Mısır'da yetişen evliyanın büyüklerinden. İsmi Ebüssü'ud bin Ebü'l-Aşair el-Bazinî el-Irakî el-Mısrî, künyesi Ebüssü'ud'dur. Babasının ismi Şa'ban, dedesinin ismi ise Tayyib'dir. Bazin denilen yerde doğduğu için “Bazinî” nisbeti ile tanınırdı. Bazin, Irak ile Cezire arasında bir beldenin adıdır. Dedesi buralı olup, kendisi Mısır'a yerleşti. Birçok kimse kendisinin sohbetlerine devam edip yetişti. 644 (m. 1246) senesi Şevval ayının dokuzuncu günü Kahire'de vefat etti. Aynı gün Mukattam Dağı'nın eteğine defnedildi.
Mısır'ın büyük âlimleri ve evliyası arasında yer alan Ebüssü'ud el-Bazinî hazretleri, daha küçük yaşta kerametleri görülen bir zattır. Öyle ki, daha beşikte iken oruç tutardı. Ramazan ayında gündüzleri, imsaktan (sahurdan) iftar vaktine kadar ana sütü emmezdi.
Zamanın devlet başkanı olan halife bile kendisini sık sık ziyarete gelir, sohbetlerinden istifade ederdi. İmam-ı Şa'ranî'nin hocalarından Davud-i Mağribî, Şerefeddin, Hızırü'l-Kürdî ve sayısı belli olmayan daha nice âlimler, kendisinden istifade etmek, ilim öğrenip feyiz almak için sohbetine devam ederlerdi. Her hâlinde İslamiyete tam bir bağlılığı vardı. Kibir ve riyadan çok sakınırdı. Birçok kimsenin kendisini ziyarete gelmesi, ondan ilim öğrenip feyiz almaya çalışması, onun hâlinde hiçbir değişiklik yapmazdı. Daima tevazu üzere olup herkese karşı alçak gönüllüydü. Çok itibar görmesi ve sevilmesi sebebiyle nefsinin haz duymamasına, gurur ve kibire kapılmamasına çok gayret gösterirdi.
Hiç kimsede görülmeyen hâllerinden birisi de şöyleydi: Ayakkabılarını çıkaracağı zaman, kendisinden bir inilti duyulurdu. Bu, daha ziyade sohbet yapacağı zamanlarda olurdu. Sebebini sordular. Şöyle anlattı: “İnsanlarla sohbet ederken kibre kapılmaktan çok korkuyorum. Bu kibirden korunmak için ayakkabıyı çıkartırken, nefsten de soyunuyorum.” Yani, nefsimin hevasına, arzularına kapılmamak için onunla mücahede etmeye, onun isteklerine boyun eğmemeye çalışıyorum ve bundan dolayı benden inilti duyuluyor, demek istedi.
Kalblere tesir eden hikmetli sözleri çoktu. Bu hikmetli sözlerinden bazıları şunlardır:
“Hak yolunda bulunmak isteyen ve sözünün eri olan bir kimsenin devamlı olarak kitabını kalbinde taşıması lazımdır.” (Yani, Allahü tealanın emirlerine ve yasaklarına daima uymalıdır.)
“Bir kimse, devamlı olarak hakkı, doğruyu öğrenmeyi talep etmekle meşgul olursa, Allahü tealanın razı olup beğendiği hak yoldan sapmaması kuvvetle umulur. Yine bir kimsenin meşgalesi, matlubu (aradığı maksadı) olursa, bunun da bir duraklama olmadan yoluna devam etmesi umulur. Talep, zahirin, yani beş duyu organımızın matlubu ise batının, yani kalbin meşgalesidir. Duyu organlarımızın selameti, düzelmesi, kalbin düzelmesi ile mümkündür. Kalbin selameti de, dışımıza bağlıdır. (Göz, kulak gibi duyu organlarımız ne ile meşgul olursa, kalb de onunla meşgul olur.)”
“Kendine nasihat edip doğru yolda bulunmayan kimse, sana nasihat edemez. Kendisini aldatan o kimsenin, seni de aldatmasından kork, ondan emin olma!”
“Bir menfaati için sana yaklaşan kimseyi gördüğün zaman, onu töhmet altında bulundur, yanına yaklaştırma, kendin için onu tehlikeli kabul et!”
“Bir kimse, seni dünyalık olan şeylerle anar ve senin yanında onları överse, ondan kaçın! Yine bir kimse, Rabbine karşı senin gaflete dalmana sebep olursa, ondan yüz çevir, derhal ayrıl! Kalbinde dünya sevgisini doğuran her türlü maddî düşünceyi ve buna benzer meşgaleleri kalbinden söküp at. Seni, Allahü tealayı hatırlamaktan alıkoyan her ne olursa olsun, bundan yüz çevir! Kafanda ve kalbinde yer eden lüzumsuz hatıralarla oyalanıp durmaktan sakın. Böyle olan düşüncelerden keder meydana gelir. Çok kere kederden de gaflet hasıl olur. Böyle olunca da, insanda nefsanî arzular harekete geçer. Bu istek kuvvet bulunca, boş ve faydasız şeylerle uğraşmak arzusu hasıl olur. Bu arzular galip gelince, kalb zayıflar ve nuru söner. Çok defa tamamen telef olur ve akıl ondan sıyrılıp gider. Artık bundan sonra, sanki kalbin üzerine bir perde gerilmiş olur.”
“Daima Allahü tealaya istigfar edici olman lazımdır. O'na istigfar etmekten, yalvarıp bağışlanmanı istemekten âciz kalırsan, Allahü teala ile meşgul ol, daima O'nu hatırla. Bundan da âciz kalırsan, Allah'a taat ile, O'na kulluk ile meşgul olmalısın. Artık, Allahü tealaya taat ile meşgul olmaktan, seni herhangi bir şeyin alıkoyacağını sanmıyorum. Senin için, bundan uzaklaşmana sebep olacak bir özür kapısı da göremiyorum. Çünkü insanı yükseltecek olan şeylerin başı taattir, O'na kulluk etmektir. O'nu terk eden, terakki yoluna giremez, yükselemez.”
“Kalbin temizlenmesi, Allahü tealadan başkasına orada yer vermemekle ve tam bir sadakat ile olur. Kalbin bozulması da, Allah'tan başkasına gönül bağlamak, başkalarını O'na ortak koşmakla ve riya, gösteriş yapmakla olur. Kalbde tevhidin, tek olan Allah'a bağlılığın bulunduğunun alameti; O'nunla beraber bir ikincisinin olmadığını her an müşahede etmektir. Bu da, ancak Allahü tealadan korkmak ve her şeyi O'ndan ümit etmekle anlaşılır. Sadakatin alametine gelince; fanî olan her şeyden soyunmak, yani onlara bağlılığı kalbden çıkarmak ve ebedî, sonsuz var olana bağlanmaktır. Görünüşte var olan her şey, zaten yok olacaktır. Kalbininin mahlukata meylettiğini fark ettiğin zaman, orada şirk var demektir. Ondan şirki temizlemeye bak, kalbini şirkten uzak tut. Kalbinde dünyaya karşı bir meyil gördüğün zaman, orada bir şek, şüphe var demektir. Derhal ondan kalbini temizle!”
“Emrin altında bulunanlara ihsanda, iyilikte bulun! Bunlar hususi ve umumî olmak üzere ikiye ayrılır. Umumî olarak sana tâbi olanlar, erkek ve kadın hizmetçiler, çocuk ve diğerleridir. Hususi olanlar ise, bunların dışında kalanlardır. Önce ruhuna iyilik yapman lazımdır. Sonra sırrına, sonra kalbine, sonra aklına, sonra bedenine ve daha sonra da nefsine ihsanda bulunman lazımdır. Ruh; senden şevk ve aşk ehli olmanı, bu yolda kimseden çekinmeden sürat kazanmanı ister. Sırrının senden talebi, isteği de, onu gizlemen, başkasına açmamandır. Kalb ise; daima Hakkı zikretmeni, her an O'nu murakabe etmeni ve senin bu zikir esnasında kendini ve başkalarını tamamen unutmanı senden talep eder. Akıl da; Rabbine tam teslim olmanı ve her hâlükarda O'nun emirlerine ve yasaklarına tâbi olmanı, nefsine ve senden başkalarına karşı daima Mevlan ile beraber olmanı ister. Beden ise; tam bir ihlas ile, Cenab-ı Hakk'a taat ile hizmet etmeni senden ister. Nefis de; kendisine sahip olmanı, meylettiği kötü arzularından onu alıkoymanı ve onu hapsedip bağlamanı senden istemekte ve herhangi bir kötülüğü işlemekte ona arkadaş olmamanı ve arkadaşlığını da istememeni talep etmektedir.”
“Bir an Rabbinden gafil olma! Rabbine karşı kulluk vazifesini yerine getirirken, yaptığın ibadetlerde de gafil olmaktan sakın. İbadetlerin zahiri, dış şekilleri ile uğraşıp dururken, ibadette asıl gaye olan Rabbini unutmaktan da çok sakın!”
“Sen, kendine yardım etmediğin zaman, başkaları, seni harcamak için sebep araştırıp durmaktadır.”
“Nefsime uyarak işlediğim kusurlarımdan dolayı, her ibadetimde alıp verdiğim nefeslerimin sayısınca Rabbime istigfar eder, O'ndan bağışlanmamı talep ederim.”
“Şayet, yaratıldığımın ilk gününden son hâlime kadar sadakat ile, ihlas ile alıp verdiğim nefeslerimin birini dahi boşa geçirmeden istigfar etsem, bu istigfarımda bir nefeslik zamanda Allahü tealadan gafil olsam, yaptığım bütün bu istiğfarların pek çoğunu sıdk ve ihlastan uzak sayarım. Böylece noksanlarım ve kusurlarım da açığa çıkmış olur. Alıp verdiğim her nefes günah olur. Böyle olunca da yaptığım istigfarların her biri, sonu gelmeyecek bir şekilde yeniden bir istigfara muhtaç olur. Rabbim beni bağışlamazsa halim nice olur? Allahü tealadan mağfiret olunmamı, bağışlanmamı istiyorum.”
Ebüssü'ud bin Ebi'l-Aşair hazretleri güzel ahlâkın ve kötü huyların menşeini şöyle anlatır:
“Bütün güzel huylar kalbden, kötü huyların tamamı ise nefisten doğar. İyi huylu olmak istediğini söyleyen doğru sözlü bir kimse, hemen nefsini tezkiye edip dinin emir ve yasaklarına itaat eder bir hâle getirmeli; kalbini de tasfiye edip Allahü tealadan başka şeylerin sevgisini ondan çıkarmalı, bütün günahlardan ve kötü düşüncelerden temizlemelidir. Ta ki böylece kötü huylar, güzel ahlâka çevrilmiş olsun. Kötü huylar gidip yerini iyi huylar alınca, kalbden şek ve şüphe kalkıp yerini tasdik alır. Şirk yok olur. Gizli ve aşikâr olarak Allah'a ortak koşulmaz. Kalbde ve bütün azalarda Allahü tealanın tevhidi, yani O'nu eşi ve benzeri bulunmayan tek bir varlık olarak tanımak hasıl olur. Dilde çekişme ve kalbdeki niza duygusu yok olup Hakk'a teslimiyet meydana gelir. Başa gelene ve emredilene kızmak ve itiraz etmek şöyle dursun, tam teslimiyet hâli hasıl olup Cenab-ı Hakk'a takdir ettiği her şeye razı olunur. Her iş Allahü tealaya ısmarlanır. Gaflet sona erer, Cenab-ı Hakk'a yakınlık ve her an O'nunla olmak düşüncesi hasıl olur. Tefrikadan kurtulup cemiyete, yani Allahü tealanın dostları ile bir ve beraber olmaya çalışılır. Tabiatındaki sertlikler, kabalıklar, kırıcı ve incitici davranışlar yok olup onların yerini yumuşaklık ve latifeler, güzellikler ve tatlılıklar alır. Kalb temizlenip nefis doğru yola girince insanın her hâli değişir. Artık kimsenin ayıpları görülmez olur. Gözler insanların hep iyi hâllerini görür. Onlara karşı kalbde bulunan katılık; acıma duygusu, şefkat ve merhamete dönüşür. Kin, haset gibi düşmanlıklar terk edilip onlara nasihat etmek, hep iyilik yapmak duyguları hasıl olur. İnsanlar arasında düşmanlıklar tamamen ortadan kalkıp herkes birbirine nasihat etmeye başlar. Güzel ve tatlı nasihatlarla insanlar birbirini doğru yola çağırırlar. Artık bundan sonra Cenab-ı Hakk'ın rızasına kavuşmak isteyen bir kimsede nazlanmak kalmaz, korku başlar. Bu korku ondaki hâllerin iyiliğe çevrilmesi sebebiyledir. Kendisinde iyi hâllerin meydana çıktığı kimse, kusurunu bildiği ve aczini anladığı için korkar. O bilir ki, kusurları hesaba sığmayacak kadar çoktur. Allahü tealanın kendi üzerindeki hakkını hiçbir zaman ödeyemeyeceğini, kendisine nasip edilen sayısız nimetlerin, hayırlı işlerin şükrünü yapmaktan âciz olduğunu anlar. İşte bu anlayışa erişen kimse, Allahü tealaya hakkı ile kulluk etmeye başlar. Kalbinde tam bir tevhit hasıl olur. Gönlündeki mâbutlar teker teker yıkılıp gider. Hâlleri ve yaşayışı güzelleşir. Cennet'te olanların yaşayışı gibi hep Allahü teala ile beraber olarak yaşar. Daha dünyada iken Cennet hayatı yaşamaya başlar. Buraya kadar sayılan bu güzel huyların hepsi; Peygamberlerin, sıddîkların, evliyanın, salih kulların, ilmiyle amel eden âlimlerin ahlâkıdır.”
“Allahü tealanın evliyası, O'nun sevgili kulları, kavuştukları bu yüksek derecelere amellerinin, ibadetlerinin çokluğu ile değil, ancak edep ile kavuştular.”
“Allah yolunda yürümek isteyen bir kişi; nefsine ait kibir (büyüklenmek), şirk, cimrilik, başkaları hakkında su-i zan (kötü düşünmek) gibi kötü huylarından birini görürse, derhal nefsine bunların zıddı, tersi olan iyilikleri yaptırmalı, bunun için gayret göstermeli, Allahü tealayı zikretmeye yönelmelidir. Böyle yapınca nefsin kötülükleri zayıflar, kalbin nuru artar. Allahü teala o kalbe kendi muhabbetini (sevgisini) yerleştirir. Bu sebeple nefsinin alışmış olduğu kötü huylarını terk etmek kendisine çok kolay gelir.”
“Allahü tealanın rızasını kazanmak isteyen bir talip için işlerini sağlam temel üzerine kuracağı dört esas vardır: 1- Dili, tam bir gönül huzuru ile Allahü tealayı zikirle meşgul etmek. 2- Kalbi, hem de zorlayarak daima Allahü tealayı murakabe hâlinde bulundurmak. 3- Nefsin günah olan arzularına karşı Allahü tealanın rızasını düşünerek muhalefet etmek. 4- Allahü tealaya tam kulluk edebilmek için helal lokma yemek. Helal lokma ile kalb; saf, berrak bir hale gelir. Nefis tezkiye olunur. Yani helal lokma yemeye devam etmek ile hem nefsin yeme ve içmeye ait hakkı olan hazzı, lezzeti tattırılmış olur ve hem de onun azgınlığına mâni olunur. Çünkü nefis, Allahü tealanın kuluna emanetidir. Ayrıca nefis, talibin yolculuğunda onun bineğidir. Ona yapılan zulüm, başkalarına yapılan zulüm gibidir; belki ondan daha şiddetlidir. Çünkü nefsini gıdalarından mahrum ederek onu ölüme terk eden, yani kendini öldüren kimse hakkında Cehennem'de acı azaplar vardır; başkalarını öldürmekten daha büyük günahtır. Hasılı kelam, nefse bir iksir çalıp onu altına çevirmek lazımdır. Bu iksir de Allahü tealayı çok zikretmek, hatırlamaktır. Bu zikrin ihlas ile olması da şarttır.”
“Her an Allahü tealayı murakabe edip tefekkürde bulunmak, her saadetin anahtarıdır. Kalb onunla temizlenir. Bu murakabe, nefsin hevasını, arzularını yok eder. Cenab-ı Hak ile ülfeti, yakınlığı ve murakabeyi kuvvetlendirir. Kalbe muhabbet (sevgi) tohumu eker ve onda sadakat (doğruluk) hasıl eder. Velhasıl murakabe, öyle bir bekçidir ki ne uyur ve ne de gaflete dalar.”
“Her kulun nefsine ağır, zor gelecek, onu üzecek her vazifeyi yapması lazımdır. Nefis Allahü tealaya itaat eder hâle gelinceye kadar buna devam etmelidir. Nefis, Rabbine karşı kulun perdesidir. Onun isteğine uygun bir hareket olduğu müddetçe vaktin bir safiyeti (hoşluğu, güzelliği) kalmaz. Ona ait uygunsuz bir düşünce devam ettiği müddetçe zikrin safiyeti kalmaz. Nefsin kötü isteklerine ait bu izler, ilim sahiplerinin öğrettikleri şeylerde bir türlü ihlas elde edememelerinde, bunu Allah rızası için yapamamalarında daha çok görülür. Nefis kalbi istila edip kapladığı vakit, artık onu esir etmiş, emri altına almış olur. Kalb nefsin oyuncağı olur. Nefis bir kalbin hâkimi olduğu müddetçe dünyalık ve baş olmak sevgisi kat'iyyen kulun kalbinden ayrılmaz. Nefsininin arzularının istilasına uğrayan bir kimse, Allahü teala ile kendi arasında bağlılıktan bahsetmeye nasıl yeltenebilir? Sonra o abid (çok ibadet eden), nefsin afetlerini bilmeksizin ne cesaretle ibadetinde ihlastan bahsedebilir? Kötü arzular onun ruhudur. Şeytan onun hizmetçisidir. Çekişme, şirk, onun tabiatında, yaratılışında toplanmış; Hak teala ile niza (çekişme) hâlinde bulunmak, Allahü tealanın her emrine itiraz etmek sanki onun tabiatı, huyu olmuştur. Su-i zan, kibirliliğin meydana getirdiği bütün kötü sıfatlar, benlik iddiası, saygısızlık ve meşhur olmak arzusu onun hayatı olmuştur. Onun fenalıkları saymakla bitmeyecek kadar çoktur. Öyle olur ki, Yaratan'a nasıl ibadet ediliyorsa, tapınılıyorsa; kendisine de öyle tapınılmasını ister, arzular. Allahü tealaya nasıl tazim ve saygı gösteriliyorsa kendisine de öyle tazim edilmesini ister. Nefsin bu kötülüklerinin kalıntıları bir kalbde kaldığı müddetçe kulun Rabbine yakın olması nasıl olur? Nefsine şefkat gösterip ona acıyan kimse ebedî olarak felaha, kurtuluşa kavuşamaz. Allah yolunda bulunmak isteyen sadık bir talebeye lazım olan şudur ki; nefsin arzularından bir kırıntı bulunduğu müddetçe şeytan ondan ayrılmaz. Kötü hatıralar, düşünceler ondan kesilmez. Nefsin arzuları baş kaldırıp kendisini ezmek istedikte hemen onun boynunu kırmalı, meylettiği her şeyden hemen ayrılmalıdır. Kendisini kötüleyen kimselerin isnat ettikleri kusurların varlığını hemen kabul etmeli ve onları hemen düzeltmeye gayret göstermelidir. Kendisini methedenleri, övenleri gördüğü zaman da onlara; “Perde arkasındaki görmediğiniz, aslını bilmediğiniz şeyi neden övüyorsunuz?” demelidir. Her nefes alış verişte de nefsine; “Allahü teala seni muradına kavuşturmasın, isteklerini vermesin. Arzu ettiklerinden uzaklaştırsın!” demelidir. Nefsin arzularının nezahatinden, güzelliklerinden bahsedildiği, bunların beslendiği, yeşertildiği bir yerde bulunmaktan Allahü tealaya sığınırız. Nefsin isteklerini beğenen ve onlara kıymet veren veyahut bedeninde ondan daha çok cimrilik yapan bir şeyin var olduğunu zanneden bir kimse, nefsi tanımamış demektir. Kötülüklerle dolu olan nefis, nasıl olur da tenzih edilir, kusurlardan berî, uzak tutulur? Yahut onun için, bir Müslüman kardeşine nasıl kızılıp eza edilir? Halbuki insan, öldürücü bir zehirden nasıl korunuyorsa, nefsin kötülüklerinden öyle korunması gerekir. Kalbinde nefsin kötülüklerinin izleri kaldığı müddetçe, kalbe kat'iyyen bir hayır kokusu gelmez. Çünkü kalbde bulunan nefsin arzularının bakiyesi, Rahmet-i İlahiyeye karşı bir kalkandır. Kalbi, Allahü tealanın rahmetinden mahrum bırakır. Nefsin kalbe saldırıları kuvvetlendiği zaman, kötülükleri artar ve hayır, iyilik istemesi azalır. Sözün kısası; kalbde, nefsin arzularından bir kırıntı bulunduğu müddetçe, şeytan ondan ayrılmaz. Kötü hatıralar, düşünceler ondan kesilmez. Hak yolcusu olan talibin, bütün işleri bir yana bırakıp, devamlı nefse karşı durmakla vaktini geçirmemesi de lazımdır. Başka bir işi yokmuş gibi hep nefse karşı gelmekle meşgul olursa, kendisini asıl maksattan alıkoyar. (Onu tamamen serbest bıraktığı zaman da böyledir.) Hak yolcusu, nefsini kandırıp ona bir rahatlık vaat etmeli, fakat bu rahat, kendisi için olup nefsin azmasına sebep olmamalıdır. Sonra nefsin aldatılması işinden mümkün olduğu nisbette vazgeçmeli, azaltmalıdır. Devamlı ona karşı duran kimseye, nefsi düşman kesilip onu meşgul eder, kendisini uğraştırır. Fakat onu oyalamak suretiyle elde etmeye uğraşırsa, nefsin günah olan arzularına tâbi olmaktan kurtulur. Bu sefer, nefis, İslamiyete uyar. Nefis, murad sahibinin arzu ettiği hâle büründüğünü ve artık dünyadan vazgeçtiğini, ilim öğrenip onunla amel ettiğini ve bunda ihlas sahibi olduğunu iddia ettiği vakit, nefsi şaşmaz bir terazi ile tartmak, denemek lazımdır. Bu terazide, zulüm ve haksızlık korkusu bulunmamalıdır. Bunun da başlıca yolları şunlardır: Nefsin övülmesinden sonra, onun kötülüklerini tasvir edip anlatmalıdır. Kendisine bir şey verilip onu kabul ettikten sonra, onu hemen başkasına vermeli ve nefsin elini boş bırakmalıdır. Nefis, bir şeye yönelicek, ona meyledince, hemen ondan yüz çevirmelidir. İkram ve izzet içinde kalınca, hemen zillete düşürüp, hepsini elinden almalı, ihanete uğratıp onu aşağılamalıdır. Bütün bu sayılanlar, nefis için birer ölçü aleti, deneme vasıtasıdır. Bunlardan herhangi biriyle nefis tecrübe edildiği zaman, önceki hâlinde bir değişiklik belirdiği ve teşkilatından yardım istemeye başladığı vakit, iyi bilinmelidir ki, henüz onda kötülük arzularının kalıntıları vardır. Daha ıslah edilmeye muhtaçtır. Onunla mücahede etmek, uğraşmak ve onu asla başıboş bırakmamak lazımdır. Cenab-ı Hakk'ın rızasını kazanmak için uğraşan bir talibin, bu kötülükleri bırakmayan nefse itaat etmesi asla uygun olmaz. Nefis, tecrübe edildiği zamanda, kötülüğü meydana çıkarsa, Cenab-ı Hakk'a yaptığı ibadeti, kendisi için yapmış olduğu ve bu ibadetlerle kendisinin helak olmasına yardım etmiş olduğu anlaşılır. Hakk'a kavuşmayı isteyen bir kimse, nefsi ile mücahedeyi terk eder, onu, İslamiyetin istediği yöne cezbedemez (döndüremez) ve onun kötü isteklerine hiç dokunmadan olduğu gibi bırakır ve onlardan kurtulup hakikate kavuşmakta âciz kalırsa, işte asıl felaket o zaman başlar. Bu şuna benzer ki, o, her gün çürük temel üzerine bir bina kurar ve zannına göre yeni ve sağlamdır. Halbuki vefat ettiği gün, pişmanlıkları ve felaketi meydana çıkar. Çünkü o, nefsine kolay ve hoş geldiği için şöhret ve şan peşine takılıp nefsininin elinden kurtulmak için uğraşmamıştır. Bu felaketlere uğramamak, nefsin kötülüklerinden kurtulmak için Rabbinden yardım talep etmeli, her an Rabbini murakabe ederek, başını önüne eğmeli, aczini beyan ederek, bütün benlik davasından vazgeçip susmalıdır. Bir kimsenin rüsva olacağından korktuğu bir düşmanı içinde hâlâ mevcut ise, bu iki sebepten kaynaklanmaktadır: Nefsinin kötü arzularının kalıntıları, Kalbinde, dünyaya, yani haramlarave mekruhlara karşı bir sevgi bulunması. Bir kimse, insanların kendisinden ayrılıp yüz çevirdiklerinde, Allahü tealaya karşı hâlinde bir kıl kadar değişiklik görülüyorsa, kalbinin Allahü teala ile olmadığı, halk ile olduğu anlaşılır. Böyle olunca da, halkı, yüce ve adil olan Rabbine eş, ortak koşmuş olur. Kendisinin başına gelen bir zillet, kötülük hâlinde, hemen bir değişiklik görülürse, iyi günlerindeki gibi olmazsa, o kimse fani olan dünyayı seviyor ve Rabbinden uzak kalıyor demektir. Kalbi, Allahü tealayı zikretmekten, O'nu hatırlamaktan alıkoyan her şey dünyadır. Kalbi, Hakkı talepten, O'nu istemekten alıkoyan her ne varsa, işte o dünyadır. Her ne ki, kalbe hüzün veriyor, o da dünyadır.
EY KARDEŞİM
Ebüssü'ud bin Ebü'l-Aşair El-Bazinî hazretlerinin dostlarından birisine yazdığı uzun bir mektubunun tercümesi şöyledir:
“Ey kardeşim! Allahü tealanın selamı, rahmeti ve bereketi, senin üzerine olsun! Ey dostum, benden istemişsin ki, sana dua edeyim. Evet, doğru ve haklı bir istek! Fakat bu kulun, duası kabul olmaktan yana ümidi azdır. Fakat böyle olsa da, arzunuza uyarak sana dua etmem gerekiyor. Ey kardeşim! Allahü teala, kendi zikrini sana ilham etsin. Nimetlerine karşı şükretmeni nasip eylesin. Senin kalbine, O'nun kaderine karşı razı olmayı yerleştirsin. Seni, yardımından ve sevgisinden mahrum bırakmasın. Nefsinin kötülüklerine karşı, senin vekilin olsun. Yarattıklarından herhangi birine seni muhtaç bırakmasın. Seni, sözünde ve işinde doğru olanlardan ve ahdine vefa gösterenlerden eylesin. Allahü teala seni, zatını sadakat ve edep ile talep edenlerden eylesin. Resulünü de tasdik edip, Sünnetine uymak isteyenlerden eylesin. İyi amelleri işleyerek, herkesin eziyetine katlanıp kimseye eziyet etmeden ahireti talep edenlerden eylesin. Senin için Cenab-ı Hak'tan dileğim odur ki, seni daima zikri ile meşgul eylesin. Kalbinde kendi korkusunu bulundurup titreyenlerden eylesin. İhlas sahibi olup, kendi rızasını düşünerek amel edenlerden eylesin. Zatının birliğini tasdik edenlerden eylesin. Hak tealayı nefislerine tercih edenlerden eylesin. Allah'a karşı olan vazifelerini, nefsinin haklarından önde tutanlardan eylesin.”