Büyük velilerden. İsmi, Sa'id bin İsmail Hirî, künyesi, Ebu Osman'dır. Aslen Rey şehrinden olup, Nişabur'a yerleşmiştir. 230 (m. 844) yılında Rey'de doğdu. İlk tahsilini burada yaptı. Sonra Bağdat ve Şam gibi ilim meclislerine giderek zamanın meşhur hadis âlimlerinden ilim ve hadis öğrendi. Bu arada Bağdat'ta Cüneyd-i Bağdadî ve Şam'da İbnü'l-Cella ile de görüştü. Genç yaşta meşhur veli Yahya bin Muaz Razî ile tanışıp onun sohbetlerinde bulunması onu tasavvuf yoluna yöneltti. Daha sonra Şah Şüca Kirmanî'nin sohbetlerine katılmak için Kirman'a gitti. Şah Şüca onu hemen meclisine kabul etmedi. Buna rağmen Ebu Osman nefsine mağlup olup geri dönmedi. Bunun neticesinde Şah Şüca onu talebeliğe kabul etti. Bir süre Şah Şüca'nın sohbetlerinde bulundu. Sonra hocası ile birlikte Ebu Hafs-ı Haddad'ı ziyaret için Nişabur'a gitti. Hocasının da iznini alarak Ebu Hafs'a talebe oldu. Nişabur'a yerleşerek 298 (m. 910) yılında vefat edinceye kadar Nişabur'un Hire mahallesinde yaşadı. Bunun için Hirî nisbeti ile anıldı. Ebu Osman, Yahya bin Muaz'dan recayı, Şah Şüca'dan gayreti Ebu Hafs'dan da şefkati öğrendi. Gençlik yıllarında çok seyahat etmiş, Ebu Hafs'a talebe olduktan sonra Nişabur'an ayrılmamıştır. Önce kötü huylu ve biraz yaşlı bir kadınla evlenmiş 15 yıl onunla yaşamıştır. Bu hanımı vefat edince hocası Ebu Hafs'ın kerimesi Meryem hanımla evlenmiştir. Ahmed adında züht sahibi bir oğlu vardı. Zamanının en meşhur rehberi ve bir tanesi idi. Horasan'da tasavvufun yayılması için büyük hizmetleri oldu. Tasavvuf ehli zatların sözlerini insanlara anlatması ve açıklaması için Nişabur'da onun için hususi bir kürsü kurulmuştur.
Ebu Osman Hirî hazretlerinin tasavvuf yoluna girişi, şöyle anlatılır: Henüz küçük yaşta olmasına rağmen, Allahü tealanın ihsan ettiği bir azimle yükseklikleri arar bir hâli vardı. Bir gün dört kişi ile mektebe gidiyordu. Gayet güzel bir elbise giymiş, başına da güzel bir sarık sarmıştı. Giderken harabe bir yerin önünden geçiyorlardı. Bu harabe içinde sırtı yara olmuş bir eşek duruyordu. Bir karga bu hayvanın yarasını gagalıyordu. Hayvan aciz ve çaresiz bir hâlde kargayı kovamıyordu. Gayet ızdıraplı ve perişan bir hâlde acı içinde kıvranıyordu. Bu hâl Ebu Osman Hirî'yi çok üzdü, kalbi sızladı. Hemen hayvanın yanına yaklaşıp, başındaki sarığı çıkardı. Hayvanın yarasını sarığı ile sardı. Sırtındaki kıymetli cübbeyi de üzerine örttü. Zavallı hayvanı içinde bulunduğu sıkıntıdan kurtardı. Bu hareketiyle kalbi rahatlamıştı. O gün daha eve dönmeden içine evliyanın feyzi ve sevgisi doğmuştu. Büyük bir şevkle arayışı artmıştı. Kalbi yanık ve perişan bir hâlde zamanın meşhur velilerinden Yahya bin Muaz hazretlerinin huzuruna gitti. Bu zatın dergahına gidip talebesi oldu. Bir müddet sonunda ders ve sohbetlerinde olgunlaşıp, pişti. Ancak arayışı sona ermiş değildi. Bir gün dergaha gelen bir grup misafir, zamanın meşhur evliyasından olan hocaları Şah Şüca Kirmanî hazretlerinden bahsedip, onun hâllerini anlatmışlardı. Anlatılanları dinleyince içine o zatı görme arzusu düştü. Bu sebeple Kirman'a gitti. Sohbetinde bulunmak için müsaade istedi. Ancak; “Sen recayı, devamlı ümitli olma hâlini, kendine huy edinmişsin. Ümidi huy hâline getirmişsin. Recayı taklit etmek benliktendir. Hocan Yahya bin Muaz'ın recası hakiki, seninki ise taklididir.” diyerek talebeliğe kabul etmedi. Fakat, dergahından ayrılmadı. Devamlı yalvardı. Bu yalvarma hâli yirmi gün devam etti. Sonunda onu sohbetine kabul edip, talebeleri arasına aldı. Şah Şüca Kirmanî hazretlerinin ders ve sohbetlerinden çok istifade edip, feyiz aldı.
Şah Şüca Kirmanî, bir gün Ebu Osman Hirî ile birlikte zamanın meşhur velilerinden Ebu Hafs Haddad'ın ziyaretine gitmişti. Ebu Hafs Haddad'ın sohbetinde bulunmaya can atıyor, ona talebe olmayı çok arzu ediyordu. Ancak hocası Şah Şüca'dan da müsaade istemekten çekiniyordu. Allahü tealaya dua edip o zatın yanında kalmayı nasip etmesini istedi. Misafirlikleri sırasında bir gün Ebu Hafs Haddad gayet neşeli bir hâlde Şah Şüca Kirmanî'ye; “Bu genci burada bırak. Bu bizim hoşumuza gitti, onu sevdik.” diyerek Ebu Osman Hirî'yi istedi. Hocası onu kıramayıp kabul etti. Onu bırakıp, memleketine döndü. Artık Ebu Osman Hirî, Ebu Hafs Haddad'ın talebesi oldu. Bir müddet ders ve sohbetlerine devam etti. Bir gün hocası ona huzurundan ayrılıp gitmesini söyledi. “Bir daha yanımıza gelmeni istemiyorum!”dedi. Ebu Osman Hirî bu çetin imtihan karşısında edeple yerinden kalktı, bir şey söylemeden ve hocasına sırtını dönmeden geri geri yürüdü. Hocası gözden kayboluncaya kadar bu hâlde yüzünü dönmeden geriye doğru hem yürüdü hem de gayet içli bir şekilde ağladı. Dergahın eşiğine yakın bir yere bir çukur kazıp içine girmeyi ve buradan hocasını seyretmeyi, hocası emretmeyince bu çukurdan çıkmamaya karar verdi. O böyle aşık ve yanık bir hâlde kıvranırken, hocası Ebu Hafs Haddad onun hâlini müşahede edip yanına çağırdı. Yakın talebeleri arasına aldı. Ayrıca kızını verip kendine damat yaptı. Ebu Osman Hirî bu hocasının yanında kemale erip büyük bir veli ve meşhur bir mürşid-i kamil, yetişmiş ve yetiştirebilen bir rehber oldu. Yaşayışı, sohbetleri, vaaz ve nasihatlarıyla insanlara Allahü tealanın emir ve yasaklarını anlattı. İnsanların dünya ve ahiret saadetine kavuşmalarına vesile oldu. Dergahında pek çok kıymetli âlim yetişti.
Ebu Hüseyin Verrak şöyle demiştir: “Biz tasavvufta ilk talebeliğimiz sırasında Ebu Osman Hirî'nin dergahında şu hususlara dikkat ederdik. Bize haberimiz olmadan ihsan edilen, verilen şeyleri ihtiyacımız olsa bile severek muhtaç birine verirdik. Yanımızda yiyecek bulundurmadan gecelerdik. Yanımızda tutmaz, ihtiyacı olanlara verirdik. Bize kötülük yapanlardan asla intikam almaz, hatta onları mazur görüp, alçak gönüllülük gösterir ve özür dilerdik. Hakaret gördüğümüz kimseye iyilik yapardık. İçimizdeki kötü düşünceler yok oluncaya kadar ona ihsanda, ikramda bulunurduk.” Menkıbeleri pek çoktur. Talebelerinden Ebu Amr adında bir zat şöyle anlatmıştır: “Ebu Osman Hirî hazretlerini tanıyıp sohbetlerinde bulundum. Önceden içinde bulunduğum kötü hâllerimi terk ettim. Günahlarıma tövbe edip bir daha işlememeye karar verdim. Ancak bir müddet sonra yine günaha başladım. Uygunsuz hâllerim oldu. Bu sebeple hocamın huzuruna çıkamıyordum. Görünmemek için kaçıyordum. Bir gün yolda karşılaşıverdik. Bana şefkat ve merhametle yaklaşıp; “Evladım! Düşmanlarınla günahlardan ve kusurlardan uzak olmadıkça oturma. Eğer onlarla günahlara batmış bir hâlde görüşürsen senin bu hâline sevinirler. Sen günahsız temiz olduğun zaman ise üzülürler. Eğer günah işlemen gerekiyorsa bizim yanımıza gel ki, biz sana katlanalım! Böylece düşman arzusuna kavuşamasın.” dedi. Bana bu sözleri söyleyince kalbimden günah işleme düşüncesi silindi. Gerçek bir şekilde tövbe ettim.”
Bir gün yolda yürürken ayyaş, derbeder ve elinde saz bulunan bir genç, Ebu Osman'ı görünce sazını abasının içine sakladı. Ebu Osman'ın kendisine bu yaptıklarının kötülüğünü anlatacağını zannetti. Fakat Ebu Osman onun yanına şefkatli bir şekilde giderek, direkt sözle ayıplayıp sakındırmadan onun anlayacağı ve kabul edeceği bir tarzda; “Hiç çekinme, zira insanların hepsi birdir, talebelerin hepsi aynıdır.” dedi. Genç onun böyle merhametli davranışından, kendisinin kurtuluşunu çok arzu ettiğini anladı ve yaptığı işlerden ziyadesiyle pişmanlık duyarak tövbe etti. Ebu Osman Hirî hazretleri onun bu hâlini memnuniyetle karşıladı. Gidip gusül abdesti almasını ve tekrar yanına gelmesini söyledi. Genç gidip gusül abdesti alıp gelince, huzuruna oturtup, şöyle dua etti: “Ya Rabbî! Bana düşen vazifeyi yaptım. Gerisini sana havale ediyorum.” Duanın hemen ardından genci iyi bir hâl kapladı. Gencin bu hâline şaşan birine ise, bu, Allahü tealanın ihsanıdır demek isteyerek; “Hâle hâkim olan Allahü tealadır.” dedi.
Ebu Osman hazretlerine talebe olup sohbetlerinde bulunan biri, bir gün huzurunda eski hâllerini hatırladı. Önceden tanıyıp görüştüğü bir kadını düşünmeye başladı. Bu hâli kerametiyle anlayıp, o talebeye bakarak; “Utanmıyor musun?” diyerek ikaz etti. Talebe toparlanıp kendine geldi. Ferganalı bir zat her sene nafile hac yapardı. Yolu Nişabur'a uğradığı ve Ebu Osman Hirî hazretlerinin şöhretini duyduğu hâlde sohbetine gitmemişti. Bir seferinde ise huzuruna varıp selam vermesine rağmen cevap vermemişlerdi. Kendi kendine, “Selam verdiğim ve hâl hatır sorduğum hâlde cevap verilmiyor? Bu nasıl iştir?” diye düşünürken, Ebu Osman Hirî hazretleri söze başlayıp; “Hiç böyle hac yapılır mı? Anne hasta bir hâlde bırakılıyor. Rızası alınmadan yola çıkılıyor?” dedi.
Gelen kimse diyor ki: “Hatamı anladım, büyük bir pişmanlık içinde annemin yanına döndüm. Anneme hizmet ettim. Vefat edinceye kadar hizmetine devam edip, yanından ayrılmadım. Annemin vefatından sonra, hac için yola çıktım. Ebu Osman Hirî hazretlerine uğradım. Beni büyük bir alaka ile karşıladı. Artık onun talebesi olmak için hizmetine girmeyi çok arzu ediyordum. Kabul buyurunca talebeleri arasına girdim. Bana dergahta hayvanlara bakma işini verdiler. Uzun müddet sohbetlerinde bulunup, verilen vazifeyi yaptım.” Bir kimse; “Efendim dilimle Allahü tealayı zikrediyorum ve kalbimle yapamıyorum. Ne yapayım?” diye sorunca; “Şükret, hiç olmazsa bir organın, dilin itaatkâr oluyor. Senden bir uzva bu iş için yol açılmış inşaallah bir gün kalb de ona uyar.” buyurdu. Akıllı bir kimse kendine zulmeden birini mazur görebilir mi? diye sorduklarında; “Tabi mazur görebilir. Fakat zulmedeni Allahü tealanın gönderdiği bir musibet olarak kabul etmek (imtihan edildiğini, günahları sebebiyle veya yüksek dereceye kavuşturulması için) şartıyla.” dedi.
Buyurdu ki: “Reddedilmemek için Allahü tealaya itaat e devam etmek, saadetin; tövbesinin kabul olunacağını umarak, tövbe etme ümidiyle isyanda ısrar ve günaha devam etmek, şekavetin alametidir.”
“Allah rızası için cami yapan kimseye, Cennet'te bir köşk verilir.” Hadis-i şerif
“Üç şey düşmanlığa sebep olur: Mala tamahkârlık, insanların ikramlarına düşkünlük göstermek, insanların göstereceği itibara önem vermek!”
“Korku, Allahü tealanın adaletinden, ümidi ise lütfundandır.”
“İnsanlar isteklerine karşı çıkılmadıkça, bulundukları ahlâk üzere halim selimdirler. İsteklerine karşı çıkılınca iyi görünen insanlar hemen kötü ahlâklı kesiliverirler. Gerçekten iyi insanlar isteklerine karşı çıkılınca da değişmezler.”
“Akıllı, korktuğu şey başına gelmeden önce, onun çaresine bakandır.”
“Allah korkusu, seni O'na ulaştırır ve kendini beğenmekten uzaklaştırır.”
“Dünyayı sevmek, Allah sevgisini kalbten götürür. Allahü tealadan başkasından korkmak, Allah korkusunu kalbten çıkarır; Allah'tan başkasından istemek, Allahü tealaya olan ümidi kalbten uzaklaştırır.”
“Zenginlerle sohbet ederken aziz, fakirlerle sohbet ederken alçak gönüllü ol. Zenginlere karşı izzetli davranman tevazu, fakirlere karşı alçak gönüllü olman şereftir.”
“Evliyanın sohbetine kavuşan kimse, Allahü tealaya kavuşturan yolu bulur.”
“Nefsine ait bir şeyi güzel gören kimse ayıplarını ve kusurlarını görmez. Her hususta nefsini itham edenlerden başkası, kendi kusurlarını göremez.”
“Vera, şüpheli şeylerden sakınmak nedir?” diye sorulunca; “Eba Salih Hamdun Kassar, can çekişen bir dostunun karşısında bulunuyordu. O kimse vefat etti. Hamdun Kassar odada yanan lambayı söndürdü. Lambayı niçin söndürdün, diye sorulunca, lambanın içindeki yağ şimdiye kadar vefat eden bu kişiye aitti. O vefat edince mirasçılarına kaldı. Başka yağ bulunuz.” cevabını verdi.
“Her çeşit üzüntü fazilettir, mümin için derecede ziyadeliktir. Fakat üzüntünün sebebi günah olan şeyler olmamalı. Bunları yapamadım diye üzülmemeli. Her çeşit üzüntünün fazilet olması, üzüntünün insanın derecesini yükseltmese bile günahlarının silinmesine, affedilmesine sebep olmasıdır.”
“Bir mürşide, rehbere talebe olan kimsenin, samimi değilse, günden güne betbahtlığı artar.”
“Tasavvufta yetişmek isteyen mürit, talebe, tasavvuf erbabı olanların ilminden bir şey işitir ve bu işittiği şeyle amel ederse, bu husus kalbinde ömrünün sonuna kadar istifade edeceği bir hikmet olur. İşitip amel etmeyen kimse için ise, işittiği şey ezberlenen bir hikaye gibi akılda kalır ve zamanla unutulup gider.”
Hocası Ebu Hafs vefat edeceği sırada, bir nasihatta bulununuz da bize yadigar kalsın demişti. Bunun üzerine; “İşlenen kusur ve hatalara bütün kalbinizle kırgın ve üzgün olunuz. Bu söz size nasihatim olsun.” buyurmuştur.
“Kim sözüyle ve işiyle sünneti nefsine hâkim kılarsa, sünnete uyarsa hikmetle konuşmuş veya yapmış olur. Kim nefsine ve arzusuna göre iş yaparsa ve konuşursa bid'at işlemiş olur.”
“İnsanların içine nereden geldiği bilinmeyen keder nasıl çöker?” diye sorulunca; “Ruh, insanın işlediği günahları ve kötülükleri unutmaz. Nefsi ise bunları unutur. Ruh, nefsin mahvolduğunun farkına varır ve bu sebeple insanın içine bir keder çöker. İnsan bunun sebebini anlayamaz.”
TEVAZU
“Kul için güzel edepten daha iyi mertebe göremedim. Çünkü aklın hayatı edeptir. İnsan edep ile dünya ve ahirette yüksek derecelere kavuşur.”
“Kim nefsini terbiye ederse, herkes ondan terbiye öğrenir. Edep ehline aykırı hareket eden, yasaklara dalar ve kendisine tabi olanlar yoldan saparlar.”
“Edep iki kısımdır: Bâtının edebi, zahirin edebi. Bâtının edebi, kalbin temizlenmesi; zahirin edebi ise uzuvları kötülük yapmaktan ve günahlardan korumaktır.”
“İbadetin tadını alan kimse ibadetten usanmaz. Usanan kimse, Allahü tealayı az tanıdığı için usanır. Peygamber Efendimiz o kadar çok namaz kılardı ki, mübarek ayakları şişerdi.”
“Allahü tealanın marifetle aziz kıldığı bir kimseye yaraşan, günah işleyerek kendinizi zelil etmemesidir.”
“Züht; dünyadan el etek çekmek ve dünya kimin eline geçerse geçsin kaygılanmamaktır.”
“Dürüst, gerçek ve doğru korku, açık ve gizli günahlardan büyük bir dikkatle sakınmaktır.”
“Sabırlı kimseler, sıkıntılara katlanmayı huy edinenlerdir.”
“Tevazunun kaynağı şunlardır: İnsan cehaletini hatırında tutmak, işlediği günahı unutmamak ve Allahü tealaya devamlı muhtaç olduğunu hiç aklından çıkarmamak.”
“Arzu ve isteklerinin peşinde koştuğun müddetçe zindanda gibisin. İşi, Allahü tealaya havale edersen, rahate ve selamete erersin.”
Ebu Osman Hirî, öyle mübarek bir zattı ki, rastladığı iyi veya kötü davranışlar karşısında takındığı tavırla muhatap olduğu kimselere faydalı olur, onların kurtulmasını düşünürdü. Bir gün onu iyi tanımamış ve kabullenememiş olanlardan biri onu yemeğe davet etti. Daveti kabul ederek gitti. Adam kapıdan ona; “Ey obur! Yiyecek bir şey yok, geri dön!” dedi. Ebu Osman geri dönüp giderken tekrar çağırdı ve; “Bir şeyler yiyebilmek için ne kadar ciddi davranıyorsun. Yiyecek hiçbir şey yok.” dedi. O yine geri döndü. Fakat adam tekrar çağırdı ve “Köpek var yersen ye, yoksa hemen git.” dedi. Bu hal defalarca tekrarlanmasına rağmen Ebu Osman hiç incinmedi, hiç kırılmadı. En sonunda adam onun olgunluğunu, tevazusunu, kibirden ve kızmaktan uzak olduğunu gördü. Bu hâlin ancak evliyada bulunacağı kanaatına vardı. Özür dileyip talebesi oldu. “Sen nasıl bir kişisin ki, sana defalarca hakaret ettim ve kovdum. Ama sende hiç kırılma ve incinme belirtisi görülmedi.” diye sordu. O da cevap olarak; “Kırk yıldan beri, Allahü teala beni hangi hâl içinde bulundurursa bulundursun, hiç hoşnudsuzluk duymadım.” dedi.
Ebu Osman Hirî hazretleri buyurdu ki: “Allahü tealaya karşı edep, O'ndan devamlı korku üzere bulunmak ve O'nu murakabe üzere olmaktır. Resulullah'a karşı edep, sünnet-i seniyyeye yapışmakla, evliyaya karşı edep, ona hürmet etmek, hizmetlerinde bulunmakla; çoluk çocuğa karşı edep, onlara güzel ahlâk ile muamele etmekle, arkadaşlara ve dostlara karşı edep, onlara güleryüzlü olmakla, cahillere karşı edep, onlara dua ve merhamet göstermekle olur.”