HACE MUHAMMED ABDULLAH

HACE MUHAMMED ABDULLAH Hindistan evliyasının büyüklerinden
A- A+

Hindistan evliyasının büyüklerinden. Hace Muhammed Bakî-billah hazretlerinin ikinci oğlu olup ağabeyi Ubeydullah ile üvey kardeştirler. Hace-i Hord diye de tanınır. Bu iki kardeşin doğumları arasında dört aydan fazlaca bir zaman vardır. Yüksek babaları, bunun doğum zamanına şu şiiriyle işaret etmiştir:

Şeyh-i Mekkî bana aşikâr oldu,

Ol vakit ki diğer çocuğum doğdu.

Denize çarpışma, köpürme düştü,

Receb-i şerifin altıncı günü.

Bu iki cevher ve iki güzel yâr,

Arasında dört ay ve birkaç gün var.

Sanki, karanlık gece sabah oldu,

Sanki nurla dolu, başka gün doğdu.

Sanki ay tamamen göğsünü açmış,

Sanki zulmette, kader saatiymiş.

Hace Muhammed hazretleri bu açıklamayı yaptıktan sonra saadet bahçesinin bu güzel nuru için birkaç da dua yazdı:

Bu kadar güneşler gelip geçtiler,

Denizinde doya doya yüzdüler.

Bunu da ya Rabbi eyle onlardan.

Kendi dalgasıyla etme perişan.

Eğer yarısını sen hatırlatsan,

Belki tamı çıkar benim ağzımdan.

Susamışım ve yanıyorum ey yâr,

Su diyorum, su istiyorum ey yâr.

Nerede senden bir ırmak görürüm,

Bu hararetle orada otururum.

Ey sevinç denizi gel dudağıma.

Hiç artmasın, tamam gir bardağıma.

Ben bir dilenciyim camı (kadehi) neylerim,

Hayranım, müştakım, seni beklerim.

Bugün ağzım daha iyi açıldı,

Söz denizi daha iyi saçıldı.

Söylemek dinlemek değil maksadım,

Hayran, susmuş hâlde yaşamam lazım.

Hace Muhammed Bakî-billah'ın bu oğulları, surette (görünüşte) ve sirette (kalb hâllerinde ve ahlâkta) tamamen yüksek babalarına benzerdi. Kur'an-ı Kerim'i ezberledi. Aklî ve naklî ilimlerde yüksek dereceye kavuştu. En zor ve büyük kitapları, en iyi şekilde öğrenirdi. Büyükler yolundan büyük pay aldı. İlim ve hâl bakımından çok ince görüşleri vardı. Zikri ve bu büyükler yolundaki murakabeyi, İmam-ı Rabbanî'den “kuddise sirruh” aldı. Birçok defalar, yaya ve süvari olarak onların kapılarına, huzurlarına gelir, Serhend'de onların hizmetinde günlerce kalır, lütuf ve hususî teveccühlerine kavuşurdu.

Şerh-i Mevakıf gibi bazı kelam kitaplarını ve bazı tasavvuf risalelerini, onların sohbetinde takip edip onlara mahsus olan ilim ve esrardan da nihayetsiz nasip aldı. Muhammed Haşim-i Keşmî “kuddise sirruh” şöyle anlatır: “Birçok defalar, yalnız kaldığımız zamanlar, İmam-ı Rabbanî'nin “kuddise sirruh” mübarek ağızlarından Hazreti Hacemizin bu yüksek oğlunun methini ve menkıbelerini duyardım.”

Hace Muhammed Abdullah, Allahü Teâlânın aşkı ile yanardı. Yakıcı şiirler okur, elemli ve aşkla dolu kalblerinden ah sesleri yükselirdi. Kendisi de güzel şiirler yazar, İmam-ı Rabbanî hazretlerine olan bağlılıklarını düşünür ve kendisine Ahmedî mahlası verirdi. Bir gün yanında idim. Şu güzel beyti okudu:

Gül bahçesi güzellere bir bahanedir,

Kokun, bad-ı sabayı idare etmektedir.

Bana işaret ederek; “Sen de buna birkaç beyt ilave eyle.” dedi ve bu fakir şu iki beyti arz ettim:

Kalbimden dudağıma gizli bir sır geliyor,

Güvercin huyunu kim verdi bizim bülbüle!

Sakın ha, kalb pusulası kırmasın ibresini,

Herkes, kaş mihrabında bak yüzyüze geliyor.

Eserleri

Hace Muhammed Abdullah'ın eserlerinden bazıları şunlardır:

1- Nur-i vahdet: 1891'de Delhi'de basılmıştır.

2- Pertev-i Aşk: 1891'de Delhi'de basılmıştır.

3- El-Fevaih,

4- Perde ber endaht ve perdegî şinahî,

5- Risale-i Arif (Tahran-1989),

6- Risale-i Sema.

Hazreti İmam-ı Rabbanî'nin “kuddise sirruh” kıymetli Mektubat kitaplarında, hocalarının bu saadetli oğullarına birçok yüksek mektupları vardır. Mektubuna cevap olarak yazdıkları bir mektupta şöyle buyururlar:

“Allahü Teâlâya hamd ve Muhammed Mustafa'ya “sallallahü aleyhi ve sellem” salat ve size dua ederim. Kıymetli mektubunuz geldi. Okuyunca bizi çok sevindirdi. Her an hatırladığınızı bildiriyorsunuz. Ne güzel, ne mübarektir. Üç ayda sizin elinize geçen nimet, başka yollarda, eğer on senede nasip olursa büyük kâr bilirler. Bu nimete şükrediniz! Yaratılışınızın yüksek olduğunu ve böyle hâllerin kıymetini işitince ucub, kibir ile lekelenmeyeceğinizi bildiğim için bu nimetin büyüklüğünü yazdım. Cenab-ı Hak İbrahim suresi 7. ayet-i kerimesinde mealen; “Şükrederseniz, nimetimi arttırırım.” buyurdu. (2. cilt, 55. mektup)

Başka bir mektup:

“Allahü Teâlâya hamd ederim. O'nun seçtiği insanlara selamet ve iyilikler ihsan etmesini dua ederim. Kıymetli oğlum! Size ve diğer dostlara söyleyeceğim en birinci nasihat, sünnet-i seniyyeye yapışmak ve bidatlerden kaçınmaktır. İslam dini, garip olmaya ve zayıflamaya başladı. Müslümanlar kimsesiz kaldı. Bundan sonra da daha garip olur gider. O dereceye gelir ki yeryüzünde Allah “celle celalüh” diyen kimse kalmaz. Kıyamet, dünyada iyi insanlar kalmayıp her yeri kötülük kapladığı zaman kopar buyuruldu.

En mesut, en kazançlı kimse; dinsizliğin çoğaldığı bir zamanda, unutulmuş sünnetlerden birini meydana çıkaran ve yayılmış bidatlerden birini yok eden kimsedir. Şimdi öyle bir zamandayız ki insanların en iyisi olan Peygamber Efendimizden bin sene geçmiş bulunuyor. Peygamberimizin zaman-ı saadetinden uzaklaştıkça sünnetler örtülmekte, yalanlar çoğaldığı için bidat yayılmaktadır. Bir kahraman lazımdır ki sünnete yardım edip bidati durdursun, kaçırsın. Bidati yaymak, din-i İslam'ı yıkmaktır. Bidat çıkarana ve işleyenlere hürmet etmek, onları büyük bilmek, İslamiyetin yok olmasına sebep olur. Hadis-i şerifte; “Bidat işleyenlere büyük diyen, Müslümanlığı yıkmaya yardım etmiş olur.” buyurulmuştur. Bunun ne demek olduğunu iyi düşünmelidir. Bir sünneti meydana çıkarmak ve bir bidati ortadan kaldırmak için son gayretle çalışmak lazımdır. Her zaman, hele Müslümanlığın çok zayıfladığı bir zamanda, İslamiyeti kuvvetlendirmek için sünnetleri yaymak ve bidatleri yıkmak lazımdır.

Eskiden gelen Müslüman âlimleri, bidatte bir güzellik görmüş olacaklar ki bunlardan bazılarına, hasene (yani güzel) ismini vermişlerdir. Fakat bu fakir, (yani İmam-ı Rabbanî) bu noktada onlara uymuyor ve bidatlerden hiçbirini güzel görmüyorum. Hepsini karanlık ve bulanık görüyorum. Peygamberimiz; “Bidatlerin hepsi dalalettir, yoldan çıkmaktır.” buyurdu. Müslümanlığın zayıfladığı bu zamanda, selamet bulmak, Cehennem'den kurtulmak, sünnete yapışmakla; dini yıkmak ise nasıl olursa olsun herhangi bir bidate kapılmakla olduğunu görüyorum. Bidatlerin her birini, İslam binasını yıkan bir kazma gibi; sünnetleri ise karanlık gecede yol gösteren, parlak yıldızlar gibi anlıyorum. Zamanımız hocalarına Allahü Teâlâ insaf versin de hiçbir bidate güzel demesinler ve hiçbir bidatin işlenmesine müsaade etmesinler.

Bidat, gün doğması gibi karanlıkları parlatıcı görünürse de bunlara göz yummasınlar! Eski zamanlarda İslamiyet kuvvetli olduğundan, bidatlerin zulmeti belli olmuyordu ve belki de o zulmetlerden bazıları, İslamiyetin her tarafı kaplayan kuvvetli ziyası arasında, parlak sanılıyordu. Bunun için güzel deniliyordu. Halbuki bu bidatlerde de hiçbir parlaklık ve güzellik yoktu. Şimdi ise Müslümanlık zayıflamış, kâfirlerin âdetleri, hatta kâfirlik alametleri Müslümanlar arasında yerleşmiş (moda olmuş) olduğundan, her bir bidat, zararını göstermekte, kimsenin haberi olmadan Müslümanlık sıyrılıp gitmektedir. Hocalarımız, bu hususta çok uyanık olup eski fetvalara dayanarak şu caizdir, bunun zararı yoktur diye, bidatlerin yayılmasına ön ayak olmamalıdır. Bu zaman, bidatler dünyayı kapladığından, karanlık bir gece gibi görünmektedir. Sünnetler çok azalmakta, nurları da bir karanlık gecede, tek tük uçan ateş böcekleri gibi parlamaktadır. Bidat işlemesi çoğaldıkça, gecenin karanlığı artmakta, sünnetin nuru azalmaktadır. Sünnetin işlenmesi ise karanlığı azaltmakta, bu nuru çoğaltmaktadır.

İsteyen, bidat karanlığını çoğaltsın, şeytan fırkasını kuvvetlendirsin! İsteyen de sünnetin nurunu arttırsın. Allahü Teâlânın askerini kuvvetlendirsin! Şunu iyi biliniz ki şeytan fırkasının sonu felakettir, ziyandır. Allahü Teâlânın fırkasında olan saadet-i ebediyyeye erecektir. Sünnete yapışmak, insanı elbette kurtarır ve iyiliklere, saadetlere kavuşturur. Sünnetten başka şeyleri taklid etmek, insanı tehlikelere, felaketlere götürür. Bizim vazifemiz doğruyu bildirmektir. Herkes istediğini yapar, yaptıklarının karşılığını da bulur. (Akil ve baliğ olan her erkek, kendi işinden kendisi mesuldür.)

Bizi yetiştiren büyüklerimize Allahü Teâlâ çok iyi mükâfat ihsan eylesin ki bizim gibi cahilleri bidatlerden korudular. Karanlık tehlikelere, uçurumlara sürüklemediler. Sünnetten başka bir yol göstermediler. Muhammed Aleyhisselam'a uymaktan ve haramlarla beraber şüphelilerden bile kaçmaktan başka yol göstermediler. Bunun için bu büyüklerin kazançları pek fazladır. Kavuştukları dereceler çok yüksektir. Bunlar, teganni ve raksa dönüp de bakmamış, vecd ve tevacüde (kendinden geçmeye) ehemmiyet vermemişlerdir. Başkalarının kalbleri ile buldukları, gördükleri, büyüklük dedikleri hâlleri, maksattan uzak, matlubdan başka bilmişler, onların kapıldıkları hayalleri, def ve tard etmişlerdir. Bunların işleri, görmekle, bulmakla, bilinmekle anlaşılacak şeylerden değildir. Başkaları, bir şey bulmak, bir şeye kavuşmak için uğraşıyor. Bu büyükler ise Allahü Teâlâdan başka hiçbir şeyi istemiyor, hepsini kovuyor. Başkalarının Kelime-i tevhidi tekrar tekrar söylemesi Allahü Teâlâya yaklaşmak içindir. Kelime-i tevhidi söylemekle, Allahü Teâlânın âciz bir mahluku olan ve O'nunla başka hiçbir münasebeti bulunmayan bütün bu kâinatta, Hak Teâlâyı bulmaya, görmeye uğraşıyorlar.

Bu büyükler ise; “Lâ ilâhe illallah” kelimesini, her şeyi yok bilmek, bütün görüşleri, buluşları, bilişleri ve hayalleri, “Lâ” derken, reddetmek, yok bilmek için tekrar eder ve varlıkta bir şey duyarlarsa, hepsini nefyeder ve hatırlarına hiçbir şey getirmezler.” (2. cilt 23. mektup)

Hace Muhammed Abdullah'ın, Hazreti İmam-ı Rabbanî'nin yüksek huzurlarına gönderdikleri, aşk ve muhabbet dolu mektuplarından bir tanesi şöyledir:

Birinci mektup:

“Kendi amelinden utanan, kusurlar içerisinde yüzen hizmetçilerinizden Muhammed Abdullah'ın yüksek makamınıza arzıdır. En kıymetli zamanlarım yüksek hazretlerinize dua ile geçenlerdir. Huzurunuzdaki hizmetlerden uzakta olmam sebebiyle öyle bir pişmanlık ve nedamet içinde bulunuyorum ki ne yazı ile ne de söz ile anlatabilirim. Öyle bir kırgınlık ve hayranlık içerisindeyim ki bir parçasını anlatmama imkan yok. Tepeden tırnağa kadar muhabbetin dert ve elemi içindeyim. Bununla beraber, kerim olan Allahü Teâlâya şükürler olsun ki o fena ve yokluktan elde edilen nisbet ve rabıtada zatî ve sıfatî, aynî ve eserî bir gevşeme, bir soğuma olmuyor.

Nasıl soğuma olur. Kendi memleketime geldikten sonra gurbeti istemek aklımda kalmadı. Gurbet alışkanlığı ise devam ediyor. Acaib sırlar görünüyor. Kalbimin bunlardan hiçbirisine iltifatı yoktur. Yokluk denizinin suyu, başımdan aştı. Bütün bunlar, yüksek hazretlerinize hizmetçi olmak sebebiyledir. Mübarek vücudunuz, yüksek zatınız kıyamete kadar, isteyenlerin ve bu yolda olanların başlarının üzerinde daimi olsun. Âmin.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası