Evliyanın büyüklerinden. Hazreti Hasan-ı Basrî'nin talebesi ve Hazreti Davud-i Taî'nin hocasıdır. İsmi Habib bin İsa bin Muhammed, künyesi Ebu Muhammed'dir. 120 (m. 739)'da Basra'da vefat etmiştir. 113, 125 ve 130 seneleri gibi değişik tarihlerde bildirilmiştir.
Habib-i Acemî hazretleri; Hazreti Hasan-ı Basrî, Hazreti İbn-i Sirin, Hazreti Bekr bin Abdullah el-Müzenî, Hazreti Ebu Temime el-Huceymî gibi büyüklerden hadis-i şerif rivayet etmiştir. Hazreti Süleyman el-Teymî, Hazreti Hammad bin Seleme, Hazreti Mutemir bin Süleyman, Hazreti Osman bin Heysem gibi büyükler de kendisinden hadis-i şerif nakletmişlerdir.
Habib-i Acemî önceleri çok zengin idi. Faizle para verirdi. Bir gün hanımı yemek pişirip önüne koydu. Tam yemeği yiyeceği sırada, kapıya birisi geldi. “Allah rızası için bir sadaka.” dedi. Habib o kişinin yüzüne kapıyı kapadı. O kimse de mahzun olarak gitti. Habib-i Acemî, geri sofraya geldiğinde kabın içindeki yemeğin kan haline dönmüş olduğunu gördü. O anda kalbinde bir değişiklik hissetti. Yerinde duramadı.
Bir Cuma günü Hasan-ı Basrî'nin evinin yolunu tuttu. Yolda giderken, oyun oynayan çocuklar Habib-i Acemî'yi görünce, birbirlerine; “Kaçın kaçın, faiz yiyen Habib geliyor. Ayağından kalkan toz bize gelir de biz de onun gibi bedbaht oluruz!” dediler. Çocukların bu sözleri kendisine çok ağır geldi. Hasan-ı Basrî hazretlerinin meclisine gelip elini öptü. Allahütealanın sonsuz olan lütfu ve ihsanı ile tövbe-i nasuh eyledi ve onun talebelerinden oldu.
Önceki yaptıklarına çok pişman olup Allahüteala ya şöyle münacatta bulundu: “Ya Rabbî! Ben çok günahkarım. Fakat senin mağfiretin sonsuzdur. Beni affet. Senin her şeye gücün yeter. Kudretin sonsuzdur. Dilediğini yaparsın. Sen öyle büyüksün ki benim dermanım ancak sendedir. Ben ancak sana sığınırım. Ya Rabbî! Fermanına boyun eğdim ve sana teslim oldum. Beni affet!” dedi.
Oradan ayrılıp evine dönerken kendisine borcu olanlar onu görüp alacaklarını isteren neşesiyle kaçmak istediler. Bu durumu görünce; “Kaçmayın! Bugün benim sizden kaçmam lazımdır.” buyurdu. Yolda giderken yine oyun oynayan çocukların yanından geçiyordu. Çocuklar kendisini görünce birbirlerine; “Kaçın, kaçın! Tövbekar geliyor. Üzerine bizden toz bulaşmasın. Bulaşırsa Cenab-ı Hakk'a asi oluruz.” dediler. Çocukların bu sözleri üzerine çok duygulandı, yüreği sızladı ve; “Ya Rabbî! Bir tövbemle ismimi iyilerden eyledin.” diye şükretti. Habib-i Acemî, şehrin her tarafına tellallar çıkararak; “Her kimin Habib'e borcu varsa, bundan vazgeçti. Aldığı faizleri de geri dağıtacaktır!” diye ilan ettirdi. Servetinin hepsini fakirlere dağıttı. Günün birinde bir kimse geldi. Dağıtacak malı kalmadığından, üzerindeki gömleği gelen kimseye verdi.
Daha sonra Fırat Nehri'nin kenarında bir kulübe yapıp orada ibadetle meşgul oldu. Gündüz Hasan-ı Basrî'nin sohbetinde bulunup, gece ibadet ederdi. Hasan-ı Basrî hazretlerinin sözleri onun kalbine öyle tesir ederdi ki kendinden geçmiş olarak onu dinlerdi.
Aradan bir müddet geçince, hanımı, nafakalarının bittiğini, ev için erzak lazım olduğunu bildirdi. Habib-i Acemî bir şey demeyip sustu. Sabahleyin; “Çalışmaya gidiyorum.” diyerek evden çıktı. Kulübesine gidip ibadetle meşgul oldu. Akşam eve gelince hanımına; “Öyle bir zatın işinde çalışıyorum ki gayet cömerttir. O zatın kereminden utandım da bir şey isteyemedim. On günde bir ücret vereceğini söylüyorlar. On gün sabret. On günlük olunca kendisi verecektir.” dedi. Onuncu gün olduğunda, öğle namazını kıldıktan sonra, “Bu akşam hatuna ne söyleyeyim.” diye düşünüyordu. Tam bu sırada Habib-i Acemî'nin hanesine beyaz elbiseli kimseler geldi. Birisinin sırtında un çuvalı, birisinin sırtında yüzülmüş koyun, birisinin sırtında; içinde yağ, bal, baharat vb. eşyaların bulunduğu bir tulum ve birisinin elinde; içinde 300 gümüş bulunan bir kese vardı. Habib'in hanesinin kapısını çaldılar. Hatun kapıyı araladı. Gelen kimseler ellerindekileri bıraktılar ve; “Bunları, efendinizin çalıştığı yerin sahibi gönderdi ve eğer, Habib işini arttırırsa biz de ücretini arttırırız diye bildirmemizi söyledi.” dediler ve gittiler.
Habib-i Acemî, akşam olunca mahzun ve mahcup bir şekilde evine döndü. Daha eve girmeden, içeriden taze ekmek ve yemek kokuları geldi. Hanımı kendisini karşıladı ve şöyle söyledi: “Efendi! Kime çalışıyorsan, hakikaten o çok iyi bir kimse imiş, ikram ve ihsan sahibi bir zatmış. Bugün öğle vaktinde şunları gönderip; ‘Habib'e söyle, eğer işini arttırırsa biz de ücretini arttırırız.’ diye haber göndermiş.” Bunun üzerine Habib, hayretle; “Allah Allah, on gün çalıştım. Bana bu ihsanlarda bulundu. Demek daha çok çalışırsam kim bilir neler verecek.” dedi ve kendini tamamen Hak tealaya ibadete verdi. İbadetini arttırdı. Böylece hem Allahüteala ya ibadet ederek, hem de Hasan-ı Basrî hazretlerinin kalblere tesir eden sohbetleri ile yükselerek duası makbul olan büyük zatlardan oldu. Edebi ve anlayışı fevkalade olup, ilm-i siyaseti çok iyi bilirdi.
Horasanlı bir zat, Basra'ya yerleşmek için evini satıp 10.000 dirhemle Basra'ya geldi. Hacca gidecekti. Parasını Habib-i Acemî'ye emanet etti. Basra'da kıtlık çıkınca Habib hazretleri bu parayla gıda alıp muhtaçlara dağıttı ve: “Bu parayla muhtaçları doyururum, sonra o kimse için Rabbimden Cennet'te bir köşk satın alırım.” dedi. Horasanlı hacdan dönüp evini sorunca Habib: “Senin için Rabbimden Cennet'te öyle bir köşk satın aldım ki bahçesinde nehirler, ağaçlar vardır.” buyurdu. Horasanlı önce şaşırdıysa da sonra razı oldu ve bir senet istedi. Habib bir kağıda Cennet köşküne dair senedi yazdırdı. Horasanlı vefat edince kabrinin üzerinde bir berat bulundu. Kağıtta; Allahütealanın Horasanlıya o köşkü verdiği ve Habib'i borçtan kurtardığı yazılıydı. Habib-i Acemî bu müjdeyi alınca ağlayarak şükretti.
Bir gün yaşlı bir kadıncağız ağlayarak geldi ve; “Bir oğlum vardı, kayboldu. Epey zamandır haber yok. Ayrılığına tahammül edemiyorum. Oğlumu bana göndermesi için Allahü Teâlâya dua ediniz.” diye yalvardı. Habib-i Acemî; “Hiç paran var mı?” deyince kadıncağız; “İki gümüşüm var.” dedi. O da; “O parayı fakirlere ver.” buyurdu. O kadın paraları fakirlere verdi. Habib-i Acemî hazretleri; “Evinize gidin, çocuğunuz inşaallah gelir.” buyurdu. Kadıncağız evine dönüp oğlunu eve gelmiş görünce, sevincinden ağladı ve Allahü Teâlâya şükretti. Çocuğunu alıp Habib-i Acemî'nin yanına götürdü. Habib çocuğa; “Nerede idin? Nasıl geldin? Anlat.” buyurdu.
Çocuk; “Kirman ilinde idim. “Ey Rüzgar! Habib'in duası hürmetine ve iki gümüş akçenin bereketiyle bu çocuğu kendi evine bırak.” diye bir ses duydum. Rüzgar beni aldı ve çabucak evimize getirdi.” dedi. Ne zaman yanında Kur'an-ı Kerim okunsa inleyerek ağlardı. “Sen Acem'sin. Farisî konuşursun. Arabî bilmediğin halde bu ağlaman hangi sebeptendir!” diye sorduklarında; “Evet, lisanım Acemî'dir. Lakin kalbim Arabî'dir.” buyurdu. Daha sonra Arabî lisanını öğrendi. Çok fasih (açık) olarak Arabî konuşurdu. Kendisi, Terviye günü Basra'da, Arefe günü Arafat'ta görülürdü.
Bir gün dervişlerden biri; “Hazreti Habib-i Acemî, Acem olduğu halde, Arabî bilmediği halde acaba bu çok yüksek mertebeye nasıl kavuştu?” diye kalbinden geçirdi. O anda hafiften bir ses; “Evet o Acemî'dir. Lakin Habib sevgili ve aynı zamanda aşıktır.” diyordu.
Bir katil idam edilmişti. O gece kendisini rüyada gördüler. Değerli elbiseler giymiş olarak Cennet bahçelerinde dolaşıyordu. “Sen bu hale nasıl kavuştun?” diye sordular. O da; “Ben idam sehpasında iken, Habib-i Acemî oradan geçti ve göz ucuyla acıyarak bana baktı ve Allahü Teâlâya niyazda bulundu. İşte kavuştuğum bu nimetler, o zatın bir nazarının hürmetine bana ihsan olundu.” dedi.
Bir gün meşhur Haccac'ın adamları, Hazreti Hasan-ı Basrî'yi aradılar. Hasan-ı Basrî onlardan gizlenmek için Habib-i Acemî'nin Fırat Nehri kıyısındaki kulübesine girdi. Haccac'ın adamları gelip Habib-i Acemî'ye; “Ey Habib! Hasan'ı gördün mü?” dediler. “Evet.” dedi. “Nerede?” dediler. “İşte bu kulübemdedir.” dedi. Hemen içeri girdiler. Aradılar, fakat bulamadılar. Dışarı çıkıp; “Bize yalan mı söylüyorsun? İçerde kimse yok.” deyince; “O içerdedir. Siz onu göremiyorsanız, bunda benim kabahatim nedir?” dedi. Tekrar içeri girip iyice aradılar. Lakin yine bulamayıp gittiler.
Onlar gittikten sonra Hasan-ı Basrî dışarı çıktı. “Ey Habib! Biliyorum ki senin hürmet ve bereketin için Allahü Teâlâ beni onlara göstermedi. Ama niçin burada olduğumu söyledin?” diye sordu. Habib-i Acemî; “Ey üstadım. Sizi görememeleri benim hürmetim ile değildir. Belki doğru konuştuğumuzdandır. Eğer yalan söyleseydim, sizi de bizi de götürürlerdi.” dedi.
Hasan-ı Basrî; “Ne yaptın da beni göremediler?” diye sordu. O da; “Ayetü'l kürsi, Amenerrasulü ve İhlas surelerini okuyup; “Ya Rabbî! Üstadımı sana emanet ediyorum. Onu sen koru.” dedim.” dedi. Hasan-ı Basrî buyuruyor ki: “Ben içerde iken, kaç defa elleri bana değdi, ama göremediler.”
Habib-i Acemî hazretlerine; “Allahü Teâlânın rızası hangi şeydedir?” diye sordular. “İçinden nifak tozu bulunmayan kalbde.” buyurdu.
Hasan-ı Basrî Dicle Nehri kenarında gemi bekliyordu. O sırada Hazreti Habib-i Acemî oraya geldi ve; “Ne bekliyorsun?” dedi. O da; “Gemiye bineceğim, onu bekliyorum.” dedi. Hazreti Habib; “Gemiye ne hacet, suyun üzerinden yürüyerek geçiniz.” deyince, Hazreti Hasan-ı Basrî; “Suyun üzerinde gitmeye sebep gemidir. Biz sebeplere yapışarak hareket ederiz. Onun için gemiyi bekleyeceğiz.” dedi. Habib-i Acemî; “Siz, yakin mertebesine ulaşmamışsınız.” diyerek, su üzerinde yürüyerek karşıya geçti. Derecesi, kendisinden çok büyük olan Hazreti Hasan-ı Basrî ise; “Sen de ilmü'l yakin derecesine kavuşamamışsın.” dedi ve geminin gelmesini bekledi.
Hazreti Habib, bir gece elindeki iğneyi düşürdü. İçerisi çok karanlık idi ama birden aydınlanıverdi. Hemen elleriyle yüzünü kapattı ve; “Hayır! Hayır! Biz düşürdüğümüz iğneyi çıra ile bulmaktan başka bir şey bilmeyiz. Fevkalade haller istemeyiz.” buyurdu.
Habib-i Acemî'nin evinde bir hizmetçi kadın vardı. 30 sene evinde bulunduğu halde, bir defa olsun hizmetçisinin yüzüne dikkatli bakmamış ve onu tanıyamamıştı. Bir gün, bir hacet için çıkarken o hizmetçiyi gördü. “Ey Mesture Hanım! Bana hizmetçimi (cariyemi) çağırır mısın?” dedi. “Sizin hizmetçiniz benim ve otuz senedir evinizdeyim. Beni nasıl tanımazsınız?” dedi. “Ben ömrümde, Allahü Teâlâdan başkasına nazaretme (bakma) cesaretini kendimde bulamadım ve seninle ilgilenemedim.” buyurdu. Yani o her an Allahü Teâlâyı hatırlar, başka şey düşünmezdi.
Hasan-ı Basrî hazretleri, Habib-i Acemî hazretlerini çok sever ve ona çok iltifat ederdi. Hatta bazen meclisinde Habib'in sohbet etmesini söyler, Habib de emredildiği için sohbet ederdi. Bazı kimseler bu durumu merak ederler; “Siz burada bulunduğunuz halde, onun sohbet etmesini istemenizin hikmeti nedir?” diye sual ederlerdi. Hasan-ı Basrî hazretleri de; “Habib, kalbinden konuşur ve konuştuğunu insanların kalbine yerleştirir. Ben onun için onu konuşturuyorum.” buyururdu.
Habib-i Acemî hazretleri, çok ibadet ederdi. Devamlı tefekkür halinde idi. Bazen bu halde iken kendinden geçer ve yanındakiler de onu uyuyor zannederlerdi. Komşularından, İsmail bin Zekeriya; “Ben akşam olduğunda da, sabah uyandığımda da onun ağlamasını duyardım. Hal böyle devam edince yoksa malî bir sıkıntıları mı var diye düşünüp evlerine gittim. Evindekiler; “O hep ölümü düşünür. Akşam olunca artık sabaha ulaşamam, sabah olunca da artık akşama ulaşamam, der ve onun için ağlar.” dediler.”
Hanımı Amre de saliha bir hanımefendi idi. Kendisi ile beraber ibadete devam eder hatta bazı geceler Habib'i uyandırır, birlikte ibadet ederlerdi.
Habib-i Acemî Basra çarşısında ticaret yapar, kazandığını fakirlere verirdi. Bir defa Sabit bin Eslem el-Benanî sadakanın faziletini anlatıyordu. Habib-i Acemî oraya geldi. Sohbetten sonra bir kese altın çıkarıp Sabit hazretlerine verdi ve; “Bunu fakirlere dağıtın.” dedi. Sabit çok memnun olup, dua etti.
Az kâra kanaat eder, doğruluğu sebebiyle herkes tarafından sevilirdi. Allahü Teâlâdan nasıl korkmak lazım ise öyle korkardı. O'na nasıl tazim etmek lazım ise öyle tazim ederdi. Dünyada ve dünyada olan şeylerin hiçbirisinde gözü yoktu. Hep Allahü Teâlâyı düşünür, dünya zevklerinden uzak dururdu. Ahiret ticareti ile meşgul olurdu. Yanına ticarete ehil kimseler gelir, o da onlara önce ticaretten, dünya işlerinden bahseder; sonra ahiret bilgilerini anlatırdı. Böylece o kimseler çok istifade ederlerdi.
Bir gün bir kimse, Habib-i Acemî hazretlerine gelip; “Sende üç yüz dirhem alacağım vardır.” dedi. Habib; “Ben hatırlayamadım. Nerede, ne zaman borcum oldu?” deyince o kimse; “Ben de bilmiyorum. Fakat benim sende üç yüz dirhem alacağım vardır.” dedi. Habib, o kimseye; “Bugün gidin de yarın gelin!” dedi. Gece olunca, abdest alıp iki rekat namaz kıldı ve namazdan sonra; “Ya Rabbî! Eğer o kimse doğru söylüyorsa, borcumu ona ödememde bana yardım et. Şayet yalan söylüyorsa sen bilirsin.” diye dua etti.
Sabah olunca o kimsenin, bir tarafının felç olduğunu gördüler. Habib o kimseye; “Sana ne oldu?” diye sordu. Okimse; “Tövbe ettim, tövbe ettim. Ben sizden alacağım olmadığı halde üç yüz dirhem istedim. Bunun için bana bu hastalık geldi. Ben tövbe ettim.” dedi. Habib; “Peki niçin böyle yaptın?” diye sorunca o kimse; “Kendi kendime; “Habib Allahü Teâlâdan ve kullardan çok utanır. Ben bu parayı istersem bana verir.” diye düşündüm.” deyince Habib-i Acemî merhametinin çokluğundan o kimseye acıdı ve; “Ya Rabbî! Doğru söylüyorsa ona şifa ihsan eyle.” diye dua etti. Allahü Teâlâ o kimseye şifa verdi ve o dahi hiç felç olmamış gibi ayağa kalktı.
Bir kimsenin bir ayağında şiddetli ağrı vardı. Bir mecliste Habib-i Acemî hazretlerine bu durumunu arz etti. Habib, ona oturmasını söyledi. Diğer kimseler kalkıp gittikten sonra ayağa kalkıp, o kimsenin şifa bulması için dua etti ve; “Ya Rabbî! Habib'in yüzünü kara çıkarma şifa ihsan eyle.” dedi. Bunun üzerine o kimsenin ayağında hiç ağrı kalmadı ve diğer ayağından daha sağlam oldu.
Bir defa kapılarına bir fakir geldi. O sırada hanımı, hamur yoğurmuş; ekmek yapmak için komşudan ateş istemeye gitmişti. Habib gelen fakire; “Hamuru al!” buyurdu, o fakir de hamuru alıp gitti. Habib'in hanımı gelip hamuru sorunca; “Hamuru ekmek yapmaya götürdüler.” diye cevap verdi. Biraz sonra da bir kimse bir sepet dolusu ekmek ve et getirdi. Habib'in hanımı ekmek ve eti hazırladı ve; “Hamurlar ne çabuk ekmek oldu?” diye hayretini bildirdi.
Hammad, Habib-i Acemî hakkında, şahit olduğu bir hadiseyi şöyle anlatıyor: “Bir kadın gelerek Habib'e; “Hiç ekmeğimiz yok.” deyince o da; “Aileniz kaç kişidir?” diye sordu. Kadın söyledi. Sonra Habib kalktı abdest aldı. Huzur içinde namaz kıldı. Namaz bitince; “Ya Rabbî! İnsanlar benim hakkımda hüsn-i zan ediyorlar (güzel düşünüyorlar). Sen ise benim günahlarımı örtüyorsun. Beni insanların hüsn-i zanlarına layık eyle.” diye dua etti. Sonra namaz kıldığı hasır seccadeyi kaldırdığında orada elli dirhemin olduğunu gördüler. Elli dirhemi kadına verdi ve bana; “Ey Hammad! Bu gördüğün şeyi ben hayatta iken kimseye söyleme.” dedi.”
“Kıyamet günü Allahü Teâlâ bana; “Ey Habib! Şeytanın vesvesesinden uzak olarak, bir gün namaz kıldın mı? Bir gün oruç tuttun mu? Bir tesbih çektin mi?” diye sorarsa; “Evet ya Rabbi.” demeye gücüm yetmez. “Evet, ya Rabbi!” demeye ne gücüm yeter ne de yüzüm tutar. Böyle bir söz diyemem.” buyurdu.
“Zahirî (görünen) ilimler kâlden (sözden), batınî (görünmeyen) ilimler ise halden başka bir şey değildir.” derdi. Habib-i Acemî hazretleri buyurdu ki: “Boş oturmayınız. Çünkü ölüm peşinizdedir.”