Hadis âlimi, Halveti-Mısrî şeyhi ve Bursa Gazzî Dergahı'nın kurucusu. İsmi Ahmed bin İsa bin Müferric el-Hüseynî el-Gazzî'dir. Vezirlik yapan bir aileye mensuptu. Kudüs'e bağlı Gazze kasabasında 1054 (m. 1644) senesinde doğdu. 1150 (m. 1737) senesinde Bursa'da yaptırmış olduğu dergahında vefat etti. Kabri dergahın içindedir. Asaları, sandukasının yanında muhafaza olunmaktadır.
Öğrenimine doğduğu yerde başladı. Oniki yaşında Kahire'ye giderek Camiu'l-Ezher'de yedi yıl din ilimleri tahsil etti. Seksenbinden fazla hadis ezberledi. Daha çok Ahmed el-Beşişî'den istifade etti. Daha sonra Ezher'de hadis dersleri okutmaya başladı. Mısır'da yaşadığı yirmi yıl boyunca dört defa hacca gitti. Dördüncü haccından sonra veda tavafı yaparken şöyle bir ses duydu: “Ya Şeyh Ahmed! Diyar-ı Rum'da nasibin var, oraya git ki hakikat perdelerinin sırları iki cihanda ayne'l-yakinden hakka'l-yakine ulaşmakla gönlün şad ola.”
Bunun üzerine yıllardan beri methini duyduğu İstanbul'a gitmeye karar verdi. Hemen Mısır'a dönüp çok kısa zamanda vedalaştı. Bir gemiye binerek Mısır'dan İstanbula doğru yola çıktı. Yolculuk esnasında hava şartları son derece kötü idi. Fırtına kopmuş gemi battı batacak hâlde idi. Ahmed Gazzî geminin kamarasında oturup Allahü tealaya yönelerek Kaside-i münferice'yi okumaya başladı. O esnada başında Halvetî tacı olan bir zat gelerek; “Korkma Ey Ahmed, selam getir. Kehf suresine devam et ve bizi Bursa'da bul!” dedi. Gerçekten de biraz sonra fırtına dindi ve 1086 (m. 1675)'te İstanbul'a ulaştı. Bir müddet Ayasofya Camii'nde hadis dersi verdi.
Torunu Mustafa Nesib Efendi'nin oğlu Gazzîzade Abdüllatif Efendi'nin kaleme aldığı Menakıbname'sine göre Mısır'dan İstanbul'a gemiyle gelirken tutulmuş oldukları fırtınadan kurtulmaları için yolda kendisine tavsiyede bulunan şahsı bulmak gayesiyle 1087 (m. 1676)'da Bursa'ya geldi. Ahmed Gazzî Ulu Cami civarında bir hocanın evinde misafir oldu. Bir iki gün sonra şehirde ne kadar meşayıh varsa hepsiyle görüştü. Hatta birgün Üçkozlar Tekkesi'ne varıp Muhyiddin Bursevî (vf.1090/1679) ile sohbet etti. Muhyiddin Bursevî ona; “Ahmed Efendi sen iyi bir sütsün, eğer sana bir maya çalınsa güzel yoğurt olursun!” dedi. Gazzî; “Güzel buyurdunuz benim de maksudumdur. Ama her mayayı sütüme katamam, zira şayet fasit olursa bizim süt elden gider.” şeklinde cevap verince Bursevî; “Maksadım farazîdir.” dedi. Önce Ulu Cami'de sonra Molla Fenarî ve Orhan Medreselerinde ders okutmaya başladı. Onaltı sene kadar ders okuttu.
Ahmed Gazzî'nin Bursa'daki diğer ilmî faaliyetlerine gelince hergün cemaat dağıldıktan sonra tefsir ve hadis okuturdu. Hatta bu alışkanlığa bayram günü bayram namazından sonra bile devam ederdi. Okuttuğu ders kitapları ise ömrü boyunca Kur'an-ı Kerim'i beş defa tefsir ederek hatim etmiş hadis kitaplarından Buharî, Müslim, Sünen-i Ebu Davud, ve diğer sahih hadis kitaplarını takip etmişlerdir. Fıkıh derslerinde Muhit adlı eseri takip eder, alet ilimlerine ilgi duyanlara da ders verirdi. Dersteki üslubu ziyadesiyle beliğ, fasih ve yönlendiriciydi.
Gençlik yıllannda tasavvufî konulara pek ilgi duymayan Gazzî, ilerleyen yaşının ve Bursa'nın manevî havasının da tesiriyle tasavvufa daha sıcak bakmaya başladı. Bir yandan müderrislik yaparken diğer yandan mürşidini arıyordu. Bu arada zaman zaman tasavvuf erbabı ile tartışarak onların dinen sakıncalı bulduğu yorum ve davranışlarına engel olmaya çalıştı.
Müderrislik yaptığı yıllarda Limni'de sürgünde olan Niyazî-i Mısrî hakkında leh ve aleyhinde duyduğu sözlerden etkilenerek onun 1103 (m. 1691)'de Bursa'ya geleceğini duyunca konuyla ilgilenmez. Talebelerine bir gün evvel Mısrî'yi karşılamaya değil, seyretmeye bile çıkmamalarını tembih etmişti. Sabah namazından sonra âdeti üzere Ulu Cami'ye gelip derse başladı. Ders tamamlanmak üzereyken Niyazî-i Mısrî'yi karşılamaya çıkan dervişlerin zikir ve tevhit sadalarıyla Ulu Cami değişik bir atmosfere girmişti. Böylece Ahmed Gazzî'nin kulaklarına zikir sesi gidip dimağı, canı, her şeyi zikir ile müzeyyen olur. Yıllardır hasretiyle yanıp tutuştuğu zatın vuslat-ı rayihası karşısında mübarek vücudu titremeye başlayınca dünya ve onun içindeki dünyevî duygular gözünden çıkıp hemen ayağa kalkıp sağına soluna bakmaksızın Mısrî'nin seyrine çıkar.
Şöyle bir kenarda meczup gibi oturdu. Gittikçe muhabbeti artıp dururken Mısrî Efendi görünür. Ahmed Gazzî'nin olduğu mahalle gelince kendisi selam verir. Ahmed Gazzî görür ki ilk defa Mısır'dan gelirken gemide zuhur edip; “Bizi Bursa'da bul!” diyen o zatın ta kendisi olduğunu anlayınca varıp Mısrî'nin elini öper. Niyazî-i Mısrî; Gazzî'nin elini sıkıca tutup; “Ahmed sizi çok beklettik, nasip bugüne imiş.” deyip elini salıvermeden dergaha kadar beraber gittiler. Niyazi-i Mısrî'ye intisap ettikten sonra kırk gün gibi kısa bir sürede sülukünü tamamlayan Ahmed Gazzî, 1104 (m. 1693) Ramazanında Ulucami'de yapılan bir törenle hilafet aldı. Niyazî-i Mısrî, hilafeti verdikten sonra diğer talebe ve sevdiklerine; “Bundan sonra Mısrî'de bir şey kalmadı benim sırlarımın hepsi Ahmed'dedir. Bizi arayan Ahmed'i bulsun!” dedi. Oğlu Ali Çelebi'nin de terbiye ve yetişmesini ona havale etti.
Gazzî, Niyazi-i Mısrî'nin tekrar Limni'ye sürgün edilmesi üzerine mürşidinin dergahına postnişin oldu. Fakat Mısrî'nin oğlu Çelebi Ali'nin postnişin olmasını isteyen bazı kimseler onu saraya şikayet ederek dergahtan ayrılmasını istediler. Bunun üzerine Gazzî, bir süre Şeker Hoca Mescidi ile Duhter Şeref Mescidi'nde hizmetlerine devam etti. Burada bir ev satın alarak saliha bir hanımla evlendi.
1108 (m. 1697) yılında, hanımı Ahmed Gazzî'ye hitaben: “Efendi, talebelirinizle meşgul olduğunuz mahal bir mahalle mescididir. Size müstakil bir mekan lazımdır. Şurada olan bahçeyi alsanız da bir tekke bina ettirsiniz olmaz mı?” demiş. Ahmed Gazzî de cevaben: “Güzel olur, fakat onu almak için akçe lazım, bizde de o yok.” dedi. Bunun üzerine saliha bir hanım olan ailesi ziynet cinsinden altın, bilezik ve müceveratını kocasının önüne koyar. Onları satarlar o bahçeyi satın alırlar. Dergah yapmak niyetiyle bahçe satın alan Gazzî şükür ve hamd ifadesi olarak otuzbeş dervişiyle birlikte hacca gider. Bursa'ya dönünce derhal tekkenin temellerini kazmaları için emir verir. 1108 (m. 1696)'de inşaat başlar. İnşaat başlayınca Ahmed Gazzî'ye bir hayli keresteci, doğramacı ve dülger esnafından kişiler intisap ederler. Dergahın yapılması süratle gerçekleşmiştir. Hatta tekkenin masraflarının padişah tarafından karşılanmak istendiğine dair Beşir Ağa'nın teklifini Kabul etmemiş ve mektup yazarak; “Benim oğlum Beşir, kerem eyle benim işime karışma! Ben bir mum yakayım ki mahşere kadar sönmesin!” demiştir.
Dergah tamamlanınca tekrar hacca giden Gazzî o günlerde Beytullah'ın ağaçtan olan eşiğinin mermerle değiştirildiğini görür. İlgililerden bu eşiği alan Gazzî onu manevî değeri büyük bir hatıra olarak Bursa'ya taşımıştır. Tekkede şu bölümler vardı: Kütüphane, mektep, mescit, harem, terzi ve berber, kadınlar bölümü (kafes), Bahçe. Ahmed Gazzî dergahta kırkiki yıl insanları irşat ile meşgul olmuştur. Bu sürenin ilk iki yılından sonrası inziva ile geçmişti. Dergahta kırk yıl sürekli olarak gündüzleri kitaplarının bulunduğu odada oturur, namaz vakitlerinde üst kattaki mescide çıkarak cemaatle namazını kılarmış, bazan odalardan birinde sohbet halkasına katılanlara dinî-tasavvufî konularda bilgi verirdi. Her gece sabaha üç saat kala mescide çıkar ve zikre başlardı. Dergahda bulunan dervişlerden başka etraftan da dostlar gelir ve sabah namazına kadar büyük zikir meclisi oluşurdu. Bu meclis bazı geceler o kadar kalabalık olurdu ki sabah namazını kılmaya gelenler mescitte yer bulamazlardı. Sabah namazından sonra devran ile üç halka birbiri içinde zikir olup üç odada da mukabele okunurdu.
Zikreden iki gruptan birinin başında Hastazade Abdullah, diğerinde Cuma Beyzade bulunurdu. Üç usul zikir tamamlandıktan sonra dua yapılır, kuşluk namazı kılınarak çorba ikram edilirdi. Akşam yemeğinde ise üzeri şekerli pilav çıkardı. Salı günleri tevhidden sonra Muhammediyye okunur daha sonra yemek yenirdi. Bazı günlerde zakirbaşı; “Seyyah olup şol alemde gezersen Sultan Abdulkadir gibi Sultan bulunmaz.” ilahisini okurdu. Yine o gün şekerli pilav ikram edilirdi.
Ahmed Gazzî vaaz ettiği günlerde tevhid çekilir, bazan da tevhidin arasında Niyazi-i Mısrî'nin veya bir başkasının ilahisi okunurdu. İlahiden sonra Ahmed Gazzî cemaatin ortasına oturarak okunan ilahinin manasından bahsederdi. Kendileri çoğunlukla üçüncü halka da çocuklar ile meşgul olurdu.
Ahmed Gazzî'nin dergahına gelen kişilerin sigara içmesine kesinlikle izin verilmezdi. Şayet misafir bir derviş sigara içmek isterse komşulardan birinin evine gitmek suretiyle bu işi halleder ve dönerken de dişlerini misvakla temizlerdi. Ayrıca dergaha pekmezin de getirilmesine müsaade edilmezdi. Kahve içmeye gelince kendileri günde bir veya iki fincan kahve içtikleri için cemaata da müsaade ederlerdi.
Bir ara dergahın bazı masraflarının karşılanması Beşir Ağa tarafından teklif edilmişse de Ahmed Gazzî; “Rızkı muayyen olan salikin yoluna mani olur.” diyerek Hud suresi 6. ayetini; “Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların rızkı ancak Allah'a aittir.” okumuş ve teklifi reddetmişti. Müritlerinin; “Vakfınızı evladınıza meşrut kılsanız.” şeklindeki teklifine ise; “Benim mesleğime giren evladıma Allah rızkını verir, benim yoluma girmeyen evladıma ise bir şey bırakmam.” karşılığı vermiştir.
Ahmed Gazzî'nin dergahdaki inziva yıllarında iki defa mahkemeye çağrıldığı bilinmektedir. Mahkemelerin konusu dergahla ilgili meselelerdir. Mahkemelerden birisi İstanbul'dan gelen emirle ilgilidir. Buna göre ayakta ve sesli olarak zikredilmesi yasaklanmış fakat Ahmed Gazzî dergahında bu yasağa itibar edilmemişti. Mahkemeye davet için bir gün evvel celp emri gelir. Bursa'nın ileri gelenlerinden Abdülhadi Efendi durumu öğrenince dergaha gelerek fitne çıkmaması için ertesi gün Mahkemeye gitmesi hususunda Ahmed Gazzîyi ikna eder. Ertesi gün Kuşakçı Dede'yi (vf. 1152/1740) yanına alarak başına bir şal örtüp mahkemeye gider. Mahkemede kahvesini içince duruşmaya çıkar ve kendisine bundan sonra Cehrî zikir ve zikirle devran etmemesi için tebliğ edilir. Ancak kadı, böyle zikir ile devran edenler kafir olur deyince Ahmed Gazzî şu cevabı vermiştir: “Kadı Efendi şimdi bir kafir papaz buraya gelip hu diyerek raksederek La ilahe İllallah Muhammedün Resulullah dese onun hakkında ne karar verirsin?” deyince Hakim; “İslamına hükmederim diye cevap verir”. Bunun üzerine Ahmed Gazzî Kelime-i tevhidi raksederek söyleyen kafirin Müslüman olduğuna karar verilirken, Müslümanların vecde gelerek zikir çekmeleri sonucu kafir olmalarının mümkün olamayacağını izah eder. Müslümanların Ka'be'nin etrafında dönerek Safa ile Merve arasında da sekerek zikrettiklerini misal göstererek hakimi ikna etmeye çalışmış daha sonra dergaha dönmüştür.
Günümüzde Süleyman Çelebi Lisesi'nin bulunduğu yerde kurulan ve Halvetiyye'nin Mısriyye kolunun ikinci müessesesi olan Ahmed Gazzî Dergahı 1925'ten sonra okul olarak kullanılmıştır. Okul halk arasında Gazzîzade isminden bozma Kazgani Mektebi adıyla tanınmıştır. Gazzî'nin kabri Pınarbaşı Mezarlığı'na nakledilmişse de kabir taşı bulunamamıştır.
Ahmed Gazzî, medrese ilimleriyle tekke kültürünü birleştiren sofîlerden olup mürşidinin aksine coşku ve cezbe dolu bir sufî değildir. Tekkesinde tasavvufî eserlerin yanında tefsir, hadis, fıkıh da okutmuş; bu arada vaaz ve sohbetlerinde kürsüde El-Fütuhatü'l-Mekkiyye'nin bulunmasına dikkat etmiştir. Vahdet-i vücudun tartışmalı konularında ihtiyatlı konuşmayı tercih eden Gazzî, tütün ve kahvenin cevazının tartışıldığı bu yıllarda tütünün çok sert muhalifi, kahvenin ise tiryakisi olmuştur. Yöneticilerle iyi geçinmeye gayret etmiş, Mısrî Dergahı'ndan çıkarılması dışında idarecilerle pek işi olmamıştır. Dinî hükümleri korumada hassasiyet göstermiş, özellikle kadın müridlerin uygunsuz davranışlarını şiddetle yasaklamıştır. Devlet adamlarından gelen hediye ve maddî yardımları; “Her şeyin bir bedeli vardır.” gerekçesiyle almamış, aldıklarını da dervişlere dağıtmıştır. Bir müridinin bağışladığı kırk kese akçeyi önce kabul etmemiş, adak olduğunun söylenmesi üzerine Ulu Cami'nin onarımında kullanılmasını istemiştir.
Gazzî, tekkenin adab ve erkanında Halvetiyye geleneklerini sürdürmüş, sadece Mısır merkezli bir tarikat olan Bedeviyye dervişlerinin zikir esnasında yüzlerine tülbent (nikab) örtme âdetini başlatmıştır.
Ahmed Gazzî'nin rivayete göre 24 çocuğu olmuş bunlarıdan iki kız bir erkek hariç diğerleri sağlığında vefat etmişlerdir. Halifeleri arasında oğlu Abdullah Efendi ve torunu Mustafa Nesib Efendi başta olmak üzere Kütükçüzade Ahmed Efendi, Kuşakçı Mehmed Dede, Enarlı Şeyhi Sadreddin Efendi, Nasuhizade Halil Efendi sayılabilir. Ahmed Gazzî'den sonra dergahta Mustafa Nesib, Gazzîzade Abdüllatif, Ahmed Hasib, Necib, Cemal, Ali Sırrî ve Bedreddin efendiler postnişin olmuşlardır.
Gazzî'nin dergahında kurduğu kütüphane Bursa'nın kültür tarihi açısından önemlidir. Bursa kültürüyle ilgili önemli eserler kaleme alan dergahın üçüncü postnişini Gazzîzade Abdüllatif Efendi zamanında tekke kütüphanesinde 700'den fazla eser bulunuyordu. Bu kütüphane Ahmed Vefik Paşa'nın Bursa valiliği sırasında Orhan Gazi Camii'ne taşınmış. Cumhuriyet döneminde ise Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi'ne nakledilmiştir.
Ahmed Gazzî'nin menkıbe ve kerametlerinden bazıları şunlardır:
Ahmed Gazzî her sene mevlid kandilinde mevlid okutmayı âdet hâline getirmişti. Yine bir kandil gecesi mevlid okunurken cemaat oldukça kalabalıktı. Kadı Mehmed Efendi adındaki kişi, veladet-i nebî bölümünde ayağa kalkmamış gururlu bir şekilde yerinde oturmuştu. Yanındaki insanlardan birinin; “Efendi siz niçin ayağa kalkmadınız ve Peygamberimize saygı gestermediniz?” deyince; “Nasıl kıyam edeyim bu bir bid'attır.” diye cevap vermiştir. Bu hadiseden birgün sonra Gazzî'nin dervişlerinden Sürmeli Ahmed rüyasında Hazreti Ali'yi ve Peygamberimizi görerek Kadı Mehmed'in öldürülmesine hüküm verildiğini ve Hazreti Ali'nin kılıcıyla Kadı Mehmed'in boynunu kestiğini görür. Rüyayı anlatmak için Ahmed Gazzî'nin dergahına gelirken yolda Simkeş Mescidi civarında bir şeyin üzerinde hasır örtülmüş olduğunu görür fakat incelemeden yoluna devam eder. Dergaha geldiğinde o yatan şeyin Kadı Mehmed'in cenazesi olduğunu duyar. Kim tarafından öldürüldüğü bilinememiştir.
Birçok sufiye atfettikleri gibi Ahmed Gazzî'ye de tayy-ı mekan yaptığına dair rivayetler nispet edilmektedir. Gece odasında bazan evliyanın kendisini ziyarete geldiğine dair rivayetler ve seher vakti abdest alırken mestlerinden kumların döküldüğü nakledilir. Tasavvufî tavır olarak vakar, sekinet ve sahvı tercih ettiği için kendisinden şataha dair söz zuhur etmemiştir.
Tekkenin inşaatı bitince kireçle sıvanması gerekmişti. Fakat o günlerde kireç sıkıntısı olduğundan bir dirhemine bir altın verilse bulunmaz idi. Ahmed Gazzî'ye bu durumu arzettiler. O da hemen asasını alarak dergahın avlusunda bir noktaya gelip durmuş ve oranın kazılması için emir vermiştir. Bir zra' kazılınca büyük bir kireç kuyusu görünmüştü. O kireçle dergahın duvarları sıvanmış ve sair gerekli olan yerlere de kullanılmıştır.
Ahmed Gazzî'nin oğlu Abdullatif Efendi, 1143 (m. 1730)'da vefat edince diğer oğlu Mustafa Nesib ile daha çok ilgilenmeye başladı. O'na; “Oğlum Mustafa! Allah'ın yardımıyla ben 18 yaşımda muhaddis oldum. İnşaalah sen de 18 yaşında ilim okutmaya ve vaaz etmeye muvaffak olursun!” demişti. Gerçekten de Mustafa Nesib Efendi 18 yaşında Ulu Cami'de vaaza başlamış ve çok geçmeden ilimde otorite hâline gelmişti.
Ahmed Gazzî'nin şöhretini duyan bir Yahudi hahamı cuma günleri vaaz esnasında caminin penceresinin önünde durarak Gazzî'nin vaazını dinlerdi. Bazı dervişler bu duruma engel olmak istemiş fakat Ahmed Gazzî bunlara izin vermemişti. Birkaç hafta sonra haham vaazlardan etkilenerek Müslüman olmuştu.
Bir defasında vaaz ederken hadis okuduğunda cemaatten iki kişi birbirine; “Bu hadisi Peygamberimiz söylediğinde yanında mıydın?” diye fısıldayınca Ahmed Gazzî kürsüden bu sözü keşfeder ve bu adama hitaben; “Molla Abdullah! Yanında gibi bil, yanında gibi bil!” deyince Abdullah Efendi çok hayret etmişti.
Eserleri: Ana dili Arapça olan, Türkçeyi Bursa'ya geldikten sonra öğrenen Gazzî Ahmed Efendi'nin iki risalesi Türkçe, diğerleri Arapçadır.
1- Nur-ı Satı: Bursa Eski Eserler Kütüphanesi Orhan Kısmı No: 693'te kayıtlı olan bu eser Türkçe olmasına rağmen Arapça kelimelere daha çok yer verilmiştir. Bu eser Nisa suresi 58. ayetin genişçe tefsirinden ibarettir.
2- Risale fi't-Tasavvuf: Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi Kısmı No: 1430'da kayıtlı olan bu eser Arapça'dır. Eserde kıyametin kopması, Peygamber Efendimizin risaletinin cihan şümul oluşu, diğer peygamberlerle arasındaki farklar, sırat, mizan, ahiret ahvali, amellerin tanıtılması, Cennet ve Cehennem'in vasıfları gibi konulara yer verilmektedir.
3- İ'lam'ül-Mültezem bi fazilet-i zemzem: Müellif hattı nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Laleli Kısmı No: 399'da kayıtlı bulunan bu eser Türkçedir. Konusu ise “İsra gecesi Peygamber Efendimizin kalbinin zemzemle yıkanması”dır.
4- Haşiye ale'l-istiare: Süleymaniye Kütüphanesi Tekelioğlu Kısmı No: 881'de kayıtlı mecmuanın 3. risalesidir. Kitap Arapça olup; edebî sanatlardan istiare konusundadır.
5- İ'lalu Gazzî: Ankara Milli Kütüphane Yazmalar A.216 numarada kayıtlı olan bu eser Arapça gramerle alâkalıdır.
6- El-Hediyyetü'l-garbî li talibi't-tuhfeti'l-Verdî: Bursa Eski Eserler Kütüphanesi Genel Kısmı 1303 numarada bulunan bu eser İbni Verdî'nin Tuhfetü'l-Verdî isimli eserinin şerhidir.
7- Mizanü'l-akaid: Akait konularını ele aldığı küçük bir risaleder. Bir nüshası Bursa Eski Eserler Kütüphanesi Orhan Gazi No: 802'de kayıtlıdır.
Ahmed Gazzî'nin hattıyla bize ulaşan risaleler de vardır. Kurtubî'nin Camiu Ahkami'l- Kur'an isimli eserinin 1. cildi; İbn-i Nüceym el-Mısrî'nin El-Eşbah ve'n-nezair adlı eserleri de böyledir.