FERİDÜDDİN-İ ATTAR

Muhammed bin İbrahim el-Attar en-Nişaburî el-Hemedanî Evliyanın büyüklerinden
A- A+

Evliyanın büyüklerinden. İsmi Muhammed bin İbrahim el-Attar en-Nişaburî el-Hemedanî olup lakabı Feridüddin'dir. Feridüddin-i Attar diye meşhur oldu. 513 (m. 1119) senesinde Nişabur'da doğdu. Babası attar idi, yani ilaç, esans, parfüm satardı. Feridüddin-i Attar, züht ve takva sahibi, yani haramlardan sakınmakta ve ibadetle uğraşmakta idi. 627 (m. 1229) senesinde Cengiz'in istilasında bir Moğol askerinin eline esir düştü. Çok para vererek kurtarılmak istenmiş ise de kurtulamayıp, Cengiz askeri tarafından şehit edildi. Bu hadise şöyle anlatılır: “Moğol istilasında, Feridüddin-i Attar bir Moğol askerinin eline esir düştü. O asker onu öldürmek istediğinde halk; “Bu ihtiyarı öldürmekten vazgeçersen, kanına bedel olarak bin altın akçe veririz.” dediler. Moğol askeri onu bu fiyata satmak istedi. Fakat Feridüddin-i Attar ona; “Sakın beni bu fiyata satma. Çünkü sana kanım için daha fazla fiyat verirler.” dedi. Asker satmaktan vazgeçti. Bir süre sonra başka bir şahıs gelerek askere; “Bu yaşlı zatı öldürmekten vazgeç. Onun kanına karşılık sana bir torba saman veririm.” dedi. Feridüddin-i Attar; “İşte beni şimdi sat. Çünkü esas fiyatım ve kanımın değerini buldum. Bundan fazla para etmem.” buyurdu. Bunun üzerine sinirlenen Moğol askeri onu katletti. Şehadet şerbetini içen Feridüddin-i Attar, kesik başını elleri arasına alarak yarım fersahlık (3 km'lik) bir mesafeyi koşarak katetti. Şimdi türbesinin bulunduğu yere varınca, ruhunu teslim etti ve oraya düştü.” Şehit edildiğinde 114 yaşındaydı. Kabri Şadbah kasabasına yakın olup ziyaretgâhtır.

Feridüddin-i Attar, küçüklüğünde Şadbah kasabasında bir yandan babasının yanında attarlık mesleğini öğreniyor, bir yandan da Kutbüddin Haydar isimli büyük bir zatın sohbetlerine devam ediyordu. Babasının vefatı üzerine onun yerine geçip, attarlık mesleğine bir süre devam etti. Bir taraftan bu mesleğini sürdürürken, bir taraftan da kıymetli dinî kitapları, velilerin hayatlarını ve menkıbelerini okuyordu. Evliyaya olan bağlılığı, dinini öğrenme istek ve arzusu dayanılmaz hâle gelince attarlığı terk etti. Dükkanında bulunan eşyayı Allah yolunda sadaka olarak dağıttı. Rükneddin-i Ekaf isminde büyük bir zatın dergâhına giderek, onun talebelerinden oldu.

Bir ara hacca giden Feridüddin-i Attar, yolculuk esnasında tasavvuf ehli ve ariflerden birçokları ile görüştü. Bundan sonra tasavvufa dair kitapların mütalaası, nasihat, tasavvuf ve hakikate ait şiirlerle meşgul oldu.

Şöyle anlatılır: “Kadılkudat Yahya bin Sa'id'in oğlu vefat edince, oranın ahâlisi, Feridüddin-i Attar'ın ayakucuna başı gelecek şekilde defnedilmesini istediler. Fakat Yahya bin Sa'id buna itiraz ederek; “Oğlumun, efsane anlatan, hurafeci bir ihtiyarın yanına bu şekilde gömülmesi doğru olmaz.” dedi. Kadı, o gece rüyasında kendini Feridüddin-i Attar'ın kabri başında gördü. Kabri başında veliler, erenler ve kutublar toplanmış, hürmet ve tazimle duruyorlardı. Bu durumu gören kadı, tanıdıklarından utandığı için derhal uzaklaştı. Fakat ağlayan oğlu babasına; “Babacığım, yanlış bir iş yaptın. Beni Allahü tealanın veli kullarının bereketinden mahrum bıraktın. Çabuk imdadıma yetiş!” dedi. Bu rüyayı gören kadı, ertesi gün hemen Feridüddin-i Attar'ın kabrinin ayakucuna oğlunun defnedilmesi için izin verdi. Daha önce söylediklerine tövbe etti. Feridüddin-i Attar'ın kabrinin üstüne bir türbe ile yanına bir imarethane yaptırdı.”

Feridüddin-i Attar'ın yazmış olduğu şiirlerinde üstün bir akıcılık, incelik, nasihatlarında büyük bir tesir, arifane sözlerinde akılları hayrette bırakacak bir hâl vardır.

Eserleri: Yazmış olduğu eserlerin biri hariç, hepsi manzumdur. Manzum eserleri şöyle sıralanabilir:

1- Musibetname: 5740 beyitlik mesnevî türünde yazılmış olan eserde pek çok küçük hikayeler vardır. Eser Tarikatname ismiyle Türkçeye tercüme edilmiştir. 1959'da Tahran'da yayınlanmıştır.

2- Esrarname: Tasavvuf hakkında olan bu eser, 26 makaleden ibaret bir mesnevîdir. Tahran'da 1959'da basılmıştır. Bu eser de Ahmedî isimli bir zat tarafından Türkçeye tercüme edilmiştir.

3- Mantıku't-Tayr ve Makamat-ı Tüyur: Bu eserde, tasavvufu kuşların ağzıyla anlatan Feridüddin-i Attar konuyu küçük hikayelerle süslemiştir. Esas konu, Ahmed-i Gazalî'nin Risaletü't-Tayr'ından alınmıştır. Bu eser manzum ve nesir olarak birkaç defa Türkçeye tercüme edilmiştir.

4- Muhtarname: Konulara göre tertip edilmiş bir rubaîler mecmuasıdır. Elli babdan meydana gelen bu eser, İkinci Selim zamanında Türkçeye tercüme edilmiştir.

5- Cevherü'z-Zat: Allahü tealadan başka her şeyin fani olduğunu konu alan bir eserdir.

6- Eşturname, 7- Bülbülname, 8- Bisername, 9- Haydarname, 10- Deryaname, 11- Leyla ve Mecnun, 12- Mahmud-u Iyaz, 13- Mahzenü'l-esrar, 14- Mazharü's-sıfat, 15- Miftahü'l-fütuh, 16- Vuslatname, 17- İrşad-ı beyan, 18- Veledname, 19- Hıradname, 20- Hayatname, 21- Şifaü'l-kulub, 22- Uşşakname, 23- Kenzü'l-esrar, 24- Kenzü'l-Hakaik, 25- Mazharü'l-asar, 26- Miracname, 27- Misbahname, 28- Hüdhüdname, 29- Mahfiname, 30- Kemalname, 31- Tercümetü'l-Ehadis, 32- Zühdname,

33- İlahiname: 6500 beyitlik bir mesnevîdir. Eser, 1960'ta Tahran'da basılmıştır.

34- Divan,

35- Tezkiretü'l-evliya: Feridüddin-i Attar'ın yazmış olduğu yegane nesir eserdir. Bu eserde seksen civarında evliyanın hâl tercümesini, menkıbelerini ve veciz sözlerini yazmıştır. Bu eseri yazarken, Şerhü'l-kalb, Keşfü'l-esrar, Marifetü'n-nefs, Tabakatü's-sûfiyye, Hilyetü'l-evliya ve Keşfü'l-mahcub'dan faydalanmıştır. Aslı Farisî olan bu eser, Türkçeye, Fransızcaya, Arapçaya çeşitli zamanlarda çevrilmiştir. Eser tasavvuf tarihi bakımından çok önemli, tasavvufî hayatın gelişmesini tespit yönünden de çok değerlidir.

Feridüddin-i Attar Tezkiretü'l-evliya adlı eserinin önsözünde şöyle demektedir:

“Lütfu bol, ikramı çok olan yüce Rabbime hamd, âlemlerin efendisi Resul-i Ekrem'e ve eshabına dünya durdukça salat-ü selam olsun. Ayet-i kerimeler ve hadis-i şerifler hariç, evliyanın sözlerinden daha değerli hiçbir söz yoktur. Çünkü o sözlerde Rabbanî tesir vardır. Bu yüzden onların sözlerini insanların duyması ve bu sözlerin bir eserde seneler boyunca okunması için bu eseri yazdım. Ayrıca hâl tercümelerini ve sözlerini yazdığım zatların, yarın kıyamet gününde bana bu vesile ile şefaat edeceklerini düşündüm.”

Tezkiretü'l-evliya'dan bazı bölümler:

“Şakik-i Belhî buyurdu ki: “Allahü tealanın azabından korkmanın alameti, haramları terk etmektir. Allahü tealanın rahmetinden ümitli olmanın alameti de çok ibadet etmektir.”

“Yusuf bin Esbat buyurdu ki: “Alçak gönüllü olmanın alametleri şunlardır: Söyleyen kim olursa olsun, hak sözü kabul etmek. Fakir, garip olan kimselere de yumuşaklıkla muamele etmek. Rütbe itibarıyla küçük olanlara şefkatli olmak. Kendisine karşı yapılan hata ve kusurlara tahammül edip öfkelenince sabretmek. Her an Allahü tealayı hatırlamak. Zenginlere karşı vakarlı olmak ve Cenab-ı Hak'tan gelen her şeye rıza göstermektir.”

“Abdullah bin Hubeyk buyurdu ki: “En faydalı korku, insanı, günahlardan ve kötülüklerden alıkoyanıdır. İnsana, boşuna geçen ömrü için üzülmek yaraşır. Kalan ömrünü de iyi kıymetlendirmesi lazımdır.”

“Ahmed bin Asım Antakî buyurdu ki: “Kalbin manevî hastalıklardan muhafazası için şunlara dikkat etmek lazımdır: 1- Ahlâkı güzel olanlarla birlikte olmak, 2- Kur'an-ı Kerim okumaya devam etmek, 3- Fazla yemek yememek, 4. Gece namazlarına devam etmek, 5- Seher vaktinde Allahü tealaya yalvarmak, istiğfar etmek (Allahü tealadan af ve mağfiretini istemek).”

“Ahmed bin Ebi'l-Havarî buyurdu ki: “Kalbinde bir katılaşma gördüğünde, salihlerle sohbet et, onlarla beraber bulun, yemeyi azalt, nefsinin isteklerini yapma ve onu sıkıntılara alıştır.”

“Fudayl bin Iyad buyurdu ki: “Üç şey kalbi öldürür: 1- Çok konuşmak, 2- Çok uyumak, 3- Çok yemek.”

“Muhammed bin Vasi buyurdu ki: “Sadık ve hakiki Mümin olmak için, Allahü tealadan korku ve ümidin beraber olması lazımdır.”

“Rabia-i Adviyye şöyle dua ederdi: “Ya Rabbî! Dünyada, bana neyi takdir etmiş isen, onların hepsini düşmanlarına ver. Ahirette benim için hangi nimetleri ihsan etmeyi takdir etmiş isen, onları da dostlarına ver. Ben, sadece seni istiyorum. Ya Rabbî, eğer sana ibadet etmem Cehennem korkusu ile ise, beni Cehennem'e at. Eğer Cennet'e girmek ümidi ile ibadet ediyor isem, Cennet'ini bana yasak eyle. Eğer, sırf senin rızan için ibadet ediyor isem, o hâlde baki olan cemalin ile müşerref eyle.”

“Süfyan-ı Sevrî buyurdu ki: “Büyük bir kalabalık bir yere toplansa ve biri; “İçinizden akşama kadar kim yaşayacak bilsin.” dese, kimse bilemez. İşin şaşılacak tarafı şurasıdır ki, eğer o kimselere; “Öyleyse, ölüm için gerekli hazırlığı yapan ayağa kalksın.” dense, kimse ayağa kalkmaz. Bu gafletten kurtulmaya çalışmalıdır.”

“Şöyle anlatılır: Cüneyd-i Bağdadî, yedi yaşındaydı. Mektepten gelince, babasını ağlıyor görüp niye ağladığını sordu. Babası da; “Bu gün zekat olarak dayın Sırrî-yi Sekatî'ye birkaç gümüş göndermiştim, almamış. Kıymetli ömrümü, Allah adamlarının beğenip almadığı gümüşler için geçirmiş olduğuma ağlıyorum.” dedi. Cüneyd; “Babacığım, o parayı ver. Ben götüreyim.” deyip, dayısına gitti. Kapıyı çaldı. Dayısı; “Kim o?” diye sorunca; “Ben Cüneyd'im. Dayıcığım kapıyı aç ve babamın zekatı olan bu gümüşleri al!” dedi. Dayısı; “Almam.” deyince, Cüneyd; “Adl edip babama emreden ve ihsan edip, seni serbest bırakan Allahü teala için al!” dedi. Sırrî-yi Sekatî; “Babana ne emretti ve bana ne ihsan etti?” diye sorunca, Cüneyd-i Bağdadî; “Babamı zengin yapıp, zekat vermesini emretmekle adalet eyledi. Seni de fakir yapıp, zekatı kabul etmek ve etmemek arasında serbest bırakmakla ihsan eyledi.” dedi. Bu söz Sırrî-yi Sekatî'nin hoşuna gidip; “Oğlum! Gümüşleri kabul etmeden önce, seni kabul ettim.” dedi. Kapıyı açıp parayı aldı.”

“Şöyle anlatılır: İbrahim bin Edhem hazretlerine; “Falan yerde bir genç var. Gece gündüz ibadet ediyor. Vecde gelip kendinden geçiyor.” dediler. Gencin yanına gidip, üç gün misafir kaldı. Dikkat etti, söylediklerinden daha çok şeyler gördü. Kendinin soğuk, hâlsiz, habersiz, gencin ise böyle uykusuz ve gayretli hâline şaşıp kaldı. Genci şeytan aldatmış mıdır, yoksa hâlis ve doğru mudur anlamak istiyordu. Yediğine dikkat etti. Lokması helalden değildi. “Allahü ekber, bu hâlleri hep şeytandandır.” deyip, genci evine davet etti. Kendi helal yiyeceklerinden bir lokma yedirince gencin hâli değişip, o aşkı, o arzusu, o gayreti kalmadı. Genç, İbrahim bin Edhem'e sorup; “Bana ne yaptın?” deyince, “Lokmaların helalden değildi. Yemek yerken, şeytan da midene giriyordu. O hâller şeytandan oluyordu. Helal lokma yiyince şeytan giremedi. Asıl, doğru hâlin meydana çıktı.” dedi.”

“Zünnun-i Mısrî buyuruyor ki: “Kalbin kararmasının dört alameti vardır: 1- İbadetin tadını duymaz. 2- Allah korkusu hatırına gelmez. 3- Gördüklerinden ibret almaz. 4- Okuduklarını, öğrendiklerini anlamaz, kavrayamaz.”

“Ebu Bekr Verrak buyuruyor ki: “Allahü teala kulundan sekiz şey ister: Kalbin, Allahü tealanın evine hürmet, yarattıklarına şefkat etmesi. Lisanın, Kelime-i tevhidi söyleyip, Cenab-ı Hakk'ın yarattıklarına yumuşaklıkla muamele etmesi. Bedenin, ibadet ve taatte bulunup, Müminlere yardım etmesi. Huyun, Allahü tealanın hükmüne rıza gösterip, yarattıklarına karşı halim-selim olması.”

“Ebu Hafs-ı Haddad buyuruyor ki: “Tasavvuf, baştanbaşa edeptir. Zira her vaktin, her makamın ve her hâlin bir edebi vardır. Vakitlerle ilgili edebe riayet edenler (vaktini faydalı şeylerle geçirenler), veli olan kimselerin makamına ulaşırlar. Edebi terk edenler, Allahü tealaya yakın olduklarını zannettikleri hâlde, O'ndan uzaktırlar. Bazı kullar da vardır ki, kendilerinin zannettiklerinden daha yüksek bir mertebeye sahiptir, daha sevgilidirler.”

“Ebu Osman Hayrî buyuruyor ki: “Dünyayı sevmek, Allah sevgisini kalbden götürür. Allahü tealadan başkasından korkmak, Allah korkusunu kalbden çıkarır. Allah'tan başkasından istemek, Allahü tealaya olan ümidi kalbden uzaklaştırır.”

“Ebu Türab Nahşebî buyuruyor ki: “Şu dört şeyi dört yerde sarf edersen Cennet'i kazanırsın: Uykuyu kabirde, rahatı sırat köprüsünde, iftiharı (övünmeyi) mizanda, nefsî arzularını Cennet'te.”

“Feth-i Musulî buyuruyor ki: “Marifet sahipleri şunlardır ki; konuşunca Allahü tealadan konuşurlar, amel edince Allah için ederler, bir şey isteyince de Allahü tealadan isterler.”

“Hamdun-i Kassar buyuruyor ki: “Kendinde bulunduğu zaman gizli kalmasını istediğin bir şeyi başka birinde görürsen ifşa etme.”

“Haris el-Muhasibî hazretleri nefsini devamlı hesaba çeker, onun kötülüklere meyletmemesi için elinden geleni yapardı. O, bu hususta der ki: “Nefsini hesaba çekenlerin bir takım güzel hususiyetleri vardır. Onlar bu hasletleri sebebiyle yüksek derecelere kavuşmuşlardır. Onlara göre, insan azmedip, nefsinin arzu ve isteklerine uymazsa, manevî yönden ilerlemesi mümkündür. Şu hasletleri elde etmeye çalışan faydalarını görür: 1- Doğru ve yalan yere yemin etmemek. 2- Yalan söylememek. 3- Verdiği sözde durmak. 4- Lanet etmemek. 5- Kimseye beddua etmemek. 6- Allahü tealanın rızası için sabırlı ve tahammüllü olmak. 7- Haramlardan sakınmak. 8- Kendisini başkasından üstün görmemek. 9- Kimsenin kalbini kırmamak. 10- Gelen bela ve musibetlere sabretmek. 11- Allahü tealanın emirlerini yerine getirmek.”

“İbrahim-i Havvas buyuruyor ki: “Kalbin ilacı beştir: Kur'an-ı Kerim okumak ve Kur'an-ı Kerim'e bakmak, mideyi boş tutmak, gece kalkıp ibadet etmek, seher vaktinde ağlayıp sızlamak ve iyilerle beraber bulunmaktır.”

“Sırrî-yi Sekatî şöyle vasiyet ediyor: “Gençler! Gençliğinizin kıymetini biliniz. Güç, kuvvet elde iken, çok ibadet ediniz. Bizlerden (yaşlılardan) ibret alınız da, zayıf ve güçsüz duruma düşmeden evvel çok ibadet yapınız. (O, bu sözü söylerken, gençlerden çok ibadet ediyordu.)

“Şah Şüca' Kirmanî şöyle buyuruyor: “Gözünü harama bakmaktan, nefsini isteklerinden koruyup, kalbini devamlı murakabe, bedenini sünnete uygun amellerle mamur edenin firasetinde hiç hata olmaz.”

“Zünnun-i Mısrî buyuruyor ki: “Her azanın tövbesi vardır. Kalb ve gönlün tövbesi, şehveti terk etmektir. Gözün tövbesi, harama bakmamaktır. Dilin tövbesi, fena söz söylemekten, gıybet etmekten çekinmektir. Kulağın tövbesi, kötü sözleri dinlememektir. Ayağın tövbesi, haram yerlere gitmekten kendini korumaktır.”

“Zünnun-i Mısrî'ye, “Kul hangi sebeple Cennet'e girer?” diye sorulunca, “Beş şey ile: Eğrilik bulunmayan bir doğruluk, gevşeklik bulunmayan bir gayret, gizli-aşikâr Allahü tealayı anmak (murakabe etmek), yol hazırlığını yapıp ölüme hazırlanarak ölümü beklemek, hesaba çekilmeden önce kendini hesaba çekmek.” buyurdu.”

“Ebu Abdullah-ı Turuğbadî buyuruyor ki: “Allahü teala, kendisinin bilinip tanınmasına yarayan marifetlerden bir miktarını her kuluna vermiştir. Ayrıca her kuluna ihsan etmiş olduğu marifetin karşılığı kadar da, dert ve sıkıntı vermektedir. Nimet olarak bahşedilen bu marifet, sıkıntılara tahammül etmesinde ona yardımcı olur.”

“Ebu Ali Cürcanî buyurdu ki: “Allahü tealanın beğendiği işleri kolayca yapabilmesi, Sünnete göre hareket etmesi, salih kimseleri sevmesi, eş-dost ile güzel geçinmesi, Allahü tealanın rızası için insanlara iyilik yapması, Müslümanların işini görmesi ve vakitlerini Allahü tealanın dinine hizmetle geçirmesi, kul için saadet alametlerindendir.”

“Ebu Ali Sakafî buyuruyor ki: “Sağlam bir dal, ancak sağlam bir kökten çıkar. Şimdi hareketlerinin sıhhatli ve Sünnet üzere olmasını isteyen kimse, önce kalbindeki ihlası, sıhhatli hale getirmelidir. Zira zahir amellerdeki sıhhat, batın amellerdeki sıhhatten hasıl olur.”

“Ebu Bekr Kettanî şöyle buyuruyor: “İstiğfar tövbedir. Tövbe şu altı şeyi ihtiva eder: Yaptığına pişman olmak. Bir daha günah işlemeyeceğine azmetmek. Kaçırdığı farzları yerine getirmek. Üzerinde olan hakları sahiplerine vermek. Haramdan hasıl olan vücuttaki fazlalıkları atmak. Bedene, günahın tadını tattığı gibi, ibadet zevkini tattırmak.”

“Ebu Bekr-i Şiblî buyurdu ki: “Muhabbet davasında bulunup da başkası ile meşgul olan, dost ile alay etmiş olur. Muhabbet makamında iş oraya varır ki, kendinden bile habersiz olur ve Hak ile bekaya kavuşur. Zira, O'ndan başkasının muhabbeti kalbde olursa, tevhit ve muhabbet sırrı gönül tahtasına yazılmaz.”

“Ebu Bekr Vasıtî buyuruyor ki: “İnsanlar üç sınıftır: İlk sınıfa, Allahü teala hidayet nurları ihsan etmiştir. Bundan dolayı bunlar; küfür, şirk ve nifaktan uzaktırlar. İkinci sınıfa, Allahü teala inayet nurları ihsan etmiştir. Bunlar büyük ve küçük günahları işlemezler. Üçüncü sınıfa da Allahü teala gaflet ehline has hareketleri yapmamayı ihsan etmiştir.”

“Ebu Hasan bin Saî şöyle buyuruyor: “Marifet; kulun her durumda Allahü tealanın vermiş olduğu nimetlere şükretmede âciz olduğunu, genç ve kuvvetli olduğu zamanlarda zayıf olduğunu bilmesidir.”

“Ebü'l-Hasan Buşencî buyuruyor ki: “Nefsini zelil kılan kimseyi, Allahü teala aziz kılar ve derecesini yüksek eyler. Nefsini bir şey zanneden kimseyi, Allahü teala zelil kılar.”

“Ebü'l-Hayr Akta buyuruyor ki: “Kalbin iman ile dolu olmasının alameti, bütün Müslümanlara şefkat etmek, onların dertleri ile dertlenmek, işlerinde onlara yardımcı olmaktır. Nifak dolu kalbin alameti, kin, haset ve düşmanlıktır.”

“Ebu Muhammed-i Cerirî buyuruyor ki: “Nefsine aldanan, şehevî duygularına esir olur. Hevaî arzularının zindanına kapatılır ve o kulun kalbi faydalı işlerden zevk alamaz. Kur'an-ı Kerim'i her gün hatmetse bile, ilahî kelamı okumaktaki esas tadı bulamaz. Bunun hâl çaresi, nefsin esaretinden kurtulmayı candan arzu etmektir.”

“Şöyle anlatılır: Birgün bir kimse Ebu Osman Mağribî'nin yanında bulunuyordu. Kendi kendine; “Acaba Ebu Osman'ın arzu ettiği bir şey var mıdır?” diye düşündü. Bu sırada Ebu Osman; “İhsan edilenler yetmiyormuş gibi, bir de başka şeyler mi arzu edeyim?” buyurdu.”

“Ebu Osman Mağribî buyurdu ki: “Mecburiyet gibi özür hâli müstesna, aç gözlülük ve iştahla zenginlerin yemeğine el uzatan kimse, ebediyyen iflah olmaz.”

Yine buyurdu ki: “Her şey zıddı ile bilinir. Bir şeyin zıddı bilinmezse, o şeyi tanımak mümkün değildir. İhlas sahipleri de, ihlasın zıddı olan riyayı tanıyıp onu terk ettikten sonra ihlası bilebilirler.”

“Hayrü'n-Nessac şöyle buyurdu: “Dünyanın ne değerde olduğunu idrak eden, ahiretten nasibini alır. Dünyaya düşkün olmak, ahireti tanımayanın kalbini öldürür.”

“İbn-i Ata buyurdu ki: “Âdem Aleyhisselam Cennet'ten çıkarıldıktan sonra, Cennet'te bulunan her şey onun perişan hâline üzüldü ve ağladı. Ağlamayan sadece altın ve gümüş oldu. Allahü teala, kelam sıfatıyla onlara tecelli etti ve sordu: “Âdem'e her şey ağlarken, siz neden ağlamadınız?” Onlar şu cevabı verdiler: “Biz sana karşı hata işleyene ağlamayız.” Bunun üzerine Hak teala şöyle buyurdu: “İzzetime, celalime yemin ederim ki, size her şeyin üstünde bir değer biçeceğim ve Âdemoğullarını size hizmetçi kılacağım.”

“İbrahim bin Şeyban buyurdu ki: “Allahü teala Müslümanlara ahirette vereceklerine karşılık olmak üzere iki şeyi ihsan etmiştir. Bunlardan birincisi; Cennet'e bedel olması için camilerde bulunmak, ikincisi; Allahü tealanın didarına karşılık Müminlerin yüzlerine muhabbetle bakmak.”

“Yusuf bin Hüseyin Razî buyurdu ki: “Kim, Allahü tealayı hakkıyla zikrederse, O'ndan başka her şeyi unutur. O'nun zikri ile O'ndan başka her şeyi unutan kimseyi, Allahü teala her şeyden muhafaza eder.”

“Ebu Bekr Verrak şöyle buyuruyor: “Daima seninle olması gereken beş şey vardır. Bunlar; Allahü teala, nefis, şeytan, dünya ve halktır. Eğer bunlara karşı şu beş şeyi tatbikte muvaffak olursan saadete erersin: Allahü tealanın emirlerine itaat edip, yaptığı her şeyi beğenip razı olmak, nefse muhalif olup, şeytana düşman olmak, dünyadan sakınmak, halka karşı da şefkatle muamele etmek.”

“Ebu Osman Hayrî buyurdu ki: “Sünnet-i seniyyeyi kendisine rehber edinen hikmet, nefsinin arzularını kendine hâkim kılan bidat söyler.”

“Ebu Türab Nahşebî şöyle buyuruyor: “Ey insanlar! Şu üç şeyi seviyorsanız, biliniz ki onlar sizlerin değildir. Nefsinizi ve canınızı seviyorsanız, onlar Allahü tealanındır. Malınızı seviyorsanız, onlar da vârislerinizindir.”

“Ebü'l-Hasan-ı Harkanî buyuruyor ki: “Ulema; “Biz, Peygamberlerin vârisiyiz.” diyor. Fakat Peygamber Efendimizin vârisleri arasında biz de varız. Çünkü O'nda olan şeylerin bazısı bizde de var. Resulullah Efendimiz fakirliği seçmişti. Biz de fakirliği tercih etmiş bulunuyoruz. O cömertti. Güzel bir ahlâkı vardı. Hainlik bilmezdi. Basiret sahibiydi. Halkın rehberi idi. Tamah sahibi değildi. Hayır ve şerri Allahü tealadan bilirdi. Tabiatında yalan ve kandırma diye bir şey yoktu. Zamanın esiri değildi. İnsanların korktuğu şeyden korkmazdı, insanların güvendiği şeye güvenmezdi. Hiç gururlanmazdı. İşte bunlar evliyanın sıfatlarıdır. Resulullah Efendimiz, ucu bucağı bulunmayan umman idi. Eğer o ummandan bir damla ortaya çıksaydı, bütün âlem ve mahlukat şaşırır kalırdı. Sûfîlerin kervanı; Allahü teala, Resulullah ve Eshab-ı Kiram sevgisinden ibarettir. Bu kervanda bulunan ve ruhları bunların ruhlarıyla kaynaşan kimseye ne mutlu.”

“Şöyle anlatılır: Ebü'l-Hasan-ı Harkanî'nin talebeleri, memleketlerine izinli gidiyorlardı. Kendisinden dua istediler. “Korkulu yerde, ya Ebe'lHasan, deyiniz.” dedi. Bir gece eşkıyanın hücumuna uğradılar. Bağırıp; “Ya Allah!” dediler. Yalnız birisi; “Ya Ebe'l-Hasan!” dedi. Eşkıyalar bunu görmediler. Diğerlerinin hepsini soydular. Sabah olup onu selamette görünce şaşırdılar. Sebebini sordular. O da; “Ya Ebe'l-Hasan dedim, kurtuldum.” dedi. Hocalarına gelip; “Biz Allah dedik soyulduk. Bu ise, ya Ebe'l-Hasan diyerek sana sığınıp kurtuldu.” dediler. Bunun sırrını, sebebini bildirmesi için yalvardılar. O da; “Ağzınızdan haram girer, haram çıkar. Allahü tealayı tanımazsınız. Mecaz olarak Allah dersiniz. Böyle kimselerin duaları kabul olmaz. Allahü teala, onun sesini Ebü'l-Hasan'a duyurdu. Ebü'l-Hasan da, onu kurtarması için Allahü tealaya yalvardı. Ebü'l-Hasan haram yemez, haram içmez. Haram söz söylemez. Bu bakımdan duası kabul olup o kurtuldu.” dedi.”

“Abdullah bin Hubeyk, birgün Feth bin Şehraf ile karşılaşınca ona şu nasihatta bulundu: “Ey Horasanlı! Şunlara dikkat et. İnsana zarar bunlardan gelir. Gözünle harama bakma. Dilinle yalan söyleme. Kalbinde, Müslüman kardeşine haset ve kin tutma. İyi şeyleri arzu et ve iste, şer ve kötü olan şeyleri arzu etme. Eğer bu dört şeye sahip olmazsan, sonunda bedbaht bir insan olursun.”

“Ahmed bin Hadraveyh buyuruyor ki: “Gaflet uykusundan daha ağır bir uyku yoktur. Şehvetten kuvvetli esaret yoktur. Gaflet ağırlığı olmasaydı, şehvet galip gelmezdi. Kalb, bir takım kaplardan ibarettir. Allahü tealanın sevgisiyle dolduğu zaman, nurun fazlası diğer uzuvlara yansır. Batılla dolduğu zaman da, ondaki karanlık diğer organlara geçer.”

“Şöyle anlatılır: Ahmed bin Harb'in Behram isminde ateşperest bir komşusu vardı. Bu Behram, bir defasında ticaret için bir yere mal gönderdi. Yolda hırsızlar mallarını alıp kaçtılar. Ahmed bin Harb bu durumu haber alınca, yanında bulunanlara; “Haydi komşumuza gidelim. Başına gelen bu hâl için üzülmemesini söyleyip onu teselli edelim. Her ne kadar ateşe tapıyor ise de, komşumuzdur.” dedi. Behram'ın evine geldiler. Behram kendilerini hürmetle karşıladı. Ahmed bin Harb'in elini öpüp çok saygı gösterdi. İkramlarda bulundu. O günlerde çok kıtlık olduğundan, bir şeyler yemek için gelmiş olabileceklerini düşünerek ayrıca yemek hazırlamak istedi. Ahmed bin Harb; “Zahmet etmeyiniz. Malınızın çalındığını duyduk. Üzülebileceğinizi düşünerek, hâlinizi, hatırınızı soralım diye geldik.” buyurdular. Behram, “Evet öyledir, ama bunda üç şeye şükretmem lazım oluyor: Birincisi; başkaları benden çaldılar, ben başkalarından çalmadım. İkincisi; malımın yarısını aldılar, diğer yarısı bende kaldı. Ya hepsini alsalardı. Üçüncüsü; din bende kaldı, dünyayı aldılar.” dedi. Bu sözler Ahmed bin Harb'in çok hoşuna gitti ve; “Bu sözleri yazın. Bundan iman kokusu geliyor.” dedi. Behram'a; “Niçin ateşe tapıyorsun?” diye sordu. Behram; “Ona tapıyorum ki yarın beni yakmasın, kendisine yakmak için odun verdim ki, beni Allahü tealaya ulaştırsın.” diye cevap verdi. Ahmed bin Harb; “Çok yanılıyorsun. Ateş zayıftır. Ona tapmakla hesaptan kurtulmak mümkün değildir. Bir çocuk, bir avuç su atsa ateşi söndürür. Bu kadar zayıf olan bir şey başkasına nasıl kuvvet verebilir? Bir parça toprağı bile kendinden atamaz. Seni Allah'a nasıl kavuşturur. Ateş cahildir. Bir şey bilmez, yakarken misk ile necaseti ayıramaz. Hepsini aynı anda yakar ve hangisinin daha iyi olduğunu bilmez. Sen ki, yetmiş senedir ona tapıyorsun. Ben de ömrümde bir kere ona tapmadım. Gel, ikimiz de elimizi ateşe sokalım. Seni koruyup korumadığını gör.” buyurdu. Behram ateş getirdi. Ahmed bin Harb elini ateşe sokup bir saat kadar bekledi. Eli hiç yanmadı ve acımadı. Bu hâli gören Behram çok şaşırdı, kalbinde bir değişme hissederek; “Size dört şey soracağım. Cevaplarını verirseniz iman edeceğim.” dedi. Ahmed bin Harb; “Sor.” buyurdu. Behram dedi ki: “Allahü teala, insanları niçin yarattı? Mademki yarattı niçin rızık verdi? Mademki rızık verdi. Niçin öldürdü? Mademki öldürdü. Niçin diriltecek?” Ahmed bin Harb şöyle cevap verdi: “Allahü teala kendini tanımaları için insanları yarattı. Rezzak (ziyadesiyle rızık verici) olduğunu bilsinler diye onlara rızık verdi. Kahhar olduğunu anlamaları için onları öldürür. Kudretini tanımaları için onları tekrar diriltir.” Behram bunları duyunca; “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Resulühu.” diyerek Müslüman oldu.”

“Ahmed bin Mesruk buyurdu ki: “Kim, Allahü tealadan korkarak kalbine gelen uygunsuz düşüncelerden korunmaya çalışırsa, Allahü teala da o kimsenin uzuvlarını, uygunsuz işleri yapmaktan korur, muhafaza eder.”

“Şakik-i Belhî buyurdu ki: “Kendisine bir şey ikram ettiğin kimse ile sana ikramda bulunan iki kişinin senin kalbindeki yerlerine dikkat et. Eğer kalbindeki muhabbet, kendisine ikramda bulunduğun kimseye karşı daha fazla ise, bu ikram ve muhabbetin Allah için olduğu anlaşılır. Ama kalbindeki muhabbet, sana ikramda bulunan kimseye karşı daha fazla ise, bu dostluk menfaat içindir.”

Feridüddin-i Attar hazretleri Tezkiretü'l-evliya adlı eserinde buyuruyor ki: “Muhammed Bâkır gece geç vakte kadar ibadet eder, sonra Allahü tealaya şöyle yalvararak ağlardı: “Ya İlahî! Ya Rabbî, gece oldu. Gökte yıldızlar var. Herkes uyuyor. Kimsenin sesi çıkmıyor. Ya Rabbî! Sen dirisin. Her şeyi biliyor, yapılan her şeyi görüyorsun. Uyuman, uyuklaman olmaz. Seni böyle bilmeyen ihsanına kavuşamaz. Sen öyle kuvvet ve kudret sahibisin ki, hiçbir şey senin olmasını dilediğin bir şeyin olmasına mâni olamaz. Senin baki ve ebedî oluşunda, gündüzün bitip gecenin başlaması ve gecenin bitip gündüzün başlaması gibi sebeplerle kesiklik, aksaklık olmaz. Rahmetin o kadar çoktur ki, rahmet kapılarını herkese açmışsın. Sana dua edenlerin, yalvaranların dualarını kabul edersin. İhsan ettiğin nimetlere hamdedenleri çok sever, onlara daha çok nimetler verirsin. İnanarak ve güvenerek sana dua edenler, eli boş dönmezler. Sana güvenen, kapına gelen kimseyi döndürmeye kimsenin gücü yetmez.

Ey Rabbim! Ölümü, kabri ve sana hesap vereceğimi düşündükçe, önümde bunlar olduğunu bildikçe nasıl olur da senden sevinç ve neşe isteyebilirim. Amel defterimin, sağımdan mı, solumdan mı verileceğini bilemediğim aklıma geldikçe, nasıl olur da senden dünyalık bir şey isteyebilirim? Can alıcı meleğin geleceğini ve canımı alacağını bildiğim hâlde dünya lezzetlerinden nasıl tat alabilirim? Ya Rabbî! Sana yalvarıyor, senden istiyor, rahmetinden ümit ediyor ve istiyorum ki, ölümümü, hesabımı kolay ve rahat eyle ve sonra azabı olmayan rahat bir hayat ihsan eyle. Âmin. Ya Rabbe'l-âlemîn.”

“Yusuf bin Esbat buyuruyor ki: “Sabırlı olmak isteyen kimse, öfkesini yenmeli, kalbinde Allahü tealadan başka bir şeye yakınlığın olmaması için çalışmalıdır. Bir musibet veya sıkıntı geldiği zaman, inleyip sızlamamalıdır. İbadetleri “Güzel yapabiliyorum.” düşüncesinden uzak olup, amelleri kusurlu bilmeye devam etmelidir. Farzları ve vacipleri yapmakta tembellik yapmayıp, en güzel şekilde yapmaya çalışmalı, yapılan bütün işlerin dine uygun olmasına gayret etmeli ve önceden yapılmış olan hata ve zararları telafi etmek için uğraşmalıdır.”

“Ali bin Sehl İsfehanî buyurdu ki: “Zenginliği aradım, ilimde buldum. Övülmeyi aradım, fakirlikte buldum. Afiyeti (günahsız olmayı) aradım, zühtte (şüphelilere düşmek korkusuyla mubahların çoğunu terk etmekte) buldum. Kolay hesabı aradım, susmakta buldum. Rahat aradım, vermekte, cömertlikte buldum.”

“Amr bin Osman Mekkî buyuruyor ki: “Sabır, Allahü tealaya dayanıp sebat etmek ve belayı gönül hoşluğu ve rahatlığı ile karşılamaktır.”

“Ebu Abdullah Mağribî buyurdu ki: “İnsanların en aşağısı, zengine zengin olduğu için kıymet verip, onun karşısında zelil olan kimsedir. İnsanların en kıymetlisi de, fakirlere hürmet edip tevazu gösteren zenginlerdir.”

“Ebu Bekr Verrak buyurdu ki: “İnsanlarda üç sınıf önemlidir: Devlet adamları, âlimler ve zahitler. Devlet adamları bozulunca halkın huzuru bozulur. Âlimler bozulunca halkın dini zayıflar. Varını yoğunu Allah yolunda harcayan zahitler bozulunca da ahlâk fesada uğrar. Devlet adamlarının kötülüğü zulüm ile âlimlerin bozukluğu hırs ve tamah ile, zahitlerin bozulması da riya ile olur.”

“Ebu Hafs-ı Haddad en-Nişaburî buyurdu ki: “Firaset sahibi olduğu iddiasında bulunmaya kimsenin hakkı yoktur. Yapılacak şey, başkasının firasetinden sakınmak ve korunmaktır. Zira Resulullah Efendimiz; “Müminin firasetinden korkunuz.” buyurdu. Fakat firaset sahibi olmaya çalışın buyurmamışlardır. Şu hâlde firasetten korunmak mevkisinde bulunan bir kimsenin, firaset davasında bulunması nasıl doğru olabilir?”

“Ebu Osman Hirî buyurdu ki: “Zenginlerle sohbet ederken aziz, fakirlerle sohbet ederken alçak gönüllü ol. Zenginlere karşı izzetli davranman tevazu, fakirlere karşı alçak gönüllü olman şereftir.”

“Birisi Hatim-i Esam'a; “Nasıl namaz kılarsın?” diye sordu. O da şöyle buyurdu: “Namaz vakti gelince temiz bir kalb ile niyet ederek abdest alırım. Abdest uzuvlarımı yıkar, kalben de tövbe ederim. Sonra camiye giderim. Mescid-i Haram'ı gözümün önüne getirir, Makam-ı İbrahim'i iki kaş arasında tutar, Cennet'i sağımda, Cehennem'i solumda, sıratı ayaklarımın altında, can alıcı meleği arkamda düşünür, kalbimi Allahü tealaya ısmarlar, sonra tazimle Allahü ekber der, hürmetle kıyam, heybetle kıraat, tevazuyla rüku, tazarru ile (kendimi alçaltarak) secde, hilm ile cülus (tehiyyattaki oturuş), şükürle selamı yerine getiririm. Benim namazım böyledir.”

“Mimşad ed-Dineverî buyurdu ki: İnsanın taptığı, yani ömrünü kendisi için harcayıp, çok sevdiği şeyler çeşitlidir. İnsanların bir kısmı nefsine, bir kısmı çocuğuna, bir kısmı malına, bir kısmı parasına, bir kısmı hanımına, bir kısmı makam ve mevkiye tapar. Herkes gönlünü bunlardan birisine bağlamıştır. Bunların bağından kurtulmak çok zordur. Bunlara tapınmaktan, sadece; kendine, malına, makam ve mevkisine güvenmeyip, her şeyin sahibi ve yaratıcısı Allahü tealaya hakkıyla kulluk yapamadığını bilip, yaptıklarını hep kusurlu ve noksan görerek, nefsini ayıplayanlar kurtulabilir.”

“Sehl bin Abdullah Tüsterî buyuruyor ki: “Allahü tealanın, insanlara şu şekilde hitap etmediği hiçbir gün yoktur. “Kulum! Hiç insaflı davranmıyorsun. Ben seni anıyorum ama sen beni unutuyorsun. Seni kendime davet ediyorum fakat sen, başkalarının dergâhına gidiyorsun. Ben, dertleri belaları senden uzaklaştırıyorum. Lakin günah üzerinde ısrar ediyorsun. Ey Âdemoğlu! Yarın kıyamette huzuruma gelince, mazeret olarak ne söyleyeceksin?”

“Şah Şüca' Kirmanî buyurdu ki: “Güzel ahlâk, başkalarına eziyet etmemek ve sıkıntılara katlanmaktır.”

“Ebu Ali Sakafî buyurdu ki: “Kişi, şu dört hasletten gafil olmamalıdır: İlki doğru söz, ikincisi doğru iş, üçüncüsü samimî dostluk, sonuncusu ise emanete sadakat ile riayet etmektir.”

“Ebu Bekr Kettanî şöyle anlatır: “Bir kere rüyamda çok güzel bir genç gördüm. “Sen kimsin?” diye sordum. “Takvayım.” dedi. “Nerede ikamet edersin?” dedim. “Dertlilerin kalbinde.” dedi. Sonra diğer tarafa baktığımda, çirkin, siyah bir kocakarı gördüm. “Sen kimsin?” dedim. “Ben, kahkaha, zevk ve keyfim.” dedi. “Nerede ikamet edersin?” dedim. “Çok gülenlerin kalbinde.” dedi. Uyandıktan sonra hiçbir zaman kahkaha ile gülmemeye niyet ettim.”

“Ebu Bekr Tamistanî buyurdu ki: “İlim, seni cehaletten kurtarır. Sen de Allahü tealaya, seni ilimle cehaletten kurtarması için dua et.”

“Ebu Hasan bin Saî buyuruyor ki: “Marifet; her durumda kulun, Allahü tealanın vermiş olduğu nimetlere şükretmede âciz olduğunu, genç ve kuvvetli olduğu zamanlarda ise zayıf olduğunu bilmesidir.”

Feridüddin-i Attar hazretleri Tezkiretü'l-evliya isimli eserinde şöyle anlatıyor:

“Ebü'l-Hasan Buşencî'ye, “Kim mürüvvet sahibi değildir?” diye sordular. “Allahü tealanın kendisini gördüğünü, bildiğini, Kiramen Kâtibin melekleri ile hafaza meleklerinin yanında bulunduklarını ve kendisini takip etmekte olduklarını bildiği hâlde, günah işlemeye cüret edebilen kimse, mürüvvet sahibi değildir.” buyurdu.”

“Ebü'l-Hayr el-Akta buyurdu ki: “Şerefli bir insan olabilmek için; edep sahibi olmak, farzları eda etmek, salihlerle sohbet etmek ve fasıklardan uzak durmak lazımdır.”

“Ebü'l-Kasım Nasrabadî buyurdu ki: “Marifet ve Allahü tealaya yakın olma hâli, farzları eda etmekle ve Sünnet-i seniyyeye tâbi olmakla ele geçer.”

“İbn-i Hafif buyurdu ki: “Riyazet, nefsi hizmetle kırıp, Allahü tealaya ibadette gevşeklik göstermesine mâni olmaktır.”

“İbrahim bin Şeyban buyurdu ki: “Sefil (aşağılık) kimse, Allahü tealadan korkmayan ve O'na asi olandır. En sefil kimse, her şeyi bedel ile, karşılık ile veren, verdiği her şeyden menfaat bekleyen ve verdiğini başa kakan kimsedir.”

“İbrahim-i Kassar buyurdu ki: “İnsanların en zayıfı, nefsinir kötü isteklerinden uzak durmakta âciz kalan kimsedir. En kuvvetlisi de, bu kötü arzularını terk etmeye gücü yeten kimsedir.”

“Ebu Ali Dekkak buyurdu ki: “Bir kimse kendini, hocasının kapısında süpürge yapamaz ise, hakiki aşık değildir.”

“Ebü'l-Hasan-ı Harkanî buyurdu ki: “Şayet bir Mümini ziyaret edersen, hasıl olan sevabı, yüz adet kabul edilmiş hac sevabı ile değiştirmemen lazımdır. Çünkü bir Mümini ziyaret için verilen sevap, fakirlere verilen yüzbin altın sadakanın sevabından daha fazladır. Bir Mümin kardeşinizi ziyarete gittiğinizde, Allahü tealanın rahmetine kavuştuk diye itikat edin.”

Ebu Ali Sakafî buyurdu ki: “Sağlam bir dal, ancak sağlam bir kökten çıkar. Hareketlerinin sıhhatli ve Sünnet üzere olmasını isteyen kimse, önce kalbindeki ihlası sıhhatli hale getirmelidir. Zira zahir amellerdeki sıhhat, batın amellerdeki sıhhatten hasıl olur.”

“Ca'fer-i Sadık buyurdu ki: “Beş kimsenin sohbetinden, yani beş kimse ile beraber bulunmaktan sakın: Birincisi, yalan söyleyenden sakın. Çünkü ona daima aldanırsın. Çünkü sana iyilik yapayım derken, kötülük yapar. İkincisi, cimriden sakın. Üçüncüsü, ahmaktan yani aklı az olandan sakın. Çünkü en çok işine yarayacağı zaman, seni terk eder. Dördüncüsü kötü kalbli kimseden sakın. Çünkü işi bozulunca seni harcar. Beşincisi, fasıktan yani günah işlemekten utanmayan kimseden sakın! Çünkü seni bir lokma ekmeğe satar.”

“Abdullah bin Muhammed buyurdu ki: “Allahü teala çeşitli ibadetler bildirdi. Sabrı, sıdkı, namazı, orucu ve seher vakitleri istiğfar etmeyi buyurdu. İstiğfarı en sonra söyledi. Böylece kula, bütün ibadetlerini, iyiliklerini kusurlu görüp, hepsine af ve mağfiret dilemesi lazım oldu. Farzlardan birini eda etmeyen, sünneti yapmama belasına yakalanabilir. Sünneti terk edenin ise bidate düşmesi muhakkaktır.”

Feridüddin-i Attar'ın Farisî bir şiirinin tercümesi:

“Sırlar âlemine uçan kuş idim.

Alçaktan yükseğe çıkmak istedim.

Sırra mahrem kimseyi bulamayınca,

Girdiğim kapıdan ben yine çıktım.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası