EBÜSSÜ'UD EFENDİ

Ahmed bin Mustafa Osmanlı âlimlerinin en meşhurlarından, on üçüncü Osmanlı Şeyhülislamı olup tefsir, fıkıh ve diğer ilimlerde büyük bir âlim
A- A+

Osmanlı âlimlerinin en meşhurlarından, on üçüncü Osmanlı Şeyhülislamı olup tefsir, fıkıh ve diğer ilimlerde büyük bir âlim idi. İsmi Ahmed bin Mustafa'dır. Bazı kaynaklarda ismi Mehmed olarak geçiyorsa da Bağdadlı İsmail Paşa, yaptığı inceleme ve araştırma neticesinde isminin Ahmed olduğunu tespit etmiştir. Ebüssu'ud el-İmadî ismiyle meşhur olup Hoca Çelebi ismiyle de tanınmıştır. Ebüssu'ud isminde Mısırlı bir âlim olduğu için umumiyetle Şeyhülislam veya İmadî lakabıyla beraber söylenir.

898 senesi Safer ayının 17. günü (m. 1492) doğdu. Bazı kaynaklarda İstanbul civarındaki Metris (Müderris) köyünde doğduğu kaydedilmiş ise de kendi vakfiyesinde İskilip'te doğduğu yazılıdır. Doğduğu köyün adı Direklibel olup direk kelimesinin Arapçası "İmad" olduğundan Ebüssu'ud Efendi, İmadî nisbetini kullanmıştır. Irak'taki İmadiye ile hiç alakası yoktur. 982 (m. 25 Ağustos 1574) senesi Cemazilevvel ayının 5. günü İstanbul'da vefat etti. Kabri, Eyüp Sultan Camii karşısında kendi yaptırdığı medresenin haziresindedir.

Ebüssu'ud Efendi, âlimler yetiştiren bir aileye mensuptu. Dedesi, meşhur âlim Ali Kuşçu'nun kardeşi Mustafa İmadî'dir. Dedeleri Türkistanlı olup Semerkand'dan Anadolu'ya gelmişlerdir. Ebüssu'ud Efendi'nin dedesinin babası Mehmed Kuşçu, Emir Timur'un torunu Uluğ Bey'in yakını ve doğancıbaşısı idi. Senelerce Uluğ Bey'in hizmetinde bulunup sevgisini kazanmıştı. Mehmed Kuşçu'nun oğulları Ali Kuşçu ve Ebüssu'ud Efendi'nin dedesi olan Mustafa İmadî, Uluğ Bey'in elinde yetişip ilim öğrenmiştir. Mustafa İmadî bilhassa tasavvufta yetişip ilerlemiştir. Uluğ Bey'in vefatından sonra Ali Kuşçu ve Mustafa İmadî, aileleri ile birlikte Akkoyunlu Devleti padişahı Uzun Hasan Bey'in yanına gittiler. Uzun Hasan Bey yakın alaka gösterdi. Bunlar da siyasi ve ilmi faaliyetleriyle hizmet ettiler. Burada bulundukları sırada Ali Kuşçu, Fatih Sultan Mehmed Han'a Uzun Hasan Bey'in elçisi olarak gitmişti. Ali Kuşçu'ya çok iltifat eden Fatih Sultan Mehmed Han, onun İstanbul'a gelmesini ısrarla istedi.

Uzun Hasan Bey'den müsaade alan Ali Kuşçu, kardeşi Mustafa İmadî ile birlikte İstanbul'a gelip yerleşti. Fatih Sultan Mehmed Han, onların Tebriz'den İstanbul'a yaptıkları yolculukları için günlüğü bin akçe olarak hesaplatıp vermiştir. İstanbul'a geldiklerinde Fatih Sultan Mehmed Han, Ali Kuşçu'yu Ayasofya Medresesi'ne müderris tayin etti. İstanbul'a geldikten sonra Ali Kuşçu kızı Sultan Hatun'u, kardeşi Mustafa İmadî'nin oğlu Muhyiddin Mehmed Yavsî'ye nikahladı. Bu evlilikten Ebüssu'ud Efendi doğdu. Ebüssu'ud Efendi'nin annesinin Ali Kuşçu'nun kardeşinin kızı olduğu da söylenmiştir; bu doğru ise yetim olup Ali Kuşçu'nun himayesinde yetiştiği için kızı olarak bilinmiştir denilebilir.

Şeyh Muhyiddin Yavsî hem amcası hem de kayınpederi olan Ali Kuşçu'dan ve kendi babası Mustafa İmadî'den ilim öğrendi. Senelerce süren bu tahsilden sonra babası gibi o da tasavvuufa yönelip zamanının meşhur evliyasından ve Akşemseddin hazretlerinin halifesi İbrahim Tennurî'ye talebe oldu. Onun sohbetlerinde bulunarak tasavvufta yetişti ve hilafet aldı. Sultan Fatih'in oğlu Şehzade Bayezid Amasya sancakbeyi iken Şeyh Muhyiddin onun nedimi oldu. Şehzade padişah olup İstanbul'a gelince nedimini buraya davet etti ve onun için Sultanselim'de bir tekke inşa ettirdi. Bu tekke sonradan Sivasî Tekkesi diye anılmıştır. Hocasının vefatından sonra onun halifesi olarak İstanbul'da insanları irşad ile meşgul oldu. Padişah sohbetinden çok zevk aldığı için “Hünkar Şeyhi” diye tanındı. Zamanın ilim ve devlet adamları da tekkesine dolup taşardı. Meşhur tarihçi Hoca Sa'deddin Efendi, “Şeyh Yavsî, Sultanların Şeyhi, Şeyhlerin Sultanı olmuş, herkesin gönlünü kazanmıştır” der.

Ebüssu'ud Efendi, önce babasından ilim öğrendi ve onun terbiyesi altında yetişti. Babasından Haşiye-i Tecrid'i, Şerh-i Miftah'ı bütün haşiyeleri ile birlikte iki kere ve Şerh-i Mevakıf'ı baştan sona tahkik ederek iyice okudu. Miftahu'l-Ulum adlı meşhur eserin metnini ezberledi. Babası vefat edinceye kadar onun yetişmesi için gayret gösterip ders vererek terbiye etti ve icazet verdi. Babasından sonra meşhur Osmanlı âlimlerinden Müeyyedzade Abdürrahman Efendi'den, tefsir ve hadis âlimi Mevlana Seyyidî Karamanî'den ve meşhur Osmanlı âlimi Müftiyyü's-Sakaleyn Kemalpaşazade'den ilim öğrendi. Mevlana Seyyidî Karamanî'nin kızı Zeyneb Hatun ile evlendi.

Tahsilini tamamlayıp ilimde yetiştikten sonra zamanının Şeyhülislamı olan Kemalpaşazade'nin emri ile 922 (m. 1516) senesinde Çankırı Medresesi'ne müderris olarak tayin edildi. Fakat bu vazifeye gitmeden, o sırada İnegöl'de İshak Paşa Medresesi müderrisi Bursalı Şems Çelebi vefat ettiğinden onun yerine tayin edildi. Bu sırada yirmi altı yaşlarında idi. Buradaki memuriyet müddeti tamamlanınca 927 (m. 1521) senesinde İstanbul Davud Paşa Medresesi'ne müderris tayin edildi. Aynı sene, Sa'di Efendi yerine Mahmud Paşa Medresesi'ne, 931 (m. 1524) senesinde Vezir Mustafa Paşa'nın Gebze'de yaptırdığı medreseye tayin edildi. 932 (m. 1525) senesinde ise Kireççizade yerine Bursa Sultaniye Medresesi'ne tayin edildi. 934 (m. 1527) senesinde Abdüllatif Efendi yerine Sahn-ı Seman Müfti Medresesi müderrisliğine terfi olundu. Bu vazifesi beş sene sürdü ve çok sayıda kıymetli âlim yetiştirdi.

939 (m. 1532) senesinde Bursa kadılığına tayin edildi. Burası mühim mevkilerden idi; burada muvaffak olan İstanbul kadılığına, orada muvaffak olan da Anadolu kazaskerliğine tayin edilirdi. Bundan sonra da şeyhülislamlık makamına getirilirdi. Ebüssu'ud Efendi, Bursa'da bir yıl kadılık yaptıktan sonra İstanbul kadılığına tayin edildi. Bu vazifesinde muvaffakiyet gösterdi. Öyle seri ve çok çalışıyordu ki yanında çalışan kâtipler kendisine yetişemiyordu. Bu sebeple kâtiplerden bir kısmı günün yarısında, diğer bir kısmı da günün diğer yarısında işleri yetiştirmeye çalışıyorlardı. İstanbul kadılığı ilmiye sınıfı için mühim bir derece idi ve Ebüssu'ud Efendi'nin bu vazifesi üç sene sürdü. 944 (m. 1537) senesi Rebiülevvel ayında ilmiye sınıfı için en yüksek makamlardan sayılan Rumeli kazaskerliğine tayin edildi. Normalde Anadolu kazaskeri, sonra da Rumeli kazaskeri olması gerekirken, Kanunî Sultan Süleyman Korfu Seferi sırasında Rumeli ve Anadolu kazaskerini aynı anda azlettiği için her iki makam da boştu. Bu sebeple Anadolu kazaskerliği atlanarak doğrudan Rumeli kazaskerliğine getirildi. Sekiz sene bu vazifede bulunarak büyük hizmetler yaptı.

Ebüssu'ud Efendi, kazasker tayin edilmeden önce gördüğü bir rüyayı şöyle anlatmıştır: “Kazasker olmadan bir hafta önce rüyamda Sultan Fatih Camii'nin mihrabında benim için bir seccade serilmiş olduğunu gördüm. Halka imam oldum ve sekiz rekat namaz kıldım. Bu rüyadan sonra kazasker oldum. Meğer bu rüya kazaskerlikte sekiz sene kalacağıma işaretmiş. Keşke kıldığım o sekiz rekatlık ikindi yerine yatsı namazı kılmış olsaydım.”

Ebüssu'ud Efendi, Kanunî Sultan Süleyman Han'ın sevip değer verdiği, pek kıymetli bir âlim idi. Kanunî, onu bütün seferlerinde yanında bulundurdu. 948 (m. 1541) senesinde Budin'in fethinde, kiliseden camiye çevrilen bir camide padişaha ve orduya Cuma namazı kıldırdı. Padişahın emri üzerine Budin'in ve Orta Macaristan'ın tapu ve tahrir işlerini yaptı.

Ebüssu'ud Efendi, şeyhülislam olmasıyla alakalı rüyasını şöyle anlatmıştır: “Henüz daha medresede talebe iken bir gece rüyamda Zeyrek Camii'ne girdim. Cami ahali ile doluydu. ‘Bu topluluk nedir?’ dedim. ‘Resul-i Ekrem aleyhisselamın divan-ı saadetleridir (toplantılarıdır)’ denildi. Hürmetle bir köşede durdum. Önümde de o devrin müftüsü İbni Kemal Paşa oturuyordu. Peygamber Efendimiz mihrapta oturuyordu. Sağ ve solunda Eshab-ı Kiram efendilerimiz edeple ayakta duruyorlardı. Resulullah aleyhisselamın huzurunda da bir zat vardı; kıyafetinden onu Arap zannetmiştim. Peygamber Efendimiz ile diz dize denilecek bir hâlde oturuyor ve konuşuyordu. ‘Acaba bu zat kimdir ki Eshab-ı Kiram efendilerimiz ayakta oldukları hâlde o, Resulullah aleyhisselamın huzurunda oturuyor?’ diyerek hayret ettim. Konuşmalarını dinledim; Peygamber Efendimiz Arapça konuşuyorlardı, o zat ise Farsça söylüyordu. Peygamberimiz ona; ‘Ya Mevlana Camî, ben Arapça konuşuyorum, sen de Arapça konuş’ buyurunca Arap zannettiğim o zatın Mevlana Abdurrahman Camî olduğunu anladım. Mevlana Camî, Peygamberimize; ‘Ya Resulallah! Bir hatamdan dolayı sizden özür dilemiştim. Acaba özrüm makbul olmadı mı?’ dedi. Peygamber Efendimiz; ‘Ne yolla itiraz etmiştin?’ buyurunca şöyle dedi: ‘Sizi methetmek için yazdığım bir kasidemde; O'nun sırrına eremiyorum, O Arap'tır, ben ise Acemim... demiştim.’ Peygamber Efendimiz; ‘Beis yok, Farsça konuşman da makbuldür’ buyurdu. Sonra Peygamberimiz Mevlana Camî'ye hitaben; ‘Şu oturan kimseyi bilir misin?’ diyerek İbni Kemal Paşa'yı gösterdiler. Mevlana Camî; ‘Bilmem ya Resulallah’ dedi. Peygamber Efendimiz; ‘O, İbn-i Kemal Paşa'dır ve hâlen ümmetimin müftisidir’ buyurdu. Sonra da beni göstererek; ‘Ya onun arkasında oturan şu kimseyi bilir misin?’ buyurdu. Mevlana Camî yine; ‘Hayır ya Resulallah’ dedi. Peygamber Efendimiz; ‘O, Ebüssu'ud bin Yavsî'dir. O da ümmetimin müftisi olsa gerektir’ buyurdu. Bu sadık rüyadan tam otuz yıl sonra bu âcize fetva işleri vazifesi verildi.”

Hizmetler yaptığı bu vazifesinden sonra 952 (m. 1545) senesi Şaban ayında Fenarizade Muhyiddin Efendi'den sonra şeyhülislam oldu. Bu sırada elli beş yaşında bulunuyordu. Otuz seneye yakın şeyhülislamlık yaparak dine ve devlete üstün hizmetler yaptı. Hacca gitmek üzere padişahtan izin istediğinde, İstanbul'da yerini tutacak kimse bulunmadığı gerekçesiyle bu izin verilmedi. Kanunî Sultan Süleyman ve oğlu Sultan II. Selim Han'ın saltanatları zamanında 29 sene kadar şeyhülislamlık yaptı. Osmanlı şeyhülislamları arasında bu makamda en çok kalıp hizmeti geçen Ebüssu'ud Efendi'dir. Bu vazifede bulunduğu sırada çok mühim hizmetler yapmıştır. Kanunî Sultan Süleyman Han, Ebüssu'ud Efendi'yi çok sever ve her önemli işinde onun fetvasına müracaat ederdi. Süleymaniye Camii'nin temel atma merasiminde mihrabın temel taşını Ebüssu'ud Efendi'ye koydurtmuştur. Devrinde âlimler arasında bir mesele hakkında farklı hüküm ortaya çıksa, Kanunî Sultan Süleyman Han, Ebüssu'ud Efendi'nin tarafını tercih ederdi. Ebüssu'ud Efendi, o devirde devlet kanunlarını dinin hükümlerine uygun şekilde telif etmiştir. Tımar ve zeametlere dair mevzularda verilen kararlar genellikle Ebüssu'ud Efendi'nin fetvalarına dayanmıştır. Mülazemet usulü de onun kazaskerliği zamanında tesis edilmiştir. Kanunî, Arazi Kanunnamesi'ni de Ebüssu'ud Efendi'ye yaptırmıştır. Âlimlerin rütbe ve dereceleri, ilmiye sınıfına giriş şartları ve usulleri Ebüssu'ud Efendi tarafından tespit olunmuştur. İlmiye sınıfına gireceklerin yapacakları mülazemet (staj) müddetlerini tayin etti. Buna göre medreseyi bitirenler kazaskerlikteki ruzname veya matlab denilen defterlere ismini kaydettirip yedi sene bekledikten sonra münhal vazifelere getirilecekti. Bu usul devletin nihayetine kadar tatbik olundu.

Kanunî Sultan Süleyman Han 974 (m. 1566) senesinde vefat edince cenaze namazını Ebüssu'ud Efendi kıldırdı. Onun vefatı üzerine bir de mersiye yazdı. Bu mersiyesi de edebiyattaki yüksek derecesini göstermektedir. Sultan II. Selim Han da Ebüssu'ud Efendi'ye çok hürmet ederdi. Bu devirde de pek mühim hizmetlerde bulundu. En mühim hizmetlerinden biri, Kıbrıs'ın fethi için açılan seferi desteklemesidir. Kıbrıs, İslamiyetin ilk zamanlarında fethedilmişti. Osmanlı Devleti'nin Kıbrıs üzerinde tarihî bir hakka sahip olması bir yana, o zaman Kıbrıs'a hâkim olan Venediklilerin yapılan anlaşmayı bozarak deniz yollarına tecavüz etmeleri sebebiyle Kıbrıs'ın fethine fetva verdi. Ebüssu'ud Efendi, 84 yaşında iken vefat etti. İslam âleminde çok tanınmış olduğundan, vefatı büyük bir üzüntü ile karşılandı. Cenaze namazını kazasker Muhaşşî Sinan Efendi, Fatih Camii'nde kıldırdı. Cenaze namazı için o devrin âlimleri, vezirler, divan erkanı ve halk büyük bir kalabalık hâlinde toplandı. Sultan İkinci Selim Han, Ebüssu'ud Efendi'nin vefatından dolayı pek ziyade üzülmüştür. Ebüssu'ud Efendi, Eyüp Sultan'da yaptırdığı ve Yazılı Medrese diye de bilinen sıbyan mektebinin haziresine defnolunmuştur. Hicaz'da da kendisi için gıyabi cenaze namazı kılınmış; vefatı münasebetiyle çok sayıda mersiye yazılmıştır. Bunlardan talebesi şair Baki'nin şu manzumesi pek meşhurdur:

“Ser-i efâdıl-ı âfâk müfti-i âlem, Sipihr-i fazl u kemal, âfitâb-ı câh u celâl. İmâm-ı saff-ı efâdıl, emîr-i hayl-i Kirâm, Emîn-i dîn ü düvel hâce-i huceste-hısâl. Ebû Hanîfe-i sânî Ebüssü'ûd ol kim, Fezâil içre olupdur efâdıl ona ıyâl.”

Ebüssu'ud Efendi, 58 sene müddetle müderrislik, kadılık, kazaskerlik ve şeyhülislamlık vazifeleri ile millete ve devlete çok hizmeti geçmiş, padişahlar ve halk tarafından çok sevilmiştir. Yetiştirdiği âlimler ve yazdığı eserler ile hem yaşadığı asırda hem de sonraki asırlarda şükran ve rahmetle yad edilen, benzeri az yetişen bir İslam âlimi idi. Osmanlı Devleti'nde ilmiye sınıfının en üstünde Rumeli kazaskeri bulunur, sonra Anadolu kazaskeri gelirdi. Bu ikisi icraî birer makam ve Divan azası olduğu hâlde, şeyhülislamlık istişarî bir makam idi. Ebüssu'ud Efendi şeyhülislam olduktan sonra İrşadü'l-Akli's-Selim isimli tefsirini yazıp ilk kısmını padişaha takdim edince maaşı günlük 200 akçeden 500 akçeye, tefsir bitince de 600 akçeye çıkarıldı. Böylece şeyhülislam maaşı kazaskeri geçti. Osmanlı usulünde maaş rütbenin göstergesi olduğundan, şeyhülislam kazaskerin önüne geçti. Ayrıca mevleviyyet denilen üst derece kadıların tayini şeyhülislama verilerek, kazaskerlerde daha aşağı dereceli kadı ve müderris tayinleri kaldı. Şeyhülislamın bu pozisyonu giderek arttı ve zamanla ilmiye sınıfının başı hâline geldi. Osmanlı Devleti'nin son günlerinde kazaskerlik tarihe karıştığı hâlde, şeyhülislamlık bütün itibarıyla ayakta idi. Bunun birinci amili Ebüssu'ud Efendi'nin makama kazandırdığı şeref ve haysiyet olduğu inkâr edilemez. Ebüssu'ud Efendi, ilmiye sınıfını tanzim eden İlmiye Kanunnamesi'nin de hazırlayıcısıdır.

Uzun boylu, ince ve uzun sakallı idi. Güler yüzlü, tatlı dilli olup latifeden hoşlanırdı. Etrafında bulunanlara yumuşaklıkla muamele ederdi. Buna rağmen heybet ve vakarından kimse yanında ağzını açamazdı. Çok ibadet eder ve zahidane bir hayat yaşardı. Gayet temiz ve sade giyinirdi. Devlet işlerini ve hizmetlerini mükemmel bir şekilde yürütmesi yanında, talebe yetiştirmek ve kıymetli eserler hazırlamakla da vakit geçirirdi. Meşguliyetinin çokluğuna rağmen talebelerine zamanında ve aksatmadan derslerini verirdi. Zeyrek civarında Çırçır'da bulunan konağında oturur, burada vazifesini yürütürdü. Muayyen zamanlarda Topkapı Sarayı'na giderek padişahı ziyaret ederdi. Bu ziyaretlerine giderken devamlı bugün Ebüssu'ud Caddesi denilen caddeden gittiği, bu sebeple onun ismine izafeten bu caddeye Ebüssu'ud Caddesi denildiği bazı kaynaklarda kaydedilmiştir.

Renkli bir şahsiyeti vardı. Çiçek ve çiçekçiliğe meraklı idi. İstanbul'da ıslah edilmiş ilk laleyi kendisi üretmiş ve buna Nur-i Adn (Cennet Işığı) adını vermiştir. Ebüssu'ud Efendi, kendisine sorulan suallere gayet hakimane cevaplar verirdi. Şeyhülislamlığı devrindeki fetvaları, Fetava-i Ebüssu'ud adlı bir kitapta toplanmıştır. Sorulan sual manzum ise cevabı da kafiye ve vezin bakımından suale uygun olarak verilirdi. Sorulan sual nesir ve secili ise cevabı da öyle olurdu. Sual Arapça ise cevabı da Arapça, Farsça ise cevabı da Farsça, Türkçe ise cevabı da Türkçe olurdu. Çoğu gün binden fazla fetva verirdi. İki defa işlerin çokluğu sebebiyle, sabah namazından sonra sorulan suallere cevap vermeye başlayıp ikindi namazında bitirmiştir. Birinde 1412, diğerinde 1413 fetva verdiği tespit edilmiştir.

Cinlere de fetva vermesi sebebiyle "Müftiyyü's-Sekaleyn" diye meşhur olmuştur. Rivayete göre Eyüp Sultan'daki Yazılı Medrese adıyla tanınan medresede bulunduğu sırada cinler kendisinden fetva sormak üzere gelmişlerdi. İçlerinden bazısı suallerini sorarken, diğerleri de medresenin duvarlarına bir şeyler yazmışlardı. Cinlerin bu duvarlara yazı yazmaları sebebiyle o medreseye “Yazılı Medrese” ismi verilmiştir. Bu yazılar daha sonra 1940'larda zamanın valisinin talimatıyla üzerlerine badana çekilerek kapatılmıştır.

Ebüssu'ud Efendi; Sultan İkinci Bayezid Han'ın, Yavuz Sultan Selim Han'ın ve Kanunî Sultan Süleyman Han'ın fevkalade sevgi ve iltifatını kazandı. Kanunî Sultan Süleyman Han'ın Ebüssu'ud Efendi'ye gönderdiği şu mektup, ona karşı beslediği halisane duyguları dile getirmektedir. Mektup özetle şöyledir: “Halde haldaşım, sinde sindaşım (yaşta yaşdaşım), ahiret karındaşım, Molla Ebüssu'ud Efendi hazretlerine; sonsuz dualarımı bildirdikten sonra hâl ve hatırını sual ederim. Hazreti Hak, gizli hazinelerinden tam bir kuvvet ve daimi selamet müyesser eylesin! Allahü tealanın ihsanı ile lütuflarınızdan niyaz olunur ki mübarek vakitlerde muhlislerinizi şerefli kalbinizden çıkarmayınız. Bizim için dua buyurunuz ki yere batasıca kâfirler hezimete uğrayıp bütün İslam orduları mensur ve muzaffer olup Allahü tealanın rızasına kavuşalar!.. Dualarınızı, yine dualarınızı bekleyen, Hak tealanın kulu Süleyman-ı bî-riyâ.”

Ebüssu'ud Efendi; başta Kanunî Sultan Süleyman Han gibi muhteem bir hükümdarın, Zenbilli Ali Efendi ve İbn-i Kemal Paşa, İmam-ı Birgivî gibi âlimlerin, Fuzulî ve Bakî gibi şairlerin, Mimar Sinan gibi mimarların, Selanikî, Âlî ve Nişancı Mehmed gibi tarihçilerin, Pirî Reis gibi coğrafyacıların, Barbaros Hayreddin Paşa ve Turgut Reis gibi denizcilerin bulunduğu bir devirde yaşamış; ilimdeki yüksek derecesi ve maharetiyle şeyhülislamlık makamında bihakkın hizmet etmiştir. Bu devir, Osmanlı Devleti'nin en parlak devridir. İlimde, sanatta ve diğer birçok hususta en meşhur kimseler bu devirde bir araya gelmiştir. Osmanlı Devleti o devirde dünyanın yarısına hükmeden muazzam bir devlet idi. Devletın bu hâle gelmesinde, diğer Osmanlı âlimleri gibi Ebüssu'ud Efendi'nin de büyük emeği geçmiştir; hatta en çok emeği ve hizmeti geçen âlimlerdendir. Ömrü boyunca Osmanlı Devleti'nde adaletin yerleşmesinde ve yaygınlaşmasında her türlü çalışmayı yapmış ve pek üstün gayretler göstermiştir.

Ebüssu'ud Efendi yüksek bir âlim olduğu gibi, kâmil bir veli idi. Tasavvuf ehline karşı olduğu iddiası asılsızdır. Nitekim meşhur tarihçi Peçevî, bu iddia sahiplerini şiddetle tenkit etmekte ve asılsız iddialarını ilmî olarak reddetmektedir. Ebüssu'ud Efendi, tasavvuf ehil olmayan ellerde kalınca dine zarar getireceğini bildiği için ehli olmayanlara sert davranıyordu ki bu onun din gayretinin açık bir delilidir. Kendisine bu hususta sorulan bir suale: “Allahü tealanın ilmi sonsuz bir derya gibidir. İslamiyet bu deryanın sahilidir. Biz sahil ehliyiz. Meşayıh-ı izam yani tasavvuf büyükleri, o sonsuz deryanın dalgıçlarıdır. Bizim onlar aleyhinde söyleyecek herhangi bir sözümüz olamaz.” diyerek cevap vermiştir. Muhyiddin Arabî hakkında verdiği fetvalar, tasavvuf ehline bakışını göstermeye kâfidir.

Ebüssu'ud Efendi, bütün bu meziyet ve üstünlükleri yanında, edebiyat ve şiir sahasında da yadigâr eserler bırakmıştır. Kendisinin Türkçe, Arapça ve Farsça şiirleri vardır. Arap şairlerinden Maarri'ye karşı yazdığı Arapça Kaside-i Mimiyye'si en meşhurudur. Kanunî Sultan Süleyman için yazdığı Arapça mersiye de çok tanınmıştır. Bu mersiyesi o devrin Arap âlimlerinden Garseddin Ahmed Halebî ve Şemseddin Muhammed Halebî tarafından şerhedilmiştir. Sorulan bazı suallere şiirle cevap verdiği de olurdu. Şiirlerinde sanattan ziyade fikir hâkimdir; âlimane ve hakimanedir. Mesela:

“Eşk-i pür-hûn ser-be-ser tutdı cihân eknâfını, Sîne-i sûzânım içre âteş-i hasret gibi.”

Ve aynı kasidesinde:

“Âleme beyhûde bakma, eyle im'ân-ı nazar, Sun'-ı üstâd-ı ezelde nâzır-ı ibret gibi. Her biri zerrât-ı ekvânın lisân-ı hâl ile, Keşfeder sırr-ı cihânı hâtık-ı hikmet gibi.”

Ebüssu'ud Efendi benzeri az yetişen bir âlim idi. Arapça ve Arap edebiyatına vukuf ve ihtisasını zamanın âlimleri ve Arap şairleri tasdik etmişlerdir. Arapçayı gayet güzel yazar ve konuşurdu. Şemsi Paşa'nın yazdığı beş yüz beyitlik manzum Vikaye'nin tahkikini yapıp yanlışlarını göstererek nazik ve zarif tarzda bir yazı ile iade etmesi meşhurdur. Sorulan nükteli ve garip suallere aynı tarzda ve aynı üslupta cevaplar verirdi. Nüktedan birinin, hazine manasına gelen “Hızanetü” kelimesinin ve çanak manasına gelen “Kas'atü” kelimesinin fetha ile mi yoksa kesre ile mi okunacağını sorduğu soruya; “La teftahü'l-hızanete vela teksiru'l-kas'ate.” diye cevap verdi. Burada; “Hızaneyi feth etme (açma), kas'ayı da kesretme (kırma)” derken, hem gramer terimlerini kullanmış hem de “Hazineyi açma, çanağı da kırma” diyerek sanatlı bir ifade kullanmıştır. Lisana hâkimiyeti çok idi. Resmî yazışmalarda ağdalı bir lisan kullanırken, günlük yazılarında sade bir üslubu tercih etmesi dikkate değerdir. Tefsir ilminde de büyük bir âlim olduğu için “Müfessirlerin Hatibi” unvanı verilmiştir.

Yine fıkıh ilmindeki yüksek derecesinden dolayı âlimler arasında “Nu'manü's-sânî (İkinci Ebû Hanife)” lakabıyla ve “Müftiyyü's-Sekaleyn (cinlerin ve insanların müftüsü)” ve İbn-i Kemal Paşa'dan sonra “Muallim-i sânî” lakabıyla tanınmıştır. Bütün ilimlerde mahir olup bilhassa tefsir, fıkıh ve Arabî ilimlerde mütehassıs idi. Asrında İslam aleminde onun derecesinde bir âlim yetişmemiştir. Zamanında Hanefî mezhebinin reisi idi. Buna rağmen müstakil bir fıkıh kitabı yazmamış, “Fetâvâ-yı Bezzâziyye varken fıkıh kitabı yazmaktan hayâ ederim” diyerek tevazu ve edebini göstermiştir. Timur Han zamanında asrın en meşhur iki âlimi olan Sa'deddin Teftâzânî ile Seyyid Şerif Cürcânî arasında, Arabî ilimlerin bir kolu olan meâni ilminde “temsili istiare” ile ilgili yapılan dünyaca meşhur bir münazara, bir gün Ebüssu'ud Efendi ile o devrin meşhur âlimi olan Hoca Hafız Taşkendî arasında da mevzu olup münazara beş saat sürmüştü. Bu hadise de Ebüssu'ud Efendi'nin ilimdeki yüksek derecesini göstermektedir.

Dinî hükümleri çok iyi bilen, sağlam karakterli, kimseye haksızlık etmeyen, hatır için asla söz söylemeyen, gayet tedbirli bir âlimdi. Devrin durumunu, şartlarını, halkın örf ve âdetlerini dikkate alır, işlerinde dinin emirlerinden asla dışarı çıkmazdı. Bütün bu vasıflarıyla üstün hizmetler yaptı. Kanunî Sultan Süleyman, Süleymaniye Camii'nin temelini Ebüssu'ud Efendi'ye attırmıştır. Padişahlar nezdinde çok itibarı olduğu hâlde doğruyu söylemekten ve hakkı müdafaa etmekten çekinmezdi. Ayasofya vakfı kiracıları, vakfın gelirinin mesarifine yettiği gerekçesiyle kiralarını emsalinden düşük ödemek üzere padişahtan ferman almış oldukları hâlde; Ebüssu'ud Efendi, padişahın emri ile gayrimeşru bir hususun caiz olamayacağını söyleyerek buna karşı çıkmıştı. Bunun dışında Ehl-i Sünnet ulemasının siyasete karışmama prensibine hassasiyetle riayet etmiştir. Bu sebeple de itibarı ve kendisine hükümdarın itimadı artmıştır.

Ebüssu'ud Efendi Türk, İslam ve dünya hukuk tarihinin en büyük simalarındandır. Kanunî Sultan Süleyman'a “Kanunî” vasfını kazandıran, biraz da Ebüssu'ud Efendi'nin hukuk sahasındaki faaliyetleridir. Ebüssu'ud Efendi; Hanefî mezhebinde ashâb-ı tercih, ashâb-ı tahrîç, hatta meselede müctehid derecesinde âlim olarak tanınmıştır. Fetvalarında Hanefî mezhebindeki muhtelif kavillerden zamanın şartlarına ve insanların ihtiyaçlarına en uygun olanını seçip bununla fetva verirdi. Fetva verirken de zamanın şartlarıyla beraber sual soranın hâlini de nazara alırdı. Kız kaçırmaların bir ara artması üzerine bunun önüne geçmek üzere; Hanefî mezhebindeki büluğa ermiş kızın velisi izni olmaksızın hür iradesiyle evlenebileceğine dair kavlin yerine, nikahta velinin iznini arayan İmam-ı Muhammed'in kavliyle fetva vermiş; bu fetvası Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar tatbik olunmuştur. Bu yolda verdiği fetvaları padişahın iradesine bağlayıp ilan ederek kanunlaştırmıştır. Halbuki fetva tek başına kanun gibi bağlayıcı değildir; dileyen başka bir fetvaya uyabilir. Ama bir fetva padişah iradesine bağlanınca kanun gibi herkesi, hatta başka mezhepten olanları bile bağlayıcı hâle gelir. Ebüssu'ud Efendi'nin bu fetvaları Ma'rûzât adıyla bir araya toplanmıştır.

Harap olan vakıfların ihyası için zaruret prensibine dayanarak istibdal, icareteyn, vakıf kiracılarının gedik hakkı ile devlet arazilerinin hayra tahsisine dair irşâdî vakıfların meşruluğuna fetva verdi. Nikahlarda mutlaka kadılardan izin alınması esasını koydurttu. Menkul vakfına, para vakfına ve bunların muamele-i şer'iyye usulü ile işletilmesinin meşruluğuna fetva vererek cemiyet için çok faydalı bir yol açtı. Menkul ve para vakfını Hanefî mezhebi hukukçularından yalnız İmam-ı Züfer'in meşru görmesi sebebiyle zamanın uleması tarafından tenkit edildi. Şeyhülislam Çivizâde ve İmam Birgivî kendisine reddiyeler yazdı. Ancak Ebüssu'ud Efendi'nin para darlığına çare olan fetvası revaç buldu.

O devre kadar Osmanlı ülkesinde kadılar Hanefî mezhebinden tayin olunup bu mezhebe göre hüküm vermekle beraber, başka mezheplere göre hüküm vermeyi engelleyen bir vaziyet yoktu. Ebüssu'ud Efendi memlekette hukuk birliğini temin etmek üzere Diyâr-ı Rûm denilen Anadolu ve Rumeli'de kadıların mutlaka Hanefî mezhebinin esah kavilleri üzere hüküm verebileceğine dair fetvasını padişahın iradesine bağlayarak kanunlaştırdı. Bu hâl Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar devam etti. Buna resmî mezhep tatbikatı adı verilir ki esas itibarıyla Ebüssu'ud Efendi'nin eseridir. Şu kadar ki Ebüssu'ud Efendi mutaassıp bir zat değildi. Osmanlı ülkesinde Hanefî olmayanların ekseriyette yaşadığı Arap beldelerinde Hanefî kadısının yanında ve kontrolü altında diğer mezheplerden de kadılar tayin edilerek bazı hususlarda dileyen dava taraflarının bunlara gidip kendi mezheplerine göre hüküm çıkarttırabilmesi imkânı da getirildi.

Osmanlı hukukunda, padişahın emir ve fermanlarından teşekkül eden ve umumiyetle kanunnamelerde tedvin edilen hukuka örfî hukuk adı verilmiştir. İslam hukukunda şari', yani kanun koyucu, birtakım sahalarda kasten boşluk bırakmış; bu sahaların doldurulmasını hükümdara bırakmıştır. Hükümdar, İslam hukukuna aykırı olmamak şartıyla, gerekirse örf ve âdetlerden de istifade ederek birtakım hukuk kaideleri koyabilir. Örfî hukuk ile devlet teşkilatı ve protokolü, arazi rejimi, vergi tahsil usulleri tespit olunmuştur. Ayrıca şer'î hukukta olmayan suç ve cezalar (ta'zir) ihdas edilmiş; unsurları tam oluşmayan şer'î suçlarda failin cezasız kalmaması için ta'zir cezaları öngörülmüştür. Örfî hukukun varlığı Osman Gazi devrine dek uzanır. Osmanlı Hukuku'nun takriben % 20'sini, esasları kanunname ve fermanlarla tespit edilen örfî hukuk kaideleri; % 80'ini ise şer'î hukuk prensipleri teşkil ederdi. Örfî hukuk hem kanunîliği temin eder hem de memurların keyfî hareketlerini önlerdi. Halk ne kadar vergi ödeyeceğini, neyin suç olduğunu, hangi suça ne kadar ceza verildiğini önceden bilirdi. Örfî hukuk kanunnamelerde yer alırdı. Bunları da Divan-ı Hümayun azalarından nişancı hazırlar, divanda görüşüldükten sonra padişaha arz olunurdu. Kanunnameler hazırlanırken İslam hukukuna aykırı bir şey bulunmaması için şeyhülislama da danışılarak fetvası alınırdı. Kapitülasyonlarda ecnebilerin şahitliklerinin mahkemelerde zimmîlere karşı kabul edilmesine dair ifadeye Şeyhülislam Ebüssu'ud Efendi, bu kaydı cahil kâtiplerin yazdığı gerekçesiyle; “Nâ-meşru olan nesneye emr-i sultanî olmaz!” diyerek karşı çıkmıştır.

Osmanlı arazi hukukunun teşekkülünde Ebüssu'ud Efendi'nin mühim rolü olmuştur. Budin'in fethinden sonra buranın tahririnde vazife almış; Osmanlı arazi sisteminin şer'î hukuk çerçevesinde tanzimini Ebüssu'ud Efendi yapmış ve bazı hususları açıklığa kavuşturmuştur. Bu statü Tanzimat devrine kadar tamamen, sonra ise kısmen devam etmiştir. Fetih yoluyla İslam devletinin eline geçen arazi üzerinde hükümdarın ihtiyar hakkı vardır. Dilerse bunları mülk olarak gazilere dağıtır ve mahsulünden uşr alınır; dilerse eski sahiplerinin elinde bırakır ve mahsulünden haraç alınır; dilerse rakabesini (çıplak mülkiyetini) devlet elinde tutup halka kiralar ve mahsulünden kira alır. Bu usul menşei Hz. Peygamber'in tatbikatına dayanan ve Hz. Ömer zamanından beri devam eden, Selçuklularda da tatbik olunan bir usuldür. Çiftçilerin çeşitli isimlerle ödediği vergiler adı ne olursa olsun haraçtan (kiradan) başka bir şey değildir. Çiftçi kirasını ödediği müddetçe arazi elinden alınmaz. Öldüğü zaman da tasarruf hakkı aynı şartlarla bedelsiz olarak erkek çocuklarına intikal eder. Bunun dışında köy ve şehirlerdeki ev, ahır, samanlık ve bahçeler mülk statüsündedir. Şer'î hukuka tam mânâsıyla vâkıf olmayan bazı müellifler Ebüssu'ud Efendi'nin bu çalışmalarını örfî hukukun ön plana çıkarılarak “ihtiyaçlara cevap vermeyen” şer'î hukukun geri plana itilmesi olarak tefsir etmiştir. Halbuki Ebüssu'ud Efendi mevcut sistemi şer'î hukuk çerçevesinde izah etmiş; aykırı unsurları da tasfiyeden geri durmamıştır.

Ebüssu'ud Efendi'nin İstanbul'da ve İskilip'te yaptırdığı hayratı vardır. İskilip'te, babası Muhyiddin Mehmed İskilibî'nin ve annesinin medfun bulunduğu türbenin yanında bir cami ve bir medrese, o civarda bir de köprü yaptırmıştır. İstanbul'da Eyüp'te bir medrese yaptırdı; kabri bu medresenin yanındadır. Yine İstanbul'da Şehremini ve Macuncu semtlerinde birer çeşme ve hamam yaptırmıştır. Macuncu'da bir konağı ve Sütlüce'de bahçeli bir yalısı vardı; tefsirini bu yalıda yazmıştır.

Sultan İkinci Selim, Sultan Üçüncü Murad ve Sultan Üçüncü Mehmed zamanlarında yetişen ilim adamlarının çoğunun hocasıdır. Bunlardan bazıları şu zatlardır: Ma'lülzade Seyyid Mehmed, Abdülkadir Şeyhî, Hoca Sadeddin, Bostanzade Mehmed Sun'ullah Efendi, Bostanzade Mustafa, meşhur şair Bakî Efendi, Hâce-i Sultanî Ataullah, Kınalızade Hasen ve Ali Cemalî Efendi'nin oğlu Fudayl Efendi.

Ebüssu'ud Efendi kendi oğullarını da ilimde yetiştirmiştir. Dört oğlu, iki kızı vardı. Oğullarından Mehmed Çelebi ilimde yetişip çeşitli medreselerde müderrislik, Şam valiliği ve Halep kadılığı yaptı. “Meylî” mahlası ile meşhur olup hattatlığı ve şairliği ile de tanınmıştır. Farsçada ve şiirde maharetli idi; Farsça gazelleri vardır. Bu oğlu kırk yaşında iken vefat etmiştir. İkinci oğlu Şemseddin Ahmed Çelebi, Taşköprüzade Ahmed Efendi'den ve babasından ilim öğrendi. Babasına muid (asistan) oldu. Daha on yedi yaşında iken Rüstem Paşa Medresesi'ne müderris tayin edildi. Sahn-ı Seman ve Şehzade Medresesi'nde de müderrislik yaptı. Otuz yaşlarında vefat etti. En küçük oğlu Mustafa Efendi'yi kendisi ilimde yetiştirip icazet verdi. Önce Sahn Medresesi müderrisliğine tayin edildi; Edirne Selimiye Medresesi'nde de müderrislik yaptı. Selanik, Galata, Bursa, Edirne ve İstanbul kadılığı yaptı. Bundan sonra Anadolu kazaskerliği, bir sene sonra da Rumeli kazaskerliği yaptı. Hat sanatında mahir, fıkıh ve usul-i fıkıh ilminde âlim idi. Meşhur fıkıh kitabı Dürer'e haşiye yazmıştır. Bu oğlu da 43 yaşında vefat etmiştir. Oğullarından Mustafa Çelebi hariç, diğerleri kendisinden önce vefat etmişlerdir.

Kızlarından biri, Şeyhülislam Müeyyedzade Abdülkadir Şeyhî'nin hanımı idi; bu zat Ebüssu'ud Efendi'nin kız kardeşinin oğludur. Diğer kızı, yine şeyhülislam olan Ma'lülzade Mehmed Efendi'nin hanımı idi. Bazı kaynaklarda bir kızının daha olduğu ve onun da Ali Cemalî Efendi'nin oğlu Fudayl Efendi'nin hanımı olduğu kaydına rastlanmıştır. Ebüssu'ud Efendi'nin kardeşi Şeyh Nasreddin de âlim ve ehl-i tasavvuf bir zat idi. Önce İskilip'te, sonra İstanbul'da insanlara rehberlik ederek irşat vazifesi yapmıştır.

Eserleri: Ebüssu'ud Efendi; tefsir, fıkıh ilimlerinde ve diğer ilimlerde pek çok eser yazmıştır. Bu eserlerinden bir kısmı şunlardır:

1- İrşadü Akli's-Selîm: Meşhur tefsiri olup kıymetli bir eserdir. Ebüssu'ud Efendi yazdığı bu tefsirde; Keşşaf tefsiri ile müfessirlerin baş tacı olan İmam-ı Beydavî'nin Envârü't-Tenzîl'ini kaynak olarak almıştır. Bu tefsirlerden aldığı bilgiler yanına yeni inceleme ve mütalaalar da ilave etmiştir. Evliya Çelebi, bu tefsirden Seyahatname adlı eserinde şöyle bahsetmiştir: “Üç bin ulemadan ve bin yedi yüz kadar muteber tefsirden istifade etmek, feyz almak suretiyle yazdığı tefsir, hâlen âlimler arasında makbul ve methedilmektedir.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları