İstanbul'u fetheden Osmanlı sultanı. Din ve fen bilgilerinde âlim, kerametler sahibi ve veli. 835 (m. 1432) senesinde Edirne'de doğdu. Babası altıncı Osmanlı Padişahı Murad Han olup annesi Hüma Hatun'dur. Bazı gayrimüslim tarihçilerin Fatih'in annesi hakkında söyledikleri, yalan ve iftiradan ibarettir. Fatih'in annesinin öz be öz Türk ve Müslüman kızı olduğu, ilgili mahkeme kayıtları ve Bursa'daki Muradiye Camii'nin yüz metre kadar doğusunda bulunan Hatuniyye Türbesi'nin 853 (m. 1449) senesinde yazılmış olan kitabesinin okunması ile isbatlanmıştır. Hüma veya Hatice Âlime Hüma Hatun, İsfendiyaroğulları da denilen Candaroğullarına mensuptur. Fatih Sultan Mehmed Han, önce Manisa'da sancakbeyi oldu. Ondört yaşında babasının sağlığında ilk defa padişah oldu. 855 (m. 1451) yılında kesin olarak Osmanlı tahtına oturdu. İstanbul'u fethetti. 886 (m. 1481) yılında vefat edip Muhyiddin Ebü'l-Vefa hazretleri tarafından kıldırılan cenaze namazından sonra İstanbul'da yaptırdığı Fatih Camii'nin bahçesindeki türbesine defnedildi.
Küçük yaştan itibaren tahsiline ve yetişmesine çok ehemmiyet verilen Şehzade Mehmed, devrin en mümtaz âlimlerinden ilim öğrendi. Daha küçük yaşta iken, hocası meşhur din ve fen âlimi, zahirî ve batınî ilimlerde mütehassıs Akşemseddin hazretlerinin terbiyesine verildi. Zamanın evliyasından Hacı Bayram-ı Velî, Sultan Murad Han'ın ziyaretine gelmişti. Yanında talebesi Akşemseddin de vardı. Sultan Murad Han ile sohbet ettiler. Murad Han, bu mübarek zatın feyzinden, küçük şehzadesi Mehmed'in de istifade etmesini istedi. Şehzade Mehmed'i de bulundukları yere getirdiler. Her İslam sultanı gibi, Sultan Murad da İstanbul'u fethetmeyi düşünüyor, hazırlığını ona göre yapıyor, Resulullah Efendimizin müjdesine mazhar olmak istiyordu. Gönlünden geçen duyguları, huzurunda bulunmakla şereflendiği Allah dostuna, Hacı Bayram-ı Velî'ye açtı. “Aceb Kostantiniyye'nin fethi kime müyesser olacak?” dedi. İşi ve meşgalesi, aklı fikri ve düşüncesi, Allahü tealanın rızasını kazanmak olan büyük veli Hacı Bayram-ı Velî; “Fethi görmek, şu çocuk (Şehzade Mehmed) ile şu bizim köseye (Akşemseddin'e) müyesser olacaktır.” buyurdu. Bu sözler ve açık kerametle çok duygulanan Sultan Murad Han, Hacı Bayram-ı Velî ile istişare edip Akşemseddin'i şehzade Mehmed'e hoca tayin etti.
Akşemseddin, şehzadenin her şeyi ile bizzat ilgilendi. Şehzade Mehmed, idarî yönden tecrübe kazanması için Manisa'ya Sancakbeyi tayin edildi. Orada da ilim tahsil etmesine çok ehemmiyet verildi. Molla Ayas gibi zamanın meşhur âlimleri, şehzadeye hususi ders verdiler. Şehzade Mehmed, daha çok teknik ile ilgili hususlara heves ettiği ve hocaların da baskısına maruz kalmadığı için ilimde çok mesafe katedememişti. O senelerde hacca gitmiş olan ilk Şeyhülislam Molla Fenarî, Mısır'da büyük âlimlerin derslerinde yetişmiş olan hadis, tefsir ve fıkıhta yüksek âlim olan Molla Güranî'yi Anadolu'ya getirmişti. Sultan Murad'a takdim edilen Molla Güranî, ilk önce Bursa'da müderrisliğe tayin edildi. Daha sonra da Şehzadeyi korkutması için eline bir sopa verilip Manisa'ya gönderildi. Şehzade Mehmed'in mizacının sertliğini, Molla Güranî'nin tatlı sert eğitim metodu yendi. Şehzade Mehmed, dört elle ilme sarılıp dinlenirken de teknik işlerle uğraşmaya başladı. Güzel bir eğitimden geçip matematik, hendese (geometri), hadis, tefsir, fıkıh, kelam ve tarih ilimlerinde yetişti. Arapça, Farsça, Latince, Sırpça ve Yunanca'yı öğrendi. Padişahlığında idare ettiği memleketlerden kim gelirse gelsin, ona kendi diliyle hitap etme imkânına sahip oldu. Öğrenmiş olduğu din bilgileri ile kendi hayat tarzını, kanun ve nizamını tanzim etti. Fen ve teknik bilgilerle, istikbalde yapacağı savaşları, bilhassa İstanbul'un fethini kolaylaştıracak teknikler geliştirmeye çalıştı. İlk havan topunu döküp İstanbul'un fethinde kullandı. Tarih ve coğrafya bilgilerinde kendisini yetiştirip geçmiş hükümdarların başlarından geçen hadiseleri öğrenerek tecrübe kazandı. Dünya cihangirlerinin hayatlarını dikkatle inceleyerek, bunların doğru ve yanlış hareketlerine hakkıyla vâkıf oldu. Bu hadiselerin muhasebesi neticesinde, planlı ve sistemli hareket etme fikrinin lüzumuna kesin olarak inandı. Kudretli bir asker olduğu kadar, geniş ufuklu bir fikir adamı olarak yetişti.
Fatih Sultan Mehmed Han, şehzadeliği ve padişahlığı zamanında, fıkıhta Molla Hüsrev'den, tefsirde; Molla Güranî, Molla Yegan ve Hızır Bey Çelebi'den, matematikte Ali Kuşçu, kelamda; Hocazade ve Alaeddin Ali Tusî gibi âlimlerden ilim öğrendi. Ayrıca Anconalı Giriaco'dan batı tarihini okudu.
Küçük yaşta Manisa sancakbeyliğine gönderilen Şehzade Mehmed, 848 (m. 1444) senesinde Edirne'ye çağrıldı. Devletin, Anadolu ve Rumeli'den iki taraflı baskıya maruz kalmasıyla, ömrünü savaş meydanlarında geçirmesinden dolayı rahatsızlanan Sultan Murad, oğlu Şehzade Mehmed'i tahta geçirmek istiyordu. Sultan Murad, batılı devletlerle yapılan Edirne-Segedin muahedesinden sonra ikide bir Osmanlı topraklarına tecavüz edip Müslümanları rahatsız eden Karamanoğlu İbrahim Bey'in üzerine gitti. Edirne'de oğlu Şehzade Mehmed'i bıraktı. Oğlunun yanına tecrübeli paşalar verdi. Sultan Murad, Müslüman bir hükümdarın üzerine yürürken İslam âlimlerinden fetva almayı ihmal etmedi. Şafiî mezhebi âlimlerinden İbn-i Hacer-i Askalanî, Hanefî mezhebi âlimlerinden Sa'deddin-i Deyrî, Malikî mezhebi âlimlerinden Bedreddin-i Tunusî, Hanbelî mezhebi âlimlerinden Bedreddin-i Bağdadî, yine Hanefî mezhebi âlimlerinden Sa'deddin-i Bağdadî ve Amasya kadısı Abdurrahman bin Mehmed Muslihî'den fetvalar aldı. Bunlardan birçoğu; Allahü tealanın rızası için küffara karşı cihat eden Osmanlı Devleti'ni arkadan vuran ve bu Müslüman devlete karşı küffar ile iş birliği yapan Karamanoğlu İbrahim Bey'in katline fetva verdiler. Bu âlimlerden Amasya kadısı hariç, hiçbiri Osmanlı ülkesinde yaşamıyordu. İçlerinden Hanefî mezhebi âlimi Sa'deddin-i Deyrî, İbrahim Bey'in tövbe etmekle canını kurtarabileceğini bildirmiş, diğerleri ise doğrudan doğruya katline fetva vermişlerdi. Sultan Murad Han, bu fetvaların icabı olarak Karaman ülkesine sefere çıktı. İbrahim Bey, Konya'yı terk edip Taşeli (İçel) taraflarına çekildi. Heyet gönderip özür diledi. Anlaşma talep etti. İbrahim Bey'in hanımı olan Sultan Murad Han'ın kız kardeşinin şefaatiyle sulh yapıldı. Sultan Murad Han, Edirne'ye dönmeyip Manisa'ya çekildi. Ancak Sultan'ın, yerini çocuk yaştaki Şehzade Mehmed'e bırakarak tahttan çekildiğini haber alan Avrupa devletleri, leş bulmuş karga gibi Osmanlı topraklarını taciz etmeye başladılar. Hepsi bir araya gelip bir haçlı ordusu meydana getirdiler. Sultan Mehmed, bir mektupla durumu babasına bildirdi. Sultan Murad Han da kırkbin kişilik bir orduyla Anadolu Hisarı'na geldi. Kiralanan Ceneviz gemileriyle, orduyu Rumeli'ye geçirdi. Sultan Mehmed'i, Veziriazam Çandarlı Halil Paşa'yla birlikte Edirne'de bırakan Sultan Murad, ordunun başında Varna'ya hareket etti. 28 Recep 848 (m. 10 Kasım 1444) tarihinde yapılan Varna Savaşı, Osmanlı ordusunun tam bir zaferiyle neticelendi. Sultan Murad, tekrar Edirne'ye dönüp bir sene kadar orada oğlu ile beraber kaldı.
849 (m. 1445) yılında oğlu Mehmed'i Edirne'den bırakıp kendisi tekrar Manisa'ya gitti. Ancak Zağanos Paşa ile Çandarlı Halil Paşa arasında cereyan eden bazı hadiseler sebebiyle Sultan Murad Edirne'ye gelerek, tekrar devletin başına geçti. Sultan Mehmed de Manisa'ya gönderildi. Sultan Mehmed, babasının 855 (m. 1451) senesinde vefatına kadar Manisa valisi olarak kaldı. Babasının vefatıyla, gönderilen haber üzerine Edirne'ye gelip tahta çıktı. Sultan Mehmed daha 19 yaşındaydı. Daha önceden saltanat tecrübesi olduğu gibi, babasının yanında seferlere de katılmış ve çok iyi bir kumandan olarak yetiştirilmişti. Saltanat değişikliği dolayısıyla fırsattan faydalanmak isteyen Karamanoğulları üzerine bir sefer yaptıktan sonra artık kangren hâline gelen Bizans1 meselesini hâlletmek üzere bütün gayretini bu konuya verdi. Rumelihisarı'nı yaptırıp Yıldırım Bayezid'in karşı kıyıda yaptırdığı Anadolu Hisarı ile beraber boğazı kesti. 856-857 (m. 1452-1453) kışını, Edirne'de harp hazırlıkları ile geçirdi. 857 (m. 1453) baharında, Sultan Mehmed Han ordusuyla Edirne'den çıktı. İstanbul çevresinde fethedilemeyen Bizans topraklarını fethetti. Bizanslılar, tehlikenin yaklaştığını hissedip dostlarından yardım istediler. Haliç'e zincir gerip girişi kapattıla2r.3
Şeh4zadeliğinden beri bir an önce İstanbul'u fethetmek, Hazreti Peygamber'in müjdesine mazhar olabilmek arzusu ile tutuşan Sultan Mehmed, bu büyük meselenin derhal hâlline çalışıyordu. Bu sebeple, askerî tarihin kaydettiği ilk büyük ateşli silâhlar ve toplar ile ordusunu karşı konulmaz bir kuvvet hâline getirdi. İstanbul muhasarasında, donanmayı Beşiktaş'tan kara yolu ile Haliç'e indirdi. Ayrıca çeşitli muhasara makineleri ve seyyar kulelere sahip oldu. Haliç üzerinde; Kasımpaşa tarafından başlamak üzere, boş fıçılar üzerine kalaslar bağlatarak, beşbuçuk metre eninde bir köprüyü, Kasımpaşa Ayvansaray arasına inşa ettirdi. Bu çalışmaları gören Bizanslılar5, Osmanlı askerlerinin su üstünde yürüdüğünü zan ederek, sihir yapıldığına hükmettiler. Sultan Mehmed Han, İstanbul'un fethine hazırlanırken, fethin bütün planlarını, önceden en ince teferruatına kadar hazırladı. Zamanına kadar yapılmamış olan en ağır topları döktürdü. O zamana kadar ateşli silâhlar, atıştan sonra soğumaya terk edilir, bu arada bir hayli zaman kaybedilirdi. Sultan Meh6med Han, kızgın toplara zeytinyağı döktürerek namluları soğutmuş, insanlık tarihinde ilk defa “Yağ ile makine soğutmayı” başarmıştır. Sultan Mehmed Han'ın teknik buluşu, bununla da kalmamaktadır. Havan topunun balistik hesaplarını yapmış, planlarını çizmiş ve böylelikle, “Dik mermi yollu” ilk silâhı keşfederek, İstanbul'un fethinde havan topunu kullanmıştır.
Sultan Mehmed Han, Eshab-ı Kiram zamanından kendi zamanına kadar, İstanbul fethini hedef alan bir İslam ordusunun başında bulunuyor ve bu fethin gerçekleşmesi için gerekli olan yüksek vasıflara sahip bulunuyordu. Sultan Mehmed Han'a daha Manisa'da şehzade iken, hocası büyük veli Akşemseddin, İstanbul'u fethedeceğini müjdelemişti. Hazreti Peygamber'in; “İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdar ve ordu ne iyidir.” hadis-i şerifi, onu fevkalade bir şevke getirmişti. Kaynakların belirttiğine göre padişah, hep İstanbul'un fethini düşünüyordu. Evliyanın işaretleri, keşif ve keramet sahiplerinin sözleri ile o, bu fikri tamamıyla benimsemişti. Padişahın gece gündüz huzuru kaçmıştı. Yatıp kalkarken, sarayında ve dışarıda gezinirken, kafası hep İstanbul'un fethi ile meşguldü. Yalnız veya maiyetiyle gezintiye çıktığında da yine fethi düşünür, istirahat ve uyku bilmezdi. Elinde kalem ve kâğıt, daima İstanbul'un haritası ile uğraşırdı. Yine bir gece aynı düşünce ile uykusu kaçmış, veziri Çandarlı Halil Paşa'yı, gece yarısından sonra konağından sarayına çağırtmıştı. Böyle gece yarısı çağrılmaktan, bir hata yaptığı endişesiyle korkan yaşlı vezir, Padişah'ın İstanbul'un fethi için oturup konuşmaya çağırdığını söylemesi üzerine rahatlamıştı. İstanbul'un müstakbel fatihi, böyle yerinde duramaz, yatağında yatamazken Bizans'ın hâli neydi.
Fetihten önce, İstanbul'u ziyaret eden Fransız seyyahı Bertrand de la Broguler, şunları yazmıştır: “Üsküdar'dan sandala binip İstanbul'a geçerken, Bizanslılar beni Türk (Müslüman) sandılar! Bu yüzden çok hürmet gösterdiler... Fakat karaya çıkınca Hıristiyan (Katolik) olduğumu fark ettiler ve işte o zaman bütün davranışları değişti. Üstelik âdet olandan da fazla vergi iste7diler. Çünkü onlar, Katoliklerden nefret ediyorlardı. Kılıcım belimde olmasaydı, hayatım bile tehlikeye düşebilirdi. Bizanslı Rumların, Roma papalığına bağlı Hıristiyanlara ne kadar düşman olduklarını bizzat yaşadım...” Aynı günlerde bir Rum Metropolidi, vaazında; “Ey Or8todokslar9!.. Bütün manevî işaretler artık dünya hâkimiyetinin Osmanlılara geçtiğini gösteriyor.” diyor, İslam âlemi ise o gün, yaklaşık 800 küsur yıldır Peygamber Efendimizin mübarek hadis-i şeriflerini gerçekleştirecek mübarek asker ve mübarek emri bekliyordu...
Bizans, asırlardır İslam âlemi ve Osmanlı Devleti için bir fitne kaynağı olmuştu. Haçlı ordularını Müslümanların üzerine onlar kışkırtmış, padişah olamayan şehzadelere onlar arka çıkmış, İslam devletlerini karıştırmaya çalışmaktan geri durmamıştı. Gazi Sultan Mehmed Han, böyle bir yerin çıbanbaşı gibi orta yerde kalmasına dayanamıyor; “Ne sebep vardır ki onun gibi menzil-i şerif ve makam-ı latif (İstanbul), bizim vatanımızın ortasında başkasının elinde buluna! Ve dahi padişahlık günlerimizde, kefere ocağı ve eşkıyalar yatağı ve isyancılar durağı ola!” diyordu. Fetihten daha birkaç ay önce Bizans İmparatoru ölmüş, yerine Onbirinci Kostantin geçmişti. Bizans İmparatorluğu; Silivri ve Vize gibi birkaç kasaba ile İstanbul'an ibaret kalmıştı.10
Fatih Sultan Mehmed Han, fetih sonrasında vezirleri ile beraber hocası A11kşemseddin hazretlerinin ziyaretine gitti. Fatih, hocasının huzuruna girdi. Fakat Akşemseddin hazretleri hiç aldırış etmeyip yerinden kalkmadı. Halbuki her zaman Fatih Sultan Mehmed Han için ayağa kalkardı. Genç padişah hocasına karşı bir hata ettiğini zannedip çok üzüldü. Sevdiklerinden birine durumu anlattı. O da Akşemseddin hazretlerine bu hâlinin sebebini sordu. O büyük âlim; “Cenab-ı Hakk'ın eski hakan ve sultanlara nasip etmediği bir fethi gerçekleştiren bir 12padişahta 13olması muhtemel gururu terbiye etmek için bu hareketi yaptım.” dedi. Bu haber kendisine ulaşınca o yüce kumandanda sevinç alametleri görüldü. O zamana kadar öyle sevindiği görülmemişti. Bu hâlini şöyle izah etti: “Beni böyle görüp İstanbul'un fethine sevinir sanmayın. Beni asıl sevindiren şey, Akşemseddin'in benim zamanımda olmasıdır.” dedi. Sultan Mehmed Han şöyle buyurdu: “Ya biz Bizans'ı alırız, ya Bizans bizi!”14 857 (m. 1453) yılı15 Rebiulevvel ayı sonlarında (Nisan başlarında) İstanbul önlerinde karargâh kuran Sultan Mehmed Han'ın ordusu, birkaç gün içerisinde hazırlıklarını yapıp taarruza geçti.
Padişah Sultan Mehmed Han, bütün evliya ve ulemayı yanına davet etti. Her hareketinde onlarla istişare ediyor, ondan sonra karar veriyordu. Padişahın en yakınında; Hacı Bayram-ı Velî'nin halifelerinden Akşemseddin hazretleri ve Akbıyık Dede ile birlikte, ulemadan Molla Güranî ve Molla Hüsrev'den başka, daha birçok mübarek kimse hazır bulunuyordu. Savaş başladı. Bütün kalbler, bütün gönüller, Allahü tealanın rızası için heyecana gark oldu. Resul-i Ekrem'in müjdesine mazhar olmak iştiyakıyla, bir daha, bir daha hücum tazelendi. Asker, kumandan sultan, âlim, evliya, kimse bıkmak bilmiyordu. Gönüllerinde tek düşünce; “Ya biz Bizans'ı alırız, ya Bizans bizi!” diyorlardı. Gemiler dağlardan “Allah Allah” sadalarıyla yürütüldü. En büyük toplar, en yeni silâhlar, havanlar kullanıldı. Yer altından lağımlar kazıldı. Surlarda gedikler açıldı. Dualar edildi. Bütün sebeplere yapışıldı. Gönüller bir an önce Bizans'a girmek, Ayasofya'da ezan okuyup namaz kılmak ateşiyle yanıyordu. Çare yok, imkân yok, Bizans alınamadı. Frenk kralları bir olup gemiyle Bizans'a yardım yolladılar. Bizanslılar yardımdan kuvvet alıp kiliseleri yıkarak, taşları ile kaleleri tamir ettiler. Sultan Mehmed Han çok üzüldü. “Acaba Müminlerin kanlarını boşa mı akıttım.” diye düşündü. Çevresinden bazı kimseler; “Bir garip dervişin sözüne bakıp bunca iş işledin.” dediler.
Sultan Mehmed Han, hocası Akşemseddin hazretlerine danışmış, o da; “Kostantiniyye'yi evvela Sultan Muhammed Han fetheyler.” buyurmuştu. Sultan Mehmed Han, işte bu yüzden Bizans'ın fethinde bu kadar ısrarlıydı. Padişah, çevresindekileri yatıştırmak için veziri Veliyyüddin oğlu Ahmed Paşa'yı gönderip; “Şeyh'e arz et bakalım, şehrin fethi ve düşmanın yenilmesi mümkün müdür?” dedi. Akşemseddin; “Ümmet-i Muhammed'den bu kadar Müslüman, bu kadar gazi, bir kâfir kalesine yöneldi. İnşaallah fetholur.” diye cevap verip fazla açıklamadı. Sultan Mehmed Han, tekrar haber gönderip zamanını bildirmesini arzu etti. Akşemseddin hazretleri, murakabeden sonra; “İşbu senenin Cemaziyelevvel ayının yirminci (29 Mayıs) günü seher vaktinde, falan taraftan taarruz etsinler! Ol gün İnşaallah fetih müyesser ola!.. Kostantiniyye, ezan sadaları ile dola.” dedi. Gidip Sultan Mehmed Han'a haber verdiler. Sultan, memnun ve mesrur olup yeni bir şevkle düşmana hücum etti. Planlarını vaat edilen güne göre yaptı. Kimseye bir şey hissettirmedi. Küffara yeniden haber gönderip; “Ya Müslüman olun kardeş olalım veya teslim olun haraç alalım.” dedi.
O gün geldi. Gecesinde bütün mücahitler gusül abdesti aldılar. Sabahlara kadar namaz kılıp dualar ettiler. Sultan Mehmed Han da sabaha kadar namaz kılıp gözyaşı döktü. Dua edip niyazda bulundu. Seher vakti ezan seslerini müteakip, sabah namazını eda ettiler. Hazırlıklarını tamamladılar. Sultan son defa orduyu teftiş edip onları harbe teşvik etti. Onlara; “Şimdi parlak bir cihat için birbirinizi teşvik ediniz. Zafer için üç şart esastır. Niyetinizi hâlis edip e1mirlere itaat ediniz. Yani tam bir sükunet ve intizam ile verilen emirleri tam olarak icra edip icra ettiriniz. İmanınızın verdiği galeyan ile muharebeye koşunuz. Bu işte liyakatinizi ortaya koyunuz. Zillet geride, şehadet ileridedir. Bana gelince sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket ettiğini bizzat takip eyleyeceğim.” deyip hücum emrinin boru ile birlikte başlayacağını bildirdi. Emir verilip cenk borusu çalındı. Allahü tealanın rızası için cihada niyet etmiş olan mücahitler; “Ya Cennet, ya İstanbul.” diyorlar, iki yerden başka bir makama gitmek istemiyorlardı. “Allah! Allah!” sadaları ile Fetih suresi okunarak; kösler, davullar çalınarak hücum başladı.
Padişah heyecandan yerinde duramıyor, fethin bir an önce gerçekleşmesini arzu ediyordu. Herkes şehit olmak için adeta yarış ediyordu. “Allah! Allah!” sesleri, cenk naraları ortalığı dolduruyordu. Yeni keşfedilen balyemez toplarının her gürleyişi, kalenin bir burcunu götürüyor, köhne Bizans'ı yerinden oynatıyordu. Ancak fetih bir türlü müyesser olmadı. Sultan Mehmed Han yerinde duramıyordu. Akşemseddin hazretlerini davet etti. Gidenler, çadırına girmeye cesaret edemediler. Çünkü o mübarek zat, rahatsız edilmemesini emir buy2urmuştu. Sultan Mehmed Han bizzat kendisi gitti. Çadır sıkı sıkıya kapatılmıştı. Bir kenarından baktı. Akşemseddin kuru toprak üzerinde diz çökmüş, ellerini açmış Allahü tealaya yalvarıyor, zamanın sahibini, en büyük evliyasını imdada göndermesini arzuluyordu. Sultan Mehmed Han da elini açıp; “Âmin.” dedi. Her ikisinin gözlerinden yağmur gibi yaşlar aktı. Sultan Mehmed Han, oradan ayrılıp otağına doğru gelirken, Bizans surlarına baktı. İslam askerinin önünde; beyaz elbiseli, yeşil sarıklı bir ordunun daha kaleye hücum ettiğini gördü. Başlarındaki kumandana dikkatle bakıp vasıflarını zihnine yerleşt3irdi. Çok geçmeden Ulubatlı Hasan burçlara çıkıp tekbirlerle sancağı şerifi dalgalandırdı. Osmanlı askeri, yeni bir şevkle saldırdı. Çok geçmeden, surlarda açılan gedikler gibi, şehrin kapıları da açıldı. Osmanlı askerleri akın akın şehre girdi. Aksaray'da toplanan Osmanlı kuvvetleri, küfrün merkezi olan Ayasofya taraflarına hep birlikte hücum ettiler. Halk, korku ve tereddüt içinde Ayasofya'ya sığınmış, başta patrik olmak üzere, kapıları içeriden sıkı sıkıya kapatmışlardı.4 Türk askerleri, sıkıca kapatılmış olan Ayasofya'nın kapılarını zorla5 açarak içeri girdiler. Sultan, kendisini iki ay uğraştıran bu insan kütlesine karşı, insanlığın üstünde bir merhamet ve şefkat gösterdi. Bu arada ayaklarına kapanan İstanbul patriğini yerden kaldırmak âlicenaplığını gösteren Cihangir, patriği teselli edip; “Ayağa kalkını6z! Ben Sultan Mehmed, hepinize söylüyorum ki şu andan itibaren, artık ne hayatınız, ne de hürriyetiniz hususunda gazab-ı şah7anemden korkmayınız.” dedi. Bir taraftan da Ayasofya kulelerinde ezan-ı Muhammedî okunmaya ba8şladı.
Onsekizbin âlemin efendisi, iki cihan serveri, Allahü tealanın Habibi, Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa'nın asırlar önce haber verdiği mübarek fetih, “Şanlı emir”in kumandanlığında, “Şanlı ordu” tarafından gerçekleştirilmişti. Bizans'ın kalesi düşmüş, kutsal Ayasofya'nın haçları indirilmişti. İkindi namazı vaktiydi. Ordu saf olup gece aldıkları abdestle ikindi namazını kılmaya niyet ettiler. Fatih Sultan Mehmed Han, Ayasofya da ilk namazı kıldırdı. Fatih Sultan Mehmed Han, insanlara zulmedilmemesini, kılıç kaldırmayana, aman dileyene el kaldırılmamasını emretti. Hemen o günde, adil Osmanlı kadıları ve alicenap Osmanlı askerleri, fakir fukarayı tespit ettiler. Kimse aç ve açıkta bırakılmadı. Yanlışlıkla öldürülen Cenevizlilere diyetleri verildi. Müslüman olsun, kâfir olsun, herkesin huzur ve rahatı temin edildi. Herkes dininde serbest bırakılıp kimseye baskı yapılmadı. “Birleşmiş Milletler Evrensel Beyannamesi”nin yayınlanmasından yüzyıllar önce, evrensel beyannamede bildirilenlerin daha a'lâsı, Osmanlı tebeasına tatbik edildi. İstanbul tamir ve imar edildi. Anadolu ve Rumeli'den Müslümanlar göçürülüp yerleştirildi. Birkaç kilise ve manastır, medreseye çevrildi. Molla Zeyrek, Hocazade, Alaeddin Tusî, Molla Abdülkerim gibi âlimlerin her birine birer medrese verildi. Akşemseddin hazretlerinin kerametleriyle, Resul-i Ekrem'in sancaktarı Eba Eyyub el-Ensarî hazretlerinin kabr-i şerifi bulunup orada türbe, cami ve medrese inşa edildi.
Daha sonraları Fatih Camii ve Sahn-ı seman medreseleri yaptırıldı. Fatih Camii'nin Akdeniz ve Karadeniz cihetlerinde yapılan bu sekiz medresede, bu günkü manasıyla üniversite eğitimi verildi. Sahn-ı seman medreselerine talebe hazırlamak için bu günkü liseler gibi “Tetimme” mektepleri inşa edildi. Fatih Camii çevresinde büyük bir külliye meydana geldi. Çeşitli yerlerde vakıflar yapılıp masrafları karşılandı. Her birinde bir dershane ve ondokuz oda bulunan sekiz medreseden ve tetimmelerden meydana gelen bu külliyenin banisi Fatih Sultan Mehmed Han, müderrislerden rica edip kendisi için de bir oda ayrılmasını istedi. Fakat müderrisler bu isteğe; “Siz külliyenin kurucususunuz, ama önce imtihana girin, danişment (asistan) olun, tercih ettiğiniz ilim şubesinde tez yapın, eser verin, sonra müderrisliğe erişin, ancak böylelikle ilim ocağında makamınız olur.” cevabını verdiler. Sultan Mehmed Han da onları kırmayıp imtihana girdi. İmtihanı kazandıktan sonra ona da bir oda verildi.9
Fatih Sultan Mehmed Han, bu cami ve medreselerden başka; daha birçok cami, medrese ve köpr10ü yaptırdı. Zamanında yapılan camilerin sayısı üçyüzsekseni buldu. Kubbeler, ince ve zarif minareler, evliya kabirleri üzerine yapılan türbelerle, fethedilen memleketler, Müslüman Türk'e tapulandı. Memleketin her tarafını medreselerle süsleyen Fatih Sultan Mehmed Han, âlimlere büyük ikramlarda bulundu. Hürmet ve muhabbette kusur etmedi. En kıymetli âlimleri memleketine celb etti. Doğunun en büyük medreselerinden olan Semerkand'daki Uluğ Bey Medresesi müderrisi ve astronomi âlimi Ali Kuşçu'yu davet etti. Tebriz'den İstanbul'a gelinceye kadar, her konağı için bin akçe hediye etti. Sık si k medreselere gidip müderrislerin derslerini takip eden Fatih Sultan Mehmed Han, zamanın en meşhur müderrislerinden Hocazade Muslihuddin Bursevî ve Alaeddin Ali Tusî'nin, İmam-ı Gazalî ve İbn-i Rüşd arasındaki meseleleri inceleyip kitap hâlinde yazmalarını istedi. Her ikisi de İmam-ı Gazalî hazretlerinin haklılığını isbat edip “Dinin akla üstünlüğünü” ortaya koydular.
Naklî ilimler yanında aklî ilimlere de ehemmiyet veren Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'da bir tıp fakültesi ve hastahane inşa ettirdi. Memleketin çeşitli yerlerinde de hastahaneler açtırdı. Ömrü boyunca Allahü tealanın rızasını kazanma gayretinden uzak kalmayan Fatih Sultan Mehmed Han, milletinin huzur ve refahı için Tanzimat dönemine kadar Osmanlı Devleti' temel kanunu olarak mer'iyette kalan Fatih Kanunnamesi'ni hazırlattı. Padişahın görüşleri alınarak, Veziriazam Karamanî Mehmed Paşa tarafından hazırlanan bu çok önemli kanunnameyi, Nişancı Leyszade Mehmed Çelebi kaleme aldı. Kanunî devrinde hazırlanan Kanunnamede de bu kanunname esas alınmıştır.
Padişah Sultan Mehmed Han, bütün evliya ve ulemayı yanına davet etti. Her hareketinde onlarla istişare ediyor, ondan sonra karar veriyordu. Padişahın en yakınında; Hacı Bayram-ı Velî'nin halifelerinden Akşemseddin hazretleri ve Akbıyık Dede ile birlikte, ulemadan Molla Güranî ve Molla Hüsrev'den başka, daha birçok mübarek kimse hazır bulunuyordu. Savaş başladı. Bütün kalbler, bütün gönüller, Allahü tealanın rızası için heyecana gark oldu. Resul-i Ekrem'in müjdesine mazhar olmak iştiyakıyla, bir daha, bir daha hücum tazelendi. Asker, kumandan sultan, âlim, evliya, kimse bıkmak bilmiyordu. Gönüllerinde tek düşünce; “Ya biz Bizans'ı alırız, ya Bizans bizi!” diyorlardı. Gemiler dağlardan “Allah Allah” sadalarıyla yürütüldü. En büyük toplar, en yeni silâhlar, havanlar kullanıldı. Yer altından lağımlar kazıldı. Surlarda gedikler açıldı. Dualar edildi. Bütün sebeplere yapışıldı. Gönüller bir an önce Bizans'a girmek, Ayasofya'da ezan okuyup namaz kılmak ateşiyle yanıyordu. Çare yok, imkân yok, Bizans alınamadı. Frenk kralları bir olup gemiyle Bizans'a yardım yolladılar. Bizanslılar yardımdan kuvvet alıp kiliseleri yıkarak, taşları ile kaleleri tamir ettiler. Sultan Mehmed Han çok üzüldü. “Acaba Müminlerin kanlarını boşa mı akıttım.” diye düşündü. Çevresinden bazı kimseler; “Bir garip dervişin sözüne bakıp bunca iş işledin.” dediler. Sultan Mehmed Han, hocası Akşemseddin hazretlerine danışmış, o da; “Kostantiniyye'yi evvela Sultan Muhammed Han fetheyler.” buyurmuştu. Sultan Mehmed Han, işte bu yüzden Bizans'ın fethinde bu kadar ısrarlıydı. Padişah, çevresindekileri yatıştırmak için veziri Veliyyüddin oğlu Ahmed Paşa'yı gönderip; “Şeyh'e arz et bakalım, şehrin fethi ve düşmanın yenilmesi mümkün müdür?” dedi. Akşemseddin; “Ümmet-i Muhammed'den bu kadar Müslüman, bu kadar gazi, bir kâfir kalesine yöneldi. İnşaallah fetholur.” diye cevap verip fazla açıklamadı. Sultan Mehmed Han, tekrar haber gönderip zamanını bildirmesini arzu etti. Akşemseddin hazretleri, murakabeden sonra; “İşbu senenin Cemaziyelevvel ayının yirminci (29 Mayıs) günü seher vaktinde, falan taraftan taarruz etsinler! Ol gün İnşaallah fetih müyesser ola!.. Kostantiniyye, ezan sadaları ile dola.” dedi. Gidip Sultan Mehmed Han'a haber verdiler. Sultan, memnun ve mesrur olup yeni bir şevkle düşmana hücum etti. Planlarını vaat edilen güne göre yaptı. Kimseye bir şey hissettirmedi. Küffara yeniden haber gönderip; “Ya Müslüman olun kardeş olalım veya teslim olun haraç alalım.” dedi.
O gün geldi. Gecesinde bütün mücahitler gusül abdesti aldılar. Sabahlara kadar namaz kılıp dualer ettiler. Sultan Mehmed Han da sabaha kadar namaz kılıp gözyaşı döktü. Dua edip niyazda bulundu. Seher vakti ezan seslerini müteakip, sabah namazını eda ettiler. Hazırlıklarını tamamladılar. Sultan son defa orduyu teftiş edip onları harbe teşvik etti. Onlara; “Şimdi parlak bi1r cih2at için birbirinizi teşvik ediniz. Zafer için üç şart esastır. Niyetinizi hâlis edip emirlere itaat ediniz. Yani tam bir sükunet ve intizam ile verilen emirleri tam olarak icra edip icra ettiriniz. İmanınızın verdiği galeyan ile muharebeye koşunuz. Bu işte liyakatinizi ortaya koyunuz. Zillet geride, şehadet ileridedir. Bana gelince sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket ettiğini bizzat takip eyleyeceğim.” deyip hücum emrinin boru ile birlikte başlayacağını bildirdi. Emir verilip cenk borusu çalındı. Allahü tealanın rızası için cihada niyet etmiş olan mücahitler; “Ya Cennet, ya İstanbul.” diyorlar, iki yerden başka bir makama gitmek istemiyorlardı. “Allah! Allah!” sadaları ile Fetih suresi okunarak; kösler, davullar çalınarak hücum başladı. Padişah heyecandan yerinde duramıyor, fethin bir an önce gerçekleşmesini arzu ediyordu. Herkes şehit olmak için adeta yarış ediyordu. “Allah! Allah!” sesleri, cenk naraları ortalığı dolduruyordu. Yeni keşfedilen balyemez toplarının her gürleyişi, kalenin bir burcunu götürüyor, köhne Bizans'ı yerinden oynatıyordu. Ancak fetih bir türlü müyesser olmadı. Sultan Mehme3d Han yerinde duramıyordu. Akşemseddin hazretlerini davet etti. Gidenler, çadırına girmeye cesaret edemediler. Çünkü o mübarek zat, rahatsız edilmemesini emir buyurmuştu. Sultan Mehmed Han bizzat kendisi gitti. Çadır sıkı sıkıya kapatılmıştı. Bir kenarından baktı. Akşemseddin kuru toprak üzerinde diz çökmüş, ellerini açmış Allahü tealaya yalvarıyor, zamanın sahibini, en büyük evliyasını imdada göndermesini arzuluyordu. Sultan Mehmed Han da elini açıp; “Âmin.” dedi. Her ikisinin gözlerinden yağmur gibi yaşlar aktı. Sultan Mehmed Han, oradan ayrılıp otağına doğru geli4rken, Bizans surlarına baktı. İsl5am askerinin önünde; beyaz elbiseli, yeşil sarıklı bir ordunun daha kaleye hücum ettiğini gördü. Başlarındaki kumandana dikkatle bakıp vasıflarını zihnine yerleştirdi. Çok geçmeden Ulubatlı Hasan burçlara çıkıp tekbirlerle sancağı şerifi dalgalandırdı. Osmanlı askeri, yeni bir şevkle saldırdı. Çok geçmeden, surlarda açılan gedikler gibi, şehrin kapıları da açıldı. Osmanlı askerleri akın akın şehre girdi. Aksaray'da toplanan Osmanlı kuvvetleri, küfrün merkezi olan Ayasofya taraflarına hep birlikte hücum ettile6r. Halk, korku ve tereddüt içinde7 Ayasofya'ya sığınmış, başta patrik olmak üzere, kapıları içeriden sıkı sıkıya kapatmışlardı. Türk askerleri, sıkıca kapatılmış olan Ayasofya'nın kapılarını zorla açarak içeri gi8rdiler. Sultan, kendisini iki ay uğraştıran bu insan kütlesine karşı, insanlığın üstünde bir merhamet ve şefkat gösterdi9. Bu arada ayaklarına kapanan İstanbul patriğini yerden kaldırmak âlicenaplığını gösteren Cihangir, patriği teselli e10dip; “Ayağa kalkınız! Ben Sultan Mehmed, hepinize söylüyorum ki şu andan i11tibaren, artık ne hayatınız, ne de hürriyetiniz hususunda gazab-ı şahanemden korkmayınız.” dedi. Bir taraftan da Ayasofya kulelerinde ezan-ı Muhammedî okunmaya başladı. Onsekizbin âlemin efendisi, iki cihan serveri, Allahü tealanın Habibi, Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa'nın asırlar önce haber verdiği mübarek fetih, “Şanlı emir”in kumandanlığında, “Şanlı ordu” tarafından gerçekleştirilmişti. Bizans'ın kalesi düşmüş, kutsal Ayasofya'nın haçları indirilmişti. İkindi namazı vaktiydi. Ordu saf olup gece aldıkları abdestle ikindi namazını kılmaya niyet ettiler. Fatih Sultan Mehmed Han, Ayasofya da ilk namazı kıldırdı.
Fatih Sultan Mehmed Han, insanlara zulmedilmemesini, kılıç kaldırmayana, aman dileyene el kaldırılmamasını emretti. Hemen o günde, adil Osmanlı kadıları ve alicenap Osmanlı askerleri, fakir fukarayı tespit ettiler. Kimse aç ve açıkta bırakılmadı. Yanlışlıkla öldürülen Cenevizlilere diyetleri verildi. Müslüman olsun, kâfir olsun, herkesin huzur ve rahatı temin edildi. Herkes dininde serbest bırakılıp kimseye baskı yapılmadı. “Birleşmiş Milletler Evrensel Beyannamesi”nin yayınlanmasından yüzyıllar önce, evrensel beyannamede bildirilenlerin daha a'lâsı, Osmanlı tebeasına tatbik edildi. İstanbul tamir ve imar edildi. Anadolu ve Rumeli'den Müslümanlar göçürülüp yerleştirildi. Birkaç kilise ve manastır, medreseye çevrildi. Molla Zeyrek, Hocazade, Alaeddin Tusî, Molla Abdülkerim gibi âlimlerin her birine birer medrese verildi. Akşemseddin hazretlerinin kerametleriyle, Resul-i Ekrem'in sancaktarı Eba Eyyub el-Ensarî hazretlerinin kabr-i şerifi bulunup orada türbe, cami ve medrese inşa edildi. Daha sonraları Fatih Camii ve Sahn-ı seman medreseleri yaptırıldı. Fatih Camii'nin Akdeniz ve Karadeniz cihetlerinde yapılan bu sekiz medresede, bu günkü manasıyla üniversite eğitimi verildi. Sahn-ı seman medreselerine talebe hazırlamak için bu günkü liseler gibi “Tetimme” mektepleri inşa edildi. Fatih Camii çevresinde büyük bir külliye meydana geldi. Çeşitli yerlerde vakıflar yapılıp masrafları karşılandı. Her birinde bir dershane ve ondokuz oda bulunan sekiz medreseden ve tetimmelerden meydana gelen bu külliyenin banisi Fatih Sultan Mehmed Han, müderrislerden rica edip kendisi için de bir oda ayrılmasını istedi. Fakat müderrisler bu isteğe; “Siz külliyenin kurucususunuz, ama önce imtihana girin, danişment (asistan) olun, tercih ettiğiniz ilim şubesinde tez yapın, eser verin, sonra müderrisliğe erişin, ancak12 böylelikle ilim ocağında makamınız olur.” cevabını verdiler. Sultan Mehmed Han da onları kırmayıp imtihana girdi. İmtihanı kazandıktan sonra ona da bir oda verildi.
Fatih Sultan Mehmed Han, bu cami ve medreselerden başka; daha birçok cami, medrese ve köprü yaptırdı. Zamanında yapılan camilerin sayısı üçyüzsekseni buldu. Kubbeler, ince ve zarif minareler, evliya kabirleri üzerine yapılan türbelerle, fethedilen memleketler, Müslüman Türk'e tapulandı. Memleketin her tarafını medreselerle süsleyen Fatih Sultan Mehmed Han, âlimlere büyük ikramlarda bulundu. Hürmet ve muhabbette kusur etmedi. En kıymetli âlimleri memleketine celb etti. Doğunun en büyük medreselerinden olan Semerkand'daki Uluğ Bey Medresesi müderrisi ve astronomi âlimi Ali Kuşçu'yu davet etti. Tebriz'den İstanbul'a gelinceye kadar, her konağı için bin akçe hediye etti. Sık sık medreselere gidip müderrislerin derslerini takip eden Fatih Sultan Mehmed Han, zamanın en meşhur müderrislerinden Hocazade Muslihuddin Bursevî ve Alaeddin Ali Tusî'nin, İmam-ı Gazalî ve İbn-i Rüşd arasındaki meseleleri inceleyip kitap hâlinde yazmalarını istedi. Her ikisi de İmam-ı Gazalî hazretlerinin haklılığını isbat edip “Dinin akla üstünlüğünü” ortaya koydular. Naklî ilimler yanında aklî ilimlere de ehemmiyet veren Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'da bir tıp fakültesi ve hastahane inşa ettirdi. Memleketin çeşitli yerlerinde de hastahaneler açtırdı. Ömrü boyunca Allahü tealanın rızasını kazanma gayretinden uzak kalmayan Fatih Sultan Mehmed Han, milletinin huzur ve refahı için Tanzimat dönemine kadar Osmanlı Devleti'nin temel kanunu olarak mer'iyette kalan Fatih Kanunnamesi'ni hazırlattı. Padişahın görüşleri alınarak, Veziriazam Karamanî Mehmed Paşa tarafından hazırlanan bu çok önemli kanunnameyi, Nişancı Leyszade Mehmed Çelebi kaleme aldı. Kanunî devrinde hazırlanan Kanunnamede de bu kanunname esas alınmıştır.
Osmanlı Devleti'nin bütün temel müessese ve teşkilatı, Fatih devrinde en mükemmel hâle geldi. Onun için asırlar boyu çok şeyler yazılıp çizildi. Hakkında, Garp'ta ve Şark'ta çok şeyler söylendi. Tetkik edildikçe derinleşen, derinleştikçe dery13alaşan bu cihangirin, sayılamayacak kadar çok vasıfları vardır. Savaş meydanlarında kanının son damlasına kadar çarpışmak, ölümü hiçe sayarak canını din ve devlet uğrunda çekinmeden feda etmek, milletimizin öz hasletlerindendir. İşte F14atih Sultan Mehmed Han, bu kahramanlardan sadece birisidir. Onun, İstanbul'un kuşatıldığı günlerde, deniz savaşı esnasında gemilerinin mağlup edildiğini gördüğü zaman, beyaz ve şahlanan atını denize sürmesinin manası pek büyüktür. Bu harekette, kahramanlık ile cesaretin, cengaverlik ile faziletin misali görülmektedir. Allah yolunda her türlü sıkıntıya göğüs geren Fatih Sultan Mehmed Han, Trabzon Seferi esnasında yanında bulunan Uzun Hasan'ın annesine, gönlündeki cihat aşkını çok güzel bir şekilde ifade etmiştir.
Fatih Sultan Mehmed Han, Erzincan tarafına yürüdüğü zaman, Uzun Hasan elçiler yolladı. Elçiler iki kişiydi. Biri öz anası Sara Hatun, öteki ise tanınmış bir Şeyh idi. Gelip “Bulgar Dağı” yanında buluştular. Gayet kıymetli armağanlar getirdiler. Padişah dahi armağanları alıp kabul eyledi. Ziyade alaka gösterdi. İkisini birlikte alıp Trabzon'a doğru yola çıktılar. Bulgar Dağı'na tırmandılar. Sonra aşağı iner oldular. Öyle ki Padişah, bu dağın çok yerini yaya yürüdü. Hasılı Trabzon'a varır oldular. Elçiler de birlikte idiler. İyice yorulan Uzun Hasan'ın anası, Sultan Mehmed'e; “Hey oğul!.. Bir Trabzon için bunca zahmet çekmek niye?” dedi. Padişah cevap verip; “Ey koca analık! Bu zahmetler Trabzon için değildir. Bu zahmetler İslam dini yolunadır ki yarın ahiret gününde Allahü tealanın huzurunda utanmayalım diyedir... Çünkü bizim elimizde “İslam Kılıcı” vardır. Eğer bu zahmete katlanmaz isek, bize “Gazi” demek yalan olmaz mı?” dedi.
Fatih Sultan Mehmed Han, yapacağı seferlerden en yakınlarını bile haberdar etmez ve gizli kalmasına çok dikkat ederdi. “Sırrıma, sakalımın tek telinin vâkıf olduğunu bilsem, hepsini yolar atardım.” sözü meşhurdur. Böyle hareket etmeyi, muvaffakiyetinin başlıca sebeplerinden sayardı. Nitekim böyle hareket etmesinin neticesinde, İsfendiyar Beyliği'ni ve Trabzon Rum İmparatorluğu'nu kolayca ele geçirmişti. Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'la yapılan Otlukbeli Savaşı, Fatih Sultan Mehmed Han'ın komutanlık vasfını en iyi bir şekilde karakterize edebilecek mahiyettedir. Doğuda büyük bir şöhrete sahip olan Uzun Hasan, birkaç saat içinde mağlup olmuş ve savaş meydanından kaçmıştı. Bu başarıda, savaş planının iyi hazırlanmış ve iyi tatbik edilmiş olmasının büyük payı vardı. Fatih Sultan Mehmed Han, Doğu Türkleri ile temasa büyük önem vermiş, oğlu Sultan İkinci Bayezid Han da Türk medeniyetini ilerletmek hususunda babasını takip etmiştir. Doğu Türklerinin Timur Han devri medeniyeti denilen medeniyet hareketlerinin benzeri, Fatih Sultan Mehmed Han devrinde Osmanlılar'da tahakkuk etmiştir. Fatih Sultan Mehmed Han, batı dillerinden birkaçını bilmesi sayesinde Avrupa'yı çok iyi takip etmiş, fakat Türklerin her hususta Avrupalılar'dan üstün bulunması dolayısıyla, Avrupa'dan bir şey alma ihtiyacı duyulmamıştır. Fatih'in fetihleri yalnız büyük değil mühim ve manalı olmuş, Osmanlı Cihan Devleti'nin temelleri bu fetihlerle atılmıştır. Babasından dokuzyüzbin küsur kilometrekare olarak aldığı Osmanlı toprağına; iki İmparatorluk, iki krallık, iki sultanlık, onbir prenslik ve 15dükalıktan meydana gelen onyedi devletin toprağını da ekleyerek, ikimilyon ikiyüzondörtbin kilometre kare olarak oğluna devretmiştir.
Devrinde büyük âlimler ve sanatkârlar yetişmiş, mühim eserler vücuda getirmişlerdir. Pek çok ilim adamını dünyanın dört bir bucağından İstanbul'a getiren Fatih Sultan Mehmed Han, Arapça, Farsça ve Türkçe şiirler yazdı. Şiirde devrinin üstadları arasında yer aldı. “Avnî” mahlasıyla edebî değeri yüksek beytler, gazeller söyledi. İstanbul'un fethinden sonra hocası Akşemseddin'e hâlini arz edip dervişlik talep eden Fatih; “Sen derviş olursan, Müslümanların işlerini kim görür?” cevabını aldı. Allah aşkı ile yanan kalbinin ateşini de şiirleriyle ortaya döktü. Vefatından sonra bulunan divanının pek güzel gazellerle dolu olduğu görüldü. Bunlardan bazıları şöyledir:
“Sevdüm ol dilberi söz eslemedün vay gönül,
Eyledin kendüsüni âleme rüsvay gönül.
Sana cevr eyleyemezsün nideyin hay gönül?
Cevre sabreylemezsün nideyin hay gönül?
Gönül eyvay, gönül vay, gönül eyvay gönül.
Bilemedüm derd-i dilün ölmek imiş dermanı.
Öleyim dert ile tek görmeyeyim hicranı.
Mihnet-ü derd-ü game olmağ içün erzanı,
Avniya sencileyin mihnet-ü gam-keş kanı,
Gönül eyvay, gönül vay, gönül eyvay.”
İmtisal-i “cihad-ı fillah” oluptur niyyetim.
Din-i İslam'ın mücerret gayretidir gayretim.
Fazl-ü Hakk-ü himmet-i cünd-i ricalullah ile,
Ehl-i küfri serteser kahreylemektir niyyetim.
Enbiya vü evliyaya istinadım var benim,
Lutf-i Haktandır behman ümmid-i feth-ü nusretim
Nefs-ü mal ile nola kılsam cihanda içtihat?
Hamdullah var gazaya sad hezaran rağbetim.
Ey Muhammed, mucizat-ı Ahmed-i Muhtar ile,
Umarım galip ola a'da-yi dine devletim.
Fatih Sultan Mehmed Han'a isnat edilen pek çok menkıbe vardır. Bunlardan biri, zamanın en büyük evliyası Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin, İstanbul'un fethinde, Semerkand'dan yardıma gelmesi hadisesidir. Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin torunu Hace Muhammed Kasım'dan şöyle nakledilmiştir: Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri, bir Perşembe günü öğleden sonra aniden atının hazırlanmasını istedi. Atı hazırlanınca binip Semerkand'dan süratle çıktı. Talebelerinden bir kısmı da ona tâbi olup takip ettiler. Biraz yol aldıktan sonra Semerkand'ın dışında bir yerde talebelerine; “Siz burada durunuz.” buyurdu. Sonra atını Abbas Sahrası denilen sahraya doğru sürdü. Mevlana Şeyh adıyla tanınmış bir talebesi, bir müddet daha peşinden gidip takip etmişti. Abbas Sahrası'na varınca atının üstünde sağa sola gidip geldi. Sonra da birden bire gözden kayboldu. Ubeydullah-ı Ahrar daha sonra evine döndüğünde, talebeleri nereye ve niçin gittiğini sorduklarında; “Türk Sultanı Muhammed Han (Fatih) kâfirlerle harp ediyordu. Benden yardım istedi. Ona yardım etmeye gittim. Allahü tealanın izniyle galip geldi. Zafer kazanıldı.” buyurdu. Bu hadiseyi nakleden ve Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin torunu olan Hace Muhammed Kasım, babası Hace Abdülhadî'nin şöyle anlattığını söylerdi: “Bilad-ı rum”a (Anadolu'ya) gittiğimde, Sultan Muhammed Fatih Han'ın oğlu Sultan Bayezid Han, bana babam Ubeydullah-ı Ahrar'ın şeklini ve şemalini tarif edip; “Semerkand taraflarından, şu şekil ve şemale sahip, beyaz atlı bir zat, babama yardıma geldi.” dedi. Ben de tarif ettiği zatın babam Ubeydullah-ı Ahrar olduğunu ve beyaz bir atının olup bazen ona bindiğini söyledim. Bunun üzerine Sultan Bayezid Han bana şöyle anlattı: “Babam Sultan Muhammed Fatih Han'dan duydum: “İstanbul'u fethetmek üzere savaştığım sırada, harbin en şiddetli bir anında Allahü tealaya yalvarıp zamanın kutbunun imdadıma yetişmesini istedim. Şeklini ve şemalini tarif ederek; şu şu vasıfta ve şu şekilde beyaz bir at üzerinde bir zat yanıma geldi. “Korkma!” buyurdu. Ben de nasıl endişelenmeyeyim küffar askeri pek çok dedim. Ben böyle söyleyince elbisesinin yeninden bakmamı söyledi. Baktım, büyük bir ordu gördüm. “İşte bu ordu ile sana yardıma geldim. Şimdi sen falan tepenin üzerine çık, kösün tokmağını üç defa vur. Orduna hücum emri ver.” buyurdu. Emirlerini aynen yerine getirdim. O da bana gösterdiği ordusuyla hücuma geçti. Böylece düşman hezimete uğradı. İstanbul'un fethi gerçekleşti.” Fatih Sultan Mehmed Han İstanbul'u fethederken, cümle evliyanın ve ruhaniyetlerinin yardımını gördüğü apaçık bir hakikattir.
Akşemseddin hazretlerine fetihten sonra; “Niçin gelecekten haber verip İstanbul'un fethedileceğini söyledin?” dediler. O da; Kardeşim Hızır (Aleyhisselam) ile birlikte şehrin fethinin ne zaman olduğunu ledünnî ilminden istifade ile öğrenmiştik. Kale fethedilince Hızır'ı gördüm. Fethedilen burçlardan birinin üstünde, ayaklarını aşağı sarkıtmış oturuyordu.” diye cevap verdi. İlme ve Allah dostu ilim adamlarına aşık olan Fatih Sultan Mehmed Han, kazasker Molla Alaeddin'den bütün İslamî tabir ve terimleri ihtiva eden bir eser bulmasını rica etti. O zamana kadar bu mevzuda derli toplu bir eser yazılmamış, değişik eserler içerisine serpiştirilmişti. O kitaplardan da bu bilgileri temin etmek, bir hayli mesai isteyen bir işti. Ancak her ilimde kâmil bir İslam âlimi, her ilimdeki tabir ve terimlerin istenildiği gibi açıklamasını yapabilirdi. Fatih Sultan Mehmed Han gibi bir âlimin suallerine de Molla Camî hazretlerinden başkası tam cevap veremezdi. Molla Alaeddin de sultana arz edip; “Sizin suallerinize ancak Horasan ulemasından Molla Camî hazretleri cevap verebilir.” dedi. Sultan, daha önceleri de birçok defa methini işittiği Molla Camî'yi bir mektupla İstanbul'a davet edip derdine derman olmasını arzu etti. O da bir risale yazıp Sultan Mehmed Han'a gönderdi. “Eğer bu risalemizle gönlünüze su serpebilirsek, daha sonra da kendimiz geliriz.” dedi. Daha sonra kendisi de yola çıktı. Konya'ya kadar geldi. Fatih'in vefatını haber alarak geri döndü.
Fatih Sultan Mehmed Han, bazen tebdil-i kıyafetle şehirde dolaşır, halkının durumunu bizzat kendisi teftiş ederdi. Gündüzleri medreselerde dersleri dinler, geceleri de medreselerde kimin daha çok çalıştığını kontrol ederek, layık olanları mükâfatlandırırdı. Bir gece geç vakitte sarayının penceresinden medrese tarafına göz gezdirdi. Molla Hüsrev'in talebelerinin kaldığı bölümde bir odanın ışığı yanıyordu. Ertesi gece, daha ertesi gece baktı. Işık her gece sabahlara kadar yanıyordu. Sabahlara kadar ders çalışan bu talebeyi merak edip Molla Hüsrev'den sordu. Muhyiddin Manisavîzade olduğunu öğrendi. “Bu talebe hiç uyumaz mı ki sabahlara kadar ışığı yanar?” diye sordu. Molla Hüsrev de; “Efendim, o az uyur, çok çalışır.” dedi. Emir verip Manisavîzade'ye daha çok ihtimam gösterilmesini istedi. Vezir Mahmud Paşa'nın inşa ettirdiği medrese tamamlanınca padişahın emriyle Manisavîzade oraya müderris tayin edildi. Daha sonra Sultan, Manisavîzade'ye kazaskerlik verdi. Bir müddet sonra Semaniyye medreselerinden birine müderrisliğe tayin etti.
Fatih Sultan Mehmed Han devrinde, memleketin her tarafında, her karış toprağında adalet hâkim durumda idi. Kanun önünde bütün insanlar eşitti. Zengin ile fakir, sultan ile köylü aynı hakka sahipti. Gayrimüslimlerin haklarına daha çok riayet edilirdi. Onları kimse incitmezdi. Osmanlının bu adaletini gören Hıristiyanlar, onlara âdeta aşık oldular. Bizans'ta kardinal şapkası görmektense, Osmanlı sarığı görmeyi tercih ettiler. Rahibeler, Müslüman olup Osmanlı kadınları gibi tesettürlü giyindiler. Osmanlıların, şehirlerini bir an önce fethetmesi için kendi devletleri aleyhine casusluk yaptılar. Os16manlılar, Bizans İmparatoru'na en yakın olan kimselerden, Bizans prenseslerinden haber alıp onları casus olarak kullandılar17. Fetihten sonra da kendilerine yardım edenleri unutmayıp en iyi mükâfatları verdiler. Onları en güzel, en18 adil şekilde idare ettiler. İstanbul'un fethinden sonra Osmanlı askerleri, Bizans hapishanelerini kontrol ettiler. En ücra bir mahzende iki papaz buldular. Alıp Fatih Sultan Mehmed Han'a götürdüler. Fatih Sultan Mehmed Han, onlara hapsedilmelerinin sebebini sordu. Papazlar; “Biz, Bizans'ın en ileri gelen papazları idik. İmparatorun zulüm ve işkencelerinden, yaptığı rezalet ve sefahatten dolayı kendisini ikaz edip sonunun yakın olduğunu söyledik. O da bizim doğru sözümüze aldırmayıp zulmüne devam etti, bizi zindanlara attırdı.” dediler. Çağ açıp çağ kapatan, “Bizans'ı alıp gülzar yapan” Fatih Sultan Mehmed Han da düşündü. Papazları ölçüp biçti. Memleketini tarafsız olarak gezip görmelerini, Osmanlı Devleti hakkında da hüküm vermelerini istedi. Papazlar, ellerindeki beratla her yere girip çıktılar. Merak ettikleri her şeyi gördüler. Bir çarşıya girip sabahın erken vaktinde bir şeyler almak istediler. Siftah yapan bir dükkândan, komşuları siftah yapmadan ikinci bir şey alamadılar. En ıssız yerlerde en kalabalık sokaklarda dolaştılar. Her tabakadan kimsenin yanına gidip sohbet ettiler. Ama hiç kimseden bir kötülük gör19mediler. Bir çarşıya girdiler Ezan okunmaya başladı. Kimse dükkânını kapatmaya bile lüzum görmeden, çar20şıda kim varsa herkes c21amiye gitti. Hepsi, mal ve para düşüncesinden uzak olarak, huşu içinde namazlarını kıldılar. Hiç kimse, bir başkasının malına, canına, ırzına, namusuna zarar vermeyi aklından bile geçirmiyordu. İstisnasız herkes Allah rızası için düşünüyor, Allah rızası için konuşuyor, Allah rızası için yaşıyor, devletinin bekası, sultanın ömrü, ordunun muzafferiyeti için dua ediyordu. Sanki hepsi, aldıkları nefesten başka nefes almayacakmış gibi, söyledikleri sözden başka söz söylemeyecekmiş gibi söz söylüyor, son sözünün de hayırlı olmasını arzuluyordu.
Herkesin, birbirini son defa görüyormuş gibi bir hâli vardı. Böylece, kimse kimsenin hakkını yemiyor, kimseyi kırmıyor, kul hakkıyla Mevlanın huzuruna çıkmak istemiyordu. Yani herkes, son nefesini kurtarmak, imanlı ve günahsız olarak Huzur-i İlahî'ye çıkabilmek için çırpınıyordu. Papazlar, bütün bunları görüp müşahede ettiler. Bütün bu hadiselerden dolayı şaşkınlığa düştüler. Kaç şehir dolaştıkları hâlde bir mahkemeye tesadüf edemediler. Her kasabada kadı var fakat dava yoktu. Hırsızlık yok, cinayet yok, namussuzluk yok, eşkıyalık ve dolandırıcılık yok, kötülük yoktu.1
Birkaç ay dolaştıktan sonra şehrin birinde bir mahkemenin olacağını haber alıp oraya koşuştular. “En sonunda Osmanlının aksak yönünü yakalayacağız.” dediler. Zihinlerinde d2avacıya ve davalıya bir sürü suçlar yüklediler. Mahkeme kuruldu. Papazlar da izin alıp dinleyici olarak içeri girdiler. Davalı ve davacı geldi. Kadı yerine geçip meseleyi dinledi. Adamlardan biri anlattı: “Efendim, bendeniz bu din kardeşimin tarlasını arzu ettiği fiyat üzerinden satın aldım. Birkaç sene ekip kaldırdım. Fakat bu sene çift sürerken, sabanımın demirine bir şey takıldı. Kazıp çıkar3dım. İçi altın dolu bir küptü. Küpü götürüp daha önce tarlayı satın aldığım bu kardeşime vermek istedim. 4Ancak o; “Ben tarlayı, altı ve üstüyle sattım.” deyip kabul etmedi. Halbuki o, toprağın altında küpün varlığından haberdar olsaydı, bana orayı satmazdı.” dedi.
Kadı efendi öbür kimseye söz verdi. O da; “Efendim, durum kardeşimin anlattığı gibi vaki oldu. Ancak bendeniz ona, o tarlayı altı ve üstüyle birlikte sattım. Onun ekip kaldırdığında bir hakkım olmadığı gibi, toprağın altında da bir hakkım olamaz.” dedi. Papazların hayretle dinledikleri bu sözler, kadı için hiç de acaib gelmiyordu. Çünkü İslamiyeti hakkıyla yaşayan bir İslam toplumunda böyle işler, olmayacak şeyler değildi. Kadı efendi, bu iki mübarek Müslüman arasında hüküm vermekte güçlük çekmedi. Sorup soruşturdu. Birinin temiz ve saliha bir kızı, diğerinin de salih bir oğlu vardı. Küpte bulunan altını onlara düğün masrafı ve çeyiz olarak kabul edip nikâhlarını kıydı. Tarlayı satan ve satın alan bu işten memnun olup kadı efendiye dualar ederek evlerinin yolunu tuttular. Papazlar da şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilemez bir hâlde kadı efendinin yanından ayrıldılar.5
Papazlar, seyahatlerine devam ettiler. İşinde gücünde çalışıp kimseye yük olmamak, değil 6namerde, dosta dahi muhtaç olmamak, Allahü tealadan başkasına el açmamak için uğraşan Müslümanların oturduğu, temiz ve güzel şehirleri gezip dolaştılar. Yine birgün, bir mahkemeye şahit oldular. Kadı efendinin evinde görülen davada, davacıya söz verildi. Meseleyi şöyle anlattı: “Bir hafta önce bu kardeşimden bir at satın aldım. Evime götürüp bakımını yaptım. Ancak birkaç gün sonra at rahatsızlandı. Atın daha önceden hasta olması mümkün olabileceği gibi, ben aldıktan sonra da hastalanması mümkün idi. Atı satın aldığım arkadaşa bir şey diyemedim. Gelip d7urumu size arz edeyim ki aramızı bulasınız diye düşündüm. Ancak o gün sizi bulamadım. Siz şehir dışına gitmiştiniz. Siz geri gelmeden d8e at öldü. Hükmünüzü talep ederim.” 9dedi.
Kadı efendi düşündü. At ölmüş, onlar arasında dava bitmişti. Suç kendisinindi. Atı satanı suçlayamazdı. Çünkü atın durumu ortaya çıkmamıştı. Öbürü de vaktinde müracaatını yapmıştı. Tek eksik taraf; kendisinin şehirde, vazife yerinde bulunmaması idi. O h10âlde atın ücretini o ödemeliydi. Atın fiyatını öğrenip kendi cebinden bedelini verdi. Böyle adil bir kadı efendinin ve böyle adil bir mahkemenin mevcudiyetini küçük beyinlerine sığdıramayan Bizans papazlarının, hayretlerinden ağızları açık kaldı.
“Anadolu'da bu kadar dolaştığımız yeter.” deyip İstanbul'a dönen papazlar, İstanbul kadısı Hızır Bey'in huzurunda, Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmed Han ile bir Hıristiyan arasında bir davanın görüleceğini duydular. Mahkemeye yetişmek için eteklerini tutarak koştular. Varıp mahkemede hazır oldular. Koca Osmanlı Devleti'nin Sultanı, çağ açıp çağ kapatan İstanbul Fatihi Sultan Mehmed Han ve eli kesik bir Hıristiyan mimar, kadı Hızır Bey'in karşısında ayakta bekleşiyorlardı. Fatih Sultan Mehmed Han, vazifesine ihanet eden Hıristiyan mimarın elini mahkemesiz kestirmiş, Hıristiyan mimar da Kadı Hızır Bey'e şikayet etmişti. Papazlar, böyle bir şeyin bu dünyada mevcudiyetine bir türlü inanamadılar. Hızır Bey, Fatih Sultan Mehmed Han'ın elinin aynı şekilde kesilmesine hükmetti. Eğer mimar rıza gösterirse diyetle elinin kesilmesinden kurtulabilecekti. Hıristiyan mimar, bu adalet karşısında ne yapacağını şaşırdı. Kendisinden af dileyip hakkını helal etmesi için ricada bulunan Fatih Sultan Mehmed Han'ın ayaklarını mı, yoksa ellerini mi öpeceğini bilemedi. Kelime-i şehadet getirip Müslüman oldu. Ömür boyu, çoluk çocuğunun nafakasının temini şartıyla kısastan vazgeçti. Böylece padişahın eli de kesilmekten kurtuldu. Hıristiyan mimara, ayrıca bir de ev hediye edildi. Herkes hâlinden memnun olup birbirlerine haklarını helal ettiler. Papazlar, bu insanların hâl ve hareketlerini hayranlıkla seyrettiler. Kendi kendilerine; “Bu Müslümanlar, hataları ile dahi hayır işliyorlar.” dediler.
Papazlar, mahkeme haberini duyunca acelelerinden çevrelerine bakamamışlardı. Fetihten sonraki İstanbul hayatını da çok merak ediyorlardı. Müslümanların oturdukları, yeni yeni yerleşmekte oldukları mahallelere gittiler. Onların tam bir teslimiyet ve sükunetle işlerini gördüklerini, tam bir temizlik ve titizlikle eşyalarını yerleştirdiklerini gördüler. İstanbul bambaşka olmuş, sanki birkaç ay önceki Bizans gitmiş, yerine gökten bir İstanbul inmişti. Sokaklar pırıl pırıl, çocuklar cıvıl cıvıldı. Bu Müslümanların çocukları bile başka oluyordu. Sanki büyümüşler de küçülmüşlerdi. Birbirlerini kırmadan, bağırıp çağırmadan, dövüşmeden oyun oynuyorlar, sokağı kirletmiyorlardı. Kim11 olursa olsun, büyüklerine saygı gösteriyorlardı.1213
Padişah tarafından Osmanlı ülkesini gezip gö14rmekle vazifelendirilen papazlar, İst15anbul'daki Hıristiyan mahallelerini de görmeden edemediler. Bu günkü Fatih Camii'nin doğu taraflarına ve Fener'e doğru gittiler. Hıristiyanlar bile değişmiş, sokaklardaki pislik azalmıştı. Kimse kimseye zulmetmeye cesaret edemiyordu. Şikayetlerini papazlar hâllediyordu. Ama zulüm gören bir de kadıya giderse hâlleri ne olacaktı? Zulmü kadar ceza görmekten onu kim kurtarabilirdi? Kadı Hızır Bey, Padişaha bile ceza vermekten çekinmemişti. Herkes sessiz sakin işine devam ediyor, eskisi gibi içip içip sokaklarda salyalarını akıtamıyorlar, naralar atamıyorlardı. Hıristiyanların en fakirine bile ev verilmiş, kimse aç ve açıkta bırakılmamıştı. Müslümanlar ise zaten Allahü tealadan başka kimseye muhtaç olmazlardı. İstanbul'16da herkes huzur i17çerisindeydi.
Papazlar, bütün bunları gezip gördükten sonra birkaç gün dinlenip düşündüler, izin isteyip padişahın huzuruna çıktılar. Gördüklerini bir bir arz edip; “Bu millet ve devlet, böyle giderse kıyamete kadar devam eder.” dediler. “Böyle bir ahlâk ve yaşayışa sahip olan insanların dini, elbette Allahü tealanın hak dini18dir.” dey19ip Kelime-i şehadet getirdiler; “Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resulüh.” diyerek Müslüman olmakla şereflendiler.
Fatih Sultan Mehmed Han'ın adalete ve adalet adamı olan kadılara verdiği ehemmiyeti, Şakayık-ı Nu'maniyye müellifi çok güzel anlatmaktadır. Rumeli beylerbeyi olan Davud Paşa, yaptığı bir işten dolayı Edirne kadısına şikayet edilir. Kadı efendi de Davud Paşa'ya adam gönderip yapmakta olduğu o işten vazgeçmesi hususundaki hükmünü bildirir. Davud Paşa, hiç aldırış etmez. Kadı efendi, bizzat kendisi Davud Paşa'ya gider. O işten vazgeçmesini ihtar eder. Aralarında tartışma çıkınca Davud Paşa, kadı efendiye birkaç defa vurur. Durum Fatih Sultan Mehmed Han'a arz edilince Hakan-ı a'zam Sultan-ı muazzam Fatih Sultan Mehmed Han, şöyle emir verir. “Dinimizin hizmetçisi olan kadıyı döven, dini tahkir etmiş olur. O hâlde onun katli lazımdır.” Emrin acele yerine getirilmesini ister. Paşalar, beyler, kim varsa Davud Paşa'ya şefaatçi olurlar. Böyle bir kumandanın öldürülmesini uygun görmezler. Padişah vazgeçmez. Sonunda gidip Kazasker Vildan Efendi'yi bulurlar. Durumu söyleyip fetva isterler. Kazasker Vildan Efendi: “Eğer ki kadı efendiyi kadılık makamında dövse idi, katli lazım olurdu. Amma, kadı efendi yerinden kalkıp Davud Paşa'nın mekanına gitmiş olduğu için katli lazım değildir.” diye fetva verir. Fatih Sultan Mehmed Han da Davud Paşa'nın katlinden vazgeçip bizzat kendisi değnekle döver. Bu hadiseden sonra Davud Paşa tam dört ay yataktan kalkamaz. Tövbe edip pişman olur. Allahü tealanın emir ve yasaklarına riayette kusur etmeyeceğine söz verir. O günden sonra padişahla aralarında yakınlık peyda olup vezirlik payesine kadar yükselir. İkinci Bayezid Han zamanında da veziriazam olur.