FERİDÜDDİN GENC-İ ŞEKER

Feridüddin Mes'ud bin Süleyman bin Şuayb Çeştiyye evliyasının büyüklerinden
A- A+

Çeştiyye evliyasının büyüklerinden. İsmi Feridüddin Mes'ud bin Süleyman bin Şuayb'dır. Ferruh Şah Kabilî neslinden Celaleddin Süleyman'ın oğludur. Şeker Genc ve Baba Ferid adlarıyla meşhur oldu. Baba ve annesi şerefli asil ailelerden olup nesebi Hazreti Ömer'e ulaşır. 569 (m. 1174) yılında Hindistan'da Delhi'de dünyaya geldi. 664 (m. 1265) senesi Muharrem'in 5. günü 95 yaşında Pakistan'da Ecudehen (bugün Pak Pattan)'da vefat etti. Türbesi, günümüze kadar ziyaretgah olup onu sevenler kabrini ziyaret ederek ruhaniyetinden feyiz almaktadır. Türbesi, bilhassa vefatının sene-i devriyesi olan Muharrem ayının beşinci gününde, Pakistan'ın ve Hindistan'ın çeşitli şehirlerinden gelen binlerce ziyaretçi ile dolup taşmaktadır.

Feridüddin Genc-i Şeker'in dedesi ve babası Celaleddin Süleyman Afganistan'taki siyasî durumlar yüzünden bugün Pakistan'da olan Mültan yakınındaki Kehtval adlı bir köye yerleştiler. Celaleddin Süleyman burada Hazreti Abbas bin Abdülmuttalib'in soyundan, çok bilgili ve mübarek bir zat olan Mevlana Vecihüddin Hocendî'nin kızı Bibi Gülsüm Hatun ile evlendi. Celaleddin Süleyman'ın bu evlilikten üç oğlu ve bir kızı oldu. Erkek çocuklarından Feridüddin Genc-i Şeker doğuştan veli idi.

Feridüddin Genc-i Şeker, daha doğmadan keramet gösterdi. Anasının karnında gösterdiği keramet şöyle anlatılır: “Annesi Feridüddin'e hamile iken, birgün komşusunun ağacından izinsiz erik koparmak istedi. Fakat karnındaki bebek öyle bir karın ağrısına sebep oldu ki bu ağrı annesini erik toplamaktan vazgeçirdi. Doğumundan iki sene sonra annesi ona; “Sevgili oğlum! Seni beklerken asla haram yemedim.” dedi. Feridüddin gülümseyerek; “Ama anneciğim, komşunun ağacından izinsiz erik toplamak istemiştin de sana ağrı vererek mâni olmuştum.” dedi ve annesinin şaşkın bakışları altında evden dışarı çıktı. O güne kadar oğlunun hâlinden ve o andaki cevabından, annesi onun birgün büyük bir veli olacağını anladı.”

Doğduğu gün gösterdiği kerameti şöyle anlatır: “Feridüddin Genc-i Şeker, Şaban ayının 29'u ile Ramazan ayının birinci günü arasındaki gece doğmuştu. Şaban'ın yirmidokuzuncu gecesinin bulutlu olması sebebiyle Ramazan hilalini görememişler ve ertesi gün oruç tutup tutmamak konusunda tereddütte kalmışlardı. Feridüddin'in babası Cemaleddin Süleyman'dan fetva sormaya geldiler. O da; “Hilalin görünmesinde bir şüphe varsa, oruca başlamak uygun değildir.” dedi. O esnada bir zat ortaya çıktı. Bu mevzuyu ona sorduklarında; “Niye merak edip şüphede kalıyorsunuz? Bu gece Cemaleddin Süleyman'sın evinde bir çocuk doğdu ki zamanın kutbu olacaktır: Eğer çocuk bu gece yarısından sonra annesinin sütünü almadıysa, bilesiniz ki hilal görünmüştür ve Ramazan ayı bu gün başlayacaktır.” dedi. Nitekim seher vakti Cemaleddin Süleyman'ın evine gidip bu zatın sözlerinin doğru olup olmadığı hakkında annesine sorduklarında öğrendiler ki yeni doğan bu bebek, gece yarısından sonra annesinin sütünü almamıştı. Bunun üzerine oradakiler oruca başladılar. Daha sonra o gün; Mültan'dan ve diğer yerlerden hilalin göründüğü ve o günün Ramazan olduğu haberi geldi. Ramazan ayı boyunca bu minik bebek, gündüz annesinin sütünü hiç emmedi. Sadece iftar zamanı birinden, sahur zamanı da diğer memesinden emiyordu.”

Feridüddin Genc-i Şeker hazretleri kendisini ilim ve tasavvufa verip evliyalık yolunda ilerlemek için çok gayret gösterdi. İslam'ın marifet bilgilerini Hintlilere öğreten, feyizlerini bu kıt'a Müslümanlarına sunarak, onlara çok büyük hizmet eden Hace Muinüddin-i Çeştî hazretlerinin halifesi Kutbüddin-i Bahtiyar Kakî'nin bereketli feyizleri ile yetişmişti. Hocası Kutbüddin-i Bahtiyar ile karşılaşması şöyle anlatılır: Genc-i Şeker'in tahsili sırasında Kutbüddin-i Bahtiyar Mültan'a geldi. Namaz kılmak için Feridüddin'in bulunduğu camiye girdi. O sırada Feridüddin kitap okuyordu. Kutbüddin-i Bahtiyar hazretleri onu görür görmez, hâlinden ve kalb gözüyle fark ettiği istisnaî özelliklerinden hayli etkilendi. Ona; “Ey genç ne okuyorsun?” diye sordu. O da; “Nafi okuyorum.” dedi. Kutbüddin; “İnşaallah bu kitap, senin için nafi (yani faydalı) olur.” buyurdu. Bu sözdeki tatlılık ve yapılan dua Feridüddin'in çok hoşuna gitti. Görünüşündeki heybet, onun büyük bir zat olduğunu gösteriyordu. Kutbüddin-i Bahtiyar hazretlerinin ellerini öpüp talebeliğe kabulünü istirham etti. O da kabul etti. Bundan sonra ona çok bağlanıp ondan ayrılmadı. Her şeyden el çekip büyük bir muhabbetle ona tâbi oldu. Kutbüddin hazretleri ise ona, dinî ilimleri okumasını, araştırmasını, tahkik etmesini işaret buyurup aynı zamanda tasavvuf ile de meşgul olmasını teşvik etti. Böylece, hem zahirî ilimlerde ve hem de batınî ilimlerde yükselmesini, iki kanatlı olmasını sağladı. Feridüddin, hocasının nasihatlarını can kulağıyla dinleyip tatbik etti. Nefsinin tezkiyesi ile uğraştı. Bu uğurda çok gayret etti. Her zorluk ve şiddete katlandı. Hocası Mültan'da kaldığı müddetçe, derslerini hiç kaçırmadı.

Hocası Kutbüddin-i Bahtiyar tekrar Delhi'ye döneceği sırada, Feridüddin Genc-i Şeker de beraber gitmek istedi. Hocası ona, tahsilini tamamlaması için çeşitli memleketlere seyahat etmesini söyledi. Bunun üzerine Genc-i Şeker, Gazne, Bağdat, Sevastan, Bedahşan, Kudüs, Mekke ve Medine'ye ilim öğrenmek için gitti. Aradan beş sene geçtikten sonra hocası Kutbüddin ve onun hocası Muinüddin hazretleri ile Delhi'de bir araya geldiler. Aşk, istidadın yüksekliği, fazlalığı sebebiyle, bu iki büyük zat, yetişmesi için Feridüddin'e kucak açtılar. Hususi ihsanlarla yüksek derecelere kavuştu. Muinüddin hazretleri birçok defa; “Feridüddin, yuvası Sidretü'l-müntehada bulunan bir kartaldır.” buyurmuştur. Bundan sonra 15 günde bir hocasını ziyaret için Delhi'ye gidip geldi.

Hocası Kutbüddin-i Bahtiyar Kakî el-Uşî, keramet ve yüksek firaseti ile vefatının yaklaştığını anlayıp kendisine vekil, yerine halife olacak zatın Feridüddin olduğunu bildiren haber ve eşyalarla bir talebesini ona gönderdi. Bu günlerde Feridüddin hazretleri de hocasını rüyada görüp kendisini Delhi'ye çağırdığını anlayınca hemen yola çıktı. Yolda, kendisine haber getiren talebe ile karşılaştı. Delhi'ye geldiler. Hocasının vefatını öğrenince elem, üzüntü ve dert içinde hocasının cenaze namazını kıldı. Sonra kendisine bırakılan hırka, sarık ve nalınları giyip hocasının makamına oturdu. Çeştiyye yolunun rehberi oldu. İnsanları irşada başladı. Bu sırada, Bedreddin-i Gaznevî isminde birisi, Kutbüddin hazretlerinin vefatından sonra vekil olarak yerine geçecek zatın kendisi olduğunu bildirerek bu haksız iddiasını insanlar arasına yaydı. Genc-i Şeker bu hâle çok üzülüp Ecudehen (Pak Pattan) isimli beldeye gitti. Oranın ahâlisi Müslüman değildi. Orada küçük bir kulübeye çekilip uzlete devam etti. Konuşup sohbet edecek kimse bulunmadığından, insanlar arasına karışmazdı. Kulübesinde ibadet ve taat ile meşgul oluyordu. Oranın ahâlisi, zamanla Feridüddin hazretlerinin kulübesine yönelir bir hâl aldılar. Bu zata çok muhabbet ettiler. Kendisinde bulunan güzel ahlâka hayran olup iman edenler oldu. Zamanla çoğaldılar. Böylece İslam'ın girmediği bir yerde, İslam'ın emir ve yasaklarına uyan, Ehl-i Sünnet itikadını kabul eden bir İslam cemiyeti ortaya çıktı. Yirmibeş sene kadar orada ibadet, taat ve irşatla meşgul oldu. Yalnız Ecudehen halkı değil, artık Pencab kabileleri de irşat dairesinin içine girdi. O havası, suyu iyi olmayan yerde, o sert tabiatlı kişileri, sabırla, sıkıntı çekerek yumuşatıp İslam'ın güzel ahlâk sınırları içine çekti. Sözleri kılıçtan tesirli oldu. Huzurunda şehzade ile dilenci bir tutulurdu. Bir mal verseler almaz, fakirce yaşamayı tercih ederdi. Onun bu hâlini gören binlerce insan Müslüman oldu. Sadece civar kabilelerden onaltısı toplu olarak İslam'a girdi.

Feridüddin Genc-i Şeker, Allahü tealaya muhabbet ve bağlılık içinde dünyaya geldi. O hâlde de Ecudehen'de vefat etti. Vefatından birkaç gün önce, talebelerinden olan Şems Dabir, Nizamî'nin meşhur Farsça Mesnevî'sinden Feridüddin Genc-i Şeker'e bir beyt okudu. Bu beyt, Genc-i Şeker'i kendinden geçirdi. Kendine gelince gömleğini Şems Dabir'e verdi. Büyük veli, sonraki günlerde tam bir suskunluğa büründü. Sadece Kur'an-ı Kerim okumak ve namaz kılmak için konuşurdu. Talebeleri hastalandı zannettiler. Çağırılan doktoru kabul etmedi ve Emir Hüsrev'in şu beytini tekrarladı: “Ey cahil hekim! Yatağımdan git. Aşk kurbanları için sevgiliye kavuşmaktan başka ilaç yoktur.” Genc-i Şeker'in, Muharrem ayının beşinde durumu ağırlaştı. Yatsı namazından sonra şuurunu kaybetti. Tekrar kendine geldiğinde, orada bulunanlara; “Yatsı namazını kıldım mı?” diye sordu. Oradakiler kıldığını söylediler. O tekrar abdest alıp; “Belki bir daha namaz kılmaya fırsat bulamam.” diyerek nafile namaz kıldı. Sonra tekrar sekerat hâline geçti. Bir süre bu hâlde kaldıktan sonra tekrar kendine geldi. Yine abdest aldı. Nafile namaza durdu. Secdede iken, duyulacak şekilde; “Ya Hayyu, ya kayyum.” dedi ve ruhunu teslim etti. O anda şöyle bir nida duyuldu: “Dost, dosta kavuştu.” Feridüddin Genc-i Şeker'in vefat haberi Hindistan'da büyük bir yangın gibi yayıldı. Cenazesi çok kalabalık oldu.

Kendi yerine, hocası gibi vefat edeceğini anladığı zaman, kendisine çok bağlı olan talebelerinin en yükseği Alaeddin Ali Sabir'i bıraktı. Bu büyük veli, hocası Genc-i Şeker hazretlerinin vefatından sonra Çeştiyye yolunu Hindistan'da yaymaya çalıştı.

Genc-i Şeker'in vefatından sonra geriye kalan beş oğlu ve üç kızının her birisi, saf kalbli, velilik yolunda yüksek derece sahibi temiz kimseler idi. Kızlarından birini, talebelerinden ve Esrarü'l-evliya kitabının yazarı olan Bedreddin İshak bin Ali bin İshak Buharî Dehlevî ile evlendirmişti. 692 (m. 1293) yılında vefat eden Bedreddin İshak Buharî, Şeker Genc hazretlerinin pek kıymetli sözlerini, bahsi geçen Esrarü'l-evliya kitabında yazıp çok kimsenin duasına mazhar oldu. Genc-i Şeker'in soyundan gelenler hâlâ mevcut olup kıymetlerini bilenler tarafından hürmet edilmekte, hatırları sayılmaktadır.

Genc-i Şeker'in sohbetlerine doyum olmazdı. Konuşmaları ve dersleri, sadece talebelerini değil, en büyük düşmanlarını bile cezbeden tatlı sözlerle dolu olurdu. Allahü tealanın kendisine verdiği yüksek makama rağmen hiç kibirlenmez, köylü olsun, sultan olsun herkesi eşitlikle, nezaketle ve güler yüzle karşılardı. Onu dinlemek şerefine kavuşanlar, tatlı sohbetinden hiç bıkmaz ve sıkılmazdı. Lakabı gibi tam bir şeker hazinesi idi.

Feridüddin Genc-i Şeker, Allahü tealadan başka kimseden korkmazdı. Kalbi çok yumuşak olup Allah korkusu ile doluydu. Allahü tealanın korkusu, hayatına hâkim idi. Birisi ilahî gerçeklerden bahsettiğinde veya kendisi bunlardan bahsederken çocuk gibi ağlamaya başlar ve Allah korkusundan saatlerce baygın bir vaziyette kalırdı. Peygamberimizin tam aşığı idi. Mübarek sözlerinden ve hayatından bahsedildiği zaman, ekseriya ağlamaya başlardı. Peygamber Efendimizin sünnet-i seniyyesine sıkı sıkıya sarılır ve bütün Müslümanlara da Resul-i Ekrem'in sünnetine uymalarını nasihat ederdi. Peygamber Efendimizin vefatından bahsedilen bir mecliste, derin bir nefes alarak; “Allahü teala, bütün kâinatı O'nun için yarattığı Sevgili Peygamberini bu dünyada tutmadığı hâlde benim ve sizin değeriniz nedir ki ve neyimize güvenip kendimizle övünürüz? Hayatta iken, kendimizi bizden öncekilerle karşılaştırmalı, gözlerimizden dünya hayatının yalancı maskesini sıyırmalı, kendimizi her an ölüme hazır tutmalıyız. Öyle ki kıyamet gününde yüzümüz kara çıkmasın.” buyurdu.

Birgün Muhammed Şah adında bir talebesi Genc-i Şeker'in yanına geldi. Çok üzüntülü bir hâli vardı. Genc-i Şeker sebebini sorunca kardeşinin komada olduğunu söyledi. Bunun üzerine Genc-i Şeker; “Ama kardeşin şimdi çok iyi, boşuna endişeleniyorsun.” dedi. Muhammed Şah eve döndüğünde, kardeşini, hiç hasta olmamış gibi yer, içer, oturur ve konuşur bir hâlde buldu.

Genc-i Şeker'i görmek için birgün Arabistan'dan birkaç fakir geldi. Oraların yabancısı olduklarını, bütün paralarının bittiğini Genc-i Şeker hazretlerine bildirdiler. O da bunlara o anda önünde duran kuru hurmalardan biraz verdi ve; “Bunları alın ve gidin, Allahü tealanın izniyle yolculuğunuzu tamamlarsınız.” dedi. Onlar bu ucuz hediyeyi büyük veliye yakıştıramaz bir hâlde şaşkınlıkla dergâhtan çıktılar. Hurmaları atmak istediler, o anda hurmaların altına döndüğünü hayretle gördüler.

Nizameddin Evliya iyileşmez bir hastalık sahibine Genc-i Şeker'e gitmesini tavsiye etti. O kişi Feridüddin Şeker'e gitti. O da bir kağıda; “Allah Kâfi, Allah Şafî.” yazıp o kişiye vererek boynuna takmasını söyledi. O kişi bu yazılı kağıdı takar takmaz, çok uzun zamandır muzdarip olduğu o hastalıktan kurtuldu.

Şeyh Arif Sevastanî, Genc-i Şeker'in talebelerinden biriydi. Lahor valisi, Ecudehen'deki Feridüddin Genc-i Şeker'e verilmek üzere, ona yüz dinar verdi. Şeyh Arif Ecudehen'e varınca hocasına sadece elli dinar verdi. Büyük veli gülümseyerek; “Arif, sen çok hoş bir arkadaşsın, bu hediyeyi yarı yarıya bölüştürerek tam kardeş payı yaptın.” dedi. Bunun üzerine Arif Sevastanî çok şaşırdı ve sarardı. Kalan elli dinarı da çıkardı ve hatası için özür diledi. Genc-i Şeker; “Sûfî her zaman dürüst olmalıdır. Yoksa mükemmelliğe erişemez.” dedi. Bu ikazdan sonra yüz dinarın hepsini Arif Sevastanî'ye verdi ve tövbesinden sonra onu yeniden talebeliğe kabul etti.

Şems Dabir, zamanının bilgili şairlerinden biriydi. Genc-i Şeker'den ders almıştı. Birgün hocası Feridüddin Şeker'in huzurunda bir kaside okudu. Bu kaside hocasının çok hoşuna gitti ve ona; “Bu fakirden istediğin bir şey var mı?” diye sordu. O da; “Efendim, annem çok yaşlıdır ve yardıma muhtaçtır. Fakat ben, fakirliğim yüzünden ona karşı vazifemi yapamıyorum.” dedi. Genc-i Şeker; “Pek âlâ, biraz Allah rızası için sadaka getir.” dedi. O da biraz bozuk para getirdi. Genc-i Şeker bu parayı oradakilere dağıttı. Bundan sonra Şems Dabir'in zengin olması için dua etti. Birkaç ay sonra Şems Dabir Delhi'deki Sultan Nasireddin Mahmud tarafından iyi bir vazifeye tayin edildi. Daha sonra Sultanın hazinedarı mevkisine yükseldi. Şems Dabir, Sultan Nasireddin'in yerine geçen Sultan Balban zamanında da bu makamda kaldı ve kalan ömrünü Genc-i Şeker'in bereketiyle refah içinde geçirdi.

Delhili bir genç, talebe olmak üzere Feridüddin Genc-i Şeker'in aşkıyla Ecudehen'e gidiyordu. Yolda kötü bir kadın gencin güzelliğine aşık oldu ve onu kendine meylettirmeye çalıştı. Başlangıçta genç, kadından sakınmak için elinden geleni yapmasına rağmen, kadın onu kendisine meylettirmeye muvaffak oldu. Delikanlı tam elini kadına uzatacağı sırada, bir adam aniden gelip gencin suratına tokat atarak; “Feridüddin Genc-i Şeker'e tövbeni arz etmeye giderken, burada bu günahı işlemeye hazırlanmaktan hiç utanmıyor musun?” dedi ve kayboldu. Delikanlı çok utandı ve kadından uzaklaştı. Yoluna devam ederek Ecudehen'e vardı ve Genc-i Şeker'sın huzuruna çıktı. O zaman Feridüddin hazretleri; “Sevgili oğlum, kötü bir kadının ağına düştün. Ama Allahü teala seni günahtan korudu.” deyince delikanlı hayrete düştü. Can-ı gönülden tövbe ederek Feridüddin Genc-i Şeker'in talebelerinden oldu.

Birgün Feridüddin Genc-i Şeker'e ihtiyar bir kadın geldi. Ne istediği sorulduğunda, kadın ağlayarak; “Ey mübarek veli, biricik oğlum yirmi senedir eve uğramadı. Onun sağ olup olmadığını bile bilmiyorum. Fakat ayrılık acısı beni yarı ölü yaptı.” dedi. Kadının bu acıklı durumu, Feridüddin Genc-i Şeker'i çok üzdü. Bir müddet murakabeye daldı. Daha sonra kadına; “Git, oğlun geldi.” dedi. İhtiyar kadın hemen eve gitmek için yola çıktı. Yolda oğluyla karşılaştı. Sevinçle evlerine gittiler. Kadın oğluna nerelerde olduğunu sordu. Oğlu; “Anneciğim! Buradan çok uzaklardaydım. Bu gün hiç arzum olmadığı hâlde aniden şiddetli bir şekilde seni görme isteği içime uyandı. Nehrin kenarında dikilip düşünürken, çok güzel ve muhterem bir sîmâ önümde göründü ve çaresizliğimin sebebini sordu. Sıkıntımı anlatınca; “Eve döndüğünü düşün.” dedi. Ona inanmadım. Ama o, gözlerimi kapatıp elimi eline vermemi istedi. İsteksizce denilenleri yaptım. Bir süre sonra gözlerimi açtığımda, kendimi burada buldum.” diye anlattı.

Farisî 68 sahifelik Rahatü'l-kulub kitabı ve başka eserleri vardır. Ebü'l-Hasan-ı Şazilî hazretlerine; “Hangi kitapları yazdınız?” diye sual edildiğinde, talebelerini gösterip; “Benim müritlerim (talebelerim) benim kitaplarımdır.” buyurdu. İşte Feridüddin-i Genc-i Şeker de öyleydi. Her birisi çok kıymetli ve yüksek birçok talebe yetiştirdi. İfade ve mana bakımından çok güzel şiirler yazardı. Şu kıt'a onun şiirlerindendir:

Hiçbir gece yoktur ki kalbim kan ağlamasın,

Hiçbir gündüz yoktur ki yüzden namus akmasın.

Ömrümde hiçbir tatlı şerbet içmedim ki o,

Gözlerimden yaş diye akıp da damlamasın.

Feridüddin-i Genc-i Şeker hazretleri buyurdu ki:

  • “İnsanların en akıllısı, dünyaya gönlünü kaptırmayanlardır. En zengini de; kanaat edenlerdir.”
  • “Başkalarının almak istemediği malın satıcısı sen olma!”
  • “Herkesin yemeğinden yeme! Fakat herkese yemek yedir!”
  • “Günah olan bir şeyde kendine karşı sert ol!”
  • “Kalbini şeytanın oyuncağı yapma!”
  • “İçine, dışından çok itina göster!”
  • “Aile ve yol büyüklerine hürmetkâr ol!”
  • “Sana saygı gösterene saygılı davran!”
  • “Sıhhatinin kıymetini bil!”
  • “Senden korkandan kork!”
  • “Allahü tealanın sevgili kulları ile oturup kalkmada, Allahü tealayı hatırından çıkarma!”
  • “Hiçbir şey, kaybedilmiş vakti telafi edemez.”
  • “Makam için ne kadar mühim olsa da şahsiyetinizi vermeyin. Kendinizi küçültmeyin!”
  • “Riyazet, nefs-i emmareyi yenmektir. Uzlet ise onu hapsetmektir.”
  • “Bir kimsenin bir mürşidi yoksa yani bir kimse kendisini irşat edecek (kendisine doğru yolu gösterecek) bir kâmil veli bulamazsa, böyle büyük zatların kitaplarını okusun ve onlara uysun!”
  • “Her gün bir fazilete daha kavuşmaya çalışınız!”
  • “Başkalarına iyilik yaptığın zaman bil ki kendine iyilik yapmışsın!”
  • “Kalbin safasını gideren şeyi terk et!”
  • “Düşman ne kadar emin ve incitmesiz görünse de zarar vermesinden kendini emin tutma!”
  • “Maddî arzuları tatmin peşinde olma! Yoksa arzu ateşi daha çok alevlenir.”
  • “Kibirlilere karşı kibirli olmak liyakatini elden kaçırma!”
  • “Misafir ağırlamada dahi israf helal değildir.”

“Bir sûfîde şu vasıflar bulunmalıdır:

1- Allahü tealaya muhabbet ve bağlılığından dolayı, kendini ve dünyayı unutmalıdır. 2- Ne kadar ciddi olursa olsun, başkalarının kusurlarını görmezden gelmelidir. 3- Harama gözlerini kapamalıdır. 4- Bütün istenmeyen şeyleri duymamalı, kötü şeylere karşı sağır olmalıdır. 5- Dilsiz olmalı yani söylenmeyecek sözleri söylememelidir. 6- Her an onu arzulanmayan yerlere sürüklemeye çalışan alçak nefsinin peşinden koşmamalıdır. Eğer bu sıfatlar bir sûfîde yoksa o düpedüz bir yalancı, sahtekârdır. Dünya malına ve şerefine sahip olmayı arzulayan bir sûfî, sûfî değildir. O, sûfîlere kötülük getiren bir aldatıcıdır.”

“Altı çeşit tövbe vardır:

1- Kalb ile tövbe: Kalbin bütün kötü arzularını frenler ve önler. Kıskançlığı ve nefsin diğer arzularını öldürür. Kul ile Allahü teala arasındaki perdelerin kalkmasına yardım eder. 2- Dil ile tövbe: Kötü sözler söylemekten dili alıkoymak ve onu devamlı Allahü tealayı zikre ve Kur'an-ı Kerim okumaya alıştırmak demektir. Muhabbet yolunda sadece diline hâkim olabilen ve onu zikirde kullananlar muvaffak olurlar. Tek başına kalb ile tövbe, Allahü tealaya kavuşmak için yeterli değildir. Kulaklar, gözler, eller ve nefis kalbin kölesidirler. Bu yüzden bunlar, dil ile yapılan tövbe ile kontrol edilebilirler. 3- Göz ile tövbe: Harama bakmamak ve başkalarının kusurlarını görmemektir. 4- Kulak ile tövbe: Sûfîlerin kulağı, Allahü tealanın zikrinden başka bir şey duymamalıdır. 5- Ayak ile tövbe: Ayakları haramlardan ve kötülüklere gitmekten korumaktır. 6- Nefis ile tövbe: Nefsin arzularını frenleyerek yapılan tövbedir. Bu tövbelerin dışında; tövbe-i hâl, tövbe-i mazi ve tövbe-i müstakbel olmak üzere üç tövbe daha vardır. Tövbe-i hâl: Yeni işlediği günahlara tövbe etmek ve ileride işlememeye yemin etmektir. Tövbe-i mazi: Geçmişte yapmış olduğu günahlar için tövbe etmektir. Tövbe-i müstakbel: Gelecekte hiç günah işlememek için Allahü tealaya yalvarmaktır.”

“Sûfîlerde bulunması gereken hususiyetlerden bazıları şunlardır: 1- Sûfî'nin, kalbinde hiçbir kir ve kötülük olmaz. 2- Tasavvuf, Allahü teala ile yakın dostluk demektir. 3- Sûfîler, mutlak suskunluk içindedirler ve ilahî nurun etkisi altında şaşkın bir vaziyettedirler.”

“Tasavvuf, bir insanın manevî ve dinî hayatının ve işlerinin bir nizama bağlanmasıdır. Allahü tealanın veli kulu, dünya ile ilgisi kesik olmasına karşılık, dünya işlerine tepeden bakmaz ve bu işler hakkında kötü konuşmaz. Yani dünya için ne sevgisi, ne de nefreti vardır.”

“Sûfî ne kadar çok üzüntü, acı ve yalnızlık çekerse, Allahü tealaya o kadar yaklaşır. Hace Muinüddin Çeştî, imanının kuvvetlenmesi için Allahü tealanın kendisine daha fazla sıkıntı, acı ve üzüntü vermesi için sürekli dua ederdi.”

“İnsana her ne gelirse, Allahü tealadan gelir.”

“Nefsi frenlemek, Allahü tealaya yaklaşmak demektir.”

“İnsana sıkıntı ve üzüntü gelirse, günahlarından temizlendiğini düşünmelidir. Bütün muhabbet ve sıkıntıların Allahü tealadan geldiğini düşünmelidir.”

“Dünyanın aldatıcı güzelliklerinin ve süslerinin peşinde koşmayın. Bunlar, size sonunda acı getirir.”

“Allahü tealadan zenginlik istiyorsanız, kendinizi hırs ve kıskançlıktan koruyun.”

“Allahü teala ile konuşmak isteyen, Kur'an-ı Kerim okumalıdır.”

“Kanaatkâr olan, ansızın Allahü tealanın nimetlerine kavuşur.”

“Allahü tealayı hatırlamayanlar, ölüler gibidirler.”

“Dünyada üç çeşit insan vardır: 1- Her zaman dünyayı sevip ona tapanlar. 2- Dünyayı kendilerine düşman bilip onu terk edenler. 3- Dünyayı ne dost, ne de düşman bilmeyip orta yol tutanlar. Bunlar, diğer iki sınıftan daha iyidirler.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası