Osmanlıların kuruluş devrinde yaşayan, tefsir, hadis, kelam âlimi ve mutasavvıf. İsmi Muhammed bin Ali el-Hüseynî el-Buharî olup lakabı Şemseddin'dir. 770 (m. 1368)'de Buhara'da doğdu. 833 (m. 1429) senesinde Bursa'da veba hastalığından vefat etmiştir. Türbesi, Bursa'da kendi ismiyle anılan caminin yanındadır. Türbesini ziyaret edenler mübarek ruhundan feyiz almaktadırlar. Seyyid olup soyu Hazreti Hüseyin'e dayanır.
Ona, Buhara'da doğduğu için Muhammed Buharî, Seyyid olduğu için “Emir Buharî”, Yıldırım Bayezid Han'ın damadı olduktan sonra da “Emir Sultan” denilmiştir.
Emir Külal ismiyle tanınan babası Seyyid Ali, Buhara'nın tanınmış mutasavvıflarından olup geçimini çömlekçilikle sağlardı. Buhara'da sevilir ve duasını almak için kendisine sık sık başvurulurdu. Nakşibendiyye tarikatının Nurbahşiye koluna mensuptu. Şah-ı Nakşibend'in meşhur talebesi Seyyid Emir Külal ile karıştırılmaktadır. Emir Külal oğlunu yetiştirmek için büyük gayret gösterdi. Onu sağlam bilgi ve ahlâk temelleri üzerinde yetiştirmeye çalışan Emir Külal, oğluna, bir mesleğe sahip olması için çömlekçiliği de öğretti. Emir Su1ltan küçük yaşta annesini kaybe2tti ve öksüz kaldı. Babası onun annesizliğini aratmayacak ölçüde ona yaklaştı ve3 sevgi bağı kurdu. Babasının ona sık sık verdiği nasih4atlardan biri şöyle idi:
“Ey oğlum! Peygamber Efendimizi, babandan, anandan daha fazla sevmelisin. Soyunla övünmemelisin. Ağzından hiç yalan çıkmamalı. Her günü ömrünün son günüymüş gibi tamamlamaya çalışmalısın. İlim öğrenmekte asla erinip üşenmemelisin. Ak sakallı da olsan, düşmanla cihadı bırakmamalısın. Selam vermeden hiç bir topluluğa girmemelisin. Nikahsız kadınla birarada bulunmamalısın. Kur'an-ı Kerim rehberin, hadis-i şerifler ise yol göstericin olacaktır. Ey oğlum! Hayat her yönü ile senin için bir mekteptir. Hayra koş, kötülükten kaç. En büyük silahın, Allahü tealaya ettiğin duandır. Bunu asla unutma!”
Babasının bu şekildeki nasihatları ile yetişen Emir Sultan, ayrıca birçok tasavvuf ehlinin sohbetlerine de devam etti.
Emir Sultan 17-18 yaşlarına geldiğinde babası vefat etti. Babasının vefatından sonra bir müddet Buhara'da kaldı. Seyyid Usul, Seyyid Nasır, Seyyid Ni'metullah, Ali Dede, Baba Zakir gibi mutasavvıflarla hacca gitmek üzere Buhara'dan ayrıldı. Birkaç yıl Medine'de kaldıktan sonra Bağdat'a uğrayarak Tezkire müellifi Âşık Çelebi'nin ceddi Seyyid Muhammed en-Natta'nın misafiri oldu. Ardından onunla birlikte Anadolu'ya geçti. Karaman, Niğde, Hamid ili, Kütahya ve İnegöl yoluyla Bursa'ya geldi. Kafileye yol boyunca kandil şeklindeki bir nurun rehberlik ettiği, bu nurun söndüğü yere defnedileceğinin kendisine bildirildiği rivayet edilir.
Emir Sultan hazretleri Bursa'ya geldiği zaman, önündeki nurdan üç kandil, pınar başında Üçservi civarında fakirler için tahsis edilmiş eski bir kilisenin yanında durdu. Böylece Emir Sultan Bursa'ya yerleşti.
Bursa'da, Şemseddin Fenarî'den ders aldı. Şemseddin Fenarî ona şerefli el yazısı ile diploma yazarak verdi. Başta Sultan Yıldırım Bayezid Han olmak üzere, Bursalıların sevgisini kazandı. Emir Sultan'ı çok seven Sultan Bayezid Han, bu sevgisinin alameti olarak kızını onunla evlendirdi. Bu evlilikten çocukları dünyaya geldi. Sultan Yıldırım Bayezid Han'a, Abbasî halifesi tarafından “Sultan-ı İklim-i Rum” ünvanı verildiğinde, Padişaha Emir Sultan kılıç kuşatmıştı.
Devrinin en üstün velisi olan Emir Sultan, “Kerametler Sultanı” diye de anılmıştır. Zamanındaki Osmanlı sultanları ona hürmet eder, bir sefere çıkacaklarında, huzuruna gelip mübarek duasını alırlardı. Onun eliyle kılıç kuşanırlardı. Emir Sultan, hayatı boyunca din ve vatan için yapılan gazaları teşvik etti. Talebelerine bu işlerin kutsiyetini devamlı anlatırdı. Vefatından sonra da manevî yardımlarının serhat boylarındaki gaziler tarafından görüldüğü devamlı anlatılagelmiştir.
Emir Sultan çok gayret göstermesine rağmen, Timur-Yıldırım çarpışmasının önüne geçemedi. İki Müslüman-Türk ordusunun birbirleriyle savaşmasını istemeyen Emir Sultan, sonucun ne olacağını da çok iyi biliyordu. Ankara Savaşı'nın başlamasına çok az bir zaman varken, hanımı Hundî Hatun; “Niçin babamı yalnız bırakıyorsunuz ya Emir?” diye sordu. Emir Sultan; “Telaşın boşunadır ya Hundî! Bu savaş bizim aleyhimizedir. Bunu muhterem pederinize daha önce arzettim.” deyince hanımı; “Ne olursa olsun. Şu anda babamın yanında olmanızı arzu ediyorum.” dedi. Hanımının isteği üzerine Allahü tealanın izniyle bir anda cepheye vardı. Orada Sultan Bayezid Han ile görüşmesine rağmen, kararından dönmeye niyetli olmayan Padişahı savaştan vazgeçiremedi. Emir Sultan'ın ikaz ettiği şekilde, savaş Yıldırım Bayezid'in aleyhine sonuçland5ı.67
Ankara Savaşı'ndan sonra Timur Han'ın ordusu Bursa önlerine gelip konakladı. Ordu uzun süre burada kaldığı için 8Bursa'da yiyecek tükendi9 ve halk sıkıntı içine düştü. Bunun üzerine halk Emir Sultan'a gidip yardım istedi. Emir Sultan onlardan birisine; “Timur'un ordusuna git, orada kumral sakallı, kırmızı yüzlü, kimsenin yüzüne bakm10ayan, bizi yürekten sevenlerd11en bir eskici var. Ona selam söyle ve; “Bir aydan beri Müslümanlar yiyeceksiz kaldı. Göçmezler mi acaba?” de!” buyurdu. Bu emri alan kişi, Timur'un ordusun12daki eskiciyi buldu ve Emir Sultan'ın sözlerini nakletti. Eskici Baba; “Evet, buraya geleli epey oldu. Artık göç vakti geldi.” diyerek elindeki iğne ipliği bir kutuya yerleştirdi. O anda orduda toplanma hazırlıkları başladı. Kısa süre sonr13a Timur'un ordusu şehri terk etti.
Emir Sultan 833 (m. 1429) senesinde Bursa'da veba hastalığından vefat etti. Vefat ettiğinde 63 yaşındaydı. Emir Sultan vefat ederken, Hacı Bayram-ı Velî'nin yıkayıp cenaze namazını kıldırmasını vasiyet etti. Vefat ettiği gün Hacı Bayram-ı Velî manevî bir işaret ile Bursa'ya geldi. Gasil ve tekfin işlerini yaptı ve cenaze namazını kıldırdı. Okun düştüğü yer olan Bursa'nın doğu kısmında yüksekçe bir yere günümüzde kendi ismiyle anılan semte defnedildi.1415
Emir Sultan'ın vefatından yaklaşık iki asır son16ra yanında as17lan ile dolaşan bir zat Bursa'ya geldi. Emir Sultan'ın türbesini ziyaret etti. Bu sırada aslanını bir ağaca zincirle bağladı. Biraz sonra zincirini koparan aslan, aşık gibi türbenin kapısına geldi ve gözlerinden yaş aka aka Emir Sultan'ı ziyaret etti. Sonra olduğu yere dönerek sahibini bekledi.
Emir Sultan Camii'nin yandan görünüşü (sağda) ve merdivenle çıkılan kapısı (solda).
Menkıbeleri: Emir Sultan hazretlerinin kerametleri ve menkıbeleri pek çoktur. Bazıları şöyle anlatılır:
Emir Sultan Buhara'da iken, muhterem pederleri ile birgün bir tenha yerde sohbet ediyor ve bir ayet-i kerimenin tefsiri hakkında konuşuyorlardı. O sırada kalbi mahzun, çok çocuk sahibi, borçlu, belaya mübtela olmuş bir kişi gelip perişan hâlini; “Buhara'da bir bahçem vardı. Onun mahsulü, her sene çoluk çocuğumun nafakasını karşılıyor ve ben de helalinden geçiniyordum. Takdir-i İlahî, birgün bir fırtına esti. Bahçemde bulunan taze ağaçları ve yeni bitmiş sebzelerin çoğunu kuruttu. Bu durumda geçinmeye gücüm olmadığı için çoluk çocuğumu terk ettim. Ey Resulullah'ın evladı! Allahü tealanın zayıf ve biçare kulu olan bana, inayet gözüyle bak. Ayağına düştüm, bana yardımcı ol.” diye anlattıktan sonra yüzünü Emir Sultan'ın babası Ali'nin ellerine sürdü. Emir Sultan'ın mübarek pederi; Cenab-ı Hakk'ın kendisini eski varlığına yeniden kavuşturacağını söyleyerek, onu teselli etti. O anda Emir Sultan hazretleri, o ihtiyara merhamet etmeyi ve şefkatli davranmayı aklından geçirdi. O gece Emir Sultan, muhtaç ihtiyarın bahçesine gizlice varıp gönülden Allahü tealaya dua ederek yalvardı ve; “Ey nimetler veren ve rızıkları taksim eden Allah'ım! Bu fakirin ağaçlarını ve diğer bitkilerini eski canlılığına kavuştur.” deyip mübarek ellerini yüzlerine sürdü.
Daha sonra o fakirin bahçesinde bulunan ağaçlar yeşerdi ve ekili olan sebzeler canlandı. Sabah olunca ihtiyarın kalbine, İlham-ı İlahî geldi ve hemen bahçesine gitti. Bahçesine girdiği zaman, bahçesinde bulunan ağaçların çiçeklenmiş, taze yaprakları çıkmış ve sebzelerin de canlanmış olduğunu gördü. İhtiyar adam bu durum karşısında hayrete düştü. Bahçenin bir köşesinden bostana baktı ve; “Ey rızkı veren ve mahlukatı yaratan Allah'ım! Yalvarmam ve niyazım sanadır. Bana bu garip sırrı bildir. Yoksa bostanıma Hazreti Hızır mı geldi de bahçemin ağaçları ölü iken hayat suyunu içip yeşerdi?” dedi. O esnada Emir Sultan, bahçenin bir köşesinden göründü. İhtiyar durumun hakikatini anlayıp hemen Emir Sultan'ın ellerine sarılmak istediğinde, o gözden kayboldu. Emir Sultan'ın duası bereketiyle bahçesinin ağaçları, diğer sebzeleri yeşerip evvelki gibi meyveli olduğuna şükretti. İhtiyar, Allahü tealanın kudretine hayran kalıp hemen Buhara halkına gitti ve başından geçenleri onlara anlattı. Buhara halkı gelip bahçenin hâlini görünce hayret ettiler. Bu keramet üzerine, hepsi gelip Emir Sultan hazretlerinin mübarek elini öpüp dua talebinde bulundular.
Penç Kalesi, Süleyman Şah zamanında mücahit gaziler tarafından alınmak istenir. Bahsedilen kaleyi top ve tüfekle günlerce muhasara altında tutarlar. Bu sırada yirmiden fazla gazi, orduya azık getirmek için Penç Kalesi'nin ilerisindeki Lince vilayeti taraflarına giderlerken, yolda bol miktarda ganimet ele geçirdiler. Bu ganimetin verdiği sevinç içinde yollarına devam ederlerken, karşılarına yediyüz kadar düşman askeri çıktı. Gazilerin sayısı az olduğu için onlara teslim oldular. Düşman askerleri bunları alıp Lince'ye 1yedi gün mesafe uzaklıkta ve deniz kenarında bulunan Papa Suntüres Kalesi2'ne hapsettiler. Bu kalenin tamire ihtiyacı vardı. Bu yüzden esir Müslümanları tamir için gündüz çalıştırırlar, gece hapsederlerdi. Bu esirlerin içinde Ahmed Zaza isminde bir zat vardı. Bu zat şöyle anlatır:
“Beni ve altı arkadaşımı bir papaza hizmet için verdiler. Papaz her gün bize; “Gelin bizim dinimize girin. Sizi evlendirelim. Elinize para verip sizi rahat ettirelim.” diye teklifte bulunurdu. Sonunda papaz bizi Hıristiyan yapamayacağını anlayınca yanımıza gelmez oldu. “Canın Cehennem'e ey papaz!” diyerek, yedi yıl papaza hizmet ettik. Günlerden, düşmanlarımızın yortu dedikleri birgün idi. Hizmetinde bulunduğumuz rahip ile birkaç papaz aralarında konuşup içki içtiler. Bir süre sonra sarhoş olup akılları3 başlarından gitti ve yere yıkılıp kaldılar. Ben, boğazımda ve ayağımda zincirlere bağlı halkalar olduğu hâlde hap4ishanede yatıyordum. Gece yarısı rüyamda; “Emir Sultan geliyor.” dediler. O anda yeşil bir elbise giymiş nuranî yüzlü bir zatın bana doğru yöneldiğini gördüm. O zat yanıma geldi, elini boğazımdaki zincire uzatıp boğazımdan çıkardı. Bana; “Ey mahpus! Şimdi kâfirlerden sen ve arkadaşların kurtuldu. Hemen vatanınıza gidiniz.” dedi. Hemen uyandım. Boğazımdaki zincirin çıkmış olduğunu gördüm. Allah5ü tealaya hamd edip yanımda yatan arkadaşlarımı uyandırdım ve onların ayaklarındaki ve boynundaki zincirleri çıkardım. Onlara gördüğüm rüyayı anlattım ve; “İnşaallah şimdi serbestsiniz, isterseniz bana tâbi olunuz.” dedim. Onlar da; “Sana itaat ettik ve uyduk.” dediler. Onlara; “Gelin şimdi papazlar ne hâldedir onları görelim.” dedim. Onlar da razı oldular ve yukarıya çıktık. Papazlar kendilerinden geçmiş bir hâlde yatıyorlardı. Kılıçları duvarda asılıydı. Hemen arkadaşlarımla o kılıçları alıp papazları öldürdük. Kale kapısına varınca nöbetçiyi de öldürerek dışarıya çıktık. Kıyıda, gemiye bağlı bir sandal duruyordu. Sandalın içinde sarhoş birinin uyuduğ6unu gördük. Onu da öldürdük ve sandalla oradan uzaklaşmaya başladık. Allahü t7ealaya şükrederek, yedi gün yedi gece kürek çekip bir kıyıya ulaştık. Sandalın içinde bir kap sirke ile altı tane ekmek vardı. Kıyıya varıncaya kadar onunla idare ettik. Karaya çıktıktan sonra topladığımız otları yemeye başladık. Su bulamadığımız için iki arkadaşımız susuzluktan öldü. Bir gölün kıyısına vardığımızda, su içmeyeli üç gün olmuştu. Gölden su içeriz zannettik fakat gölün et8rafı yırtıcı hayvanlarla doluydu. Korkumuzdan su içmeden yolumuza devam ettik. Hâlsiz, çaresiz bir hâlde birbirimize dayanak olarak bir akarsuyun kıyısına vardık.
SAHİBİNE TESLİM OLDU
Sultan İkinci Murad Han'ın otuzbin akçe değerinde bir atı vardı. At, yanına kimseyi yaklaştırmıyordu. Birgün Sultan Murad, Emir Sultan'ın yanına gelerek; “Biz sizin için bir at almıştık. Siz nasıl isterseniz öyle yapalım. Atı getirecek birisini verin de atı size gönderelim.” dedi. Bu arada Emir Sultan'ın yanında bulunan talebelerinden, Hacı Baba denilen bir zat vardı. Sultanın sözü üzerine; “Ah! Hocam bu hizmeti bana verse de o atı ben alıp gelsem, atın tımar ve bakım işlerini yapsam.” diye kalinden geçirdi. Emir Sultan hazretleri ona dönerek; “Ey Hacı Babam! Gidin o ata söyleyin ki: “Senin şimdiki sahibin, Allahü tealanın emrine mu'ti olup fermanına mahkum olmuştur. Sen dahi sahibine tâbi olup Allahü tealanın emrine itaat edip kötü huylardan vazgeçer misin?” Bakalım ne işaret eder?” dedi. O da hemen atın yanına gidip hocası Emir Sultan'ın dediklerini söyleyince at üç defa başını önüne eğip kaldırdı. O, hemen hocasının yanına gidip durumu arz etti. Bunun üzerine Emir Sultan; “Hacı Baba, o, kötü huylarını terk etti. Siz ondan kaçmayın, onu tımar edin.” dedi. Hacı Baba da o atın yanına hiç korkmadan yaklaştı. Emir Sultan hazretleri o ata binip Cuma günleri camiye giderdi. Hacı Baba da her gün o ata binerek pazar işlerini görürdü. O atı bir kenara bağlar, çarşıya giderdi. O at, yanına yaklaşmak isteyen bazı kimselere saldırır, onları öldürmek isterdi. Onlar, o attan canlarını zor kurtarırlardı. Daha sonra bu saldırdığı kimselerin bidat sahipleri olduğu anlaşıldı. Atın yanından Ehl-i Sünnet itikadında olan biri geçse, ona başını eğip sakin sakin dururdu. Bu hâli o kadar meşhur olmuştu ki çarşı halkı o atı görünce bidat sahiplerine, yanına yaklaşmamaları için tembihte bulunurlardı.
Orada su içtik ve biraz istirahat ettik. Orada açlıktan bir arkadaşımızı kaybettik. Dört kişi kalmıştık. Yolumuza devam ettik. Ben, Emir Sultan'ın yardımı ile bir yere ulaşıp kurtulacağımıza inanıyordum. Bir süre sonra Düzan Kalesi'ne vardık. Orada kimse bize, siz kaçak mısınız demedi ve bizi tutuklamaya kalkmadı. Görenler bize acıyarak, ekmek ve yiyecek verdiler. Kaleye varıp kale komutanına hâlimizi bildirdik. O da bizi yedirip içirdikten sonra Semendire İskelesi'ne gönderdi. Her birimiz oradan vatanlarımıza gittik. Çocuklarımızı sağ bulduk. Bir süre çocuklarımızla kaldıktan sonra Emir Sultan hazretlerinin kabrini ziyarete gitmek için bir yerde buluştuk ve Bursa'ya gittik. Orada Emir Sultan'ın türbesini ziyaret ederek, nezrimizi yerine getirdik.”
Sultan Yıldırım Bayezid Han, Müslümanların ibadet etmeleri için Bursa'nın güzide bir yerinde cami yaptırmak istedi. Bu durumdan vezirini de haberdar etti. Bugünkü Ulu Cami'nin yeri uygun görüldü ve arsa sahiplerine mülklerinin bedelleri verildi. Herkes gönül rızasıyla arsalarını verdiler. Fakat caminin inşa edileceği yerde ihtiyar bir kadıncağızın evi vardı. Bu kadıncağız; “Ben evimi satmam.” diye diretti. Ona; “Bize bu ev mutlaka lazım.” denildi ise de hiçbir kimsenin sözünü dinlemedi. Sultan Yıldırım Bayezid Han da o kadının yanına gidip durumu anlattı ise de kadını fikrinden döndüremedi. Sonra Sultan, divanı toplayarak bu hususu görüştü. Divanda, Emir Sultan hazretlerine durumun bildirilmesi ve ona göre hareket edilmesi kararına varıldı. Sultan Bayezid, Emir Sultan'ın huzuruna giderek durumu anlattı ve; “Sizin hizmetinize muhtacız, yoksa cami-i şerif yapılamaz.” dedi. O gece ihtiyar kadın rüyasında, mahşer günündeki hâlini gördü. Herkes Muhammed Mustafa'dan şefaat umup Cennet tarafına gidiyorlardı. İhtiyar kadın da onlar gibi Cennet'e gitmek istedi. Fakat yürümeye gücü olmadığı için Arasat meydanında yapayalnız kaldı. Bunun üzerine ihtiyar kadı9n feryat etmeye başlayınca zebaniler ona; “Niye ağlıyorsun?” diye sordular, ihtiyar kadın; “Müslüman taife Cennet'e gitti. Ben kaldım, onun için ağlarım.” dedi. O sırada gaipten bir ses; “Eğer sen de Cennet'e gitmek istersen, Yıldırım Bayezid Han'a evini sat, inat etme, yoksa muannidlerden (inatçılardan) olup ehl-i nar (Cehennemlik) olursun.” dediği anda, ihtiyar kadın hemen uyandı. Uyandığı zaman, evinin bir nur ile kaplanmış olduğunu gördü. “Elhamdülillah ben de Cennet ehli oldum.” diyerek sabaha kadar ibadetle meşgul oldu. Sonra gönül rızası ile evini satarak, caminin yapılmasına vesile oldu.
Emir sultan, babasının vefatından sonra genç yaşta iken hac mevsiminde Mekke'ye, oradan da Medine'ye gitti. Niyeti, ceddi olan Resulullah'ın mübarek kabirlerine yakın bir yere yerleşmek ve ömrünün sonuna kadar orada kalmak istiyordu. Medine'ye geldiği zaman, kalacak bir yer bulamadı. Seyyidler için ayrılmış bir oda olduğunu duydu ve o10raya gitti. Orada bulunanlar, seyyid olduklarını ve odanın kendilerine tahsis edildiğini söyleyerek, Emir Sultan'11ı odaya almak istemediler. Emir Sultan Onlara; “Ben de seyyidim.” dedi. Onlar; “Senin seyyid olduğunu burada kim bilir? Seyyid olsaydın hâlinden belli olurdu.” dediler. Emir Sultan onlara; “Ben de burada, Allah'ın garip bir kuluyum. Bizim yolumuzda gurur ve kibir yoktur. Gelin beraber kâinatın efendisi Resulullah'ın türbesine gidelim. Selam verelim. Hangimizin selamına cevap verirse, onun nesebinin sahih olduğu belli olsun.” dedi. Bu teklif üzerine onlar türbeye dahi gitmeden, yüzlerini Resulullah Efendimizin türbesine dönerek; “Esselamü aleyke, ya Ceddî!” dediler. Fakat hiçbirine cevap gelmedi. Emir Sultan, ihlas ve şevkle; “Esselamü aleyke, ya Ceddî!” dedi. Resul-i Ekrem mübarek sesiyle; “Ve aleyküm selam ya veledî!” diye cevap verdi. Bunun üzerine orada bulunanlar, görünüşte fakir ve hakir Emir Sultan karşısında büyük bir mahcubiyet duydular ve af dilediler.
Emir Sultan hazretleri, Medine-i Münevvere'ye yerleşmek ve ömürlerinin sonuna kadar orada kalmak niyetinde iken, bir rüya gördü. Rüyasında Peygamberimizi ve Hazreti Ali'yi yan yana oturmuş hâlde gördü. O da gidip edeple yanlarına diz çöküp oturdu. Hazreti Ali ona; “Ey Oğlum! Sana Cenab-ı Hak tarafından ceddin Muhammed'in sünnetini, takva yoluyla öğretmen için Rum iline gitmen işaret olundu. Senin önünde, ilerleyen nurdan üç kandil belirecek, o kandiller nerede gözünden kaybolursa orada kalacaksın. Mezarın da orada ol12acak.” dedi. Emir Sultan uykudan uyanınca; “Demek ki Takdir-i13 İlahî böyle.” diyerek yola çıktı. Hazreti Ali'nin dediği gibi, üç kandil ona kılavuzluk etti. Bursa'ya geldiği zaman, önündeki nurdan üç kandil, pınar başında üç servi civarında fakirler için tahsis edilmiş eski bir kilisenin yanın14da durdular. Böylece Emir Sultan Bursa'ya yerleşti.
BEDENİYLE ÇIKTI
Birgün sohbet esnasında bir zat, Emir Sultan'a, Peygamber Efendimizin miraca çıkmasının cismanî mi, yoksa ruhanî mi olduğunu sordu. Emir Sultan hazretleri buyurdu ki: “Ceddim Resul-i Ekrem, miraca bedeniyle çıktı. Mekansız, zamansız, cihetsiz, sıfatsız olarak Allahü tealayı gördü. Gözsüz, kulaksız, vasıtasız, ortamsız olarak Rabbi ile konuştu. Bu hususta kimsenin şek ve şüphesi olmasın. Bunun doğruluğu, Necm suresinde bildirilmiştir. Resul-i Ekrem için cümle melâike ve bütün mahlukat salavat getirirler. Böyle yüksek bir zatın miracında, bedenen veya ruhen olmasında şüpheye gerek yok. Bu beden, göz ve kulaklar, günde bir defa değil, dörtyüz kere miraç yapabilir. Buna şüphe etmemek gerekir. Allahü teala bir hadis-i kutside; “Ey Habibim, sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım.” buyuruyor. Bu hadis-i kutsi, bunun doğru olduğunu gösterir.
Emir Sultan Türbesinin kapısı (sağda) ve kitabesi (solda).
Emir Sultan Bursa'ya geldiği zaman, Yıldırım Bayezid Han Macarlarla savaşıyordu. Düşman kuvvetleri, Osmanlı ordusuna büyük zayiat verdiriyorlardı. Bu esnada bir genç, yaralıların yaralarını sarıyor, bazen de ellerini açıp dua ediyordu. Kolundan yaralanan Yıldırım Bayezid, bu genç askerin gayretle ve maharetle yaraları sardığını görünce o gence karşı kalbinde bir yakınlık hasıl oldu. Yanına kadar giderek; “Benim de kolumda yara var, yaramı sar.” deyince Emir Sultan cebinden bir mend1il çıkar2ıp; “Buyurun Padişahım, sizin yaranızı da bu mendil ile sarayım.” dedi. Sabah olunca sar3ılan bütün yaraların iyi olduğunu, askerlerin ayağa kalktıklarını Yıldırım Bayezid4 Han'a haber verdiler. Yıldırım Bayezid de merak edip kendi yarasını açarken, kolundaki mendilin, hanımının ni5şanlı iken kendisine hediye ettiği mendilin yarısı olduğunu gördü. Akşam yaraları saran askerin, yanına getirilmesini emretti. Fakat o kimseyi bulamadılar.67
Yin8e Niğbolu Kalesi'nin fethinde günlerce kanlı çarpışmalar oldu. Kale bir türlü 9fethedilemedi. Hücumların en şiddetli anında bir genç, kale kapısını ardına kadar açtı. Yıldırım Bayezid ve askerleri kaleye girdiler. Kaledekiler, bu durum karşısında teslim olmak mecburiyetinde kaldılar. Zaferden sonra bu genci aradılar, bir türlü bulamadılar. Yıldırım Bayezid Han, Rumeli fethinden sonra Bursa'ya gelmeyip Edirne'de konakladı.
Bu sırada Yıldırım Bayezid'in kerimesi (kızı), rüyasında Peygamber Efendimizi gördü. Resul-i Ekrem ona; “Oğlum Muhammed Buharî ile evlen, sakın sözüme uymamazlık etme.” buyurdu. Temiz ruhlu, edep ve hayâ sahibi Hundî Fatıma Sultan, rüyasını kimseye söyleyemedi. Ertesi gün yine Resul-i Ekrem'i rüyada gördü. Server-i âlem, ona; “Eğer ahirette benden şefaat etmemi istiyorsan, Muhammed Buharî ile evlen.” buyurdu. Halbuki Hundî Fatıma Sultan'ın, Rumeli Beylerbeyi Süleyman Paşa ile evleneceği söylenmekte idi. Emir Sultan, zahiren fakir ve garip bir kimseydi. Hundî Sultan, bu çaresizlikler içinde bunalıp dua etti. “Acaba Emir Buharî'nin bundan haberi var mı?” dedi. Kiminle ve nasıl haber gönderebileceğini düşünüyordu. Sonra kendisi gibi edep ve hayâ sahibi hizmetçisine rüyasını anlattı ve durumu Emir Sultan'a bildirmesini söyledi. Hizmetçisi gidip durumu Emir Sultan'a anlatınca o; “Bizim de malumumuzdur. Nikâhımız, Allahü teala tarafından kıyıldı. Dinimiz üzere burada da kıyılması gerekir. Durumu Hundî Fatıma Sultan'a iletin.” dedi.10
Bunun üzerine Emir Sultan, dünürler gönderip sultanın kızını istedi. Fakat Valide Sultan kızını vermek istemeyip işi zora sürerek, dünürlere; “Emir Sultan'a söyleyin, kırk deve yükü altın getirirse kızımı 11ona veririm.” dedi. Emir Sultan hazretleri de; “Sultan validemiz develeri göndersinler, isteklerini yerine getirelim. İstediği altınları gönderelim.” deyince sarayı bir telaş aldı. Bu işe kimsenin aklı ermedi. Böyle fakir bir dervişin kırk deve yükü altını nasıl vereceğini, şaşkınlıkla karşıladılar. Saraydan kırk deveyi Emir Sultan'a götürdüler. Emir Sultan, develerle birlikte Nilüfer çayının kenarına gitti. Develeri getirenlere; “Heybeleri doldurun, sizler de istediğiniz kadar alın. Aldığınız altın olsun.” buyurdu. Kimisi şüphe ederek bir şe12y almadı. Kimisi de heybeleri ve keselerini doldurdular. Kırk deveden meydana gelen kervan saraya girince Emir Sultan; “Boşaltı13n, istediğiniz altın olsun.” dedi. Heybeler boşaltılınca hepsi altı14n oldu. Kimi kendisi için de almadığı, kimisi de yolda aldıklarını döktüğü için çok pişman old15u.
Emir Sultan ile Hundî Fatıma Sultan'ın evlenmelerine karar verilince Fatıma Sultan, kendi el işlemesi gömlek ve çamaşırları Harem ağası ile Emir Sultan'a gönderdi. Emir Sultan, bohça geldiği zaman bir odada mangal yakmış, talebeleri ile sohbet etmekte idi. Harem Ağası içeri girip; “Valide Sultan'dan.” diyerek, bohçayı Emir Su16ltan'a verdi. Bohçayı bir kenara bırakan Emir Sultan, onların sıhhat ve afiyetleri için dua etti. Sonra bohçayı açıp içinden bir mendil aldı. Mendilin içine birkaç köz parçası koyup mendili kapadı. Tebessüm ederek Harem Ağası'na; “Valide Sultan'a selam söyleyiniz. Biz fakir dervişlerin, zatı şahanelerine hediyesi ancak böyle köz parçaları olur. Kabul etmelerini arz ederim.” dedi. Harem Ağası, orada bulunanların şaşkın bakışları arasında oradan ayrıldı. Harem Ağası yolda giderken, mendilin yanıp yanmadığını merak etti, fakat mendilden duman dahi çıkmadığını gördü. Saraya kadar kendisini zor tuttu. Hedi17yeyi Valide Sultan'a teslim etti. Mendil sarayda olanların merakları arasında açıldı. Mendilin içinden ateş taneleri değil, gözleri kamaştıran elmas parçaları çıktı. Bu durumun, Emir Sultan hazretlerinin kerameti olduğu anlaşıldı.
Nikâh haberi Edirne'ye ulaşınca Yıldırım Bayezid, Kapıkulu askerlerinden kırk askeri Süleyman Paşa'nın emrine vererek, Emir Sultan'ın ve Hundî Hatun'un başlarını getirmesi için Bursa'ya gönderdi. Süleyman Paşa Bursa'ya gelince Valide Sultan'dan onları istedi. Valide Sultan vermeyince kırk asker, Valide Sultan'ın sarayına saldırdılar. Valide Sultan, onların bu saldırısından korktu. Emir Sultan onun bu hâlini görünce ona; “Bu dehşet ve korkunuz nedir? Allah aşkına söyleyin.” dedi. Sonra Valide Sultan'a; “Şu yayı alın ve oku gerin. Ben bakayım siz atın.” dedi. Valide Sultan; “Ben ok atamam.” deyince Emir Sultan; “Siz oku takın, o kendiliğinden gider.” dedi. Bunun üzerine Valide Sultan, pencereden askerlere karşı oku kirişe koyup bıraktı. Yeşil ok, parlayarak gidip kırkına saplandı. Onlar derhal oradan kaçtılar. Valide Sultan; “Ya Emir Sultan! Niye oku sen atmadın da bize attırdın?” diye sorunca Emir Sultan; “Eğer oku biz atmış olsaydın, hem o askerlerin, hem de Osmanoğullarının nesilleri helak olurdu. Onun için bu işi size yaptırdık.” dedi.
Padişahın, Emir Sultan'ın ve kızı Hundî Sultan'ın öldürülmesi için Bursa'ya asker gönderdiğini duyan Molla Fenarî, Yıldırım Bayezid'e şu mektubu yazdı:
“Mektubuma, daima kullarına acıyıcı olan Allahü tealanın adıyla başlarım. İnsanların en âcizi olan ben, Türk ve İslam memleketlerinin koruyucusu, Osmanoğullarının övündüğü ve Hak uğruna savaş edenlerin başkanı, İslam dininin ve Müslümanların yardımcısı olan Padişahımın ömrünün uzun olmasını ve evladının çoğalıp kıyamete kadar şan ve şerefle yaşamasını Rabbimden niyaz ederim. Sultanımızın şunu bilmesi gerekir. Bizim Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa'dan önce İsa Aleyhisselam, kendine inananl18ardan üç kişiyi Hak dine da19vet için bir beldeye göndermişti... Şimdi bizim de Sultanımızdan bir ricamız vardır. Dün öldürülmesini emrettiğiniz Emir Sultan, Resul-i Ekrem'in neslinden hürmete değer bir insandır... Eğer bir daha onun başını kestirmek için asker gönderirseniz, bütün yurdumuzun felaketi olacağından şüphemiz yoktur. Son ferman sultanımızındır.”
Aradan günler geçtikten sonra Bursa'ya dönen Osmanlı ordusunu ve sultanı karşılayanlar arasında Emir Sultan da vardı. Yıldırım Bayezid onunla selamlaşınca harp meydanında yaralıların yaralarını ve kendi yarasını saranın bu genç olduğunu anladı. Sultan, ona şifreli olarak; “O el çabukluğu neydi?” diye sordu. Emir Sultan; “Allah'ın kuvvet ve yardımı, o biat edenlerin vefa ve sadakatlerinin üzerindedir.” (Fetih suresi: 10) mealindeki ayet-i kerimeyi okudu. Yıldırım Bayezid; “Ya o mendilin yarısı ne oldu?” diye sorunca Emir Sultan; “Babacığım, o mendilin yarısı cebimdedir. Bendeniz damadınız Muhammed Şemseddin.” dedi. Yıldırım Bayezid Han atından inerek onunla kucaklaştı ve gözyaşlarını tutamayarak ikisi de ağladılar.
Birgün Emir Sultan talebelerine ders veriyordu. Derste; “Şeytan onlara vaat eder, onları uzun emel ve kuruntulara düşürür. Şeytanın kendilerine vaat ettikleri, aldatmadan başka bir şey değildir.” mealindeki Nisa suresi 120. ayet-i kerimesinin tefsirini şöyle yapıyordu: Bizim yolumuzda gaflete yer yoktur. Şeytanın aldatması kuvvetlidir. Avamı başka yoldan aldatır. Salihleri başka yoldan aldatır. Âlimleri başka yoldan aldatır... O sırada mecliste bulunanlardan bir zat, Emir Sultan'a; “Sultanım, bazı âlimler şeytanın aldatmasından kurtulmamışlarsa, biz nasıl kurtuluruz?” dedi. Bunun üzerine Emir Sultan şu kıssayı anlattı: “Birgün Hasan-ı Basrî, bir yerde ibadet ediyordu. O sırada şeytan elinde bir yularla oradan geçiyordu. Hasan-ı Basrî onu yanına çağırdı ve; “Ya melun, bu yularlar nedir?” diye sordu. Şeytan da; “Ya Hasan! Bu yularları, halkın güçlü olanlarının başına vururum... Hasan-ı Basrî; “Ya melun! Bu yularlardan bize de var mıdır?” diye sorunca şeytan; “Bu yularlardan sana yok.” dedi.
Emir Sultan hazretleri, devamlı olarak sazdan örülmüş hasır üzerinde otururdu. Mübarek dudakları devamlı hareket ederdi. Şu şiiri sık sık söylerdi:
Eğer gönlün benimle olursa,
Yemen'de olsan bile yanımdasın.
Eğer gönlün benimle değilse,
Yanımda olsan bile uzaktasın.
Emir Sultan hazretlerinin yayı ve bir de oku vardı. Bunlar, gazada kullanılmak üzere asılı dururdu. O yaya ok koydukları zaman, kırk ok çıkar, kırk kişiye isabet ederdi. Her nereye atmak isterse, bir talebesinin eline verir, o tarafa atmasını emrederdi. Şeyhülislam'ın da hazır bulunduğu birgün, Emir Sultan okunun ve yayının getirilmesini istedi. Getirilen ok ve yayın Şeyhülislam'a verilmesini emir buyurdu. Yay 20ile ok, Şeyhülislam'a verildi. Emir Sultan ona; “Oku doğuya doğru at. Ok nereye düşerse, mezarımız orası olsun.” buyurdu. Şeyhülislam, emirleri üzerine oku attı. Ok, şimdiki türbenin olduğu yere düştü. Orası, o zaman ağaçlık ve yeşillikti.
Metni hiçbir kelimesine dokunmadan, eksiltme veya ekleme yapmadan olduğu gibi aktarıyorum:
Halbuki ok atılan yer ile düştüğü yer arası çok uzaktı. Atmak ile oraya gitmesi mümkün değildi. Zira okun atıldığı yer ile düştüğü yer arasındaki mesafe, üç ok atımlıktı. Orada bulunanlar, bu işin Emir Sultan'ın kerameti olduğunu anladılar.
Emir Sultan hazretlerinin türbesi, vefatından sonra yapıldı. Türbeyi yapan zat, rüyasında Emir Sultan'ı gördü. O zata; şurayı şöyle yap, burayı şöyle yap diye, türbesi bitinceye kadar her gece rüyada emir verdiler. O zat, türbe yapımını bitirdikten sonra bir daha Emir Sultan'ı rüyasında görmedi.
İznikli âlim bir zatın oğlu, birgün uzun bir süre kalmak için Emir Sultan hazretlerinin türbesine geldi. Altı gün sonra oradan ayrılmaya karar verdi. Emir Sultan'ın talebeleri ona; “Efendim, siz uzun zaman kalacaktınız. Niye şimdi gidiyorsunuz?” diye sordular. O da; “Benim bir ihtiyacım vardı. Kırk yıl çile çeksem o muradıma kavuşamazdım. Emir Sultan hazretlerinin ruh-i şeriflerini vesile edip uzun süre itikâfta kalmak için buraya gelmiştim. Fakat Emir Sultan'ın himmeti yetişip feyzi nehirler gibi aktı. O muradıma altı günde kavuştum. Bunun için şimdi gidiyorum.” dedi. Şiir:1
Gene dinle bu sözü sen, ey server,2
Gamı sev, zikr üzeredir rehber.3
Gel ey Mümin! Terk eyle riyay4ı,
Can-ı gönülden sev evliyayı.
Kişi severse bunlardan birisini,
Hem de sevmiş olur cümlesini.
Birisini razı edersen gönülden,
Hepsi razı olur can-ı gönülden.
O zamanın ileri gelen âlimlerinden Ali hoca şöyle anlatır. “Birgün bir köylü Emir Sultan'ın huzuruna gelip; “Sultanım, bir sıkıntım var. Başım dertte, bana bir dua yazın ve himmet edin.” dedi. Beni işaret edip; “Yazıyoruz.” dedi. Ben de duayı yazdım. Emir Sultan ve yanında bulunan talebeleri kime dua yazsa, Allahü tealanın izni ile şifa bulurdu. Hatta öyle olurdu ki sara hastaları gelse şifa bulup giderlerdi. Ölünceye kadar bir daha hasta olmazlardı.”
Duyi Halife adıyla meşhur bir zat vardı. Ona; “İlmi kimden tahsil ettin?” diye sorulduğunda; “Üstadım Emir Sultan hazretleridir. Birgün, babam ve birçok kişi ile Emir Sultan hazretlerini ziyarete gitmiştik. Mübarek nazarlarına kavuşup elini öptük. Babama bakıp; “Oku.” buyurdular. Babam Kur'an-ı Kerim okumaya başladığında, orada5 bulunanların birçoğu kendinden geçip ağladılar. Ondan sonra babamın bütün çocukları çok güzel Kur'an-ı Kerim okurlardı. Hatta kız kardeşlerim bile bizim gibi okurdu.” dedi. Şiir:
Gene Resulullah'ı dinle ey can!
Ne buyurdu bu ümmete o sultan;
Kim bir Müminin can-ı gönülden,
Giderirse üzüntüsünü onun gönlünden.
Hak teala gör ona ne verir;
Kıyamet üzüntüsünü ondan giderir.
Gel bu öğüdü kabul eyle,
Menkıbe geldi, yine onu dinle.
O zamanda yaşamış bir zat anlatır: Bir gece rüyamda şöyle gördüm: Bursa'nın uzak kasabalarından birkaç kişi; “Bursa'da bir evliya var. Allahü tealanın izniyle ne hacetin varsa verirmiş.” diye yola çıktılar. Ben de yatakta yatıyordum. Onların dediklerini duyunca onlara katılarak, biz de duasını alalım diye beraberce Bursa'ya gittik. Dergâha girip Emir Sultan'ı görünce bayılmışım. Aklım başıma gelince ayağa kalkacak takati bulamadım. Emekliye emekliye Sultan hazretlerinin yanına vardım. “Sultanım, beni talebeliğe kabul edin.” dedim. “Kabul eyledik.” diyerek mübarek elleri ile6 sırtımı 7sığadılar. Heyecanla uyandım. Rüyamı anneme anlattım ve tabir etmesini istedim. Annem; “Sen hemen o evliyanın yanına koş, himmetine kavuşarak duasını al.” dedi. Ben hemen yola çıktım. Bir grup insanın, rüyamdaki gibi; “Gidip Emir Sultan'ı ziyaret edelim. Onun duasını alalım.” diye yürüdüklerini gördüm. Ben de onlara katıldım. Rüyamdaki gibi, sırayla dergâha girip huzurlarına çıktık. Emir Sultan'ın mübarek nazarlarına kavuşunca aklım başımdan gitti. Düşüp bayıldım. Aklım başıma gelince ayağa kalkamayıp em8ekliyerek ayakuçlarına kadar gittim. “Bizi talebeliğe kabul buyurun Sultanım.” dedim. O da; “Biz seni talebeliğe kabul edeli kırk yıl oldu.” buyurdu.
BAŞKASINA NİÇİN GİDİLMEZ
Şeyhülislam Molla Fenarî, Emir Sultan'dan icazet (diploma) aldıktan sonra Cami-i Kebir'de vaaz verirdi. Birgün vaaz vermek için yine kürsüye çıkmıştı. Emir Sultan hazretleri bir talebesini, bir şeyler almak için çarşıya göndermişti. Bu talebe, Şeyhülislam'ın vaaz vereceğini duyunca kendi kendine; “Gidip vaazı dinleyeyim, Şeyhülislam'ın hayır duasını alayım.” diye düşünerek Cami-i Kebir'e gitti. O anda camide zelzele olmaya başladı. Cemaatin bir kısmı dışarıya kaçtı. Fakat dışarıda zelzele olmadığını gördüler. Bu durumdan haberi olan Şeyhülislam, murakabeye daldı. Sonra cemaate dönüp; “İçinizde Emir Sultan'ın hizmeti ile emrolunan kim ise çabuk camiden dışarı çıksın. Yoksa bizi helak ettirecek.” dedi. Talebe hemen dışarı çıktı. Caminin sallanması durdu. Bu talebe işini görüp dergâha gitti. Emir Sultan'ın huzuruna girdi. Talebe selam verdi. Emir Sultan başını kaldırıp sadece talebeye baktı. Selamına cevap vermedi. Talebe, hocasının heybetinden düşüp bayıldı. Ayılınca Emir Sultan ona; “Ey oğlum! Dünyevî ve uhrevî ihtiyaçlarınız karşılanmadı mı ki başkalarından yardım beklersiniz. Bir kimse hocasından çeşit çeşit nimetlere9kavuşurken gidip başkasından yardım istemesi, ona sual sorması, ilim öğrenmesi, hem ayıp, hem gevşek10liktir.” buyurdu.11
Ali Efendi isimli bir zat şöyle anlatır: “Emir Sultan hazretleri, birgün beni Balıkesir'e göndermek istediler. Kalbimden şöyle geçirdim: “Acaba Balıkesir'e varıp gelinceye kadar vaktimi nasıl geçireyim?” Hemen kalkıp tesbihlerini getirip elime verdiler ve; “Gidip gelinceye kadar 12bu tesbihle meşgul ol.” buyurdular. Tesbihi alıp yola çıktım. Balıkesir'e Cuma vakti vardım. Emir Sultan'ın ikaz için gönderdiği hoca efendinin hutbesine yetiştim. Sonra ona bozuk düşüncelerini ve doğrusunu anlattım. Fakat o beni dinlemedi ve kendi düşüncesinde ısrar etti. Geri dönerken, akşam karanlığında bir 13köye girdim. Köye girdiğim sırada, dere kenarındaki kumluk bir yere bastım ve kayarak düştüm. O esnada tesb14ih elimden düştü. Ne kadar aradım ise bulamadım. Yolculuk bittiğinde, ağlayarak Emir Sultan hazretlerinin huzuruna girdim. Buyurdular ki: “Ya Oğlum! Yolculuğun nasıl geçti, hâlin nasıldır?” Ben de; “Sultanım içim yanıyor. Karanlıkta ayağım kaydı, tesbihi suya düşürdüm.” dedim. Bunun üzerine Emir Sultan; “Ya Oğlum! Onun için niye üzülürsün? Biz onu suya düşürmedik.” dedi ve cebinden tesbihi çıkararak verdi.”
Emir Sultan, Medine'den yola çıkıp Bursa'ya doğru gelirken, yolda bir beyin oğlu, Emir Sultan'ı gördü ve kalbi ona talebe olmaya meyletti. Hemen silâhlarını bırakıp Emir Sultan'ın yanına gitti. Ondan kendisini talebeliğe kabul etmesini istirham etti. Emir Sultan onu talebeliğe kabul etti. Bir süre sonra bir yol kavşağına vardılar. Oranın yerlisi olan bir kişi, yolun birinde, geçit vermeyen bir ejderhanın (büyük bir azman yılan) olduğunu söyledi ve o yoldan gitmemelerini tembih etti. Emir Sultan'ın önünde giden kandil o yolu gösterdiği için o yoldan ilerlediler. Bir süre sonra yol kenarında bir ejderhanın uzandığını gördüler. Ejde15rha, sanki avını bekler gibi değil de şerefli bir misafiri bekler bir hâldeydi. Emir Sultan hariç, herkes ürkek bir hâlde ve endişe içinde yürüyorlardı ve; “Acaba ejderha ne yapacak? Kafileden kimlere saldıracak?” soruları zihinlerini kurcalıyordu. Kafilenin önünde bulunan Emir Sultan ejderhaya yaklaştığı vakit, ejderha derhal Emir Sultan'ın devesinin ayaklarına kapanarak; “Hoş geldiniz Şeyhim! Emrinizdeyim!” dedi. Kafiledekiler bu durumu hayretler içinde seyrettiler. Fakat onlara yolda katılan bey oğlu, bu duruma pek inanmadı. O sırada ejderha, derhal onun üstüne atladı. Beyzade; “Aman Allah'ım! Ya Emir bana yardım.” deyince Emir Sultan ejderhaya bırakması için işaret etti. Bunun üzerine ejderha, derhal geri dönerek oradan uzaklaştı. Böylece, gencin kalbindeki şüphe gitmiş oldu.
Emir Sultan'ın kafilesi, Sakarya Nehri kenarında bulunan bir bahçede konaklamıştı. Bahçede her çeşit meyve vardı. Fakat talebelerden birinin canı hurma istedi. O sırada talebenin önünde bir hurma ağacı yüksel1di. Üzerinde o2lgun meyveleri vardı. Ama talebe, olup biteni bir türlü anlamadı. “Acaba eskiden burada mıydı? Yoksa ben bunu görmedim mi?” soruları zihnini kurcaladı. Bunu fark eden Emir Sultan; “Canın hurma yemek istiyordu. İşte hurma, al ye!” buyururdu. Bunun üzerine talebe, bu durumun hocasının kerameti olduğunu anladı.
Şeyh Sinan şöyle anlatır: “Henüz küçük yaşta idim. Babamla beraber bahçemize kavun, karpuz ektik. Ne kadar çabaladık ise de ektiğimiz kavun ve karpuzlar bir türlü istediğimiz gibi yetişmedi. Birgün bostanda üzüntülü bir şekilde oturuyordum. Babam ise köye dönmüştü. O sıra aniden, bir at üstünde, yeşil kaftanlı bir zât peyda oldu. Benden çekirdek istedi. Ben de verdim. Çekirdekleri alıp tarlaya saçtı. Bir anda tarla çimlendi, kavun, karpuz yetişti. Benden bir karpuz istedi. Ben de koparıp verdim. Karpuzu ikiye böldü. Yarısını kendisi aldı, diğer yarısını da babama vermemi tembih etti ve; “Bana Emir Sultan derler. Söyl3e babana, seni Bursa'ya, benim yanıma getirsin.” dedi. Ben d4e; “Baş üstüne. İnşaallah emrinizi yerine getiririm.” dedim. Yeşil kaftanlı zât, bir anda kayboldu. Bir müddet sonra babam geldi. Kavun, karpuzları yetişmiş olarak görünce şaşırdı ve; “Ey oğul! Tarlaya Hızır mı geldi? Yoksa Allahü tealanın sonsuz kudretinden bir hikmet ve sırrın tecellisi mi oldu? Çünkü mevsim henüz ekinlerin büyüme zamanıdır. Ama ne hikmetse bostan yetişmiş durumdadır.” dedi.
Emir Sultan'ın Bursa'daki Türbesinin ve kapısının dışarıdan görünüşü.
Sonra Allahü tealaya dua etti. Ben babama Emir Sultan'ın dileklerini ve tembihini aktardım. Babam da; “Başım, gözüm üstüne!” diyerek, beni Bursa'ya Emir Sultan hazretlerinin huzuruna götürdü. Huzura vardığımızda, çok yorulmuştuk ve karnımız acıkmıştı. Emir Sultan, hanımına yemek hazırlamasını söyledi. Önümüze bulamaç yemeği geldi. Yemek çok lezzetli idi. Hayatımda öyle bir yemek yediğimi hatırlamıyorum. Uzun müddet Emir Sultan'ın hizmetinde bulundum. Sonunda; “Fesat ehlini ıslah eyle. Himmet ve inayetle Müslümanlara nasihat et. Ta ki senin Kur'an-ı Kerim'e dayalı doğru yolunu duyanlar da yaptıkları hatalarından dönsünler.” diyerek bana hilafet verdi.”
İHTİYAÇLARI KADAR ALIRLARDI
Emir Sultan hazretlerinin çok talebesi vardı. Bazı talebeleri gündüzleri oruç tutar, geceleri de sabaha kadar namaz kılarlardı. Haftada bir gün Emir Sultan hazretlerine gelip ihtiyaçlarını ondan alırlardı. Aldıkları ile bir hafta boyunca idare ederlerdi. İhtiyaçları bitince yine gelir alırlardı. Birgün bu talebelerinden birisi, yine Emir Sultan'ın huzuruna geldi. Onun elini öptü. Emir Sultan talebesine; “Bulunduğunuz yerdeki Müslümanlar iyiler mi? Hâlleri nasıldır?” diye sordu. Talebe; “Sizin himmetinizle, sıhhat ve selametteler, duacınızdırlar.” deyince Emir Sultan elini cebine soktu ve bir akçe çıkardı. O talebesine verdi ve; “Bizden onlara selam söyle, biz hayatta olduğumuz müddetçe bu akçe ile yetinsinler. Bize dua etsinler. Başkalarına muhtaç olmasınlar.” dedi. O talebe, o bir akçeyi alıp arkadaşlarının yanına geldi ve onlara; “Emir Sultan hazretlerinin size selamı var.” dedi. Hepsi selamı ayakta alarak; “Sultan hazretleri ne buyurdular?” diye sordular. Bunun üzerine o talebe; “Emir Sultan hazretleri bir akçe verdi ve; “Ben ölünceye kadar bununla iktifa etsinler, kimseye muhtaç olmasınlar.” bu5yurdu.” dedi. Bu söz üzerine hepsi dünya malından soğudular. Kimseden bir şey almaz oldular. Pencerelerinde bir kutu vardı. Kimin ihtiyacı olursa o kutunun içinden bir akçeyi alır, iftar için herkese bir miktar ekmek ve üzüm alıp o6nunla 7oruçlarını açarlardı. Ertesi gün o akçe yine yerinde dururdu. Emir Sultan vefat edinceye kadar böylece ihtiyaçlarını karşıladılar. O akçe yerinden hiç eksilmedi.
Sarı Yusuf şöyle anlatır: “Birgün Bursa'da, Emir Sultan'ın huzurunda oturuyorduk. Emir Sultan sohbet ediyordu. O anda hiç başıma gelmeyen bir şey oldu. Aniden uykum geldi. Öyle oldu ki göz kapaklarımı kaldıramadım. Bu durumu fark eden Emir Sultan; “Biraz uyu.” diyerek bana izin verdi. Ben de uyudum. Bir süre sonra korkulu bir rüya görerek uyandım. Emir Sultan'ın elinde bir kalkan vardı. Tekrar uyuyakaldım. Yine korkulu bir rüya görerek uyandım. Emir Sultan'ın elinde aynı kalkan duruyordu. Uykum kaçtı ve merakla Emir Sultan'a kalkanı neden tuttuklarını sordum. Emir Sultan şöyle cevap verdi: “K8ırım'da bizi seven bir zat var. Şu anda gönlümüze yönelmişti. Bu mecliste u9yumandan hatırı incindi. Sana doğru ok attı. Ben de kalkanla engel oldum. Yine attı, tekrar oka mâni oldum. Sonra o, senin bizim müsaademizle uyuduğunu anlayınca pişman olup okun sana değmediğine şükretti.”
Emir Sultan, birgün öğle namazını kılmak için evinden dışarı çıktı. Talebeleri de onu takip etti. İçlerinden Musa Baba; “Sultanım! Ne olaydı, şurada bir su aksaydı da Müslümanlar namaz için abdest alsaydı.” dedi. Bu sıra Emir Sultan, asâsına dayanmış tefekkür ediyordu. Euzü Besmele çekerek, asâsını yerinden oynattı. Oradan coşkun bir su fışkırdı. Bunun üzerine talebeler, Allahü tealaya hamd-ü sena ettiler.
Emir Sultan birgün abdest alırken, yanına bir talebesi geldi. Talebesine nereden geldiğini sordu. Talebe de şehirden geldiğini söyledi. Emir Sultan; “Bizim için ne diyorlar?” diye sorunca; “Kimyaya maliktir diyorlar.” cevabını verdi. Bunun üzerine Emir Sultan; “Kimya odur ki akan su saf altın olur.” dedi. Daha sözlerini bitirmeden, kollarından akan sular altın oldu. Emir Sultan; “Sözümüz hikaye tarikiyledir, murad değildir.” deyince de tekrar su oldu.
Emir Sultan'ın büyük sevgi ve saygı gördüğü, adının yediden yetmişe herkesin dilinde dolaştığını duyan iki kişi, ziyaretine gitti. Yolda giderken biri; “Benim gönlümdeki taze ekmek ile kaymak olsun.” diğeri de; “Benimkisi de hayır d10ua olsun.” dedi. Dergaha vardıklarında Emir Sultan talebeleri ile bahçede sohbet ediyordu. Emir Sultan; “Şu gelenlerden filana ekmek ve kaymak verin, ötekisi için de hayır dua edelim. Nefsinin heva ve hevesinden uzak ve Allahü tealanın korkusunda müdavim olsun!” buyurdu. Kalinden hayır dua isteyen zat, Emir Sultan'ın talebesi olarak uzun yıllar hizmetinde bulundu.
Emir Sultan Camiinin avlusundan bir başka görünüş.
Hoca Kasım adında bir Bursalı tüccar, Emir Sultan'a bir sarık hediye etti. O da tüccara bir miktar para verdi. Hoca Kasım, o parayı alarak kesesine koydu. Hoca Kasım çarşıda gezerken, otuzbin dirheme satılan büyük bir elmas gördü, onu almak istedi. Fakat kesesinde o kadar çok para olmadığını bildiği için üzüldü. Sonra aklına, kesesindeki paraları saymak geldi. Paraları sayınca otu11zbin dirhemden fazla olduğunu hayretle gördü. Hemen o elması aldı. Aynı gün elmastan anlayan bir Yahudi, o elmasa yüzotuzbin dirhem verince Hoca Kasım da Yahudiye o elması sattı. Bunun Emir Sultan'ın bir kerameti olduğunu anlayan Hoca Kasım, Emir Sultan için bir dergâh yaptırdı.
Yavuz Sultan Selim, Yenişehir'de bulunduğu sırada Bursa'ya gelerek, atalarının kabirlerini ziyaret etti. Emir Sultan hazretlerinin türbesine gelip onun ruhaniyetinden yardım dilerken, Emir Sultan hazretlerinin1kabrinden; “Ya Seli2m! Üdhulu Mısra İnşaallahü âminin! (Ey Selim! İnşaallah Mısır'a emniyet içinde giriniz!)” diye bir nida işitildi. Duyanlar; “Müjdeler olsun padişahım! Size Mısır'ın fethi müjdelendi!” dediler.
Yıldırım Bayezid'in Ankara Savaşı mağlubiyetinden sonra Amasya'da bulunan Şehzade Çelebi Mehmed, birgün Molla Ali'yi huzuruna davet edip dedi ki: “Ya Molla Ali! Meydana gelen hadiseden ibret aldın mı? Babam Yıldırım Bayezid'in başına gelen musibet ve belaların sebeplerini düşünebiliyor musun? Görüyorsun ki her birimiz bir yere ayrıldık. Kardeşim Musa Çelebi, İsa Çelebi'nin üzerine yürüdü ve Bursa'da tahta oturdu. Kardeşim Süleyman Çelebi ise Edirne'de tahta oturdu. Düşman bizden korkarken, şimdi biz âleme maskara olduk. Özellikle Edirne'de oturan kardeşim Süleyman Çelebi'nin fitne ve fesadından korkulur. Din ve devlete taşıdığım iyi niyet ve gayret, bu hadiseler karşısında beni daha da hassas kıldı. Gel seninle taç ve taht düşüncesini terk ederek hacca gidelim!” Çelebi Mehmed hem söylüyor, hem ağlıyordu. Akşam ikisi de istihareye yattı. Çelebi Mehmed rüyasında dedesi Murad-ı Hüdavendigar'ı gördü. Yanında Emir Sultan vardı. Ona bir kılıç, bir de eğerlenmiş at vererek; “Haydi yiğidim! Din esaslarını ikame eyle!” dediler. Çelebi, ata binmek istemediği hâlde çaresizlik içinde binmek zorunda kaldığını ve Gelibolu istikametine hareket ettiğini gördü. Molla, aynı gece rüyasında Bursa'da olduğunu ve Çelebi Mehmed'i tahtın üstünde, Musa Çelebi'yi ise tahtın altında gördü. Bunun üzerine Mehmed Çelebi, Bursa'ya hareket etti ve Osmanlı tahtına geçti.
Hacı Bayram-ı Velî, Emir Sultan ile sohbet etmek için talebelerinden bir kısmı ile Bursa'ya gitti. O sırada Emir Sultan'ın Bursa Kalesi kenarındaki evleri harabeye döndüğü için ustalar tarafından tamir ediliyordu. O esnada marangozlar ellerinden büyük bir ağacı düşürdüler. Emir Sultan'ın mübarek bakış3ları düşen ağaca ilişince ağaç boşlukta kaldı. Hacı Bayram-ı Velî bu 4hadiseye şahit oldu ve içinden; “Her hâlde Emir Sultan, bana kerametlerinden birini göstermek istedi.” diye geçirdi. Emir Buharî ona; “Biz, bununla size keramet göstererek evliyadan biri olduğumuzu isbatlamak istemedik. Kale kenarında çocuklar oynuyorlardı. Ağaç onların başına düşüp ezilmesinler diye bunu yaptık. Gayemiz, çocukları büyük felaketten kurtarmaktı.” dedi. Çocuklar oradan kaçtıktan sonra ağaç yere düştü.
Yahya Halife diye tanınan bir vaiz vardı. Bu zat şöyle anlatır: “Ben, nerede bir veli kulun olduğunu duysam, derhal oraya gidip ona hizmet ederdim. Nihayet Emir Sultan'ın talebelerinden Sinan Halife'nin yanına gittim. Kendisine; “Muradım, elinizde tövbeye erişip nefs-i emmareden kurtulup nefs-i mutmainneye kavuşmak ve kalbimi temizlemektir.” dedim. O da bana; “Bursa'da Emir Sultan'ın kabrine gideceksin, orada tövbe eli sana nasip olacak.” dedi. Derhal oradan ayrılarak, hiç dinlenmeden Bursa'ya gittim. Emir Sultan hazretlerinin kabrine vardım. Emir Sultan'ı, kabrinin üzerinde oturur hâlde gördüm. Hürmetle selam verip elini öptüm ve tövbe ettim. Sonra gözümden kayboldu. Ben de muradıma eriştim, dünya ve ahiret saadetine kavuştum.”
İznik'te medfun bulunan velilerden Eşrefoğlu Abdullah, sağlığında bir iş için Bursa'ya gitmişti. Fakat fırsatı olmadığı için Emir Sultan'ın kabrini ziyaret edememişti. İznik'e geri dönerken, yolda Halil Paş5a oğlu İbrahim Paşa'yı gördü ve ona; “Siz, her hâlde Bursa'ya gidiyorsunuz. Emir Sultan hazretlerinin kabrini ziyaret ettiğinizde, selamımı iletmenizi sizden rica ediyorum.” dedi. İbrahim Paşa, Bursa'ya girer girmez Emir Sultan'ın türbesinin bulunduğu yere gitti. İki rekat namaz6 kılıp Kur'an-ı Kerim okuduktan sonra Emir Sultan'ın türbesine girdi ve; “Sultanım! Eşrefo7ğlu Abdullah, size selam söyledi.” dedi. O anda türbeden; “Ve al8eykesselam.” sesi geldi. Orada bulunanlar bu duruma çok şaşırdılar. İbrahim Paşa diyor ki: “Bu heybetli sesten dolayı bir süre kendime gelemedim.”
Mücahid Bahadır şöyle anlatır: “Fatih Sultan Mehmed Han zamanında bir sefere katılmıştım. Bir kale muhasara edilmişti. İslam askerleri düşman kalesine tırmanıyorlardı. Ben de bir yerden burçlara doğru tırmanmaya başladım. Kale bur9cuna yaklaştığım sırada, önüme bir kaya parçası çıktı. Bu kaya parçası yüzünden yerimden oynayamıyordum. O sırada akl10ıma Emir Sultan geldi v11e can-ı gönülden; “Ey Emir Sultan! Bana yardım eyle! Beni bu beladan kurtar!” diye yalvardım. Birdenbire karşımda bir nur şelalesi gördüm. İçinde de yeşil elbiseler giyinmiş bir zat belirdi. Bana engel olan taşın üstüne geldi. Üstündeki elbisesini sarkıtıp; “Ey Gazi! Elbiseye tutun! Sakın korkma!” dedi. Ben de; “Ya Allah!” deyip tutundum ve engeli aşmış olarak kendimi kalenin içinde buldum. Emir Sultan hazretlerinin 12elini öpüp ayağının tozuna yüzümü sürmek istediğimde gözümden kayboldu. Nereye gittiğini de anlayam13adım14.”
ESARETTEN KURTULUŞ
Talebelerinden Yahya isimli bir zat şöyle anlatır: “Düşman ile yapılan savaşlardan birine katılmak istedim. Bunun için de Hocam Emir Sultan'an izin aldım. Hocam, bana; “Bu gittiğin gazadan başka gazaya gitmeyesin.” diye tembihte bulundu ve benim için hayır dua etti. Düşmana karşı yapılan savaşa katıldım. Bu savaşta düşmanı yendik ve çok miktarda ganimet elde ettik. Aradan zaman geçti. Arkadaşlarım, bana; “Bir gazaya daha gidelim, sen hayırlı bir kişisin, aramızda bulun.” dediler. Ben onlara; “Hocam iki defa savaşa katılmama izin vermedi.” dememe rağmen, onlar ısrar ettiler. Onların ısrarına dayanamayarak yola çıktık. Yolda kalabalık bir düşman topluluğu ile karşılaştık. Onlarla savaştık. Bu savaşta kimimiz şehit oldu, kimimiz esir düştü. Ben esir düşenler arasındaydım. Bizi bir kaleye götürüp zindana attılar. Ben, hocamı vesile ederek Allahü tealaya yalvarıyordum. Birgün kale kapıcısının bir yakını, beni yanına getirtti. Yanındaki adamları çıkardı. Baş başa kaldık. Benden hocam Emir Sultan'ı sordu. Kendisinin iman etmiş olduğunu söyledi. Sonra bana; “Bundan sonra sana düşman elbisesi versinler, çekinmeden giy. Ben de onlara; “Bu esir, bizim dinimize girdi, buna zahmet vermeyin diyeyim. Sen, hiç olmazsa tenha yerlerde Allahü tealaya ibadetle meşgul olursun.” dedi. Ben de onun dediklerini kabul ettim. Tenha yerlerde Allahü tealaya yalvarıyordum ve hocamı da düşünüyordum. Birgün oturduğum yerde, kulağıma çeşitli gürültüler geldi. Bir alay askerin yaklaştığını sandım. Kalbimden de; “İnşaallah, kurtuluş zamanı gelmiştir.” diye geçiriyordum. O sırada beni bir elin tuttuğunu gördüm. Fakat elin kime ait olduğunu tahmin edememiştim. Birden kendimi Bursa'da buldum. Düşman diyarında iken günlerden Cuma idi. Bursa'daki Müslümanların Cuma namazı için camiye gittiklerini gördüm. Bulunduğum yer, hocamın dergâhına yakın bir yerdi. Karşı tarafta birkaç kişi; “Bu, filan değil midir?” diye söyleşiyorlardı. Beni ismimle hatırladılar, fakat üzerimdeki düşman kıyafeti onları şaşırtmıştı. Gidip durumu Emir Sultan'a anlattıklarında, o şöyle buyurmuş: “O, bizim dostlarımızdan olup yedi yıldır düşman elinde esir idi. Kurtulması için Allahü tealaya yalvarıyordu. Biz de elimizi uzatıp Allahü tealanın yardımı ile kurtardık. Gidip onu yanıma getirin.” Onlar gelip beni Emir Sultan'ın huzuruna götürdüler. Emir Sultan hazretlerinin eşiğine yüz sürdüm ve teşekkür ettim. Ondan sonra uzun yıllar bu dergâhın hizmetinde bulundum.”
Emir Sultan hazretleri için yazılan bir şiir:
Gerçi âşıklara sala denildi.
Derdi olan gelsin dermanı buldum.
Ah ile vah ile cevlan ederken,
Canımın içinde cananı buldum.
Akar gözlerimden yaş yerine kan,
Zerrece görünmez gözüme cihan.
Deryalar nuş edip kandırmaz iken,
Âşıklar kandıran ummanı buldum.
Âşıklar meydana doğru varırlar,
Erenler cem olmuş, verir alırlar.
Cümle veliler, divan dururlar,
Hakka mahbub olan sultanı buldum.
Açılmış dükkânlar kurulmuş pazar,
Canlar mezat olmuş dellal de gezer.
Oturmuş ümmetin beratın yazar,
Cevahir bahş olan dükkânı buldum.
Emir Sultan ne hoş pazar imiş,
Âşıklar meydan edip gezer imiş.
Cümlenin maksudu ol didar imiş,
Hakka karşı duran divanı buldum.
Emir Sultan hazretleri buyurdu ki: “Allahü tealanın yolunda olan bir kimsenin kalbinde, Allahü tealaya kavuşmaktan başka bir arzu bulunmaz.”
Bursalı Ahmed Paşa'nın Emir Sultan için yazdığı methiye şöyledir:
Ey âlem-i velâyete Sultan olan Emir,
Ve mülk-i Rum'a Rahmet-i Rahman olan Emir,
Muhibb-i Hak olur sana candan muhib olan,
Devlet bize muhabbetin olmuş şeha hemin.
Kim bakarsa ravzana açılur canı gül gibi,
Zira mezarın oldu deri Cennet-i Berin.
Ne aktı Rum'a bir ulu derya senin gibi,
Ne âleme getürdi, Buhara senin gibi.
Can mülkünü muhabbetin arayış eyledi,
Kimdir cihanda memleket ara senin gibi.
Göstermeye yer ehline didar-ı nurunu,
Ayine verdi Allahü teala senin gibi.
Çok evliya bu tahta kadem bastılar veli,
Kim kıldı şer haddini icra senin gibi.
Ey nam-ı a'zamın deri gencine-i şifa,
Dil derdine kim ide müdava senin gibi.
Bu methiyenin açıklaması şöyledir: “Ey veliler âleminin sultanı olan ve Anadolu'ya rahmet olarak gönderilen Emir. Seni candan seven Allahü tealanın sevgili kullarından olur. Ey ruhumuzun şahı, bize muhabbetin devlettir. Bahçe durumundaki kabrini kim ziyaret ederse, kalbi gül gibi açılır. Zira türben Cennet kapısına benziyor. Sen bir ummansın, senin gibisini ne Anadolu, ne Buhara gördü. Senin gibi Hak sevgisi ile kalb süsleyeni hiç kimse gösteremez. Allahü tealanın kutsiyatını görmemiz için senin yüzünün nuru bize aynadır. Velilik makamına oturanların çoğu, senin makamına erişemedikleri için dinin emirlerini en iyi şekilde tatbik edemediler. Ey azgın nefislerine uyan günahkârlara şifa hazinesi olan büyük Emir. Doğru yolu göstermenle âcizlerin ızdırabını dindirdin.”