Anadolu velîlerinden. Doğum ve vefat tarihleri bilinmemektedir. Onüçüncü asrın başlarında yaşamıştır. Tasavvufta Mustafa Safî Efendi'nin derslerinde ve sohbetlerinde kemale erdi. Hocasının vefatından sonra yerine irşad, insanlara doğru yolu gösterme, anlatma vazifesi yaptı. Mustafa Safî Efendi için bir menakıbname yazan Halil İbrahim Efendi, Geredeli Abdullah Efendi'den de bahsedip şöyle yazmıştır:
Safî Efendi'nin bir halifesi de Gerede kasabasından Abdullah Efendi'dir. Safî Efendi'nin sohbetlerinde kemale erip, akranını geçmiştir. Bu zatın medrese tahsili de yok idi. Fakat tasavvufta kazandığı kemal derecesiyle hangi ilimden bahs açılsa, o hususta bilgi verir, sorulan sualleri cevaplandırırdı. Zamanının meşhur müderrislerinden Çankırılı Mehmed Ağa bir gün Abdullah Efendi ile ilmî mevzulara dalmıştı. Hangi ilimden, mevzudan ve usulden ne öğrenmiş ve ne biliyorsa, Abdullah Efendi ona hepsinden bahisler açıp izahlar yaptı. Sorduğu sualleri birkaç cevapla gayet ilmî bir şekilde cevaplandırdı. Bu işin kerametle olduğunu anlayan müderris, derhal ona intisap edip, talebesi olmuştu. Abdullah Efendi'ye intisabından sonra daima; “Bizim ilmimiz birkaç cevaplık imiş.” derdi.
Mustafa Safî Efendi vefatından on gün önce bu halifesi Abdullah Efendi'yi huzuruna çağırıp, bütün talebelerinin yanında şöyle vasiyet etti: “Bundan sonra işte bu Abdullah Efendi sizin şeyhinizdir. Kendisi arif, kamil, mükemmil, yetişmiş ve yetiştirebilendir. İlm-i zahirde ümmidir. Fakat ilm-i bâtında benzeri yoktur. Sizin yanınızda ben nasıl isem, o da öyledir.” Bu vasiyeti üzerine bütün talebesi ona intisab edip bağlandı. Hatta Safî Efendi'nin vefatından itibaren altı ay müddetle büyük kalabalıklar hâlinde talebe olmaya gelenlerin arkası kesilmedi. Dört binden ziyade kimse ona intisap etti.
Mustafa Safî Efendi'nin keramet ehli çok talebesi var ise de Abdullah Efendi'den ve Yusuf Efendi'den başkasına icazet vermemiştir. Talebelerinden Şeyh Osman Efendi de tasavvufta hayli yol almış, hilafet derecesine yaklaşmıştı. Ancak hocalarının emri gereği onun da Abdullah Efendi'ye teslim olması gerekiyordu. Şeyh Osman Efendi hocası Mustafa Safî Efendi'nin vefatından sonra bir müddet Abdullah Efendi'ye teslim olmadı. Bir defasında ikisi birlikte hocaları Mustafa Safî Efendi'nin kabrini ziyaret için türbesine gittiler. Ziyaret sırasında hocaları Mustafa Safî Efendi onlara görünüp, Şeyh Osman Efendi'nin elinden tutarak Abdullah Efendi'ye teslim etti ve; “Bunun kusuruna bakma.” diyerek iltifat gösterdi. Bu hadiseden sonra Osman Efendi de talebesi oldu. Abdullah Efendi'nin vefatından sonra yerine Şeyh Halil Rahmi geçti.
Abdullah Efendi, Safî Efendi'nin yerine insanlara rehberlik için irşad makamına geçince, kendisine tasavvufda yüksek bir derece olan kutbiyyet makamı ihsan edildi. Abdullah Efendi'nin çok kerametleri görülmüştür. Dinin emirlerine uymakta son derece gayretliydi. Bir gün abdest alırken başını kaplama mest ettiğini gören İbrahim Hilmi Efendi dörtte birini de meshetseydiniz, caiz olurdu diye söyleyince; “Ben ömrüm boyunca böyle başımın tamamını meshetmişimdir.” diye cevap verdi. Bütün ibadetlerinde takva üzere idi.
Daha önce Gerede'de medfun Şeyh Hacı Halil Efendi'nin sohbetlerine devam ederdi. Tasavvufta yüksek derecelere ulaşmış idi. Bu derecede iken hocası Hacı Halil Efendi vefat edince, istiğrak halinde kendinden geçmiş bir vaziyette kaldı. Daha sonra Bolu'ya gidip, Hacı Mustafa Safî Efendi'ye hâlini anlatıp, onun talebesi oldu. Onu talebeliğe kabul edip, tasavvufta erbein denilen ve kırk gün bir yerde kalmak olan çile yaptırmak için onu bir odaya koydu. Abdullah Efendi erbeine girince, önceki hâlleri tamamen kayboldu. Tasavvufa yeni başlamış talebe gibi oldu. Bu hâline şaşıp, üzülerek gece gündüz ağlamaya başladı. Böylece otuz beş gün geçti. Bu çileye girmesi sebebiyle hâllerini kaybettiği kanaatine vararak çıkıp kaçmak istedi. Dergahtaki talebelerden bazıları farkına varıp onu bu kararından vazgeçirmek için; “Erbeini tamamla ondan sonra gidersin.” diyerek kalmaya razı ettiler.
Otuz dokuzuncu günü tasavvuf yolunda yeni ilerlemeye başlayan bir talebede hasıl olan hâller gibi önce tecelli-i ef'al, sonra tecelli-i sıfat ve daha sonra da tecelli-i hâl zuhur edip, parlamaya başladı. Hemen Safî Efendi'nin huzuruna koşup, hâlini ve hasıl olan durumu anlattı. Bunun üzerine Safî Efendi; “Oğlum biz adamı hem soyar, hem de giydiririz. Önceki halinde kalsaydın, rehberlik etmekte zahmet çekerdin, dervişlere vâkıf olamazdın. Şimdi elhamdülillah tertib üzere zuhur etti.” diyerek onu teselli etti. Sonra birkaç halvet daha yaptırdı. Tasavvufta yetiştirip kemale erdirdikten sonra, ona hilafet verdi. İnsanlara rehberlik etmesi için vazifelendirdi.
Abdullah Efendi, hâlini o derece gizler ve tevazu ile hareket ederdi. Görenler sanki sıradan biri, tasavvuftan hiç yol kat etmemiştir zannederdi. Kendi bu hususta hiç bir şey söylemezdi. Halbuki keşf ve keramet sahibi olup, çok talebe yetiştirdi. Dünyaya ve dünya malına karşı hiçbir meyli yoktu. Fakat talebelerinin hallerini görüp, anlamak ve onları yetiştirmek için onlarla yakından âlâkadar olurdu.
Abdullah adında bir çocuk, daha küçük yaşta Mustafa Safî Efendi'ye talebe olmuştu. Onun vefatından sonra da Abdullah Efendi'ye talebe oldu ve onsekiz yaşında tasavvufta hâllere kavuştu. Keşfi açıldı. Hangi kabrin yanına varsa, o kabirde yatanın hâlini görürdü. Hatta çok defa vefat eden evliya ile görüşüp konuşurdu. Bir müşkülü veya soracağı bir husus olursa, ya Peygamber Efendimizi görüp O'ndan sorar, yahut da Safî Efendi'yi görüp müşkülünü hallederdi. Hatta Peygamber Efendimiz ona, hocası Safî Efendi'nin çok büyük bir velî olduğunu beyan buyurmuşlardır.
Hocası Abdullah Efendi'nin vefatından sonra talebesi Abdullah Bey yerine rehberlik makamına geçen Halil Rahmi Efendi'ye pekçok talebe getirmiş, saadete kavuşmalarına vesile olmuştur. Halil Rahmi Efendi'nin de çok kerameti görülmüş, tasavvuftaki kemalatı, Peygamber efendimiz tarafından işaret buyrulmuştur. Tasavvufda ilerlemek için çok çalışmıştır. Dünya ile hiç âlâkası yok gibi bir halde ve fena derecesinde idi. Ancak dünya işlerinden bir mesele sorulsa soranları hayrette bırakan cevaplar vererek müşkülleri hallederdi.
1270 (m. 1853) senesinde yapılan Rusya seferine katıldı. Bu seferde cihat etti. Silistre muhasarasında bulundu. Muhasara sırasında Deliorman'da kayboldu. Bir daha kimse görmedi. Şehit olduğu anlaşıldı. Bu sefere çıkarken, İbrahim Hilmi, İbrahim Mehmed Bey ve Abdullah Bey onu uğurlamışlardı. Bolu yakınındaki bir köye kadar uğurladıklarında bu köyde gecelediler. O gece Peygamber efendimizi görmüş. Peygamber efendimiz silahlı bir halde görünüp; “Oğlum niçin üzülürsün biz de seninle beraber gidiyoruz.” buyurarak teselli ettiklerini yolda anlattı. Abdullah Efendi'nin böyle kıymetli talebeleri çoktu.
Abdullah Efendi bir gün Gerede'den Bolu'ya giderken; “Oğul yerime bir halife yetiştirseydim, şu dünyadan gider idim. Zira usandım. Zahirî ve bâtınî emrolunan işler vardır. Hatta elime iki tarafı da keskin bir kılıç verdiler.” dedi. Çünkü hocası Safî Efendi'nin vefatından sonra ona kutbiyyet makamı da verilmişti. Bu sebeple zahiren yapmakla vazifeli olduğu işler vardı.
Yerine Halil Rahmi Efendi'yi yetiştirip kemale erdirdikten sonra kendi memleketinde irşad ile vazifelendirdi. Mudurnu'da Sultan Süleyman Camii'nde insanlara rehberlik yaptı.
Abdullah Efendi bir gün Bolu'yu teşrif etti. Sohbetiyle nice ölü kalpleri dirilttikten sonra, bir akşam Muhammed Bey adında bir zatın evinde misafir iken; “Yarın Gerede'ye gitmem gerekiyor.” dedi. Davet edildiğiniz yerler var, kerem edin birkaç gün daha kalın dedikleri zaman; “Yarın gideceğim.” dedi. Ertesi gün mecburen bir binek tedarik ettiler. Sabah vakti yola çıktı. Talebelerinden çoğunun haberi olmadı. Birkaç talebesi Kuruçeşme denilen yere kadar uğurladılar ve orada vedalaştılar. Uğurlayan bu talebelerine; “Her ne zaman benim hasta olduğumu işitirseniz, ihmal etmeyip geliniz.” dedi. Böylece vefatına işaret etmiş olmasıyla uğurlamak için orada bulunan talebeleri ağlaşmaya başladılar ve ayaklarına kapandılar. Bunun üzerine; “Ben sizi herkesten çok severim, bu burada anlaşılmaz, yarın anlarsınız.” diyerek bazı işaretler verdi. Sonra da oradan ayrılıp gitti.
Abdullah Efendi ayrıldıktan sonra gözden kayboluncaya kadar talebeleri arkasından bakıştılar. Gerede'ye vardıktan sonra ertesi gün hastalandı. Talebesi İbrahim Hilmi Beyi Bolu'dan çağırmalarını emretti. Bazıları haber gönderdik diyerek, haber gönderilmesine mani oldularsa da, arada bir İbrahim Bey geldi mi diye sorunca, telaş olmaması için haber göndermediklerini söylediler. Mutlaka gelmesini arzu ediyorsanız haber gönderelim dediklerinde; “Eyvah şu andan sonra haber göndermekle yetişemez. Ne söylediysem, onu yerine getirmeniz gerekirdi.” diyerek haberi göndermeyen kimseye gücendi. Haberi göndermeyen kimse, daima yanında olduğu halde bir mani sebebiyle vefatı sırasında ve cenaze namazında bulunamadı.
Gerede'deki dergahında bulunan odasına defnedildi. İbrahim Efendi, ancak vefatının ertesi günü haber alıp gelebildi. Kabrini ziyaret edip üzerine bir türbe sanduka ve örtü yaptırdı. Abdullah Efendi'nin vefatından sonra yerine halifesi Halil Rahmi Efendi irşad makamına geçti ve talebeleri ona intisap etti.
Halil Rahmi Efendi uzun ömrü müddetince hocası Abdullah Efendi'nin ve onun hocası Mustafa Safî Efendi'nin yolunu devam ettirdi. Pekçok insanı irşad edip saadete kavuşmalarına vesile oldu. Halil Rahmi Efendi'nin beş halifesi vardır:
1. Mudurnu'da postnişin Şeyh İbrahim Efendi.
2. Bolu'da Şeyh Zuhuri Dergahı'nın mürşidi Şeyh Muhammed Efendi. Hilafetinden üç sene sonra vefat edip, Şeyh Zuhuri Dergahı'nın yanında defnedilmiş ve kabri üzerine türbe yapılmıştır.
3. Şeyh Hafız Osman, İzmit Sancağında Yeni Camide mürşidlik yapmıştır.
4. Şeyh Hafız İsmail Efendi, Erikli kazasında Aktaş denilen yer (Cüda) dergahında rehberlik yapmıştır.
5. Muhammed Zühdü Bey. Menakıbname'yi yazan İbrahim Hilmi Efendi'nin kardeşidir. Bolu'da Hayreddin Tokadî hazretlerinin dergahı olan İmaret Camii'nde mürşidlik yapmıştır.
Bu zatlar Mustafa Safî Efendi'nin sohbetlerinde bulunmuşlar ve tasavvufta yüksek derecelere kavuşmuşlardır. Halil Rahmi Efendi'den de icazet almışlardır. Ayrıca pekçok zat tasavvufta Mustafa Safî Efendi vasıtasıyla hilafete layık derecelere kavuşmuşlardır.
Menakıb-ı Hacı Mustafa Safî (Millet Kütüphanesi Ali Emiri (Şeriyye) Kısmı, No: 1111)