FUDAYL BİN İYAD

Fudayl bin İyad bin Mes'ud bin Bişr Evliyanın büyüklerinden
A- A+

Evliyanın büyüklerinden. İsmi Fudayl bin İyad bin Mes'ud bin Bişr, künyesi Ebu Ali'dir. Temim kabilesindendir. 107 (m. 726) senesinde Semerkant'ta doğup; Horasan'ın Ebiverd kasabasında yetişmiştir. Merv'in Fundin köyünden olduğu da söylenmiştir. 187 (m. 803) senesinde Mekke-i Mükerreme'de vefat etmiştir. Kabr-i şerifi Mekke'de Cennetü'l-Mualla'da, Hazreti Hadice validemizin kabri civarındadır.

Fudayl bin İyad hazretleri, tövbe edenlerin önde gelenlerinden emsali az bulunan bir zattı. Tövbe etmeden önce gençlik yıllarında, Ebiverd ile Serahs arasında eşkıya reisi olup, yol kesicilik yapar, kervanları soyardı. Böyle olmasına rağmen namazlarını bırakmaz, oruçlarını tutardı. Soygun esnasında kervanda kadın olursa ona dokunmaz, borçlu ve sermayesi az olanların mallarını almazdı. Adamları arasında namaz kılmayan olursa onu kovardı.

Bir gün yine bir kervanı soydular. İşlerini bitirince yemek yemek için oturdular. Kervanın sahiplerinden birisi gelip; “Reisiniz kimdir?” diye sordu. ”O, burada değil! Şu ağacın altında namaz kılıyor.” dediler. “Niçin sizinle beraber yemek yemiyor?” deyince; “O, oruçludur.” dediler. Gelen adam iyice şaşırdı ve yanına gitti. Huzur içinde namaz kıldığını gördü. Namaz bitince; “Namaz, oruç ve eşkıyalık bir arada nasıl bulunur?” dedi. Fudayl bu suale, Kur'an-ı Kerim'deki mealen; “Diğer bir kısım insanlar da vardır ki günahlarını itiraf ederler ve yaptıkları iyi amelleri, sonradan yaptıkları kötü amellerle karıştırırlar...” (Tevbe suresi: 102) ayet-i kerimesini okudu. Adam hayret etti. Fakat niçin tövbe etmiyorsun diyemedi.

Bir gün büyük bir kervan geldi. Fudayl bin İyad'ın arkadaşları kervanı fark edince, yolunu kesmek üzere hazırlanmaya başladılar. Kervan içinde bulunan zengin birisi, eşkıyaları fark etti ve; “Altınlarımı öyle bir yere saklayayım ki eşkıyalar eşyalarımızı alırsa geriye bunlar kalsın.” düşüncesiyle kervandan ayrılıp uygun bir yer aramaya başladı. Bir çadır gördü, hemen oraya koştu. Orada sırtında abası, başında külahı olan biri namaz kılıyordu. Ona, bir miktar parası olduğunu ve emanet etmek istediğini bildirdi. Fudayl bin İyad, çadırın içine girip bir köşeye bırakıvermesini işaret etti. Gelen kimse altınları bırakıp kervanın yanına dönünce, eşkıyaların kervandaki eşyaları alıp götürdüklerini gördü. Orada kalan eşyalarını da toparlayıp tekrar çadırın yanına döndü. Baktı ki eşkıyalar kervandan aldıkları malları paylaşıyorlar. Adam şaşırdı ve; “Demek altınları eşkıyaların reisine vermişim.” deyip geri dönmek istedi. Fudayl, adamın niçin geldiğini sordu. Gelen kimse şaşkın vaziyette; “Emanet bıraktığım altınları almak için!” deyince, Fudayl; “Bıraktığın yerden al!” dedi. Adam gidip altınlarını alınca diğer eşkıyalar; “Biz hiç para bulamadık, sen ise bunları geri veriyorsun!” dediklerinde Fudayl; “O, bana hüsn-i zan etti. Ben de Allahü tealaya hüsn-i zan ediyorum. Ben o kimsenin, benim hakkımdaki iyi niyetini doğru çıkardım. Ola ki, Allahü teala da benim kendisi hakkındaki hüsn-i zannımı doğru çıkarır.” dedi.

Bir gün yoldan bir kervan geçiyordu. Kervandan biri, Kur'an-ı Kerim'in; “İman edenlere vakit gelmedi mi ki kalbleri Allah'ın zikrine ve inen Kur'an-ı Kerim'e saygı ile yumuşasın!..” (Hadîd suresi: 16) mealindeki ayet-i kerimesini okudu. Bu ayet-i kerime kendisine öyle tesir etti ki gönlünden yaralandı. İçinden; “Geldi, geldi. Hatta geçti bile!” diyerek kendinden geçmiş bir halde şaşkın ve mahcup olarak bir harabeye sığındı. Bu sırada kervan yola çıktı. Giderlerken kervandakiler; “Fudayl yolumuzun üzerinde bulunuyor. Acaba nasıl gideceğiz?” diye birbirleri ile konuştular. O bu konuşmaları duydu ve; “Size müjdeler olsun! Şimdi o, yaptıklarına pişman olup tövbe etti. Bundan önce, nasıl siz ondan kaçmışsanız, o da bundan sonra sizden kaçmakta, aynı işleri yapmaktan uzaklaşmakta ve sakınmaktadır.” diyerek tövbe ettiğini bildirdi. Bundan sonra her tarafı gezerek, üzerinde hakkı olanları buldu ve fazlasıyla ödeyerek hepsi ile helallaştı.

Başka bir rivayette tövbe edişi şöyle anlatılır: “Fudayl bin İyad bir cariyeye aşık oldu. Her gün cariyenin bulunduğu evin duvarına çıkar, onu görmek ümidiyle sabaha kadar beklerdi. Bir gün duvarın üzerindeyken önünden, arkasından, sağından ve solundan insanı ürperten bir ses duydu. Sesin sahibi Kur'an-ı Kerim'deki mealen; “İman edenlere vakit gelmedi mi ki kalbleri Allah'ın zikrine ve inen Kur'an-ı Kerim'e saygı ile yumuşasın!..” (Hadîd suresi: 16) ayet-i kerimeyi okuyordu. Fudayl, bu sesin tesiriyle uzun süre sarsılarak duvarın üzerinde hareketsiz kaldı ve kendinden geçti. Sonra kendine geldiğinde gözlerinden yaşlar boşandı ve; “O zaman geldi. O zaman geldi ya Rabbî!” diye inledi ve tövbe etti.

Hazreti Fudayl yaptıklarına çok pişman olmuştu. Yanındakilerden birine; “Allah rızası için beni bağla ve sultanın huzuruna götür. Benim pek çok cezam vardır. Sultan beni cezalandırsın da cezamı çekeyim. Böylece hakkımdaki dînî hüküm neyse, o yerine getirilmiş olur.” dedi. Sultanın yanına gittiler ve durumunu bildirdiler. Sultan kendisine çok izzet ve ikramda bulunarak, evine götürülmesini emretti. Evinin önüne geldiğinde hâlâ ağlıyordu. Hanımı görüp; “Sana ne oldu? Niçin ağlayıp inliyorsun? Yoksa seni dövdüler mi?” deyince; “Evet, hem de çok dövdüler.” buyurdu. Hanımının merakı daha da artarak; “Nerene vurdular?” deyince; “Sultan, yaptıklarımın cezasını vermedi, fakat ızdırabım canımı yakıyor ve ciğerimi deliyor.” dedi.

Sonra hanımına; “Ben Rabbimin hanesine yani Kâbe'ye gitmeye niyet ettim. İstersen aramızdaki nikah bağını çözüp seni boşayayım.” deyince hanımı; “Allah korusun. Senden nasıl ayrılırım. Sen nereye gidersen ben de beraber gelir, senin hizmetinde bulunurum.” dedi. Sonra birlikte hac yoluna çıktılar. Allahü teala, yolculuklarını kolaylaştırdı.

Kâbe'ye vardığında bazı âlim ve velîler ile görüştü. Kufe'de İmam-ı A'zam Ebu Hanife hazretlerinin, Süfyan-ı Sevrî, A'meş gibi âlimlerin derslerine katıldı. Onlardan ilim ve edep öğrendi. Kuvvetli hafızası vardı. Kısa zamanda ilimde çok mesafe katetti. Her ilimde mütehassis oldu. Evliyanın büyükleri arasına girip, şöhreti her tarafa yayıldı. Hikmetli söz ve nasihatlarıyla çok talebe yetiştirdi. Abdullah ibni Mübarek, İmam-ı Şafiî, Sırrî-yi Sekatî talebelerinin önde gelenlerindendi. Otuz yıl ilim öğrenmek ve öğretmekle meşgul oldu.

Bir gün Harun Reşid, veziri Fadl Bermekî'ye; “Beni bir kimsenin yanına götür. Kalbim bu göz kamaştırıcı şaşalı hayattan sıkıldı. Artık rahatlık ve gönül huzuru arıyorum.” dedi. Vezir onu Süfyan bin Uyeyne'nin evine götürdü. Süfyan kapıyı açıp; “Kim geldi?” diye sorunca onlarda; “Emirü'l-müminin geldi.” dediler. “Niçin bana haber vermediniz. Bilseydim ben huzuruna gelirdim.” dedi. Harun Reşid bunu duyunca; “Benim aradığım kimse bu değildir.” hükmünü verdi. Süfyan bunu duyunca; “Sizin aradığınız kimse, Fudayl bin İyad'dır.” dedi.

Sonra Fudayl'ın kapısına gittiler. O, Kur'an-ı Kerim'den mealen; “Günah işleyenler, kendilerini îman edenlerle bir tutacağımızı mı sanıyorlar?” (Casiye suresi: 21) ayet-i kerimesini okuyordu. Harun Reşid; “Nasihat istersek, o bize yeter.” dedi. Kapıyı çaldılar. Fudayl; “Kim o?” deyince; “Emîrü'l-müminîn.” dediler. O da bunun üzerine; “Emirü'l-müminînin benim yanımda ne işi var ve benim onunla ne işim var? Beni meşgul etmeyiniz.” dedi. Veziri; “Ulü'l-emre, halifeye itaat vaciptir. “ deyince Fudayl bin İyad yine; “Beni meşgul etmeyiniz.” buyurdu. Vezir; “Müsadenle mi girelim, yoksa zorla mı?” dedi. “Müsadem yok, ama zorla girecekseniz, siz bilirsiniz.” buyurdu.

Harun Reşid içeri girdi. Fudayl, kimsenin yüzünü görmemek için kandili söndürdü. Karanlıkta Harun Reşid'in eli Fudayl'ın eline değdi. Fudayl; “Bu el ne yumuşaktır, Cehennem'den kurtulursa...” buyurunca, Harun Reşid ağladı ve nasihat olacak bir söz daha söylemesini istedi. O şöyle buyurdu: “Senin büyükbaban Hazreti Abbas, Peygamber Efendimizin amcasıydı. Peygamberimize; “Beni bir kavme emir (başkan) yapınız.” demişti. Peygamberimizde; “Ey amcam! Seni nefsin üzerine emir ettim.” yani; “Nefsinin Allahü tealaya taat ve ibadetle meşgul olması, insanların bin senelik taatından iyidir.” dedi. Çünkü; “Bir emirlik (başkanlık) kıyamette pişmanlıktır.” buyurdu.

Harun Reşid; “Biraz daha söyle.” deyince o yine; “Ömer bin Abdülaziz'i halife yaptıkları zaman, Salim bin Abdullah, Reca bin Hayve ve Muhammed bin Kab'ı çağırdı ve; “Ben bu işe düştüm, kurtuluş çarem nedir?” diye sordu. Onlarda; “Yarın kıyamet gününde azaptan kurtulmak istiyorsan, Müslümanlardan yaşlıları baban yerine koy, gençleri kardeş kabul eyle, çocukları da kendi çocukların gibi düşün! Kadınları ise kız kardeşin ve annen bil. Onlara babana, annene, kardeşine ve çocuklarına yaptığın gibi muamele eyle!” dediler.”

Harun; “Biraz daha söyle.” deyince; “İslam ülkesi senin evin; insanları da ev halkın gibidir. Babalarına lütufla, kardeşlerine ve çocuklarına iyilikle muamele eyle!” buyurdu. Sonra devam ederek; “Korkarım şu güzel yüzün ateşle yanar ve çirkinleşir. Güzel yüzlerden niceleri Cehennem'de çirkinleşir ve emirlerden (başkanlardan) niceleri orada esir olur.” buyurdu. Harun; “Biraz daha söyle.” derken hüngür hüngür ağlayıp feryat etti. Fudayl hazretleri de; “Allahü tealadan kork ve O'na ne cevap vereceğini düşün cevaplarını şimdiden hazırla! Çünkü kıyamet günü, Allahü teala sana Müslümanların hepsinden tek tek soracaktır. Hepsi için adalet isteyecektir. Eğer bir gece bir ihtiyar kadın, evinde bir şey yemeden yatarsa, yarın senin eteğine yapışır ve sana hasım (düşman) olur.” buyurdu. Harun Reşid, ağlamaktan kendinden geçti.

Sonra Harun Reşid, Fudayl bin İyad'a; “Birisine borcun var mıdır?” dedi. O; “Evet, Allahü tealaya borcum vardır, o da itaattır. Huzuruna böyle borçlu çıkarsam vay hâlime!” buyurdu. Harun Reşid; “İnsanlara borcun var mı demek istiyorum.” dedi. “Allahü tealaya şükür olsun ki bana çok nimetler verdi, hiç şikayetim yoktur.” buyurdu. Bunun üzerine Harun, onun önüne bin altın koyup; “Bunlar helaldir. Annemin mirasındandır.” dedi ve ona uzattı. Bunun üzerine de Fudayl hazretleri; “Bütün bu nasihatlerimin sana hiç faydası olmadı.” buyurdu ve yanından kalkıp gitti. Harun Reşid de arkasından çıktı. Daha sonra Fudayl hazretlerinin ismi anıldığında, Harun Reşid; “Ah! Ne insandır o! Hakikaten mert kimsedir.” derdi.

Bir gün küçük çocuğunu kucağına aldı, okşadı ve bağrına bastı. Çocuk; “Babacığım beni seviyor musun?” deyince; “Evet.” dedi. Çocuk; “Peki Allahü tealayı seviyor musun?” diye sordu. Fudayl bin İyad; “Tabi seviyorum.” dedi. Çocuk; “Peki senin kaç tane kalbin var?” deyince Fudayl; “Bir tane.” dedi. Bunun üzerine çocuk; “Ey babacığım! Bir kalbe iki sevgiyi nasıl sığdırabiliyorsun?” dedi. Fudayl bin İyad, bu küçük çocuğun bu derin ve manalı sözleri kendi kendine söylemediğini, Allahü tealanın bunları ona söylettiğini anlayarak yavrusunu kucağından bıraktı ve eliyle başını dövmeye başladı. Bundan sonra da her an Allahü teala ile meşgul olacağına söz verdi. Oğluna da; “Ey oğlum! Sen ne güzel vaizsin.” deyip bağrına bastı ve; “Seni hakiki sevgilinin izni ve emri ile seviyorum.” buyurdu.

Fudayl bin İyad hazretlerinin yanında birisinden sitayişle (övgüyle) bahsettiler; “O zat ağzına helva koymaz.” dediler. Bunun üzerine Fudayl hazretleri; “Helva yemeyi bırakmak bir meziyet mi sanki? Siz onun akrabasını gözetip gözetmediğine, öfkesini yenip yenmediğine; komşularına, dul kalmış kadınlara ve yetimlere karşı nasıl davrandığına bakınız. Din kardeşleri ile arkadaşlarına karşı huy ve edebine nedir? İşte hükmünüzü verirken asıl bunlara dikkat edin.” buyurdu.

Yine bir gün Fudayl hazretleri; “İnsanlar, doğruluk ve helal rızıktan daha faziletli bir şey ile süslenmemiştir.” deyince oğlu; “Babacığım, helal kıymetlidir.” dedi. O da; “Ey oğlum! Helalin azı da Allahü tealanın katında çoktur.” buyurdu.

Fudayl bin İyad hazretlerinin oğlu Ali, Kur'an-ı Kerim'den bir sureyi sonuna kadar okuyamaz ve dinleyemezdi. Biraz okuyunca veya dinleyince ayet-i kerimelerin tesiri ile düşüp bayılırdı. Sonuna kadar tahammül edemezdi. Bir gün Fudayl bin İyad hazretlerine bir karî (Kur'an-ı Kerim okuyan) geldi. O da gelen bu zatı oğlunun yanına gönderdi ve; “Oğluma Kur'an-ı Kerim oku. Dinlemekten çok hoşlanır. Ama ona Zilzal ve El-Karia surelerini okuma, çünkü kıyamet sözünü dinlemeye tahammülü ve gücü yetmez.” buyurdu. Karî unutarak, El-Karia suresini okudu. Dördüncü ayet-i kerimeye gelince, Fudayl'ın oğlu Ali; “Allah!..” deyip düştü. Bir de baktılar ki ruhunu teslim etmiş.

Fudayl bin İyad, oğlunun vefat ettiğini duyunca tebessüm etti. Halbuki otuz yıldır hiç gülmemişti. “Ey Fudayl! Bugün gülünecek gün müdür?” diye sordular. Onlara cevap olarak; “Ben şu anda, Peygamber Efendimizin de tatmış olduğu evladın ölümü acısını tatmış bulunuyorum. Anladım ki Allahü teala evladımın ölümüne razıdır. Madem ki oğlumun ölümünde Allahü tealanın rızası vardır. Ben de Allahü tealanın rızasına razı oldum. Onun için güldüm.” buyurdu.

Fudayl bin İyad hazretlerinin birçok kerametleri ve güzel halleri vardı. Mesela bir gün Mina Tepelerinden bir tepenin üzerinde bulunuyordu. “Allahü tealanın evliyasından bir veli şu dağa sallan dese, dağ derhal sallanır.” buyurdu. Fudayl hazretleri böyle söyler söylemez, dağ sallanmaya başladı. Hazreti Fudayl dağa; “Sakin ol, ben bu sözümle seni kastetmedim.” deyince dağ sakinleşti.

YAHUDİYİ MÜSLÜMAN YAPAN TÖVBE

Fudayl bin İyad tövbesinden önce, hangi kervandan bir mal gaspetmişse, onların üzerine o kafiledekilerin isimlerini yazar ve mallarını saklardı. Tövbe ettikten sonra o malları sahiplerine götürüp helalleşti ve aflarını diledi. Yalnız Ebiverd şehrinde bir Yahudi hakkını helal etmiyordu. Hiçbir teklifi de kabul etmiyor, Fudayl bin İyad'ı zor durumda bırakmak için olmayacak şartlar ileri sürüyordu. Ona; “Eğer hakkımı helal etmemi istiyorsan, filan yerde kayalık bir tepe var. O tepeyi kazarak oradan kaldır. Oralar dümdüz olsun!” dedi. Fudayl bin İyad hakkını helal ettirmek için buna razı oldu ve kazmaya başladı. Hazreti Fudayl'ın bu gayreti sebebiyle Allahü tealanın ihsanıyla, bir seher vakti rüzgar çıktı ve orayı dümdüz etti.

Yahudî bunu görünce hayretten donakaldı. Bu sefer de; “Benden aldığın malımı iade etmedikçe hakkımı helal etmeyeceğim.” diye yemin etmiştim. Benim yastığımın altında altınlar var. Sana hakkımı helal edebilmem için oradan altınları alıp bana vermen lazım.” dedi. Yahudî yastığın altına çakıl taşları koymuştu. Fudayl elini yastığın altına soktu. Allahü tealanın izniyle, çakıl taşları altın olmuştu. Bir avuç altını Yahudî'ye verdi. Yahudi hayret içindeydi. “Sana hakkımı helal etmeden önce bana İslam'ı anlat!” dedi. Fudayl; “Bu ne haldir?” diye sorunca Yahudî şöyle anlattı: “Ben Tevrat'ta; “Tövbesinde sadık ve samimi olanın elinde çakıl taşları altın olur.” diye okudum. Aslında yastığın altında çakıl taşları vardı ve ben seni imtihan için öyle söylemiştim. Elinde, çakıl taşlarının altın olduğunu görünce anladım ki, senin dinin haktır ve tövbende sadıksın.” dedi ve iman edip, Müslüman oldu.

Bir gün Arafat Meydanı'nda insanları seyrediyordu. Müslümanlar feryat ediyorlar, Allahü tealaya yalvarıp, inliyorlardı. Bunları bir müddet seyrettikten sonra; “Sübhanallah. Şu kadar insan, kerîm bir zatın kapısına gitse, bu şekilde yalvararak bir dank (0,801 gr) yani çok az altın isteseler, o zat bu insanları ümitsiz ve eli boş geri çevirmez. Ya Rabbî! Sen kerîm ve gaffarsın (kullarınıngünahlarını affedensin). Bu insanların hepsini affetmen, kerim ve gani (zengin) olan bir zatın bir dank altın vermesinden daha kolaydır. Ya Rabbî! Senin ihsanların o kadar çoktur ki bu insanların hepsini affetsen, senin ihsanından hiçbir şey eksilmez.” dedi. Fudayl bin İyad bunu söyledikten sonra gaipten bir ses; “Ey Fudayl! Senin bu hüsn-i zannın hürmetine hepsini affettim.” dedi.

Hikmetli sözleri çoktu. Mekkeliler yanına gelir, o da onlara vaaz ve nasihat ederdi. Kendisine küçük günahlar sorulduğu zaman; “Günah kişinin yanından ne kadar küçük görülürse, Allahü teala katında o derece büyük olur. Günah kişinin yanından ne kadar büyük görünürse, Allahü tealanın katında da o derece küçük olur.” buyurdu.

Bidatten ve bidat sahiplerinden nefret eder, insanları bunun zararlarından sakındırırdı. Bu hususta; “Bidat sahibi ile oturan onunla görüşen kimseden sakınınız. Bidat sahibini seven kimsenin amellerini Allahü teala kabul etmez, kalbinden İslamın nurunu çıkarır. Müslüman, Müslüman'ın yüzüne bakınca, kalbi parlar. Müslüman'ın bidat sahiplerinin yüzüne bakması ise kalbini karartır. Yolda bidat sahibine rastlarsan yolunu değiştir. Bidat sahibine iltifat edip onu yükseltme. Onlara yardım eden, İslamın yıkılmasına yardım etmiş olur.” buyurdu.

İnsanlara dünyanın geçici ve değersiz, ahiretin kalıcı ve paha biçilmez olduğunu anlatır ve; “Dünyanın tamamı altından olsaydı, yine yok olurdu. Ahiret ise çanak çömlek gibi topraktan olsaydı, yine bakî olurdu. Akıllı kimse, geçici olan dünyayı, altında olsa reddeder. Bakî olan ahireti, çanak çömlek gibi topraktan da olsa kabul eder. İşin aslı, ahiret bakî ve altın gibi kıymetlidir. Dünya ise fani ve çanak çömlek gibi kıymetsizdir.” buyurdu.

Sevdiklerine bir gün; “Pişman olmadan önce tefekkür edip salih amel işleyiniz. Dünyaya aldanmayınız. Çünkü, dünyada sağlam ve sıhhatli olan, hastalanır. Yeni olan eskir. Nimetleri yok olur. Gençler nihayetinde ihtiyarlar.” buyurdu. Farzların önemini şöyle anlatır: “Farzlar, insan için sermaye; nafileler ise kâr ve kazanç gibidirler. Kâr, sermaye olduktan sonra meydana gelir.”

Birisi; “Ey Fudayl! Bana nasihat et.” deyince o da ona; “Sen kendi nefsine nasihat edici ol. Kendine muhakkak lazım olan şeyleri sağ iken görüp yapmaya gayret et. İnsanları kendine tavsiye ve nasihat edici eyleme. Kendin dünyada gafil ve durgun olup da öldükten sonra senin için iyilik ve sevap yapıp senin için çalışacaklarını sanma. Zîra sen, dünyadayken kendine, ahiretin için lazım olacak işlere çok gayret göstermediğin halde, başkalarının senin için iyilik yapıp, sevap işleyeceklerine nasıl inanabiliyorsun?” buyurdu.

HAYIRLI VASİYET

Fudayl bin İyad hazretlerinin iki kızı vardı. Vefatı yaklaşınca hanımına; “Vefatımdan sonra iki kızımı al ve Ebu Kubeys Tepesi'ne çık. Ellerini açarak; “Ya Rabbî! Fudayl bana vasiyetinde dedi ki: “Ben hayatta iken bu iki emanete gücümün yettiği kadar baktım. Ama ben ölüp de kabre girdikten sonra bu emanetleri sana iade ettim.” şeklinde niyazda bulun.” diye vasiyet etti.

Fudayl bin İyad hazretleri vefat edip, defin işleri tamamlandıktan sonra, hanımı vasiyeti yerine getirmek üzere bildirilen yere kızlarını götürdü ve bildirdiği gibi dua edip çok ağladı. Bu sırada Yemen hükümdarı, yanında iki delikanlı oğlu ile beraber oradan geçiyordu. Hanımların ağlayıp sızladıklarını görünce yanlarına gidip; “Bu hal nedir?” diye sordu. Hanım hadiseyi anlatınca, Yemen hükümdarı; “Bu kızları, her biri için bin altın mehir ile oğullarıma nikahlayalım.” dedi. Fudayl bin İyad'ın hanımı; “Razıyım.” deyince, kızların ve oğulların da rızası alındı. Hep beraber Yemen'e gittiler. İleri gelenler toplandı ve nikahları kıyılıp, düğün yapıldı.

Birisi yine kendisinden nasihat istemişti. Ona; “Baban sağ mı!” diye sordu. O da; “Vefat etti.” dedi. Bunun üzerine Fudayl hazretleri; “Evladım! Haydi beni terk et. İyi bil ki babasının vefatından sonra başkalarının nasihatlarına muhtaç birine hiçbir nasihat fayda vermez.” buyurdu.

Allahü tealaya itaat etmenin lüzumunu anlatır ve kendinden misal verirdi. “Ben Allahü tealaya karşı itaatsizlik ettiğimi merkebimin (hayvanımın) ve hizmetçimin huyundan ve bana itaatsizlik etmesinden anlarım.” Lüzumsuz konuşmaktan sakınırdı. Bu sebeple; “Sözünü (hesabını vereceği) amelinden sayan bir kimse kendisini ilgilendiren hususlar dışında pek az konuşur.” buyurdu.

Bir gün ona; “Niçin Allahü tealadan korkanı göremiyoruz?” diye sordular. Bunun üzerine; “Şayet siz korksaydınız, korkanı görürdünüz. Korkanı, korkanlardan başkası görmez. Nitekim evladını kaybeden anne, evladı ölen bir anne görmek ister.” buyurarak dertlinin halinden dertli olanlar anlar demek istemiştir.

Tevazunun önemi hakkında da şunları anlattı: “Allahü teala dağlara; “İçinizden birisi üzerinde bir peygamberimle mükaleme edeceğim (konuşacağım).” diye vahyetti. Bunun üzerine bütün dağlar başlarını kaldırıp yükselttiler. Sadece Tur-ı Sina boyun eğdi, tevazu gösterdi. Gösterdiği tevazu sebebiyle Allahü teala, peygamberi Musa Aleyhisselam ile bu dağ üzerinde konuştu.”

İnsanları riya ve şirkten sakındırır, ihlasla amel etmeye teşvik ederdi. Kendisine; “Bedbahtlık alametleri nedir?” dediler. Bunun üzerine; “Şu beş husus şekavet (bedbahtlık) alametidir. Bunlar; kalb katılığı, ağlamayan göz, hayânın azlığı (yokluğu), dünyaya rağbet etmek, ihtiras ve tul-i emel (hırs) arzusudur.” buyurdu.

“Fütüvvet nedir?” dediler. O; “Dostların kusurlarını hoşgörmektir.” buyurdu. İyilik ve ihsan hususunda ise; “İnsan, ihsan ve iyiliğin her şeklini yerine getirse, fakat sadece kümesindeki tavuğa kötülük etse, yine de muhsin denilen iyi insanlardan olamaz.” buyurdu. Kötü huylu kim olursa olsun, onun zararından sakınır, iyi kimselerle görüşmeye teşvik için; “Kötü huylu birinin bana arkadaş olmasından ziyade, güzel huylu günahkar birisinin arkadaş olmasını arzu ederim.” derdi.

Fudayl bin İyad hazretleri mahallesindeki satıcılardan alışveriş ederdi. Kendisine; “Çarşıya gitsen ihtiyaçlarını daha ucuz alabilirsin.” dediklerinde; “İyi ama bunlar bizden faydalanmak ve sebeplenmek ümidi ile yakınlarımızda dolaşmaktadırlar.” buyurdu.

Kendisi ve başkaları için ettiği dualar makbuldü. Hizmetçisi Ebü’l Abbas anlatır: “Bir zaman Fudayl bin İyad hazretlerinin oğlu idrarını yapamadı ve büyük bir ızdırap içinde kaldı. O zaman ellerini kaldırıp; “Ya Rabbî! Sen biliyorsun. Muhabbetim sana ziyadedir.” buyurdu. Çok geçmeden duasının kabul olup oğlunun şifaya kavuştuğu görüldü.

İlim sahibi bir kimsenin dünya peşinde koşmasını iyi görmez ve ona acırdı. Bu hususta; “Bir âlimin dünyanın oyuncağı olduğunu gördüğüm zaman, kendisine acır ve ağlarım. “Nafakası falanca tüccara ait olmak üzere hacca gitti.” denilmesine kadar acıdır.” buyurdu. İlim öğrenmeye teşvik eder, niyetin halis olmasının önemini belirtir, bu hususta; “İlim tahsîli doğru bir niyet ve temiz bir gaye ile olursa, bundan daha yüksek amel olmaz. Fakat çokları ilmi, gereğini yapmak için tahsîl etmiyor. Bilakis ilmi dünyalık elde etmek için bir ağ gibi kullanıyor.” buyururdu.

Fudayl bin İyad hazretleri, Hazreti Ebu Bekr ve Hazreti Ömer’in yüksek derecelerini anlatır ve ağlardı. Hazreti Muaviye içinde; “O, dünyayı ahirete vesile kılmak için uğraşırdı.” derdi. Yoldagiderken insanların neşe ve sevinç içinde olduklarını görünce; “Nice neşeli ve sevinçli kimseler vardır ki onlara nasip olacak kefenlikler dokunup satışa çıkarılmıştır bile.” dedi.

Kendisine; “Bela ve musîbete uğramış kimseler hakkında ne yapmamız gerekir?” denilince; “Onların acılarını paylaşarak ağlayınız. Sizin de onlar gibi belki de daha şiddetli bir şekilde, günahlarınızın karşılığı olarak bela ve cezaya çarpılmanız muhtemeldir.” buyurdu. Fudayl hazretleri çoğu zaman yanında bulunan yemek ve paradan hapishanedekilere gönderir ve onlar için; “Bunlar muhtaç ve çaresiz kimselerdir.” der ve onlara merhamet ederdi.

Fudayl hazretleri bir zaman hastalanmıştı. Arkadaşları ziyaretine geldiler ve ona; “Bir arzunuz var mı?” diye sordular. O; “Evet! Çok sevdiğim din kardeşim Yusuf bin Esbat’ı ölmeden önce bir defa daha görmek istiyorum.” buyurdu. Bu hareketi ile din kardeşini unutmamak lazım geldiğini yanındakilere göstermek istedi.

Kendisine Mümin ve münafığın hali soruldu. O; “Mümin, tatlı tatlı meyvesini versin diye hurma diker, fakat onun diktiği hurmada diken bitmesinden de korkusu vardır. Münafık ise hurma yerine dikenli bir ot diker ve bundan taze hurma bitmesini bekler.” buyurdu.

Fudayl bin İyad hazretlerinin kalbi yufka, gözleri ise yaşlıydı. “Ağlamak, gözün ağlaması değil, kalbin ağlamasıdır. Adam var ki gözleri ağlar, fakat kalbi hastadır. Çünkü münafıkların ağlaması, kalpten ve içten değil, sadece baştaki gözden gelir.” buyururdu. Bir arefe günü Arafat’ta vakfe yapıp akşama kadar ağladı. Hem de günahlarını düşünüp; “Şu günde bağışlanmış olsa bile vah yaptığım çirkin işlere, vah günahlarıma.” deyip dururdu.

Kendisine kötü âlimler sorulunca; “Ümmetlerin her biri, Rahman’ın yolu üzerine oturmuş kötü âlimler yüzünden helak olurlar. Onlar habis amelleri ile Allahü tealanın yolunu kesmiş ve insanlara engel olmuş olurlar.” Ona; “Şeytan insanı ne ile tuzağa düşürür?” dediler. O; “İblis, üç şeyden biri ile Âdemoğlunu tuzağın adüşürür. Bunlardan birincisi kendini beğenmesi, ikincisi amelini gözünde büyütmesi, üçüncüsü de günahlarını unutmasıdır.”

İbadetlerin farzlarına, vaciplerine ve sünnetlerine uygun olarak yerine getirilmesini söylerdi. Bu hususta; “Kulun amelini güzelce eda etmesi kadar şeytanın belini kıran bir şey yoktur. Zîra Allahü teala mealen; “Hanginizin daha güzel amel edeceğini imtihan etmek için...” (Mülk suresi: 2) buyurdu. Kul, kırk yaşına bastığı zaman bütün isyan ve günahlardan tövbe etmezse, şeytan onun alnını sıvazlar ve; “Felah ve kurtuluştan uzak kalan bir yüze feda olayım.” der.” buyurdu.

İnsanları haram ve şüphelilerden sakındırırdı. Bu hususta; “Sakın şüpheli bir şeyle Mekke yoluna koyulayım demeyiniz. Biliniz ki Allah katında haram ve şüpheli şeylerden bir dirhemin altıda biri kadar bir hakkı sahibine iade etmek, içinde şüpheli kazanç bulunan malla yapılacak beş yüz nafile hacdan daha kıymetlidir.” buyurdu.

Bir gün sevdiklerine şu hikmetli sözleri söyledi: “Azarlaması çok olanın arkadaşı az olur. Kim facir (günahkar) ve bir zalim kimseye yardım ederse, onu günahlara karşı kamçılamış; alçak kişiden medet umarsa, kendisine ihanet etmiş; ilmiyle amil olmayandan ilim öğrenmek isterse, cahilliğini arttırmış; ahmak adama ilim öğretmeye çalışırsa, ömrünü faydasız bir şeyle geçirmiş ve nanköre iyilik ederse de nimeti izayi etmiş olur.”

Bir zaman mücahitler savaşa gitmek istediklerinde ona uğrayıp dua istediler. O; “Ey Allah yolunda cihada çıkanlar! Günahlarınızdan tövbe ediniz. Çünkü bu elinizdeki kılıçlardan daha çok size siper olur.” buyurdu. Ona; “Ey Allah’ın veli kulu! Kişinin estağfirullah demesinin manası nedir?” diye sordular. O; “Ya Rabbî! Beni günahlarımın yükünden kurtar demektir.” buyurdu.

Dünyadan ve dünya malından nefret ederdi. Bu sebeple; “Dünya bütün her şeyiyle bana arz olunsa, hiç düşünmeden rahat ve kolay bir şekilde dünyanın murdarlığına hükmederim.” buyurdu.

Birisi ona; “Nasıl sabahladın?” diye sordu. O; “Hayır üzere sabahladım.” dedi. Adam tekrar; “Nasılsın?” dedi. Fudayl hazretleri; “Hangi hâlimi soruyorsun? Dünyevî hâlimi soruyorsan, dünya bize meyletti de biz onun bütün yollarını geçtik. Ahireti soruyorsan, günahı çok, ameli az, ömrü tükenmek üzere, ahirete ve ölüme hazırlığı olmayan birinin hali nasıl olur ki!” diye cevap verdi.

Fudayl bin İyad hazretleri üzüntülü birini gördü ona; “Senin için Allahü tealanın dediğinden başka bir şeyin olmasından mı korkuyorsun?” dedi. O; “Hayır efendim.” cevabını verdi. Bunun üzerine; “Öyleyse niye üzülüyorsun? Dünya insanı kendine kul yapmadıkça veya insan dünyaya kul olmadıkça yol kolaydır.” buyurdu.

Lanet etmekten sakındırırdı. “Her kim bir binek veya yük hayvanına; “Lanet olsun!” derse, o hayvan (hal diliyle); “Amin, lakin yüce Allah'a hangimiz daha fazla asi ise lanet onun üzerine olsun!” der.” buyurdu.

Hikmetli Sözlerinden Bir Kısmı Şunlardır:

  • “Yüce Allah'ı seviyor musun?” diye sana sorarlarsa, sükut et. Zira hayır, dersen kafir olursun. Evet, dersen de hareketlerin O'nu sevenlerin hareketlerine benzemez. Bu sebeple de sahtekar olursun.”
  • “Allah'ın öyle kulları vardır ki Allah'ın azametinden kalbleri parça parça olur, sonra biter ve sonra yine parelenip tekrar biter. Ve bu hal yaşadıkları müddetçe devam eder. Kulun, Azamet-i İlahiye (Allahü tealanın yüceliği) karşısındaki korku ve saygısı, ilahî marifetten nasîbi miktarınca olur!”
  • “Kim, din kardeşi için diliyle sevgi ve hulus gösterir ve içinden de ona düşmanlık ve kin beslerse, Allah ona lanet eder, dilsiz yapar ve kalb gözünü köreltir.”
  • “Rıza halindeki kişinin dostluğuna inanmam, kızdırdığım bu kişinin gazab halindeki dostluğuna inanırım.”
  • “Hakka boyun eğ, Hakkı tahkik et ve kim söylerse söylesin hakkı (doğruyu) kabul et.”
  • “Her şeyin bir zekatı vardır, aklın zekatı da uzun uzadıya hüzünlenmek ve derin derin düşünmektir. Bu yüzdendir ki Resulullah Efendimizin hüznü aralıksız ve kesintisizdi.”
  • “Amellerin en iyisi, en gizli yapılanıdır.”
  • “Allah korkusu, dilin lüzumsuz şey söylemesine mani olur. Allahü tealadan korkanın dili söylemez olur.”
  • “Allahü tealadan korkandan, her şey korkar olur. Allah'tan korkmayan ise hiçbir şeyden korkmaz.”
  • “Tevekkül, Allahü tealadan başkasına güvenmemek ve O'ndan başkasından korkmamaktır.”
  • “Akıllılarla kavga etmek, akılsızlarla oturup tatlı yemekten kolaydır.”
  • “Bir kimsenin kalbine Allah korkusu yerleşti mi dilinde işe yaramaz bir söz bulunmaz. Bu korku dünya sevgisini ve arzusunu yakar, dünyaya rağbet etme halini gönülden dışarı atar.”
  • “Her kim dünyayı dost edinse, iki cihanın şerrini (kötülüğünü) başına alır. Zira iki cihanın saadeti dünyayı sevmemekte, felaketi de dünyayı sevip tapmaktadır.”
  • “İnsanın, yanında bulunanlarla tatlı tatlı sohbet etmesi, onlara güzel ahlak ile davranması, geceleri sabaha kadar ibadet edip, gündüzleri hep oruçlu geçirmesinden hayırlıdır.”
  • “Duamın kabul olacağını bilsem, yalnız devlet başkanı için dua ederdim. Çünkü devlet başkanı iyi olursa, şehirler ve insanlar kötülüklerden ve belalardan emin olurlar.”

Fudayl bin İyad hazretleri talebelerinden birinin vefatı yaklaşınca, onun yanına giderek Yasin-i Şerifokumaya başladı. Talebe; “Ey hocam! Bunu bana okuma.” deyince, Fudayl hazretleri susup o talebeye kelime-i tevhidi telkin etti. Talebe; “Ben o mübarek sözü söyleyemiyorum. Çünkü ondan uzağım.” dedi ve vefat etti. Bunun üzerine Fudayl bin İyad hazretleri evden çıkmadan bir müddet mahzun oldu, ağladı.

Sonra rüyasında talebeyi Cehennem'e götürürlerken gördü ve; “Ey oğul! Sen talebelerimin en iyilerindendin. Neden Allahü teala senden marifet nurunu aldı?” diye sordu. Talebe; “Üç şey sebebiyle Allahü teala benden marifet nurunu aldı. Bunlardan birincisi, nemime (koğuculuk). Çünkü ben size başka, arkadaşlarıma başka söyler, söz taşırdım. İkincisi hasettir. Ben arkadaşlarıma haset ederdim. Üçüncüsü ise içkidir. Bir defasında hastalanmıştım. Hastalığımı tedavi ettirmek için hekime gittim. Hekim bana; ‘Her sene bir kadeh şarap içeceksin, yoksa iyi olmazsın.’ dedi. Ben de böylece alışıp gittim.” dedi.

Ahirette hesaba çekilmekten çok korkardı. Bu hususta; “İsmail ve İsa aleyhimesselam gibi sadıklar bile sadakatından sorguya çekildikleri zaman, bizim gibi kaziplerin (yalancıların) hali nice olur?” derdi.

Fudayl bin İyad hazretlerinin yazdığı en önemli eseri Hicabü'l-Aktar kitabı olup Paris'tedir.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası