İstanbul'da yaşayan evliyanın büyüklerinden. Peygamber Efendimizin torunlarındandır, yani seyyiddir ve Mahmud İncirfagnevî'nin torunlarındandır. Buharalıdır. Yaklaşık 849 (m. 1445) yılında doğdu. Tasavvuf yolunda yükseldi. İstanbul Fatih'te yıllarca talebe yetiştirdi. 922 (m. 1516) senesinde vefat etti.
Hace Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin talebesiydi. Onun hasta kalblere şifa olan sözleriyle yetişti. Onun hizmetiyle şereflenip teveccühlerine kavuştu. Ubeydullah-ı Ahrar onu çok severdi. Onu nerede görse ayağa kalkar, tazim ve ikramda bulunurdu. Seyyid Ahmed, hocasının bu iltifatlarından dolayı çok mahcup olurdu. Birgün hocasına; “Muhterem efendim! Bu fakir için gösterdiğiniz tazim, bizi çok üzmektedir.” deyince Ubeydullah-ı Ahrar ona; “Size nasıl tazim etmeyelim ki? Sizi gördüğümüz zaman iki büyüğün azametini müşahede etmekteyiz. Biri; Sevgili Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam'ın neslindensiniz. Diğeri de; Hace Mahmud Fagnevî ceddinizdir.” buyurdu.
Seyyid Ahmed-i Buharî, hocasının bu taziminden utanarak, Ubeydullah-ı Ahrar'ın halifelerinden Simavlı Abdullah-ı İlahî ile Kütahya'nın Simav ilçesine geldi. Yolda Molla Camî ile sohbet ettiler. Abdullah-ı İlahî'ye tâbi olup onun hizmetine girdi. Abdullah-ı İlahî onu çok severdi. Daima sağ tarafına oturturdu. Abdullah-ı İlahî hazretleri, insanların olgunlaşmasını, imanın vicdanîleşmesini sağlayan tasavvufta bir yol olan Nakşibendî tarikatını Anadolu'ya yaymaya başladı. Etraftan pek çok talebe akın akın ona koşmaya, feyizleriyle hasta kalblerine şifa aramaya başladılar. İşte böyle bir evliyanın terbiyesinde olan Seyyid Ahmed-i Buharî, beş vakit namazda imam olur, arkasında hocası ve diğer talebeler namaz kılarlardı. Abdullah-ı İlahî buyurdu ki: “Simav'da altı sene, Emir Ahmed bize yatsının abdesti ile sabah namazını kıldırdı.”
[Image: Edirnekapı'da Emir Ahmed Buharî Hazretlerinin Damadı Hace Mahmud tarafından yaptırılan ve Emir Buharî Tekkesi adıyla anılan zaviyenin cami, tevhidhane ve harem bölümlerinin 1936 yılındaki hâli ve restorasyondan sonraki hâli.]
[Image: Emir Ahmed Buharî hazretleri tarafından 918 (m. 1512)'de Ayvansaray'da Atik Mustafa Paşa mahallesinde ikinci Nakşî tekkesi olarak kurulan zaviyenin haremlik ve selamlık bölümünün restorasyondan sonraki hali ve aynı binanın bir diğer görünüşü.]
Buradan da anlaşıldığı gibi, Ahmed Buharî geceleri hiç uyumazdı. Sadece kuşluk vaktinde, dağa oduna gittiğinde bir saat kadar kaylule yapardı. Ahmed Buharî buyurdu ki: “Hocam ile Simav'da bulunduğumuz zaman, beş vakit namazda bizi imamete geçirirdi. İşrak (kuşluk) namazından sonra hocamın merkebini ve katırını alıp dağa çıkardım. Yüklediğim odunları, öğle namazına yetişecek şekilde eve getirirdim. Öğle namazını kıldırdıktan sonra çift sürmeye giderdim. Yaz geldiğinde de ekinleri biçer, kaldırırdım. Diğer zamanlarda sırtımda çalı taşır, bağ ve bahçe duvarını onarırdım. İkindi namazından sonra da hocamın huzurunda otururdum.”
Ahmed Buharî hazretleri, geceleri hep ibadet eder, gündüzleri oruç tutardı. Bidatlerden şiddetle kaçınır, sünnet-i seniyyeye uymaya çok dikkat ederdi. Daima Allahü tealayı hatırlar, kalbi devamlı zikrederdi. Dünyaya hiç meyletmez, haramlardan kaçar, şüpheli korkusuyla mubahları dahi terk ederdi. Devamlı Allahü tealanın huzurunda olduğunu düşünür, ona göre hareketlerini düzeltirdi.
Ahmed Buharî, Simav'da bir müddet kaldıktan sonra hocasından izin alarak hacca gitmeye karar verdi. Hocası ona on akçe yol harçlığı, binek olarak da eşeğini verdi. Yolda okumak üzere bir Kur'an-ı Kerim ve Mesnevî aldı. Akşam namazını kıldırdıktan sonra hocası ve arkadaşlarıyla vedalaşarak yola koyuldu. Yolda, bir kimsenin çok ısrarı üzerine Mesnevî'yi ona verdi. O kimse de hediye olarak ikiyüz akçe vermek istedi. Almamak için çok uğraştı ise de sonunda kabul etmek mecburiyetinde kaldı. Bir müddet daha gittikten sonra bir konakta Kur'an-ı Kerim'ini çaldılar. Kudüs'e kadar parası kendisine yetişti.
Ahmed Buharî buyurdu ki: “Kudüs-i şerifte idim. Mescid-i Aksa imamı bize muhabbet edip Kudüs medreselerinin birinde bize bir oda ayırdı ve orada günlerimi geçirmeye başladım. Medresenin kayyımı (hizmetlisi) bize iki ekmek getirirdi. Birgün dedi ki: “Bu ekmek, odanın hissesidir.” O zaman içime bir sıkıntı düştü. Vakıf ekmeğini yemeyi kabul etmeyip; “İhtiyacım yoktur, istemiyorum.” dedim. Kayyım da; “Öyle söylüyorsun ama görenler seni zengin zannederler ve odadan çıkarırlar. Ekmeği al, yemezsen bir başkasına verirsin.” dedi. Ben de; “Senin olsun.” dedim1.
[Image: İstanbul Ayvansaray'daki Emir Buharî Tekkesinin restorasyondan sonraki hâli, başka bir görünüşü ve Tekkenin Mescidinin kitabesi.]
[Image: Emir Ahmed Buharî'nin Fatih'de Hoca Üveys mahallesinde bulunan ve İstanbul'daki en eski Nakşî Tekkesi olan Zaviyenin yerine yapılan Emir Buharî Camii ve bu caminin kitabesi.]
Ondan sonra hatırıma; “Bir kazanç yolu olsa da ondan günde bir akçe gelir olsa ve onunla nafakamı temin etsem.” düşüncesi geldi. O anda içeri bir köylü girdi. Bana; “Efendim! Yazı yazmayı bilir misin?” dedi. “B2iraz okumu3şluğumuz var.” dedim. Bir kitap göstererek; “Bunu yazarsan, her yaprağına bir akçe vereceğim4, istediğin kadar yazabilirsin. Hepsi d5e kabulümdür.” dedi. Kalem, kâğıt ve mürekkep de getirdi. O kitaptan her gün bir yaprak yazardım ve bir akçe alır, onu nafakamda kullanırdım. Hiç kimseden sadaka almazdım. Bey gibi geçinip giderdim. Sonra artan paralarla hac yolculuğuna devam ettim. Mekke-i Mük6erreme'ye gittiğimde, her gün yedi defa tavaf yedi defa da sa'y yapacağıma nezretmiştim. Sayı olarak kırkdokuz sa'y ediyordu. Gece yarılarına kadar devam ederdim. Gece yarısı Harem-i şerife karşı ayakta durarak dua ederdim. Bazen de oturarak duada bulunurdum. Sonra tavafa devam ederdim. Hiçbir gün yatıp uyuduğumu hatırlamıyorum.”
Seyyid Emir Ahmed-i Buharî, bir sene kadar Kudüs-i şerifte, bir sene de Mekke-i Mükerreme'den kaldı. Hocası Abdullah-ı İlahî, Simav'dan hacca gidenlere tembih ederek, Emir Ahmed Buharî'nin artık gelmesini buyurdu. Haberi alan Ahmed Buharî; “Baş üstüne.” diyerek, o sene hacılarla beraber Simav'a geldi. Bir müddet daha Simav'da hocasının hizmetinde bulunan Ahmed-i Buharî, birgün hocasına; “Efendim! İstanbul evliyasını merak eder dururum. Müsaade ederseniz, gitmek istiyorum.” dedi. Hocası da; “Bizi de sık sık İstanbul'a davet ediyorlar. Vezir, kazasker Manisalı Çelebi, hediyeler ve haberciler göndermiş, gelmemi istemişler. Sen önce git, bize oradan haberler gönder. Durum nedir öğrenelim.” buyurdu. Ahmed-i Buharî hemen yola çıktı. Günler sonra İstanbul'a geldi.
Emir Ahmed-i Buharî hazretleri buyurdu ki: “İstanbul'a geldim. Fakat ne bir kimse beni tanırdı, ne de ben bir kimseyi. Vefa'ya gittim. Şeyh Vefa hazretlerinin camisine vardım. İkindi namazını bir köşede kıldıktan sonra beklemeye başladım. Şeyh Vefa, mihrap içindeki kapıyı açıp girdi. Talebelerine imam oldu. Namazdan sonra talebeleriyle Allahü tealayı zikre başladılar. Sessizce, herkes kendi hâlinde Cenab-ı Hakk'ın ismini anıyordu. Onları uzaktan seyre daldım. Hocaları Vefa hazretlerine bakmak isteyince o da başını kaldırıp bana doğru bakıyordu. Zikirleri bitince yerimden kalkıp hocaları ile musafaha etmek istedim. Şeyh de yerinden kalkıp bana doğru geldi ve beni kucaklayıp bağrına bastı. Epey zaman konuşmadan oturdum. Sonra talebelerine dönerek; “Seyyid Ahmed, bizim misafirimizdir. Hak ve hukukuna riayet ediniz.” diyerek ayrıldı.
O gece rüya gördüm ki Vefa hazretlerinin camisinin bir direğinde bir kandil yanıyor. Fakat alevi parlak değildi. Benim de elimde bir mum vardı. Mumu o kandilden yakmak istedim. O kandilin yanına gittim. Elimdeki mumu yakmak için uzattım. O anda kandil ortadan kayboldu. Yerime geldim. Oturdum. Direğe baktığımda, kandil yine orad7a duruyor, sönük bir vaziyette yanıyordu. Tekrar mumu yakmak için gittim, yine kayboldu. Bu şekilde üç def8a tekrar ettim. Mumu yakmaya muvaffak olamadım. Ertesi gün V9efa hazretlerinin sohbetlerine katıldım. Bir gün daha orada kalıp izin alarak ayrıldım. İstanbul'un durumunu bildirir bir mektup yazarak, hocam Abdullah-ı İlahî'ye gönderdim. İstanbul'un durumunu bildiren mektupta; “Burada kişi gönül rahatlığında. Fakat hakikatte dostun eteklerine yapışarak, huzurunda olmak daha hoştur.” sözü de yazılıydı.
[Image: Fatih'deki Emir Ahmed Buharî Camiinin ve Türbesinin dışarıdan görünüşü ve minaresi.]
[Image: Emir Ahmed Buharî hazretlerinin yazdığı Hall-i ebyât-ı müşkilât-ı Celâleddin Rûmî adlı risalenin yazma nüshasının ilk sayfası ve 2a sayfası.]
Abdullah-ı İlahî hazretleri, bu mektuptan bir müddet sonra İstanbul'a geldi. O sırada padişah İkinci Bayezid idi. Vezir Manisavîzade Muhyiddin Mehmed Efendi, Abdullah-ı İlahî ve talebeleri için yer tahsis etti. Fakat bunu kabul etmeyip Zeyrek Camii'nin boş ve viran hâle gelmiş medresesine yerleşti. Âlimler ve diğer insanlar, onun cana can katan sohbetlerine koştular. Ondan feyiz aldılar. Abdullah-ı İlahî, Seyyid Ahmed-i Buharî'ye burada icazet (diploma) verdi. Evranos Bey'in oğlu Ahmed Bey, Rumeli'de Vardar Yenicesi'ne Abdullah-ı İlahî'yi davet etti. Abdullah-ı İlahî, yerine Seyyid Ahmed-i Buharî hazretlerini vekil bırakarak Vardar Yenicesi'ne gitti ve orada vefat etti.
Emir Ahmed-i Buharî, İstanbulluları irşada, yetiştirmeye başladı. Her taraftan talebeler huzuruna koşuyordu. Bereketli sohbetleriyle talebelerin dünyaya meyilleri azalıyor, hidayete kavuşarak, ahirete yöneliyorlardı. Talebeleri çoğalınca Fatih Camii'nin batısında yakın bir yere mescit ve talebelerin kalacağı bir ev yaptırdı. Orada ders vermeye başladı. Talebesi daha da çoğalınca Ayvansaray'da Balat'a yakın bir yerde, Galata'ya karşı birçok oda yaptırdı. Bir de Edirnekapı'da dergah inşa ettirdi. Talebeler, oralarda ikamet ederek derslerine devam ettiler.
Talebeler, huzurunda çok edepli otururlar, daima gösterişten uzak durur, kalben Allahü tealayı zikrederlerdi. Seyyid hazretleri, sohbetlerinde hiç dünya kelamı konuşmazdı. Yani Allahü tealanın emir ve yasaklarından, Resulullah Efendimizin mübarek sözlerinden, âlimlerin hâllerinden başka şey anlatmazdı. İnsanların kalbinden geçenleri velayet nuru ile keşfederdi. Çok kimse sualini sormadan cevaplarını alır, tatmin olur giderlerdi.
Seyyid Emir Buharî hazretleri, talebelerine, yollarının esaslarını şöyle bildirdi: 1- Ruhsatlardan sakınarak, nefse zor gelenleri yapmak, 2- Bidatleri terk etmek, 3- Sünnet-i seniyyeye sıkı sarılmak, 4- Gösterişten uzak olmak, 5- İnsanlarla ihtiyaç kadar görüşmek, 6- Az konuşmak, az yemek, az uyumak, 7- Geceleri ibadet etmek, 8- Gündüzleri oruç tutmak.
Seyyid Emir Ahmed-i Buharî, 922 (m. 1516) senesinde Cemaziyelahir ayının bir Pazartesi günü, kuşluk vaktinde talebelerine vasiyetini yaptı. Vasiyetlerinden biri de; “Mezarımı mescidimin güneyindeki duvarın dibine kazınız. Yanındaki defne ağacını kesmeyiniz.” idi. Talebeleriyle vedalaştı ve onlara son nasihatlarını yaptıktan sonra Kelime-i şehadet getirerek vefat etti. O gece ay tutulmuştu. Şeyh Kasım Çelebi; “Bu gece ya Emir Buharî vefat etti veya etmesi çok yakındır.” demişti.
[Image: Fatih'teki Emir Ahmed Camii'nin 1941 yılında yıkılıp yeniden yapılmadan önceki hali ve diğer bir görünüşü.]
Mahmud Çelebi anlattı: Hocamız Seyyid Buharî hazretleri vefat edince mübarek bedenini bu fakir yıkadım. Bir talebe arkadaşım da su döküyordu. Yıkama esnasında, üç defa mübarek gözlerini açıp hayattaki gibi baktılar. Mezara indirip toprak üstüne koyunca kıbleye doğru sağ yanı üzerine döndü. Orada olanlar hayret ederek salavat getirmeye başladılar. Mezarı kapandıktan sonra talebe arkadaşlarım üzerini örtmek istediler. Bunun için de ağacı kesmeyi, onunla mezarın üzerini örtmeyi uygun gördüler. Ben müsaade etmedim. Onlar çok ısrar ettiler. Ben de; “Ben gideyim, siz bildiğiniz gibi yaparsınız.” dedim ve oradan ayrıldım. Gittikten sonra ağacı kesmişler. Kabrin etrafını duvar yapıp üzerini örtmüşler. Fakat bir müddet sonra o taşların arasından aynı ağaç çıkı10p büyümeye başladı.
Seyyid Ahmed-i Buharî'nin damadı Mahmud Çelebi anlattı: “Oğlum Necmî Çelebi, şiddetli hastalığa yakalandı. Öyle ki şehrin doktorları ilaç bulmaktan âciz kaldılar. Artık iyi olacağından ümidi kesmiştik. Yakınlarımızdan biri, Ahmed-i Buharî hazretlerine dua etmeleri için haber vermiş. Hemen gelip hastanın yanına oturdular. Hastanın nabzı çok hafif atıyor, ölü gibi yatıyordu. Gözleri de kapalıydı. Seyyid Ahmed-i Buharî, hastaya teveccüh etmeye, Kur'an-ı Kerim okumaya başladı. Sonra dua etti. O anda hasta gözlerini açtı. Emir Buharî'yi görünce hemen doğrulup ellerini öptü. O da hastaya bir tesbih verip istiğfar etmesi için emir buyurdu. Hasta bir iki günden sonra tam olarak sıhhatine kavuştu.”
Mezarı, Fatih Camii'nin batısındaki mescidinin kenarındadır. Yol tarafına pencere açıldı. Ziyaret edenler onun feyiz ve bereketlerinden istifade etmektedirler. Anadolu kazaskeri Ahmed Paşa'nın oğlu Hızır Bey Çelebi, Kaplıca müderrisi iken vazifeden ayrılıp Emir Ahmed-i Buharî hazretlerinin talebesi olmuştu. Hızır Bey Çelebi, hocasının vefat tarihini şöyle düşürdü:
Zorlu imiş ayrılığın, pek zor, ah Şeyh,
Nere gitti bilmem ki Hakka eren Şeyh,
Bu ayrılık, hasret, keder ve halete,
Gönlüme dedim de tarih.
Dedi: “Vah Şeyh.”
Lami'î Çelebi de şöyle söyledi:
Hani o hakikat güneşi, Hakkın lütfu, ihsanı,
Tarikat yolunun kutbu, padişahların mürşidi.
Işık salmıştı Buhara'dan doğarak Rum üstüne,
İftiharıydı ecdadımın, şah idi, din mülküne.
Ahbabın yıldız gibi koydu, ay misali batınca,
Gam bulutlarıyla dolu, yeryüzü olur kapkara.
Çünkü bu sevda buharı can dimağını kapladı,
Dil dedi, tarih; “Ey Seyyid Ahmed-i Buharî ah-vah.”
[Image: Fatih'teki Emir Ahmed Camii'nin ve kabrin bulunduğu sokak ve türbenin girişi.]
Nefehatü'l-üns; sh. 465
Sicill-i Osmanî; cilt-1, sh. 195
Şakayık-ı Nu'maniyye tercümesi (Mecdî Efendi); sh. 362
Tacü't-tevarih; cilt-2, sh. 587
Mir'at-ı Kâinat; cilt-3, sh. 101
Hadaiku'l-verdiyye; sh. 174
Hadikatü'l-cevami'; cilt-1, sh. 42
Sefinetü'l-evliya; cilt-2, sh. 31
Tıbyanu'l-vesail; cilt-3, sh. 195
Menakıb-ı Emir Buharî (Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi Kısmı No: 3622)
Tam İlmihâl Se'adet-i Ebediyye (Hal tercemeleri bahsi)
Başka bir metinle devam etmek ister misiniz?