Hindistan'da yetişen evliyanın büyüklerinden. Şair ve tarihçi. Nizameddin Evliya'nın yetiştirdiği Türk asıllı bir velidir. Künyesi Ebü'l-Hasan ve lakabı Azimüddin'dir. Babası, Seyfeddin Emir Mahmud Şemsî, o devrin mühim sîmâlarındandır. 651 (m. 1253) senesinde Hindistan'da Müminabad şehrinde doğdu. 725 (m. 1325)'te 74 yaşlarında olduğu hâlde vefat edip Dehli'nin Gıyaspur mahallesinde, Nizameddin Evliya'nın türbesi yakınında defnolundu. Emir Hüsrev Dehlevî'nin dedeleri, Türkistan'da Laçin beylerinden idi. Babası Seyfeddin Mahmud da Cengiz'in Müslümanlara yaptığı zulüm ve katliam sırasında Maveraünnehr bölgesinden Hindistan'a göç eden Laçin isimli Türk Kabilesine mensuptu. Seyfeddin Mahmud, göçten sonra Ganj Nehri kenarında bulunan ve şimdiki ismi Patıyalı olan Müminabad kasabasında yerleşti. Dehli sarayındaki devlet adamlarından İmadülmülk'ün kızı ile evlendi. Üç oğlu olup ortancası Emir Hüsrev Dehlevî idi. Zamanın usulüne göre en güzel şekilde tahsil yaparak yetişti. Hafızası fevkalade kuvvetli, zekası ve anlayışı çok güzel olan Emir Hüsrev'in şiir söyleme kabiliyeti de fazlaydı. Daha o küçük yaşta çok güzel şiirler söylerdi. Babası saray erkanı arasına girip Dehli hükümdarı Şah Muhammed Tuğluk'un komutanlarından olmuştu. Babasının sarayda ve ilim, irfan meclislerindeki geniş çevresinden çok iyi istifade eden Emir Hüsrev, keskin anlayışı ve parlak kabiliyeti ile dikkatleri üzerinde topladı. Daha sekiz yaşında iken babası vefat edince yetim kaldı. Bundan sonra onu, annesi tarafından dedesi olan İmadülmülk himayesine aldı. Dedesinin yanında devrin ileri gelen âlim, edip ve şairleri ile tanıştı. Daha oniki yaşlarında iken, anlayanlar tarafından şiirleri takdir ediliyordu. 794 (m. 1292)'de dedesinin de vefat etmesi üzerine Dehli sarayındaki Türk sultan ve kumandanlarının himayesine girdi. Tam yedi sultandan sevgi ve alaka gördü. Sultan Kutbüddin Mübarek Şah, 720 (m. 1320)'de vefat edince Nizameddin Evliya'nın hizmet ve sohbetine koştu ve hakiki devlet ve saadete kavuştu.
Öteden beri hâlis bir Müslümandı. Kırk yıl süreyle oruç tutmanın haram olduğu bayram günleri hariç, devamlı oruç tuttuğu rivayet edilmektedir. Nizameddin Evliya hazretlerinin işaretiyle Hızır Aleyhisselam'ın sohbetiyle de şereflendi. Tam 99 eser yazdı, şiirleri pek çoktur. Gençliğinde meşhur veli ve şair Şeyh Sa'dî ile de görüştüğünü kaynaklar yazmaktadır. Hüsrev Dehlevî bununla iftihar ederdi. 725 (m. 1324) senesinde Sultan Gıyaseddin Tuğluk Şah ile sefere çıkan Emir Hüsrev, sefer dönüşünde hocasının vefat haberini alınca ızdıraptan kendini kaybetti. Her şeyini fukaraya dağıttı. Hocasının kabri yanında yerleşerek, nihayet altı ay sonra 725 (m. 1325)'te vefat etti.
Çok derin bir aşkla sevdiği hocasının ayak ucu tarafına defnedildi. Vefatında 74 yaşındaydı. Hüsrev Dehlevî, dinimizin emir ve yasaklarına tam uyan, cömert, samimî ve âşık biriydi. Şiir ve nesirlerinde dile ve manaya hâkimiyeti, ahengi, tasvirlerindeki güzellik ve derin kültür seviyesi açıkça görülür. Bu sebeple, hemen bütün doğu İslam âleminde sevilip takdir görmüştür. Kısa zamanda Anadolu'ya ulaşan eserleri zevkle okunmuş, Divan Edebiyatı Şairleri tarafından üstad olarak kabul edilmiştir.
Emir Hüsrev, Türkçe'nin yanında Arapça, Farsça ve Hint dilini ve edebiyatını iyi bilirdi. Gazel türünü Hindistan'a o tanıtmıştır.
Eserleri: Nazım ve nesir alanında Farsça birçok eseri olan Emir Hüsrev, sağlığında bu çalışmalarını derleyip düzenleme imkanı bulan ender kişilerdendir. Eserlerinin sayısı hakkında tezkire ve hal tercümesi kitaplarında farklı rakamlar verilmektedir. Belli başlı eserleri şunlardır:
A- Manzum Eserleri:
a- Divanlar:
1. Tuhfetu's-sıgar: Onaltı-ondokuz yaşları arasında, Hakanî-i Şirvanî'nin tesiri altında bulunduğu dönemde yazdığı şiirleri ihtiva eden divanda otuzbeş kaside, beş terci-i bend ve terkib-i bend, kısa bir mesnevî ile diğer şiirleri yer alır. Emir Hüsrev eserin dibacesinde şiir yazmaya başladığı dönemi ve divanı nasıl derlediğini anlatır. Bu divan yaklaşık 670 (m.1272) yılında tamamlanmıştır.
2. Vasatu'l-hayat: Yirmi-otuzüç yaşları arasında yazdığı şiirleri ihtiva eder. Eserin dibacesinde Nizameddin Evliya'nın himmetiyle dilinin çözüldüğünü ifade eden şair en iyi şiir yazma çağının orta yaşlar olduğunu söyler. Bu divanda 8441 beyit bulunmaktadır.
3. Gurretü'l-kemal: Otuzdört yaşından sonra yazdığı şiirleri ihtiva eden divanın dibacesinde şair şiir sanatı üzerindeki düşüncelerini anlattıktan sonra kendi hayatı hakkında bilgi verir. Eserin sonunda Peygamber Efendimiz için yazdığı 221 beyitlik Mir'atü's-safa, Nizameddin Evliya'ya hitaben yazdığı 218 beyitlik Derya-yı Ebrar adlı iki kaside yer almaktadır. Eser 693 (m.1294) yılında tertip edilmiştir.
4. Bakiyye-i Nakiyye: Emir Hüsrev'in 716 (m.1316) yılında tamamladığı bu divan kırküç-altmışaltı yaşları arasında yazdığı şiirlerden meydana gelmiştir.
5. Nihayetü'l-kemal: Emir Hüsrev'in hayatının son günlerinde tamamladığı bu divan çok kısa bir dibaceyle başlar. Sultan Kutbüddin Mübarek Şah'ın ölümü dolayısıyla yazdığı mersiye ile Gıyaseddin Tuğluk'un oğlu İkinci Muhammed Tuğluk'a sunduğu kasidelerden sonra tasavvufî gazel ve rubailer yer alır. Emir Hüsrev'in ilk dört divanı bir arada 1334'te Leknev'de, beşinci divanı ise 1332'de Dehli'de basılmıştır. Divanlardaki aşk konulu gazeller Külliyyat-ı Anasır-ı Devanin-i Hüsrev (Divan-ı Hüsrev) adıyla derlenerek istinsah edilmiştir.
Said-i Nefisî, Emir Hüsrev'in 1726 gazelini Divan-ı Kamil-i Emir Hüsrev-i Dehlevî adıyla 1343'de Tahran'da yayınlamıştır. İkbal Selahaddin'in 1972'de Lahor'da Külliyyat-ı Gazeliyyat-ı Hüsrev adıyla yayınladığı divanda ise 1981 gazel bulunmaktadır.
b- Tarihî Mesnevîler: Emir Hüsrev bu mesnevîlerinde, hizmetinde bulunduğu hükümdarların dönemlerinde meydana gelen hadiseleri edebî bir üslupla anlatmıştır.
1. Kıranü's-sa'deyn: Mecmau'l-evsaf adıyla da anılan eser Emir Hüsrev'in Sultan Keykubad'ın isteği üzerine kaleme aldığı ilk tarihi mesnevîsidir. Eserde Bengal Hükümdarı Buğra Han'ın kendinden ayrı yaşayan oğlu Keykubad ile karşılaşması anlatılmaktadır. Leknev'de 1259'da basılmıştır.
2. Miftahu'l-fütuh: Şairin 690 (m. 1291) yılında tamamladığı bu mesnevîde Sultan Firüz Şah Halacî'nin dört büyük zaferi ayrıntılarıyla ele alınmıştır. Eser 1937'de Lahor'da yayınlamıştır.
3. Aşika: Düvelrani Hızır Han adıyla da tanınan eser Şehzade Hızır Han'ın isteği üzerine kaleme alınmıştır. Gerçek bir aşk hikayesini anlatan bu mesnevîde yer yer tarihi bilgiler verilmiştir. Şairin dört ay içinde kaleme aldığı 4519 beyitten meydana gelen eser Zilkade 715'te (m. 1316) tamamlanmıştır. 1336'da Aligarh'ta basılmıştır.
4. Nuh Sipihr: Kutbüddin Mübarek Şah dönemini ve Hindistan Müslümanlarının örf ve âdetlerini anlatan eser, sipihr (gök) adı verilen dokuz bölümden meydana gelmiştir. Eser 1368'de Kalküte'de basılmıştır.
5. Tuğlukname: Eserde Halacîler'in yıkılışı ve Sultan Gıyaseddin Tuğluk dönemi anlatılmaktadır. 1933'de Haydarabad'da basılmıştır.
c- Hamse: Emir Hüsrev'in hamsesi; Nizami-i Gencevî'nin Mahzenü'l-esrar, Hüsrev ü Şirin, Leyli vü Mecnun, Heft Peyker ve İskendername adlı mesnevîlerinden oluşan hamsesine nazire olarak yazdığı Matlau'l-envar (Leknev'de 1303'te basılmıştır), Şirin ü Hüsrev (1326'da Bombay'da basılmıştır), Mecnun u Leyli (1244'te Kalküte'de basılmıştır), Heşt Bihişt (1337'de Bombay'da basılmıştır), Ayine-i İskenderî (1336'da Bombay'da basılmıştır) adlı mesnevîlerden meydana gelmektedir.
Emir Hüsrev'in Hintçe şiir söylediği bilinmekteyse de kendisine nisbet edilen şiirlerin ona ait olduğu kesin olarak tesbit edilememiştir. Bunlardan Halik Bari adlı şiir kitabıyla bazı manzum bilmeceler ve çeşitli şiir parçaları nesilden nesile intikal ederek günümüzdeki şekillerini almıştır.
B- Mensur Eserleri:
1. İ'caz-ı Hüsrevî: Beş uzun risaleden meydana gelmiş olup ilk dört risalede dil, üslup, kitabet gibi meseleler ele alınmıştır. Beşinci risale Emir Hüsrev'in gençliğinde yazdığı tarihî ve sosyal hadiselere temas eden mektuplarını ihtiva eder. İlk mensur eseri olan Leknev ile ilgili fetihnamesi de bu risalede yer almaktadır. Eser 1392'de Leknev'de basılmıştır.
2. Efdalü'l-fevaid: Emir Hüsrev'in mürşidi Nizameddin Evliya'nın sohbetlerinde tuttuğu notlardan meydana gelmiştir. 1887'de Bombay'da basılmıştır.
3. Hazainü'l-fütuh: Sultan Alaeddin Halacî dönemini anlatan bir eserdir. 1345'de Aligarh'da basılmıştır.
Eserlerinin yazma nüshaları, İstanbul, Bursa, Konya, Kayseri kütüphanelerinde mevcuttur. Bu zikredilen eserlerinden başka, Cevahirü'lbahr, Bahrü'l-ebrar, Enisü'l-kulub, Mir'atü'ssafa, Menakıb-ı Hind, Dehlî Tarihi ve Makalat-ı Çihar-ı yâr isimli eserleri de vardır.
Emir Hüsrev Dehlevî, şairlerin sultanı, fazilet sahiplerinin önderi, sözleri kuvvetli olan yüksek bir zattı. Konuşma sanat ve tavırlarındaki mana ve işaretlerde, önceki ve sonraki şairlerden çoğu ona yetişememiştir. Konuşma tarzında, hocasının kendisine buyurduğu; “İsfehanlılar gibi konuş!” emrine uyardı. Gayet fasih ve beliğ olarak, açık, anlaşılır ve net bir şekilde konuşurdu. Bu edeb1î yönü yanında, tasavvufî hâli de pek yüksekti. Evliyalık yolunda üstün derece sahibiydi. Padişahlarla, âmirlerle görüşmesi, kalbinin dünya işlerine meyletmesine sebep olmazdı. Bu güzel hâli, eserlerinden daha iyi anlaşılmaktadır. Çünkü günah işleyenlerin kalblerinde bereket pek az bulunur. Belki de hiç bulunmaz. Bunun için yazdıkları eserlerde bereket olmaz. 2Yani böylelerinin yazdığı eserler, gönüllerde kabul görmez ve kalblere tesir etmez.
Emir Hüsrev hazretleri, vakitlerinin çoğunu ibadet ile geçirirdi. Geceleri sabaha doğru uyanık olur, teheccüd (gece namazı) kılardı. Teheccüd için kalktığında, her gün Kur'an-ı Kerim'den 7 cüz (140 Sayfa) okurdu. Nizameddin Evliya hazretlerinin en önde gelen talebelerindendir.
Emir Hüsrev'in Hace Nizameddin'e talebe olması şöyle anlatılır: Emir Hüsrev'in babası Seyfeddin Mahmud, bu çok zeki ve çok akıllı olan oğlunun manevî terbiyesi ve yetişmesi için birgün onu alarak, Hace Nizameddin hazretlerine götürdü. Emir Hüsrev çok iyi yetişmiş olmasına rağmen, Hace Nizameddin'i tanımıyordu. O sırada daha, sekiz veya dokuz yaşlarındaydı. Hazreti Hace'nin dergâhına yaklaştıklarında, kapıdan girecekleri sırada, Hüsrev, kendisinden beklenilmeyen bir şey söyledi; “Babacığım, kendimi yetiştirecek bir mürşit seçip ona bağlanmak benim meselem olduğuna göre bu meselede beni serbest bırakamaz mısın?” dedi. Babası hayret etti ve onu kapının dışında bırakıp sohbette bulunmak üzere kendisi içeri girdi. Bu sırada Hüsrev çok güzel bir rubaî söyledi. Kendi kendisine de düşündü ki: “Eğer bu zat, hakikaten yüksek, evliya bir zat ise mutlaka bu rubaîyi ve benim durumumu Allahü tealanın izni ile bilir ve bu rubaîme tatmin edici şekilde karşılık verir.” Hüsrev'in bu düşünceler ile söylediği rubaîsi şu mealde idi:
“Öyle bir şahsın ki sarayının kubbesine,
Farz et ki bir güvercin kondu ve geri döndü.
Bu garip âşık kapınızdadır.
Girsin mi, yoksa geri mi dönsün?”
O zamanda Hindistan'da bulunan evliyanın en büyüklerinden olan Sultanü'l-meşayıh Hace Nizameddin Evliya hazretleri, Hüsrev'in durumunu Allahü tealanın izni ile anlayıp hizmetçisini çağırdı. Dışarıda, kapının dışında bekleyen gence düşüncesine cevap olmak üzere şu rubaîyi okumasını emretti:
“Hemen içeri gir! Ey doğru sözlü insan,
Olalım birbirimize yakîn, tek nefes.
Eğer cahil bir insan, hem de ahmak isen,
Hiç durma! Geldiğin yoldan hemen geri dön.”
Hizmetçi gidip Hüsrev'e rubaîyi okudu. Arzu ettiği cevaba fazlasıyla kavuşan Hüsrev, gayet neşelendi. Derhal içeri girip Hazreti Hace'ye talebe oldu. Tam bir teslimiyet içerisinde hocasına bağlandı. Oğlunun geri kalmasındaki inceliği daha sonra anlayan Seyfeddin Mahmud, bu hadiseden sonra onu daha çok sevmeye başladı.
Hocasına olan muhabbet ve bağlılığı pek çoktu. Tam bir teslimiyetle hocasının sohbetlerinde bulunur ve çok istifade ederdi. Hocası da onu çok sever, ona ayrıca hususen teveccüh eder, yakınında bulundururdu. Her gece yatsı namazından sonra hocasının hususi odasına girer, orada hususi sohbette bulunurdu. Talebe arkadaşlarından birinin bir arzusu varsa onu arz ederdi.
Emir Hüsrev'in hocasına olan sınırsız sevgi ve bağlılığını gösteren çok güzel menkıbeleri olup bunlardan biri şöyle anlatılır: “Bir defasında, Hace Nizameddin'in her tarafa yayılan cömertliğini duyan fakir bir adam, Hindistan'ın uzak bir yerinden yola çıkıp malî sıkıntısını hâlletmek için ondan çok miktarda yardım almak ümidiyle Dehli'ye geldi. Fakat tesadüfen o gün hazreti Hace'nin, bir çift eski ayakkabısından başka verebilecek bir şeyi yoktu. Zavallı adam, bu yüce şahsiyetten asla böyle bir hediye beklemiyordu; fakat onu reddetmeye de cesaret edemedi. Bununla beraber, içinden, çok rahatsız oldu ve bu büyük zattan böyle kıymetsiz bir hediye aldığı için büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Aşırı bir kederle ve bu mevzu üzerinde düşünceye dalarak ayrıldı.
Geri dönüşünde, yol üstünde gece dinlenmek için bir handa kaldı. Yine tesadüfen aynı gece Emir Hüsrev, Bengal'den bir iş gezisinden, Dehli'ye dönüyordu. İhtişamlı maiyet, hizmetçiler ve zenginliklerle oraya varıp aynı handa kaldı. Emir Hüsrev, mücevher ve kıymetli taşların ticaretini yapıyor ve Dehli'nin en zengin kişisi olarak biliniyordu. Ertesi sabah Emir Hüsrev kalktığında, hayret edip; “Şeyhimin kokusunu duyuyorum.” diye bağırdı.
Han didik didik arandı ve sonunda tenha bir köşede, geceleyin Dehli'den gelen fakir bir yolcu bulundu. Dehli'de kaldığı zaman Nizameddin Evliya hazretlerinin yanına gidip gitmediği sorulduğunda, adam üzüntülü bir şekilde; “Evet, hakikatte ben bu uzun seyahati, sadece o büyük veliyi görmek ve sıkıntılarımı hâlletmesi, onun cömertlik ve ihsanından faydalanmak için yaptım. (Eski ayakkabıları göstererek) Fakat üzgünüm ki beni sadece kendisinin bu kıymetsiz ayakkabıları ile gönderdi.” diye cevaplandırdı. Aşk ve muhabbetle yanan Hüsrev, derhal adamdan; bütün bu büyük servet, köleler ve sahip olduğu her şey karşılığında ayakkabıları kendisine vermesini istedi. Nakledildiğine göre o zaman Emir Hüsrev, diğer kıymetli eşyalarından başka 500.000 gümüş para taşıyordu. Zavallı adam, tabiî bunu bir şaka olarak kabul etti. Fakat Hüsrev, üzerinde durarak, yeminle teklifini tekrarladı ve hemen, sevgili hocasının ayakkabıları karşılığında bütün servetini vererek pazarlığı bitirdi.
Fakir adamın nasıl memnun olduğunu uzun uzun anlatmaya lüzum olmadığı açıkça bellidir. O, Hazreti Nizameddin'in hayırseverliğinden hayal ettiğinin yüzlerce katını, yine onun hürmetine başka biri vasıtasıyla almıştı. Bu, zengin bir talebenin hocasına karşı gösterdiği gerçek bağlılığın çok nadir bulunur misallerinden biridir.
Emir Hüsrev, Dehli'ye vasıl olduğunda, hocasının ayakkabılarını, büyük bir hürmetle el üstünde taşıyarak, Hazreti Nizameddin'in huzuruna çıktığında, yolda olan hadiseyi kendisine arz edip ayakkabıları satın aldığını söyledi. Hazreti Hace; “Ona ne kadar para verdin?” dedi. O da; “Benim bir şeye yaramaz servetimin hepsini.” diye cevap verdi. Hace hazretleri tebessüm edip; “Onları ucuza almışsın.” buyurunca Emir Hüsrev; “Efendim, çok şükür ki onlara sahip olan adam, yalnız servetimi teklif etmekle tatmin oldu. Hürriyetimi de isteseydi, benim sevgili hocamın bu mukaddes ve paha biçilmez hatırasına sahip olmak için memnuniyetle onu da verirdim.” dedi.
Hiç kimse, aynı zamanda iki ata binemez. Fakat Emir Hüsrev, zenginlik getiren bir mesleğe sahip olmasına rağmen, sadık bir sûfî olarak, ilahî bir ihsanla, çok güzel bir surette bir imtihanı başardı. Hocasının muhabbeti uğruna zenginliğini feda etti. Kendi zamanındaki birkaç Dehli sultanının sarayında en çok ihsana mazhar olup baş şair olarak en yüksek mevkide bulunduğu gibi, hocasının en kıymetli talebesi olarak kalmayı da başaran Hüsrev'in dehası takdire şayandır.
Siyerü'l-evliya'da bildirildiğine göre Emir Hüsrev hazretleri, hocasından kendisine gelen hususi iltifatları yazıp toplamıştır. Sultanü'l-meşayıh Hace Nizameddin hazretleri, bir defasında Emir Hüsrev'e hitaben; “Seni o kadar çok seviyorum ki başka herkesten daralabilirim. Fakat senden daralmam.” buyurdu. Başka bir defa da buyurdu ki: “Herkesten daralabilirim, hatta kendimden bile. Fakat senden daralmam.”
Birgün diğer talebelerden birisi cür'et edip Hazreti Hace'ye; “Efendim! Hüsrev'e yaptığınız nazarlarınızdan birini, benim için de yapın!” dedi. Hazreti Hace buna cevap vermedi. “Kabiliyet getir! İstidadın onun gibi olursa aynı teveccüh sana da yapılır.” demek istedi.
Hace Nizameddin birgün, Emir Hüsrev'e; “Bana dua et! Seni benim yan tarafıma defnederler.” buyurdu. Bu söz, daha sonra birçok defa kendisine hatırlatılmış, o da; “İnşaallah öyle olacaktır.” buyurmuştur. Bir defasında Emir Hüsrev buyurdu ki: “Hocam bu talebesi ile (yani Emir Hüsrev ile) ahd etti, sözleşme yaptı ve Cennet'e giderse beni de beraberinde götüreceğini söyledi.”
Birgün Hace Nizameddin, gördüğü bir rüyayı talebesi Emir Hüsrev'e şöyle anlattı: “Şeyh Necibüddin Mütevekkil'in evinin önünde, pencerenin altından temiz, berrak bir su akıyordu. Bu fakir de (yani Hace Nizameddin) yüksek bir yerde oturuyordum. Çok hoş ve ümitli bir hâl beni kapladı, öyle bir vakitte kalbimden sen geçtin. Kendim için ihsan ettiği nimeti, sana da vermesi için Allahü tealaya dua ettim. Biliyorum ki duam kabul oldu ve o hâl inşallah sende peyda olacak, meydana gelecektir.”
Hazreti Hace, yine birgün Emir Hüsrev'i yanına çağırarak, gördüğü bir rüyayı şöyle anlattı: “Cuma gecesi rüyamda; Şeyhülislam Behaeddin-i Zekeriyya hazretlerinin oğlu Şeyh Sadreddin'i gördüm. Bana doğru geliyordu. Ben de tevazu ile yanına vardım. O daha çok tevazu eyledi. Bu sırada uzaktan sen göründün. Yanımıza geldin. Bazı kıymetli bilgiler anlatmaya başladın. Bu sırada müezzin ezan okumaya başladı. Ben de uyandım. Gör ki bu (senin için) ne yüksek mertebedir.” Emir Hüsrev diyor ki: “Hace hazretleri böyle anlatınca ben mahcubiyet ve çaresizlik içinde arz ettim ki: “Efendim! O yüksek mertebede bulunmak bu hizmetçinin ne haddine. Neyim varsa hepsi sizin ihsanınızdır.” Bu sözler üzerine, hocam içlerini çeke çeke ağlamaya başladılar. Onların bu hâli karşısında ben de kendimi tutamayıp ağladım. Bundan sonra Hazreti Hace emretti. Hususi bir külah getirdiler. Mübarek eliyle bu hizmetçisine (Emir Hüsrev'e) giydirdi ve; “Büyüklerin sözlerini her zaman kalbinde bulundur. Hiçbir zaman hatırından çıkarma!” buyurdu.
Nizameddin Evliya hazretleri şu mealdeki iki beyti, çok sevdiği talebesi Emir Hüsrev için söylemiştir:
“Hüsrev ki nazm ve nesrde misli pek azdır,
Söz mülkü melikliği bizim Hüsrev'e hastır.
Bu bizim Hüsrevimizdir, Nasır Hüsrev değildir,
Zira Nasır'ın üstadı bizim Hüsrev'imizdir.”
Nizameddin Evliya hazretleri, bir defasında buyurdu ki: “Eğer mümkün olsaydı, Hüsrev'le birlikte uyumayı ve aynı mezarda olmayı isterdim.” Yine buyurdu ki: “Şayet testereyi boğazıma dayayıp talebem Hüsrev'den vazgeçmemi isteseler, başımı verip Hüsrev'i terk etmemeyi tercih ederdim.”
Hazreti Hace Nizameddin Evliya Cennet yolcusu olduğu zaman, Emir Hüsrev orada yoktu. Tuğluk Şah'ın beraberinde Luknov taraflarına gitmişti. O yolculuktan dönüp acı haberi öğrenince şaşkına döndü. Üzerine yıldırım düşmüş gibi oldu. Yanıyor, yanıyordu. Ayakta duramıyordu. “Sübhanallah! Güneş batmış. Hüsrev hayatta!” diye haykırdı. Mal mülk namına nesi varsa sevabı hocasının ruhuna olmak üzere hepsini fakirlere sadaka olarak verdi. Çok ağlıyordu. Bir defasında; “Ben kendim için ağlıyorum. Hocamdan sonra çok yaşayamam.” dedi. Hace hazretleri, 725 (m. 1325) senesi Rebiulahir ayının 18. günü vefat etmişti. Emir Hüsrev de altı ay sonra Şevval ayının 18. günü vefat edip sevdiklerine kavuştu.
Zamanında Hindistan'ın manevî sultanı olarak bilinen Emir Hüsrev, birçok güzel vasıfların kendisinde toplandığı çok nadir rastlanan sîmâlardan biriydi. Birkaç lisanın ustasıydı ki bu lisanlarda övülecek derecede mümtazdı. Ana dili Türkçe ve Farsça olmakla birlikte, Arabîde, Araplarla müsabakaya girecek derecede kendisini yetiştirmişti. Aynı zamanda çok iyi bir Sanskrit âlimiydi. Sanskritçe lisanını da çok iyi bilirdi.
Şiirdeki maharet ve dehası yanında o, aynı derecede bir nesir üstadıydı. Düz yazı yazmanın kaideleri ve prensipleri üzerine bir şaheser olan meşhur Nuh Sihpir'i o yazmıştı. Edebî bakımdan bu kadar üstün, meşhur ve zengin olmasına rağmen Emir Hüsrev, Hace Nizameddin Evliya hazretlerinin sohbetlerinde, huzurlarında tatmış olduğu manevî ab-ı hayat karşılığında, bütün dünyevî zenginliklerden seve seve memnuniyetle yüz çevirip bütün servetini mübarek hocasının bir çift ayakkabısı karşılığında gönül rahatlığı ile feda edebilen çok yüksek bir velî idi.
Bütün evliya zatlar gibi, Hace Nizameddin de Hindistan'da yaşayan her tabakadan insanlar arasında, karşılıklı muhabbet ve itimadın geliştirilmesine çok alaka göstermişti. İdare edenler (âmirler) ile idare edilenler arasında sevgi bağının kurulmasını tavsiye eder ve bunun için gayret gösterirdi. Bu hususta ilk şart, konuşarak anlaşmak idi ve Hindistan'da çok çeşitli lisanlar konuşuluyordu. Bunun için bu çeşitli lisanlara tam bir vukufiyeti bulunan Emir Hüsrev'den, bütün Hint halkının aralarında anlaşmayı sağlayacak ve kolaylaştıracak yeni bir lisan bulmasını istediler. Bunun üzerine Emir Hüsrev çalışmaya başlayarak, kuzey bölgesinde konuşulan mahalli dil ile Farisî karışımı bir dil meydana getirdi ve bu karışım Urducanın esasını teşkil etti. Zamanla ve daha sonra gelen nesiller tarafından kullanılarak, bu yeni karışım, daha ince ve kültürel bir dil olan Urdu lisanı hâline geldi. Emir Hüsrev'in Farisî ve Hintçe karışımı hazırladığı bu yeni lisanda ilk şiir söyleyen yine kendisi oldu.