil ki ben, sana yazdığımla bunda ancak bir olan Allahüteala için nasihati, seni gözetip esirgemeyi istedim. Mektubuma buna göre değerini ver. Sen bilirsin ki ben sana nasihatte hiç kusur etmedim. Allahüteala, bizi de seni de her işte her zaman kendi ve Resulünün taatında muvaffak kılsın. Selam Allahütealanın rahmeti ve bereketi üzerine olsun.

İdareciler ve Halifelerle İlişkileri: İmam-ı Malik hükümete karşı gelmeyi caiz görmüyordu. Çünkü isyanla, devlete karşı cephe almakla işlerin düzeleceğinden ümidi yoktu. Bu ıslahat yolu değildi. Nasıl ki haberini duyduğu eski fitneler ve kendi zamanında olup da gözüyle gördüğü fitne; işi düzeltememiş, fesattan salaha kavuşulmamış, bilakis işler kötüden daha kötüye, fesattan daha çok fesada gitmiştir.

Görüşü böyle olmakla beraber elinden geldiği, dilinin döndüğü kadar işlerin iyiye gitmesi için çalışmış, halifelerle, idarecilerle münasebetini kesmemiştir. Onları irşat ile ıslah yollarını göstermiştir. Çünkü o gerçekçidir. Olan işlere bakar; misal âlemine, hayalî şeylere değil. Baktı ki vaaz ve irşat yoluyla bu adamları salaha çekmek, düştükleri hatalardan kurtarmak, şerlerini azaltmak mümkündür. Belki de böylece mutlak salaha kavuşup onlarda Ömer bin Abdülaziz gibi olabilirler. Bunun için halifelerle, emirlerle görüşür, onlara vaaz ve nasihatte bulunur, irşat eder, hayra çağırırdı. İnsanların gözünde mevkii büyüdükçe, vaaz ve irşat işine daha hız ve önem verirdi. Âlimleri de halifeleri ve idarecileri irşat etmeleri için teşvik ederdi. Ellerinden geldikçe hak söz ile öğüt vermek, en hayırlı yoldu. Onlara şöyle derdi:

“Allahütealanın kalbine ilim ve fıkıh koyduğu her Müslümana ve her kişiye borçtur. Elinde kuvvet olan idarecilerin yanına gelip onlara hayrı tavsiye etmeli, onları kötülükten sakındırmalı ki böylece dünyanın yüzü değişsin, en faziletli bir dünya doğsun.”

Talebesinden biri ona bir defasında; “İnsanlar senin devlet adamlarıyla çok sık görüştüğünü konuşuyorlar, bunu sana yakıştıramıyorlar.” deyince, buna şu karşılığı verdi: “Bunu ben bilerek yapıyorum, layık olmayan biriyle istişare yapmasınlar diye.”

O, idarecilerin yanına gitmek zahmetine katlanıyor, bunda amacı onlara iyiliği anlatmak, kötülükten sakındırmak, onlara karşı çıkmaktansa irşat etmeyi daha yararlı buluyordu. Şöyle derdi: “Eğer ben onlarla gelip görüşmesem, bu şehirde Peygamber Efendimizin sünnetlerinden işlenip tutulan kalmaz!”

Hac mevsiminde Hicaz'a geldikleri zaman Halifelere güzel öğütler verir, irşat edici sözler söylerdi ki tarih bunları bize kadar ulaştırmıştır. Bir defa Harun Reşid'e; “Ben biliyorum ki Hazreti Ömer, onca fazlı ve İslam'a hizmeti varken yine halkının hizmetine koşar, ocaklarındaki tencereleri kaynasın diye ateşi üflerdi de saçı sakalı duman içinde kalırdı. Allahüteala sizden bunsuz razı olsun!” demiştir.

Bir defa da valinin birine şöyle dedi: “Halkın işlerini gözet, zira sen onlardan sorumlusun; zira Hazreti Ömer bin Hattab şöyle derdi: ‘Nefsim yed-i kudretinde olan Allahütealaya andolsun ki Fırat kıyısında bir deve zayi olsa, kıyamet günü Allahüteala onun hesabını benden sorar.’”

Halife Ebu Cafer Mansur ondan, Hicaz'daki valileri hakkında görüşünü öğrenmek istedi. Bir defa ona şöyle dedi: ”Gerek Medine, gerek Mekke ve gerekse Hicaz'daki idarecilerden biri hakkında, gerek kendine gerekse başkalarına dair bir şüphen varsa veyahut halka bir kötülükleri olursa bildir, layık oldukları muameleyi yapayım.”

O, Mansur'dan sonra gelen halifelerin hocası sayılır, onun nasihatlarının onlar üzerinde tesiri olurdu. Bir defa Halife Mehdi'nin huzuruna girdi. Halife ona: “Bana nasihat ver!” dedi. O da şunları söyledi: “Sana Allah'tan korkmayı tavsiye ederim. Hazreti Peygamber diyarınave O'nun komşularına lütufta, şefkatte bulunmalısın. Çünkü Hazreti Peygamber şöyle buyurmuştur: ‘Medine benim hicret yurdumdur, kabrim burada, tekrar dirilmem burada olacaktır. Medine halkı benim komşularımdır. Benim komşularımın hukukuna riayet etmek ümmetime borçtur. Kim onları korursa, ben kıyamet günü ona şefaatçi olurum.’" Bu tavsiye üzerine Mehdi büyük bir ihsanda bulundu. Medine'den çıkacağı sırada İmam-ı Malik onun yanına girdi, İmam-ı Malik'e şöyle dedi: “Dün bana yaptığın o tavsiyeyi tutacağım, eğer sağ salim kalırsam onları hiç unutmayacağım.”

İmam-ı Malik halifelerle görüştüğü zaman nasihat ve irşatlarının tesiri olsun diye kendini itibarlı tutmayı ve değerini korumayı bilirdi. Çünkü sözün değeri söyleyene bağlıydı. Rivayet şöyledir: “Halife Mehdi, Medine-i Münevvere'ye geldi, onu selamlayıp hoş geldin demek için kalabalık halk toplandı, herkes yerine oturdu. Bu sırada İmam-ı Malik gelip huzura gelmeye izin istedi. Halk; ‘İmam-ı Malik bugün geç geldi, yer kalmadı, en geriye oturacak.’ dediler. İmam-ı Malik huzura girip de kalabalık halkı görünce Halifeye; ‘Ya Emira'l-müminin, üstadın Malik nereye oturacak?’ dedi. Halife de; ‘Benim yanıma ey Ebu Abdullah!’ cevabını verdi.” Bunun üzerine halk yer açıp yol verdi, İmam-ı Malik de Mehdi'nin önüne geldi. Mehdi biraz toplandı, onu yanına oturttu. İmam-ı Malik halifelerle böyle yapardı, onların yanına otururdu. Mescide gelince, namaz için gelen cemaat arasından nerede yer bulursa oraya otururdu.

İmam-ı Malik'in halifeler ve valiler için en korktuğu şey yalancı metihler (onların etrafını saran dalkavukların dilinden dökülen yapmacık sözler)dir. Çünkü bu riyakar, yalancı sözler onların yaptıklarını süsleyip aldatır. Kötüyü, çirkini güzel gösterir. Onlar da bunu hak sanıp aldanır, kendilerini uyaranlara kulak asmaz, doğru yolu gösterenleri dinlemez, hidayete gelmezler. Vaazın öğüdünü tutmazlar. Hükümdarları, yalancı tezkiyecileri (aklayıcıları) dalkavuklar kadar istedikleri kötülük çamuruna batıran bir şey yoktur. Yaptıkları işleri tenkit etmeksizin, incelemeksizin doğru saymak, temize çıkarmak onları iyiliğe karşı körleştirir, iyi duygularını öldürür, kulakları irşat seslerini ve ona uyanları duymaz olur. Onların dalkavuklar kadar düşmanı olmaz.

İmam-ı Malik bu bakımdan, yüzlerine karşı valileri övenlere kızar, valileri de bu gibi dalkavuk sınıfından sakınmaları için uyarırdı. Bu türden anlatılan bir hadise şudur: “Bir defasında bir vali İmam-ı Malik'in yanına geldi. Oradakilerden biri onu övmeye başladı. İmam-ı Malik buna kızdı ve valiye şöyle dedi: ‘Sakın aldanma, bu gibilerin methine bakma, kapılma; çünkü seni yüzüne karşı övüp sende olmayan bir hayrı varmış gibi söyleyen kişi, sende olmayan bir şerri de sana yakıştırmaktan çekinmez. Bu gibilerin tezkiyesinden Allah'a sığın. Yüzüne karşı söylediklerine bakma. Gerçekte sen kendini onlardan daha iyi bilirsin. Bana gelen bir rivayette; Resulullah'ın huzurunda bir adamı övmüşler, Peygamber Efendimiz de; “Adamcağızın belini kırdınız veya boynunu kestiniz, eğer bu sözleri duysa felah bulmaz, hiç de sevinmez.” ve “Meddah dalkavukların yüzüne toprak atın, toz serpin.” buyurmuştur.’”

Görüldüğü üzere İmam-ı Malik fitneye hiç taraftar olmadı. Devlet adamlarını ve halifeleri irşat için onlara yaklaştı. Fakat onların yaptıklarını da hoş görmedi. Üstatları önünde talebeler nasılsa, Medine valileri de onun önünde öyleydi. Onun nice kıymetli nasihatları, değerli sözleri vardır. Harun Reşid'e yazdığı mektup da bunlardan biridir.

Vefatı: İmam-ı Malik ticaretle hayatını kazanır, siyasetten uzak dururdu. İkrah altında (zorla) yapılan talak ve biatın muteber, geçerli olmadığına dair içtihadı sebebiyle Abbasîlerin Medine-i Münevvere valisi tarafından bayılıncaya kadar kırbaçlanmış; fakat içtihadından vazgeçmemişti. Daha sonra halife kendisinden vali namına özür dilemiş; İmam-ı Malik de Hazreti Peygamber'in akrabası sayıldığı için valiyi affettiğini söylemişti. İmam-ı Malik, hiç ayrılmadığı Medine-i Münevvere'de 179 (m. 795) senesinde vefat etmiştir. Kabri Cennetü'l-Baki'de hocası İmam-ı Nafi'nin yanındadır.

Eserleri: Muvatta adındaki hadis kitabı çok kıymetlidir. Muvatta, muvafakat edilmiş manasına gelir. İmam-ı Malik, hazırladığı bu kitabı üstatlarına arz edip onların muvafakatini aldıktan sonra bu ismi vermiştir. Halife Ebu Cafer Mansur'un isteği üzerine 11 yılda yazdığı Muvatta adlı eseri, günümüze intikal eden hadis kitaplarının ilki sayılır. Kütüb-i Sitte denilen ve en mutemet hadislerin yer aldığı altı kitaptan birisidir. Burada bin kadar hadis-i şerif, Sahabe ve Tabiîn kavilleri, Medine halkının amelleri ve İmam-ı Malik'in içtihatları yer alır.

Muvatta'nın ilk nüshasında 9.500 kadar hadis vardı. Lakin sonra ihtisar etmiştir (kısaltmıştır). Bunda ise 1.700 kadar hadis vardır. Abbasî halifesi Mansur, sonra da Harun Reşid, Muvatta'yı resmî kanun metni olarak ilan ettirip her tarafa yaymayı teklif ettiğinde, İmam-ı Malik âlimlerin ihtilafının rahmet olduğu gerekçesini ileri sürerek bu teklifi kabul etmemiştir. Bu bakımdan da ilmin inkişafında mühim bir hizmeti olmuştur. Aksi takdirde âlimlerin içtihatları tahdit edilmiş, sınırlanmış ve hadislerin tedvini faaliyeti akamete (kesintiye) uğramış olacaktı.

Muvatta, İmam-ı Malik'in talebesinden Yahya bin Yahya ile İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin talebesi İmam-ı Muhammed tarafından iki ayrı yoldan rivayet edilmek suretiyle günümüze kadar intikal etmiştir. Fransızca'ya tercüme edilmiş ve basılmıştır. Çok âlimler bunu şerhetmiştir. Bunlardan da Zerkanî'nin şerhi meşhurdur. İmam-ı Malik'in Muvatta'dan başka Abdullah bin Abdülhakim Mısrî tarafından rivayet edilen Kitabü's-Sünen adlı fıkha dair bir eseri; ayrıca kader ve kazaî hükümlere dair olan, bunun yanında fetvalarını bildiren Risale fi'l-fetva gibi eserleri de vardır.

Esed bin Furat, Malikî mezhebini tedvin eden talebesidir. Esediyye adlı eserinde Malikî mezhebinin görüşlerini toplamıştır. Böylece Hanefî mezhebinde İmam-ı Muhammed'in yaptığını Malikî mezhebinde yapmaya çalışmıştır. Malikî fakihi Sehnun, Esediyye'yi İmam-ı Malik'in baş talebesi İbnü'l-Kasım'a arz edip onun tashih ve ilave görüşlerini aldıktan sonra, tertip ve tehzip ederek El-Müdevvene adlı kitabını meydana getirmiştir. Müdevvene, Malikî fıkhının esasını teşkil eder. Fıkıh konularına göre tasnif edilmiş kırk bin mesele, dört bin hadis ve otuz altı bin eser (Sahabî ve Tabiîn kavli) ihtiva eder. Matbudur. Talebeleri vefatından sonra İmam-ı Malik'in mezhebi üzerinde çalışmış; usulünü tespit etmiş; bazı meselelerde de farklı içtihatta bulunmuştur. Bunlar Müdevvene'de İmam-ı Malik'in görüşleriyle beraber yer almıştır.

Ehl-i Sünnet'in amelde dört hak mezhebinden biri olan Malikî mezhebinin imamı.
Başlık ResmiEhl-i Sünnet'in amelde dört hak mezhebinden biri olan Malikî mezhebinin imamı.

İmam-ı Malik hazretlerinin rivayet ettiği “Kişinin malayaniyi (faydasız şeyleri) terk etmesi, Müslümanlığının güzelliğindendir.” anlamına gelen hadis-i şerifin yazılı olduğu levha.

İmam-ı Malik'in rivayet ettiği ve Muvatta adlı meşhur eserine yazdığı hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır:

“Bir kişi bir söz söyler de o sözden dolayı Cehennem ateşine düşeceği hatırına gelmez. Bir kimse de bir söz söyler, bu sözden dolayı Allah'ın kendisini Cennet'e koyacağı aklına gelmez.”

“Allah yolunda cihada çıkan kimse geri dönünceye kadar hiç usanmadan, yılmadan nafile oruç tutan ve nafile namaz kılan kimse gibidir.”

“Kişinin malayaniyi (faydasız şeyleri) terk etmesi, Müslümanlığının güzelliğindendir.”

“Her dinin bir ahlakı vardır. İslamın ahlakı hayâdır.”

“Bir kişi Resulullah'a gelip; ‘Ya Resulallah bana hayatımda tatbik edeceğim birkaç kelime öğret. Unutacağım bir şey olmasın.’ deyince Resulullah; ‘Hiçbir şeye kızma.’ buyurdu.”

“Müsafeha ediniz. Aranızdaki kin gider. Birbirinize hediye veriniz ki sevişirsiniz ve aranızdaki düşmanlık gider.”

Buyurdu ki:

“İnsan kendisi için hayır işlemez ve kendisine iyilik yapmazsa, insanlar da ona hayır ve iyilik yapmaz.”

“İlim çok rivayet etmek değildir. İlim bir nurdur. Allahüteala bu nuru Mümin kullarının kalbine koyar.”

“Mescide giren münafıklar, kafesteki serçe kuşlarına benzer. Kafesin kapısı açılır açılmaz uçarlar, kaçarlar.”

“Bir kimse kendini övmeye başlarsa değeri düşer.”

“İlim öğrenmek isteyen kimsenin vakarlı ve Allahütealadan korkar halde olması lazımdır.”

“Kendisine hayrı olmayanın, başkasına hayrı olmaz.”

“Eğer elimde imkan olsaydı, Kur'an-ı Kerim'i kısa aklıyla, kendi görüşüne göre tefsir edenin boynunu vururdum.”

HALİFEYE NASİHAT

İmam-ı Malik idarecilere ve halifelere yalnız sözle nasihat da vermekle yetinmez, yazışma suretiyle de nasihat eder, mektup yazıp gönderirdi. Hatta halifelerden birine şöyle bir mektup yazmıştı:

“Bilmiş ol ki, Allahüteala sana benim nasihatte bulunmamı nasip etti. Bundan önceki tavsiyelerim umarım ki ebedî saadete vesile olur. Allahüteala sana Cennet'ine giden saadet yollarını açar. Allahüteala hepimize merhametini ihsan etsin (bağışlasın). Sana yazdıklarım Allahütealanın emirlerini yerine getirmenle ve yine O'nun inayetiyle (lütfuyla) felaha (kurtuluşa) sebep olur. Allahüteala seni tebaan (halkın) için korusun. Zira onların küçüğünden ve büyüğünden hep sen sorumlusun.

Sevgili Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: ‘Hepiniz birer çobansınız ve hepiniz güttüğünden sorumludur.’ Bazı hadis-i şeriflerde; ‘Kıyamette vali getirilir, elleri boynuna bağlanmıştır, ancak adaleti sayesinde eli çözülür, serbest bırakılır.’ buyurulmuştur. Hazreti Ömer de; ‘Vallahi eğer Fırat ile Dicle kıyısında bir koyunun kuzusu helak (yok) olursa, Allahüteala onu benden sorar.’ buyurmuştur.

Hazreti Ömer 10 defa hac yaptı. Benim bildiğime göre bir haccında ancak 12 dinar harcardı. Çadıra değil, ağaç gölgesine konardı. Boynunda süt kırbasını taşırdı. Çarşı pazar dolaşır, oradakilerin halini sorardı. Malum olduğu üzere, yaralandığı zaman Eshab-ı Kiram gelip ona meth ve senada bulundular. O da onlara; ‘Bu gibi sözlere kapılan aldanmıştır. Eğer dünya dolusu altın olsa, mahşer gününün korkularından kurtulmak için onların hepsini feda ederdim.’ buyurdu. Hazreti Ömer ki her işi doğru ve adaletli her şeyde muvaffak olmuştu. Peygamber Efendimiz onu Cennet'le müjdelemişti. Bununla beraber o yine korku içinde, üzerine aldığı Müslümanların işlerini iyi idare çabasında idi. Başkalarının hali nice olur. Sen Allah'a yaklaştıran işler yap ki onlar ile yarın seni kurtarsın. Seni ancak amelinin kurtaracağı o korkunç günden kork! Geçmişlerin içinden iyiler sana örnek olsun. Allahütealanın takvasına sarıl, her neyi kasdedersen, takva sana rehber olsun. Sana yazdıklarımı bütün zamanlarında göz önünde tut. Onlara uymayı, onları almayı ve onlara göre hareket etmeyi kendine borç bil. Allahütealadan tevfik, hidayet, irşat dilerim.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları