EBU TÜRAB-I NAHŞEBÎ

Asker bin Husayn Horasan bölgesinin büyük velilerinden ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimi
A- A+

Horasan bölgesinin büyük velilerinden ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimi. Üçüncü asırda yaşamıştır. İsmi, Asker bin Husayn'dır. Ebu Türab künyesiyle ve Nahşebî nisbesiyle meşhur olmuştur. Nahşeb'de (Nesef) doğmuştur. Doğum tarihi bilinmemektedir. 245 (m. 859) senesinde Basra civarında çölde vefat etti.

Horasanlı olan Ebu Türab-ı Nahşebî, zamanının âlimlerinden ilim tahsil etti. Aklî ve naklî ilimlerde âlim oldu. Şafiî mezhebi fıkıh ilminde derin âlim idi. Ahmed bin Hanbel'in ilim meclislerinde bulundu. Hatem-i Esam ve Ebu Hatem-i Attar el-Basrî gibi velilerin sohbetlerinde bulunup tasavvuf yolunda ilerledi. Allahü tealanın emirlerini yapıp yasaklarından şiddetle kaçındı. Peygamber Efendimizin sünnet-i seniyyesine sıkı sıkıya sarılıp fazilet ve güzel ahlâk sahibi yüksek bir veli oldu. Nefsin istediklerinden kaçarak ve istemediklerini yaparak yüksek tasavvufi derecelere ulaştı. Hamdun-ı Kassar, Şah Şüca Kirmanî, Ali bin Sehl İsfehanî, Ebu Hamza Horasanî, Ahmed bin Hadreveyh, Ebu Ubeyd Busrî, Hakim Tirmizî ve İbn-i Cella gibi zatlar onun sohbetlerinde yetiştiler.

Ebu Türab-ı Nahşebî'nin ilim ve faziletteki üstünlüğünü işiten insanlar onun gittiği yerlerde etrafında toplanarak sohbetlerinden, hikmetli ve tesirli sözlerinden istifade ettiler. Ebu Türab-ı Nahşebî hazretleri bir sohbeti sırasında; Ebu Türab-ı Nahşebî'ye büyük günahlar hakkında sordular. Buyurdu ki: “Hak tealanın bildirdiği büyük günahlar şunlardır: Boş iddialar, batıl işaretler, gelişigüzel sözler, boş laflar gibi nefsin hevası olan meselelerdir."

Pek çok yerleri dolaşan Ebu Türab-ı Nahşebî hazretleri gittiği yerlerdeki âlim ve velilerle görüşüp sohbet etti. Şakik-i Belhî ile karşılaşıp onunla birlikte Bayezid-i Bistamî'yi ziyaret etti. Bu ziyaret sırasında kendileri için bir sofra hazırlanmıştı. Şakik ile Ebu Türab, Bayezid'e hizmet eden bir gence; “Delikanlı gel, yemeği beraber yiyelim.” dediler. Genç; “Ben orucum.” dedi. Ebu Türab; “Gel bizimle ye, bir ay oruç tutmuş kadar sevap alırsın.” dedi. Fakat genç bu teklifi kabul etmedi. Sonra Şakik; “Gel bizimle ye bir sene oruç tutmuş kadar sevap kazanırsın.” dedi. Fakat genç bunu da kabul etmedi. Bunun üzerine Bayezid-i Bistamî; “Allahü tealanın rızasından uzaklaşan şu herifi ne davet edip durursunuz.” buyurdu. Bunlardan bir sene sonra o genç hırsızlığa başladı. Hırsızlık sebebiyle yakalanıp cezalandırıldı.

Ebu Türab-ı Nahşebî hazretleri nefsin istemediklerini yapma ve haramlardan kaçmada kuvvetliydi. Yıllarca başını yastığa koyup uyumadı. Geceleri ibadet ve zikirle meşgul olur, bazen dışarı çıkıp dolaşır, ihtiyaç sahibi olanlara yardımcı olurdu. Bir gece Nahşeb'in mahallelerinde dolaşırken, aniden kulağına sesler geldi. Dikkat edince bazı erkeklerin, bir kadınla tartıştıklarını anladı. Kendi kendine, "Buraya gitmeliyim, bir mazlum ise ona yardım etmeliyim.” dedi. Yanlarına varınca kadın onu gördü ve yanına geldi: “Ey üstad! Fasık ve ömrünü kötü şeylerle harcayan bir oğlum var. Yaptığı kötülükler, işlediği günahlar hakikaten çoktur. Dün gece fısk meclisi kurmak ve şarap içmek istedi. Akşamdan sonra Allahü teala ona bir hastalık gönderdi. Şimdi hasta yatağında yatıyor. Evimiz mescidin yanındadır. Cemaat geceki sesleri duyup geldi ve onu mahalleden çıkarmamı istedi. Bende ağır hasta olduğunu bildirdim. Ölürse hepimiz ondan kurtulur, yahut tövbe eder, kendisi kurtulur. Ölmez ve tövbe de etmezse, o zaman onu şehirden çıkarın dedim.”

Ebu Türab-ı Nahşebî, kadına yardım etti ve kalabalık dağıldı. Sonra aklına o genci görmek ve tövbe ettirmek geldi. Evden içeri girince, genç onu görür görmez feryad edip ağlamaya başladı. “Allah'ım ne kadar kerimsin. Benim gibi ömrünü boşa geçirmiş bir zavallının duasını anında kabul eyledin.” dedi. “Ey genç! Ne dua ettin?” dedi. “Üstadım, bugün seher vaktinde iki dua ettim. Biri; ya Rabbî sabahleyin bana, Ebu Türab'ın yüzünü görmek nasib eyle, ikincisi; ya Rabbî, nasuh tövbesi ihsan eyle dedim. Duamın birini şu anda kabul edilmiş görüyorum, umarım ikincisi de kabul edilir. Ey hocam çok günahkarım. Tövbe etsem, kabul olur mu?” deyince; “Ey genç! Ümitsiz olma! Çünkü Allahü tealanın rahmet denizleri dalga dalga geliyor. Allahü teala ziyadesi ile tövbeleri kabul edici ve affedicidir. Kulların günahlarını bağışlayıcıdır. Asilerin tövbelerini kabul edicidir. Acizlere kafidir. Düşkünlerin en iyi vekilidir. Bütün günahlardan tövbe makbuldür.” buyurdu. Genç elinde tövbe etti ve gözlerinden yaşlar döküldü.

Ebu Türab oradan ayrılınca, genç annesine; “Ey anneciğim! Sana bir vasiyetim var. Yerine getir.” dedi. Annesi; “Evladım, ne vasiyetin var, söyle!” dedi. "Beni bu yataktan ve yumuşak yastıktan, hakir ve zelil toprağa indir. Ebu Türab'la tövbe ettiğim andan sonra, yerde Allahü tealaya tekrar tövbe edeyim. Çünkü bu hastalık beni iyice sardı. Artık bu hastalıktan öleceğimi anlıyorum.” dedi. Annesi isteğini yerine getirdi ve onu yere indirdi. Genç, yüzünü toprağa sürdü, kalb ve ruhunun derinliklerinden gelen bir ses ile; “Ey Allah'ım! Yaptıklarıma pişman oldum. Tövbe ettim. Senin dergahından başka kapım yok. Dertlilerinde yanağı, muhtaçların sığınağı sensin. Toprakla bir olmuş, zamanını boşa geçirmiş ben kuluna rahmet et.” diye yalvarıp inledi. Onu topraktan kaldırıp yatağa yatırdılar. Gece olunca genç vefat etti.

Ebu Türab; o gece rüyada Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellemi gördü. Yanında iki yaşlı zat var idi. Onlarla beraber çok kalabalık geldi. Birisi ona; “Bu, Muhammed Mustafa'dır sallallahü aleyhi ve sellem, diğer taraftaki yaşlı zat ise İbrahim Halilullah'tır (Aleyhisselam), diğer taraftaki ise Musa Kelimullah'tır (Aleyhisselam). Bu kalabalık ise, yüz yirmi bin küsur peygamberdir.” dedi. Ebu Türab ileri koştu. Selam verdi. Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem selamına cevap verdi. Onunla müsafeha etti. “Ya Resulallah, siz Nahşeb'e gelmiş miydiniz?” diye arz etti. Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Ey Ebu Türab! Dün senin elinde tövbe eden genç, bu gece vefat etti. Allahü teala onu, dostları derecesine kavuşturdu. Ona velilik makamı ikram eyledi. Beni ve yüz yirmi bin küsur peygamberi, onu ziyarete gönderdi. Ey Ebu Türab! O gence izzet gözü ile bakın. Cenazesinde hazır bulunun.”

Ebu Türab-ı Nahşebî uyandığında bu hâlden kalbine bir incelik geldi ve; “Ey Allah'ım! Ne kadar kerimsin. Daha dün fıskı yüzünden, mahalleden çıkarmak istedikleri bir fasıkı, bir ağlama ve inleme, bir tövbe ve pişmanlık ile bu dereceye kavuşturdun.” dedi. Bu zevk ve hâlde iken, diğer odadan küçük kızının feryadını duydu. Ağlıyordu. “Evladım, seni ağlatan şey nedir?” dedi. “Babacığım, rüyamda filan mahallede tövbe eden bir gencin vefat ettiğini ve her kim onun cenazesine bakarsa, Allahü teala, ona, kendisinden istediği her şeyi verir dendiğini görüp duydum. Babacığım, evden dışarı çıkmayı asla istemezdim, fakat şimdi izin verirsen, gidip o gencin cenazesini göreyim ve Allahü tealadan kendim ve diğer kullar için necat, kurtuluş isteyeyim.” dedi. Ona izin verdi. Cenazesine giderken yolda yaşlı bir kadın gördü. Ona; “Ey Ebu Türab! Hakk'ın rahmetinin neler yaptığını gördün mü? Fıskının çokluğu yüzünden mahalleden çıkarılmak istenen genç, bu gece vefat etti. Evliya silsilesine dahil edildi. Rüyada bana, cenazesinde bulunan mağfiret olunur diye söylediler.” dedi. Başka âlim zat da aynı rüyayı gördü. İnsanlara bu durum haber verildi. Bütün şehir halkı akın akın gencin cenazesine katılmak için geldi. Tam bir izzet ve ikram ile onun namazı kılındı, sonra defnettiler.

Ebu Türab-ı Nahşebî hazretleri pek çok hac etti ve sevgili Peygamberimizin kabrini ziyaret etmek için Medine-i Münevvere'ye gitti. Bu yolculukları esnasında da pek çok âlim ve veli ile görüşüp sohbet etti. Birçok kerametleri görüldü. Ebu Türab-ı Nahşebî, Mekke-i Mükerreme'de bulunduğu sırada Harem-i Şerif'te bir kenara yaslanarak uyumuştu. Rüyasında hurilerden bir kısmı gelip kendilerini ona göstermek, onunla konuşmak istedi. Ebu Türab; “Ben kendimi Allahü tealaya o kadar verdim ki, hurilerle oturup konuşacak vaktim yok.” dedi. Huriler etrafında gürültü ederlerken, Cennet meleklerinin reisi Rıdvan gelip; “Bu aziz size yüz vermesi mümkün değildir. O, Cennet'teki yerini almadıkça sizinle ilgilenmez. Gidin, o zaman gelirsiniz.” dedi.

Ebu Türab-ı Nahşebî hazretleri tasavvuf yolundaki talebelerin dikkat edecekleri hususları açıklarken hac yolculuğu hususunda şöyle buyurdu: “Tasavvuf yolundaki talebeler için, nefslerine uyarak yaptıkları seferden daha zararlı bir şey yoktur. Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Yurtlarından çalımsatarak, insanlara gösteriş yaparak çıkanlar ve Allah yolundan alıkoymaya çalışanlar gibi olmayın...” (Enfal suresi: 47) buyurdu. Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifte; “İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, ümmetimin zenginleri hacca seyahat için giderler. Orta durumda olanları ticaret için, kurralar (Kur'an-ı Kerim okuyucuları) riya için, fakirler de dilenmek için giderler.” buyurdu.

Ana-baba ve hocanın rızası ve izni olmadan yola çıkmamalıdır. Eğer izinsiz çıkarsa, seferinde birçok engelle karşılaşır veya yolculuğunda bereket olmaz. Topluluk hâlinde yolculuk yapılıyorsa, en zayıfların yürüyüşü gibi yürümelidir. Arkadaşı durduğu zaman durmalıdır. Mümkün mertebe, namazları vaktinden sonraya tehir etmemelidir. Eğer mümkün ise, yürüyerek gitmeyi, bir vasıtaya binerek gitmeye tercih etmelidir. Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifte; “Bir bineğe binerek hacca giden kimsenin, bineğinin attığı her adım için yetmiş hasene, yürüyerek giden kimsenin her adımına karşılık ise harem hasenatından yedi yüz hasene (iyilik) vardır.”buyurunca, Eshab-ı kiram (r.anhüm); “Harem hasenatı nedir?” diye sordular. Bunun üzerine Resul-i ekrem; “Onun bir hasenesi, yedi yüz bin hasenedir.” buyurdular.

Toplulukla yapılan yolculukta, mümkün mertebe yolculuk arkadaşlarına hizmet etmeli, onların meşakkatlerini gidermelidir. Adî bin Hatem şöyle rivayet etti: Resulullah'a sallallahü aleyhi ve sellem; “Ey Allah'ın resulü! Sadakaların en faziletlisi hangisidir?” diye sorulunca; “Kişinin, Allahü tealanın rızası için arkadaşlarına hizmet etmesidir.” buyurdu. Bir memlekete varılınca, eğer orada büyük bir âlim varsa, önce onun ziyaretine, yoksa, salih kimselerin yanına gidilir. Böyle kimseler çoksa, en faziletli ve kıymetli olanının yanına gidilir. Yine bir memlekete gidildiği zaman, abdest ve temizlik ihtiyacının giderilmesi için uygun bir yer aranır. Akarsu olan yer, yerleşmek için tercih edilir. Abdest aldıktan sonra, iki rekat namaz kılar ve yanına gideceği büyük bir zat varsa onun yanına gider. Yanında bir süre oturur. Soracağı bir husus varsa sorar, yoksa onun yanında konuşmaz. Eğer o büyük zat bir şey sorarsa, cevap verir.

Yolculuğa çıkan kimsenin yanında abdest için bir kap bulundurması lazımdır. Büyüklerden bazısı, yolculuk yapan birisi ile müsafeha yapınca, onun avucunda ve parmaklarında su kabı taşıdığına dair bir iz olup olmadığına bakardı. Eğer böyle bir iz bulursa, onu çok iyi karşılar, bulamazsa, ona yüz vermez ve kabul etmezdi. Yine onlardan birisi, yolculuk yapan birisinin yanında su kabı görmezse, bundan, onun namazı terketmeyi göze aldığına hükmederdi. Yola çıkacak kimsenin yanına; iğne, iplik, makas, çakı v.b. gibi şeyleri alması müstehabdır. Çünkü bunlar, farzları eda etmeye yardımcı olurlar. Yolculuğa çıkmak isteyen bir kimsenin, dostlarını ve tanıdıklarını ziyareti, onlara veda etmesi ve onlarla helallaşması lazımdır. Yola çıkan kimsenin özellikle namazlarını terketmemesi lazımdır.

Ebu Türab-ı Nahşebî hazretleri çok ibadet ettiği gibi, nefsinin isteklerine de şiddetle karşı çıkardı. Günlerce ağzına yiyecek bir lokma almadığı, bir yudum su içmediği olurdu. Onun bu husustaki gayretini İbn-i Cella şöyle anlattı: “Ebu Türab, Mekke'ye geldi. Bitkin, yorgun ve zayıf görünmüyordu. “Neredeyemek yedin?” dedim. “Basra'da, Bağdat'ta, bir de burada.” dedi. Yine İbn-i Cella derki: “Üç yüze yakın veli gördüm. Bunlardan dördü çok büyük olup, ilki Ebu Türab idi.”

Sohbetinde bulunanlardan birisi üç gün bir şey yememişti. En sonunda karpuzun kabuğuna elini uzattı. Ebu Türab-ı Nahşebî hazretleri ona; “Sen tasavvufa yaraşmazsın. Hadi git, senin çarşıda bulunman ve geçimini oradan temin etmen lazımdır.” buyurdu.

Kulzüm Mescidi'nin kayyımı şöyle anlatıyor: “Ebu Türab-ı Nahşebî bu mescide girdi. Kendisini tanımıyorduk. Burada günlerce oturup ibadet etti. Hiç mescitten dışarı çıkmadı. Yanına gittim. “Bugün bir şey yedin mi?” diye sordum. “Hayır yemedim.” dedi. “Ya dün?” dedim. “Hayır.” dedi. “Ondan önceki gün yedin mi?” deyince de; “Hayır.” dedi. Ben; “Peki kaç günden beri böylesin?” diye sorunca; “Yedi günden beri.” buyurdu. Çarşıya gittim. “Mescidde yedi günden beri hiçbir şey yemeyen adama bir şeyler götürün.” dedim. Kendisine çok miktarda yiyecek ve içecek getirdiler. İhtiyacı kadar yedikten sonra doyan Ebu Türab-ı Nahşebî bir bardak su içti. Sonra ibriğini alıp mescitten çıktı. Kimseye bir şey söylemedi. Biz, temizlenmeye gidiyor, döner zannettik. Fakat o, şehirden ayrılmak üzere yola çıktı. Bir müddet gittikten sonra ardından gittik. Baktık Mekke yolunda gidiyordu. Ben ardından yürüdüm; “Allah aşkına sen kimsin?” dedim. “Ben Ebu Türab'ım.” diye cevap verdi.

Ebu Cafer Haddad şöyle anlattı: “Çölde bir su kuyusunun başında otururken Ebu Türab-ı Nahşebî beni gördü. On altı günden beri bir şey yememiş ve içememiştim. Bana; “Neden burada oturuyorsun?” dedi. Dedim ki: “Ben ilim ile yakinden hangisi bana galip gelirse, ona göre hareket edeceğim diye bekliyordum. Eğer ilim galip gelirse su içeceğim. Eğer yakin galip gelirse geçip gideceğim.” Bana; “Sen büyük bir maneviyat adamı olacaksın.” dedi.”

Hac yolculuğu sırasında beraberinde bulunan Ebu Abbas Rakkî şöyle anlattı: “Mekke-i Mükerreme yolunda, Ebu Türab Nahşebî ile beraber gidiyorduk. Talebelerinden birisi ondan su istedi. Ebu Türab ayağını yere vurunca, bir pınar kaynadı. Birisi; “Ben bardakla içmek istiyorum.” dedi. Ebu Türab elini toprağa vurdu. Ona beyaz camdan bir bardak verdi. Bu bardak, gördüğüm bardakların en güzeli idi. Hepimiz aynı bardakla su içtik. Mekke-i Mükerreme'ye kadar o bardak yanımızda idi. Bir gün Ebu Türab bana; “Allahü tealanın kullarına ikramda bulunduğu bu işler ve kerametler hakkında talebelerin ne diyor?” diye sordu. Bende, hepsinin bunlara inandığını ve kabul ettiklerini söyledim. Bunun üzerine Ebu Türab; “Ben sana ahval bakımından sordum. Sen ise, onların o mevzuda hiçbir sözünü söylemedin. Senin talebelerin, bu hâllerin Allahü tealanın onlara mekr-i ilahisi olduğunu söylüyorlar. Halbuki durum, onların dediği gibi değildir. Şayet bu hâllere meyl duyulur, onlar arzu edilirse, mekr-i ilahi olur. Fakat böyle bir istek olmadan, böyle hâller zuhur ederse, bu, rabbanilerin mertebesidir.” buyurdu.

Ebu Türab'ın bu sözündeki önemli olan husus şudur: Kerametler ve keşifler, yalnız ona rağbet duyan, o hâllerin kendisinde zuhur etmesini arzu eden kimseler içindir. O kimsenin bütün maksadı ve arzusu bu kerametler olur. Bir kısım kimseler, kerametlere itibarda o kadar ileri gittiler ki, bu sebeple manevi ihsanlardan mahrum kaldılar. Bazıları ise, bunlara meyletmediler. Doğru olan, Ebu Türab'ın kerametlere meyletmenin, onları arzu etmenin noksanlık olduğunu anlatmak istediği sözdür. Hiçbir arifin inkar etmediği husus, arif olanın keramete arzu ve meyl duymamasıdır. Onun maksadı ve arzusu, keramet değildir. Keramet, ariflerin yolunda meydana gelir. Arzusu, hedefi ve matlubu bu olan kimse, aldanmıştır ve helake gider. Böyle kimse, arzu ettiği kerametlere de ulaşamaz. Kerametlere, sadece, isteği ve maksadı keramet olmayan kimseler kavuşur.

Kendisi anlatır: Bir gün Hicaz'da yalnız yürüyordum. Siyah yüzlü bir adam gördüm. Boyu çok uzun idi, korkmuştum. “Dev misin, cin misin?” diye sordum. Bana: “Sen Müslüman mısın, kafir misin?” diye sordu ve “Eğer Müslümansan Allah'tan başkasından korkma!” dedi ve kayboldu.

Ebu Türab-ı Nahşebî hazretleri dünyaya gönül vermezdi. Özellikle kendisine hizmet eden kişilere ikram ve ihsanı boldu. Başını tıraş eden Ebu Ali el-Müzeyyin'e yetmiş dinar vermişti. Dünyasevgisiyle ilgili olarak; “Kalbinde zerre kadar dünya sevgisi olan, Allahü tealanın rızasına kavuşamaz.” “İki şeyi istersiniz, ama bulamazsınız. Bunlar neşe ve rahatlık olup, ikisi de Cennet'te olur.” buyurdu.

Bir sohbeti sırasında da;

·       “Sadık kul, daha amel etmeden, halis kul, amel edince, amelin tadını alır.”

·       “Şu dört şeyi dört yerde sarf edersen Cennet'i kazanırsın: Uykuyu kabirde, rahatı sırat köprüsünde, iftiharı ve öğünmeyi mizanda, nefsin arzularını Cennet'te.”

·       “Ey insanlar! Şu üç şeyi seviyorsanız, biliniz ki onlar sizlerin değildir. Nefsinizi ve canınızı seviyorsanız, onlar Allahü tealanındır. Malınızı seviyorsanız, onlar da varislerinizindir."

Âlimlere ve evliyaya karşı çok hürmet gösteren Ebu Türab-ı Nahşebî hazretleri buyurdu ki:

·       “Allahü teala kimi felakete düşürmek isterse, ona âlimlerin ve evliyanın aleyhinde bulunma hasletini verir.”

·       “Âlim olan, karşısındakinin anlayışına göre konuşur.”

Ebu Türab-ı Nahşebî haramlardan ve şüphelilerden şiddetle kaçınırdı. Bu hususta buyurdu ki: “Kul bütün gücüyle günahlardan uzaklaştığı zaman, Allahü tealanın yardımı, ihsanı her tarafını kaplar. Kalbin günahlar ile kararmasının alameti üçtür. Birincisi günah işlemekten korkmamak, ikincisi ibadetlerde gevşeklik, üçüncüsü de vaaz ve nasihatların ona tesir etmemesidir.”

Hızır Aleyhisselamla sık sık görüşen Ebu Türab-ı Nahşebî, Hızır Aleyhisselamla görüşmesini şöyle anlatır: “Bir gün çölde geziyordum. Birine rastladım. Kim olduğunu sordum. Hızır'ım dedi. Sonra bana; “Ey Ebu Türab! Şimdi Allahü tealanın sevdiği veli kullarının kalbini düzeltmeye memurum. Bu yolda ilk iş, yok olmak (benliğini öldürmek) ondan sonrası ise kurtulmaktır.” dedi.

Ebu Türab'ın, Cabir bin Abdullah'tan radıyallahü anh rivayet ettiği hadis-i şerifte Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem; “Hastalarınızı yemek için zorlamayın, zira Allahü teala onları yedirir ve içirir.” buyurdu. İbn-i Süfyan'an radıyallahü anh rivayet ettiği hadis-i şerifte ise Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem; “Bir kimse gösteriş veya yaptığını işittirmek isterse, Allahü teala onu teşhir eder. Riya yapanın da, Allah riyasını gösterir.” buyurdu.

Ebu Türab-ı Nahşebî ve sevenleri toplanmışlardı. Kendilerine fakirlik ve açlık erişti. Ebu Türab; “Bu nedir, toplanmış aç kalıyorsunuz? Araştırın bir şey çıkar.” buyurdu. Araştırdılar, içlerinden birinin yanında yiyecek bir şey bulduklar. Ebu Türab ona; “Onu arkadaşlarına hibe et. Bize acımadıkça kendine acıyamazsın.” dedi. Onun azığını aldı ve sevenlerine infak etti. Fakat o kimseye hiçbir şey düşmedi. Bunun üzerine o kimsenin basireti, kalb gözü açıldı. Ebu Türab, talebelerinde beğenmediği bir şey gördüğü zaman tövbe eder ve; “Bu zavallı benim yüzümden bu belaya düştü.” derdi.

Tevekkül sahibi bir zat olan Ebu Türab-ı Nahşebî tevekkülle ilgili olarak buyurdu ki: “Tevekkül, kendini kulluk denizine atıp, kalbini Allahü tealaya bağlamaktır. Verirse şükretmeli, vermezse sabretmelidir.” “Senin bize ihtiyacın yok mu?” diye soranlara; “Allahü tealaya muhtaç iken, size ve sizin gibilere nasıl ihtiyacım olur. Fakirin bulduğu şey gıdası, mahrem yerini örten şey ise elbisesidir. Kanaat, Hak tealadan gıda (ve güç) almaktır. Hakiki zenginlik, dengin olan bir kimseye muhtaç olmaman, hakiki fakirlik ise dengine muhtaç olmandır.”

Ebu Türab-ı Nahşebî hazretleri ömrü boyunca Allahü tealanın rızasına kavuşmak için gayret etti. Bir yolculuk sırasında Basra sahrasında 859 (H. 245) senesinde vefat etti. Yanında kimse yoktu. Vefat ettiği sırada namaz kılıyordu. Bu hâlde uzun müddet kaldı. Onun vefat ettiğinden kimsenin haberi olmadı. Bir topluluk yoldan geçerken kendisini görüp, yanına yaklaştıklarında vefat ettiğini anladılar. O hiçbir şeye yaslanmadan, yüzü kıbleye çevrili bedeni kurumuş bir hâlde idi. Bu zaman içinde cesedine vahşi hayvanlar ve kuşlar hiç yaklaşmamış ve vücuduna dokunmamışlardı. Topluluk onu kefenleyip cenaze namazını kıldı ve orada defneyledi.

Kendisi anlatır: “Bir gün çölde gidiyordum. Nefsim yumurta ve sıcak ekmek istedi. Hiçbir zaman nefsimin istediğini yapmamış idim. Fakat nasıl olduysa isteğim galip geldi. Yolumu değiştirip, bir köye girdim. Köyde hırsızlık olmuştu. Onun için köylüler bir yere toplanmış durumu konuşuyorlardı. Beni görünce içlerinden biri, bu adam hırsızla beraberdi, dedi. Beni yakaladılar ve yetmiş sopa vurdular. Bu arada biri gelip beni tanıdı. Bu hırsız değildir. Bu âlim Ebu Türab'tır, dedi. Bunun üzerine benden özür dilediler. İçlerinden biri beni eve yemeğe götürdü. Bana taze ekmek ve yumurta getirdi. Nefsime; “Ey nefs! Yetmiş sopadan sonra ekmekle yumurta yiyebilirsin.” dedim.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası