HADİMÎ

Muhammed bin Mustafa Büyük veli, fıkıh ve tasavvuf âlimi
A- A+

Büyük veli, fıkıh ve tasavvuf âlimi. İsmi Muhammed bin Mustafa, künyesi Mevlana Ebu Said'dir. 1113 (m. 1701) senesinde Konya'nın Hadim kasabasında doğdu.

Mevlana Ebu Said Muhammed Hadimî'nin dedeleri Buharalıdır. Dedelerinden Hüsameddin Efendi, Buhara'nın tanınmış asil ailelerinden olup âlim ve veli bir zattı. Anadolu'ya gelerek, Hadim kasabasında yerleşti. Muhammed Hadimî'nin babası Fahru'r-Rum (Rum diyarının seçilmişi, herkesin onunla övündüğü) namıyla meşhur Kara Hacı Mustafa Efendi'dir. Mustafa Efendi, tanınmış âlimlerdendi. Annesi Buhara'dan göçmüş köklü bir aileye mensup Taşkent müftüsünün kızı Hediye Hanımdır.

Muhammed Hadimî, ilk tahsilini babasından gördü. On yaşında Kur'an-ı Kerim'i ezberledi. Arabî ve Farisîyi öğrendi. Babasından hadis ilmine dair birçok eseri de okuduktan sonra Tarsuslu Mehmed bin Ahmed Efendi'den kütüb-i tis'a denilen dokuz hadis kitabını okuyarak icazet aldı. Sonra 1123 (m. 1712)'de babasının emriyle Konya'da Karatay Medresesine yazıldı. Burada Konya'nın tanınmış âlimlerinden İbrahim Efendi'nin nezaretinde beş sene ilim öğrendi. Sonra hocası İbrahim Efendi'nin tavsiyesi ile İstanbul'a gitti. İstanbul'da zamanın meşhur âlimlerinden Kazabadî Ahmed Efendi'den ve onun medresesindeki diğer âlimlerden sekiz sene boyunca ilim öğrenerek icazet aldı. Yirmiyedi yaşında yüksek tahsilini bitiren Muhammed Hadimî, 1137 (m. 1725)'te dört katır yükü kitapla Hadim'e döndü. Babasının boş bıraktığı Hadim Medresesi'nde ders vermeye başladı. Kısa zamanda namı İstanbul'a kadar varan Muhammed Hadimî hazretleri, önce Padişah Üçüncü Ahmed Han, sonra da Birinci Mahmud Han tarafından İstanbul'a davet edildi.

Hadimî hazretleri talebelere ders vermenin yanısıra, insanların hidayete gelmesine, İslam ahlâkını ve hukukunu öğrenmesine vesile olmak için çok çalıştı. Pekçok kitap yazdı. Bu eserlerden, İmam-ı Birgivî hazretlerinin Tarikat-ı Muhammediye isimli kitabına yaptığı şerhi çok kıymetlidir. Bu şerhe Berika ismini vermiştir. Muhtelif tarihlerde sık sık basılmıştır. Muhammed Hadimî hazretleri, eserlerine aldığı hadis-i şeriflerin, sahih olup olmadığını iyice araştırırdı. Eğer şüphelenirse, bizzat Peygamber Efendimizden sorup öğrenirdi. Medine-i Münevvere'de, Ravda-i mutahhera harem ağalığı vazifesini yapan Beşir Ağa, bu mevzuu şöyle anlattı: “İstanbul'a gelmiştim. Padişah Birinci Mahmud Han, Harem-i şeriften malumat almak için beni huzuruna çağırmıştı. hâl hatır sorduktan sonra; “Haremeyn-i şerifeynde nelere muttali oldun?” diye sual ettiler. Ben de gördüklerimi şöyle anlattım: “Hayretle gördüğüm hadiselerden biri şudur: Ravda-i mutahherada (Peygamber Efendimizin mübarek kabr-i şeriflerinde) gece temizlik yapmak için çalışıyordum. Gece yarısına doğru Cebrail Aleyhisselamın Resulullah Efendimizle görüşmek için geldiği Cibril kapısı birden açıldı. Bu saatte gelen kimdir? diye kapıya koştum. Sakallı, nur yüzlü biri ile karşılaştım. Bana selam verdi. Selamı aldım ve; “Hoşgeldiniz efendim.” dedim. Bana, gayet sessiz bir şekilde cevap verdikten sonra Peygamber Efendimizin mübarek kabrinin ayak ucuna doğru gitti. Arkasından bakakalmıştım. Orada bir müddet bekledi. Kabr-i şerife karşı bazı şeyler söyledi. Çok dikkat etmeme rağmen anlayamadım. İşi bitince arka arka giderek huzurdan ayrıldı. Çok merak etmiştim. Yanıma geldiğinde büyük bir edeple; “Siz kimsiniz ve nerelisiniz?” diye sordum. O da; “İsmim Muhammed, Diyar-ı Rum'danım. Hadim'de ikamet ediyorum.” dedi. Bu gece yarısı ziyaretinizin hikmeti nedir?” diye sual edince de; “İmam-ı Birgivî'nin Tarikat-ı Muhammediye isimli kitabını şerh ediyorum. Bir hadis-i şerifin sahih olup olmadığında şüpheye düştüm. Hemen gelip gördüğünüz gibi, Resulullah Efendimizin huzur-ı şeriflerinde, bunu sual eyledim. Sahih olduğu buyruldu.” dedi.

Ondan sonraki günlerde yine aynı saatlerde zaman zaman geldi. Geldiğinde odama götürür kısa bir süre de olsa sohbet ederdik. Artık onunla dost olmuştuk.” Beşir Ağanın konuşmasını hayretle dinleyen Padişah Birinci Mahmud, Hadim'e bir haberci göndererek, Muhammed Hadimî'yi İstanbul'a davet etti. Davetnameyi bizzat Konya Valisi Ali Paşa, Hadim'e giderek takdim etti. O geldiği gün, Padişah ona sima olarak çok benzeyen birkaç kimseyi daha saraya getirtti. Maksadı Beşir Ağayı imtihan etmekti. Beşir Ağayı da huzuruna çağırdı. Müsafirlerin huzura gelmesi bildirildi. Biraz sonra Muhammed Hadimî ve ona çok benzeyenler odaya girdiler. Beşir Ağa, girenlerin arasından Muhammed Hadimî'yi göstererek; “Bahsettiğim zat işte budur.” dedi. Birinci Mahmud Han, Hadimî hazretlerine çok iltifat edip ihsanlarda bulundu.

Muhammed Hadimî'den Ayasofya Camii'nde bir ders vermesi istendi. Derste padişah, sadrazam, Hadimî'nin hocası olan Şeyhülislam, Müderris Kazabadî Ahmed Efendi ve diğer devlet ricali de bulunacaktı. Hadimî, hocasının bulunduğu mecliste vaaz edemeyeceğini edeple belirterek affını istedi. Ancak şeyhülislam, irade-i seniyye (padişah emrinin) bulunduğunu, dersin mutlaka yapılması gerektiğini söyleyerek, onu mahşerî bir kalabalık ile dolu olan Ayasofya Camisinin kürsüsüne çıkardı. Sonradan bir risale hâlinde neşredilen Fatiha Tefsiri'ni kürsüde büyük bir vukufla ve şahane bir hitabet örneği hâlinde takrir edip anlatan Hadimî'nin bu dersi, hocası olan Şeyhülislamın sevincinden ağlamasına sebep oldu. Bu takrirden sonra Topkapı Sarayına çağrılıp tebrik ve taltif edilen Hadimî'ye İstanbul'da kalması teklif edildi. Bu iltifatlara teşekkür eden ve lisan-ı münasiple Hadim'e avdet etmek istediğini arz eyleyen Hadimî, İstanbul'dan bazı kitaplar satın alarak, bu defa iki deve yükü kitapla Hadim'e döndü.

Bundan sonra okuyup araştırma ve eğitimin yanısıra, eser yazmaya da başladı. Kur'an-ı Kerim surelerinden bazılarının ciltler hâlinde tefsiri olan ilk eserlerini, talebeleri temize çekip çoğaltarak, kitap hâline getirdiler. Medresesinde Arabî, Farisî, usul-i fıkıh, fıkıh, tefsir, hadis, kelam, edebiyat gibi dersler okuttu. Pekçok âlimin yetişmesine vesile oldu. Bunların içinde başta oğulları Said, Abdullah, Emin, Numan gelmekteydi. Ayrıca “Ayaklı Kütüphane” lakabıyla anılan Müftizade Muhammed Antakî, İsmail Gelenbevî, Mehmed Kırkağacî, Hafız Osman Üskübî, Ahmed Ürgübî, Konyalı İsmail Hakkı, Hacı İsmail Kayserî gibi âlimler meşhur oldular.

Muhammed Hadimî hazretleri, 1176 (m. 1762) senesinde Hadim'de, son hastalığına yakalanmıştı. Çocuklarını, taleberini ve dostlarını çağırıp herbiriyle helallaşıp vedalaştı. Çocuklarına ve talebelerine vasiyetini bildirdikten sonra; “Vefat ettiğimde, daha önce vasiyet edip anlaştığım kimse gelene kadar beni soyup gaslimi yapmayın.” buyurdu. O gece sabaha karşı, talebelerinin Yasin-i şerif kıraatları arasında mübarek ruhunu teslim eyledi. Kuşluk vakti sıralarında daha önce anlaştığı Trabzonlu Hacı Ahmed Efendi gelip gasil, techiz ve tekfin işlerini yaptı. Kabrini babası Mustafa Efendi'nin yanında kazdırdı ve oraya defni yapıldı. Aşıkları, uzak yakın yerlerden gelerek kabrini ziyaret etmektedir. Mezar taşında şunlar yazılıdır: “Bütün dini bilgileri kendisinde toplayan ve Tarikat-i Muhammediye kitabını şerheden, ariflerin kutbu, Allahü tealaya kavuşmak isteyenlere yardım eden Ebu Said Muhammed Hadimî'nin ruhuna Fatiha.”

Hadimî'nin oğluna yaptığı vasiyeti şöyledir:

Allahü tealaya hamd, Habib-i ekremine, Âl u Eshabına ve O'nun sünnetlerine tabi olan ve yolunu sevenlere salat ve selam olsun.

Ey nasihat kabul edici, pek aziz oğul Said! Allahü teala seni uzun ömür içerisinde sevdiği ve razı olduğu şeylerle aziz eylesin. Ziyade ilmin hasıl edeceği takva, istikamet, korku ile mesud kılsın. İmam-ı Gazalî'den de buyurduğu gibi, nasihat etmek kolaydır. Zor olan, onu yerine getirmektir. Çünkü nefsin fıtratında, yaratılışında nefsanî arzu ve istekleri sevmek vardır. Yine nefsin fıtratında, yaratılışında hep kendi temenni ve arzu ettiklerine meyletme vardır. Kişi, sevdiğinin aybına karşı kördür ve kişinin düşmanı, kendi evinin içindedir. Binaenaleyh o düşmanın zararından ve hilesinden emin olmak zor ve güç olur. Nefsin kılıcından ve oklarından, ancak kendi Rabbine ve nefsinin Rabbine yalvararak kurtulabilirsin.

Sonra bil ki ben günahkarım, hatalı nefsime, sana ve bütün kardeşlerime, bilhassa talebelerime ve sevdiklerime, âlemlerin rabbi olan Allahü tealanın peygamberlerine, evliyasına ve bütün kullarına yaptığı tavsiyeyi yaparım. Cenab-ı Hak Nisa suresi 131. ayet-i kerimesinde mealen şöyle buyurmuştur: “Sizden önce kitap verilenlere ve size emrettik ki Allahü tealadan ittika edin (korkun, takva sahibi olun)...”

İmam-ı Nevevî, El-Minhac kitabında buyuruyor ki: “Eğer âlemde takvadan başka hayrı daha çok toplayan, sevabı daha büyük olan, ubudiyette, kullukta daha yüksek, kemale erdirmekte daha evla, dilekleri daha çok birleştiren bir haslet olsaydı, Allahü teala onu tavsiye ve emrederdi. Çünkü O, kullarına en merhametli, en şefkatli olan ve en çok nasihat edendir.”

İşte bunun için Peygamber Efendimizin sevdiklerinden birine yaptığı bir vasiyetinde; “Sana Allahü tealadan korkmayı (takvayı) tavsiye ederim. Çünkü o her şeyin başıdır.” buyurmuştur.

Takva, dünya ve ahiretin hayırlarını toplayan bütün mühim işlere kafi gelen, insanların ulaşabilecekleri en yüksek derecelere ulaştıran, üzerine ilave yapılamayacak vazgeçilmeyen bir esastır. Hadis-i şeriflerde buyruldu ki: “O kökü sabit, dalları semada olan güzel bir ağaçtır.” ve; “Çirkin bir söz de yerden koparılmış, kökü olmayan kötü bir ağaca benzer.” Takva her türlü kötülüğü zorluğu ve zihni bulandıran, sarhoş eden şeyleri kökünden sökücüdür. Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de mealen buyuruyor ki: “Allahü teala muttakilerle (takva sahipleri ile) beraberdir.” (Bakara suresi: 194)

O hâlde sen, Allahü tealanın razı olmadığı şeylerden uzuvlarını koruyarak, cenab-ı Hakk'ı tazîm ve tesbih ederek, her türlü noksan sıfatlardan uzak bilerek kalbini aydınlat. Bütün gayretini harcayarak ve bütün gücünü sarf ederek onun en üst makamını elde etmeye, ihtimam göstermeye çalış. Bu konuda dikkatli ol ve sıkı sıkıya ona bağlan.

Bu ise ancak, yapılması mahzurlu olan şeylere düşmemen ve yapılması mahzurlu olmayan, fakat terki daha iyi olan şeyleri terk etmen suretiyle mümkün olur. Bu da ancak inanılacak esaslar, amel edilecek hususlar, normal işler ve muamelatta (günlük işlerde) zaruri bir sebep olmaksızın, ruhsatlardan kaçınman ve İslamiyetin azimetlerine sarılmaya devam etmenle mümkündür.

Bu da dünya ehlinden kaçmakla hasıl olur. Çünkü dünyaya düşkün insanlarla beraber olmak, tecrübe edilmiş bir zehirdir. Onlarla haşır neşir olmak, kesici bir oktur. Onlardan çekin ve hilelerine karşı müteyakkız, uyanık ol. Onlarla beraber olmak bulaşıcı, tabiat da onu bulaştırıcıdır. Davetlerine mümkün mertebe gitme. Onları dost edinmekten yüz çeviren biri demiştir ki: “Onların zararlarının en azı, kendilerine yaptığın ziyaretler sebebiyle, vakitlerini çalmalarıdır.” Vakit de senin malının sermayesidir. Ondan bir an geçer de ömrün müddetince askerleriyle birlikte meliklerin hazinelerini sarf etsen bile, onu tekrar ele geçirmek mümkün değildir.

Hazreti Ali'den gelen bir sözde denilmiştir ki: “Ahalisi senden şikayetçi olan bir beldede oturma. Zira sen onlarla beraber olmakla küçülürsün.” Ahlakı ve sireti güzel, salah ve tevazuu görülen kimse ile arkadaşlık etmek çok güzel olduğu gibi, bu kötülüklere karşı keskin bir panzehirdir ve muazzam bir iksirdir. Sen böyle bir kimsenin sohbetinde hatta mümkünse hizmetinde bulun. Sen onlardan olmasan da ahlâkıyla ahlâklanmak, gidişat ve hikmetlerini anlamak maksadıyla salihleri sev.

Haramlardan çekindiğin gibi şüphelilerden de uzak dur. Çünkü haramlar, şüphelilerle sabit olur. Nitekim; “Kim şüpheli şeye düşerse, harama da düşer.” hadis-i şerifi bunu göstermektedir. Kimin söylediğine bakma, ne söylediğine bak. Dünyadan az bir şeye kanaat et. Çünkü kimin gayesi, kendisine kafi gelecek şey olursa, o hususta olanın en azı bile kendine yeter. Eğer gayesi zengin olmak ise onu ihtiyaçsız kılmak mümkün değildir, vadiler altın olsa, başka bir vadi ister.

Dedenin vefatından sonra rüyada tavsiye ve nasihat isteyen babana yaptığı vasiyeti al. O şöyle demişti:

Şunlar sana nasihat olarak kafidir. Bak benim yanımda dünya malından bir şey var mı? Dünyaya kıymet verme. Ona ve dünya ehline ihtiyacını açma. İhtiyaç gösterirsen, her şeye muhtaç olmaktan kurtulamaz, ömrün boyunca düşkün ve aşağı olursun ve hiçbir şey elde edemezsin. İhtiyacını yalnız Rabbine aç ve daima O'nun emrine uy. İşte o zaman her şey sana muhtac olur ve her şey hatta padişahlar senin peşine düşer. Bunlar nasihatların anasıdır, onlarla amel edersen hiç bir şeye muhtac olmazsın.”

Kalk git. Ömrünü seni ilgilendiren faydalı şeylerde harca. Fırsat varken, seni ilgilendirmeyen malayani şeylerde zayi etme. Şu hadis-i kudsiye sarıl: “Ey dünya, bana hizmet edene, sen de hizmet et. Sana hizmet edeni ise yor.” Kim dünyaya tabi olursa, felah bulamaz. Ahirette ise kurtuluşa eremez. Dünyadan ve ona düşkün olanlardan, arslandan kaçtığın gibi kaç. En yüksek olanı, en alçak olanla ifsad etme. Sermayeni baki zillette olan amellere harcama. Resulullah efendimizin şu hadisini düşün; “Dünya için, orada kalacağın kadar çalış. Ahiretin için de orada kalacağın kadar amel et. Allahü teala için, O'na ihtiyacın miktarınca amel eyle. Cehennem için, ona sabredebileceğin kadar günah işle. Dilediğin gibi yaşa; muhakkak ki sen öleceksin. Dilediğini sev, muhakkak ki ayrılacaksın. Dilediğini yap, muhakkak surette sen onun karşılığını göreceksin.”

Peygamber Efendimizin şu hadisine de dikkat et: “Dünyada sanki bir garip veya bir yolcu gibi ol.” O hâlde ömrünü boş şeylerle zayi etme. Taatlere, ibadetlere devam et. Özellikle tefekkür, zikir, tecvid ve edeple Kur'an-ı Kerim okuma gibi en faziletlilerini yap. Şüphesiz ki bu, Allahü teala ile konuşma gibidir. (Farzlarla beraber) nafilelere devam et. Teheccüd namazını kıl. Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de mealen şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz, gece kalkmak daha tesirli ve o zaman okumak daha elverişlidir.” Yine mealen buyuruyor ki: “Ey Muhammed! Geceleyin uyanıp yalnız sana mahsus olarak fazladan namaz kıl. Ta ki Rabbin (ahirette) seni övülecek bir makama yükselte.” (İsra suresi: 79)

Bazı âlimler demişlerdir ki: Geceleri ihya etmek, Allahü tealanın aşağıdaki ayet-i kerimesinde işaret buyrulan hakiki saltanat ve mülktür: “Ey Muhammed! De ki! Mülkün sahibi olan Allah'ım! Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın. Dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın. İyilik elindedir. Doğrusu sen, her şeye kadirsin.” (Âl-i İmran suresi: 26)

İnsanlara davranışın, hilim, sevgi, merhamet, şefkat, rıfk, yumuşaklık, tevazu ve kötülüğü affetme gibi güzel ahlâkla olsun. Sevgili Peygamberimiz; “Faziletlerin en üstünü, senden kesilene gitmen, seni mahrum bırakana vermen, sana zulmedeni affetmen, sana kötülük yapana iyilik etmendir.” buyurmuşlardır.

Sükutu tercih et. Çünkü güzel huyların efendisi, âlimin zineti, ibadeti yükseltendir. Dilini sana layık olmayan şeylerden koru. Sana iyi davranmayanları bırakıp kendine layık bir arkadaş seç. Allahü tealanın nazargahı olan kalbi harap bırakıp zahirini süslemeye çalışma.

Vaktin darlığı bu kadarla yetinmeyi icab ettirdi. Eğer daha fazla bilgi almak istersen selefin nasihatlarına müracaat et. İmam-ı A'zam'ın birinci talebesi ve Hanefî mezhebinin ikinci imamı olan Ebu Yusuf'la yaptığı ve El-Eşbah ve'n-Nezair kitabının sonunda yazılan nasihatlar, İmam-ı Gazalî'nin Eyyühe'l-Veled kitabındaki nasihatları İmam-ı Süyutî ve diğer âlimlerin nasihatları gibi. Eğer tevfik yetişirse, inşaallahü teala gerisi tamamlanır.

Bu vasiyeti, bereket kazanmak için nasihat kitabı yap. Her şeyin üstünde tut. Ona tekrar bak. Umulur ki onunla nefsini tezkiye eder, temizler, bize diri iken de ölü iken de dua edersin. Allahü teala, bizi marifetini tatmakla rızıklandırsın ve o şekilde öldürsün. Sen, Allahü tealanın, en üstün Nebisine kamil olarak tabi olmalısın. O'na ve tabilerine en üstün tehiyye ve selam olsun.”

Muhammed Hadimî hazretlerinin mühürlerinde şu yazı vardı:

“Ey bar-i Huda be Hakkı hesti,

Şeş çiz mera medet firisti,

İlim u amel, ferağ-ı desti,

İman u eman, ten dürüsti,

Mezhebi Nu'man, Es-Seyid Muhammed.”

Manası: “Ya Rabbî! Varlığın hakkı için şu altı şeyi bana ihsan eyle: İman, vücut sıhhati, ilim, amel ve ihlas, cömertlik ve emirlerini yapabilmek. Hanefî mezhebinden Seyyid Muhammed.”

Muhammed Hadimî, çok yönlü bir şahsiyettir. O fıkıh, kelam, tefsir, usül konularında söz sahibi, ilim adamı, şair ve sufidir. Onun ilmî şahsiyetinin teşekkülüne etki eden amilleri de şöyle sıralayabiliriz:

Her şeyden önce o ilmin değerini bilen ve ilim adamı yetiştiren bir aileden gelmiş ve ilimle çok küçük yaşlarda tanışma fırsatı bularak, 10 yaşında hafız olmuş ve birçok dinî, ilmî metni okuma fırsatı elde etmiştir. Üstün zekası yanında, çok çalışkan, azimli ve güçlü bir irade sahibi olması. Zamanının ilim merkezleri olan Konya ve İstanbul'a gitme imkanı elde edebilmesi. Öğrendiklerini, başta yaptığı vaazlar olmak üzere, tedris yoluyla kullanma fırsatı elde etmesi. Öğrendiklerini kayda geçirip eserler vücûda getirmesi. Kendinden önce yazılanları tahkik imkânı bulması. İki ayrı Osmanlı Padişahı tarafından İstanbul'a davet edilmesiyle ilmini entellektüel bir ortamda ortaya koyma fırsatı bulması.

Bütün bunlara ilâveten ilmiyle amil ve ameli öğrenmenin temel şartı olarak görmesi, sahip olduğu bilginin süreklilik kazanması ve özümsenmesini müspet yönde etkilemiştir. Eserleri incelendiğinde, Muhammed Hadimî'nin meseleleri teslimiyetçi bir mantıkla kabul etmediği, ihtilaflı konularda tarafların delillerine yer vererek tercihte bulunduğu görülmektedir. Özellikle tartışılan konularda doğruların tespit edilebilmesi için eleştirel yaklaşımın vazgeçilmez olduğu bilinen bir husustur.

İşte Hadimî de; “Söyleyenin kim olduğuna bakma, söylediğine bak!” veya; “Söyleyene değil söylediğine bak!” diyerek bu hususa işaret etmiştir. Bir araştırmacının ifadesiyle, bütün bunlar, Hadimî'nin gelişi güzel, her şeyi hemen kabul etmediğini, ilim namına söylenenleri tenkit süzgecinden geçirerek tahkik ve tahlile tabi tuttuğunu gösteren belgeler niteliğindedir. Bunlar yanında Hadimî'nin zamanın getirdiği yeni problemlerin hâlledilmesi konusunda geniş düşünen bir âlim olduğu anlaşılmaktadır.

Eserleri

Tefsir, hadis, fıkıh, tasavvuf ve akaide dair çalışmaları olan Hadimî'ye birçok eser atfedilmektedir. Eserlerinin listesi Risale fî ba'zi'l-evşafi'l-hamide fi'l-Münazara maa'n-nefs'de vardır. Bunların bir kısmı, Hadimî hazretlerinin en meşhur eseri El-Berikatü'l-Mahmudiyye fî şerhi't-Tarikati'l-Muhammediyye adlı kitabının ilk iki sayfası, huzurunda talebelerinin yazdığı ders takrirlerinden ibaret olup onlar tarafından çoğaltılmıştır. Hadimî'nin Arapça olarak kaleme aldığı, bazıları bir veya birkaç sayfadan meydana gelen risalelerinin bir kısmı Konyalı Abdülbasir Efendi tarafından Mecmu'atü'r-resail içinde 1302'de İstanbul'da bastırılmıştır.

Başlıca eserleri şunlardır:

1- El-Berikatü'l-Mahmudiyye fî şerhi't-Tarikati'l-Muhammediyye: Hadimî'nin en meşhur eseri olup İmam-ı Birgivî'nin Et-Tarikatü'l-Muhammediyye adlı eserinin mufassal bir şerhidir. 1168 (m. 1754) yılında telif edilen eser hicrî 1326'da İstanbul'da basılmıştır. Hakikat Kitabevi tarafından bir kısmı ofset yoluyla yeniden basılmıştır. Hadimî'nin bu kitabında İmam-ı Gazalî'nin İhyau ulumiddin adlı eserini esas aldığı görülür.

2- Mecamiu'l-hakaik: Fıkıh usulüne dair olan eser 1318'de İstanbul'da basılmıştır. Hadimî bu muhtasar kitabının sonunda küllî kaidelere de yer vermiştir. Hanefî fakihi İbn-i Nüceym'in El-Eşbah ve'n-Nezair adlı eserindeki küllî kaideleri esas alan Hadimî, bunlara bazı ilaveler yaparak toplam 154 küllî kaideyi esere almıştır. İbn-i Nüceym, 25 kaide derlemiş iken Hadimî bunları 154'e çıkarmıştır. Hadimî, İbn-i Nüceym'in El-Eşbah'ında tespit ettiği kaidelere ilaveler yapmıştır.

İŞTE BENİ GÖRÜYORSUN YA

Mecelle-i Ahkam-i Adliyye'nin küllî kaidelerle ilgili kısmının önemli kaynaklarından biri olan kitabı Mustafa Hulusi Güzelhisarî, Menafiu'd-dekaik fî şerhi Mecamii'l-hakaik adıyla şerhetmiş ve bu şerh 1273'te İstanbul'da basılmıştır. Şirvanlı Ahmed Hamdi Efendi de Leva-miu'd-dekaik fî tercemeti Mecamii'l-hakaik adıyla Türkçeye çevirmiştir. Bu da 1293'te İstanbul'da basılmıştır.

Muhammed Hadimî, Rum diyarının seçilmiş âlimlerinden olan mübarek babası Mustafa Efendi'nin kabrini ziyarete gitmişti. Kabrinin başında Yasin suresini okuyup sevabını, Peygamber Efendimize bütün peygamberlere (aleyhimüsselam), Eshab-ı kirama (radıyallahü anhüm) ve bütün ehl-i imanın ruhlarıyla birlikte, babasının da ruhuna hediye etti.

Sonra murakabeye dalmış hâlde beklerken, Allahü Teâlâ nın izniyle babası aniden mezarından kalktı. Çok heyecanlandı. Onu bu şekilde ilk defa görüyordu. Sessizce bir müddet bekledikten sonra ondan nasihat istedi. “İşte beni görüyorsun ya. Dünyanın sebep ve alâkalarından hiçbir şey fayda vermiyor. Geçim hususunda hırs ve kötü emelden sakınarak, cenab-ı Hakk'a tevekkül et ve O'nun verdiklerine razı ol! Dünyada sebeplerini yaratanı unutup ihtiyacını, görünüşte buna sebep olan kula bildirirsen, cenab-ı Hak seni elinden bir şey gelmeyene muhtac eder. Eğer ihtiyacını herkese söylemeden sadece Allahü Teâlâ ya arz edersen, dünya bile sana muhtac olur.” dedi.

3- Haşiye ala Düreri'l-hükkam: Molla Hüsrev'in Hanefî fıkhına dair Dürerü'l-hükkam adlı eserine 1154 (m. 1741) yılında yazdığı şerhtir. 1310'da İstanbul'da basılmıştır.

4- Araisü'n-nefais: Müellif mantıkla ilgili olan bu eserini, padişahın huzurunda ders takrir ettiğinde İstanbul ulemasının fıkıh ve feraiz dışındaki ilimlerde bilgisi bulunmadığını söylemeleri üzerine kaleme almıştır. Eser 1303'te İstanbul'da basılmıştır. Hadimî bu eserini Araisü'l-enzar ve nefaisü'l-ebkar fi'l-mantık adıyla şerhetmiştir. Bu şerh Süleymaniye Kütüphanesi Bağdatlı Vehbi Efendi Kısmı No: 862'de kayıtlıdır.

5- Eyyühe'l-veled Şerhi: İmam-ı Gazalî'nin eserinin şerhi olup 1324'te İstanbul'da basılmıştır.

6- Risaletü tertili'l-Kur'an: Adabü kıraati'l-Kur'an ve Risale fî adabi kıraati'l-Kur'an ve faziletiha gibi adlarla da bilinir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Denizli Kısmı No: 389'da kayıtlıdır.

7- Mukaddimatü beyanı mevduati'l-ulum: Yer ve tarih belirtmeyen bir taş baskısı vardır.

8- Risale fî hakki'l-Hızır: Yer ve tarih belirtmeyen bir taş baskısı vardır.

9- Risaletü'l-Besmele: Risaletü şerhi'l besmele adıyla Süleymaniye Kütüphanesi Fatih Kısmı No; 5311'de yazması bulunan bu eserde Hadimî Besmelenin mâna ve hikmetlerini lügat, kelam, fıkıh, tefsir, tasavvuf vb. on sekiz ilim yönünden açıklamış ve bu hususta 100 kadar kaynaktan faydalandığını belirtmiştir. Eser 1304'te İstanbul'da basılmıştır.

10- Hazainü'l-cevahir ve mehazinü'z-zevahir: 1261'de İstanbul'da basılmıştır.

11- Er-Risaletü'n-Nakşibendiyye: Nakşibendiyye yolunun adabını ve şartlarını ihtiva eder. Dervişzade Mehmed Zeynelabidin Karamanî Arapça olarak şerh etmiş, oğlu Mehmed Münib de bazı açıklama ve ilavelerle Tuhfetü'l-müluk fî irşadi ehli's-süluk adıyla Türkçeye çevirmiştir. Bu tercüme 1268'de İstanbul'da basılmıştır.

12- Şerhu'l-Evradi'l-Behaiyye: 1298'de İstanbul'da basılmıştır.

13- Hidayetü't-talibin: Hadimî'nin, müridlerinin isteği üzerine Nakşibendî yoluyla ilgili olarak derlediği bu Farsça eser önce Arapça'ya tercüme edilmiş, sonra Muhammed bin Veliyyüddin Hıfzı tarafından Terceme-i Hidayetü't-talibin adıyla Türkçe'ye çevrilmiştir. Bu tercüme 1298'de İstanbul'da basılmıştır.

14- Fezaiü'l-ezkar: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Laleli Kısmı No: 1367/1'de kayıtlıdır.

15- Def'u işgali'l-istisna fî kavlihi teala “ve emmellezine”: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Reşid Efendi Kısmı No: 998'de kayıtlıdır.

16- Def'u işkali'l-vaki fî kavlihi teala “ve lev alimellah”: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Reşid Efendi Kısmı No: 1017'de kayıtlı mecmua içindedir.

17- Haşiye ala tefsiri sureti'l-İhlas li'bni Sina: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Reşid Efendi Kısmı No: 1017'de kayıtlıdır.

18- Haşiye ala tefsiri'n-Nebe li'l-Beydavî: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Reşid Efendi Kısmı No: 74'te kayıtlıdır.

19- Risale fi'l-izafeti'l-lafziyye: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Reşid Efendi Kısmı No: 1026'da kayıtlıdır.

20- Risale fi'l-kaza ve'l-kader: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Reşid Efendi Kısmı No: 1017'de kayıtlıdır.

21- Risale fi'l-kaziyye ve eczaiha: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Bağdatlı Vehbi Efendi Kısmı No: 2046'da kayıtlıdır.

22- Risale fî hakki'l-vücudiyye: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Denizli Kısmı No: 389'da kayıtlı mecmua içindedir.

23- Risale fî şehidallah: Bir nüshası Beyazıt Devlet Kütüphanesi Bayezid Kısmı No: 3824'te kayıtlıdır.

24- Risale fî tefsiri kavlihi teala “ve hüve'l-gafurü'l-vedud”: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Reşid Efendi Kısmı No: 1017'de kayıtlıdır.

25- Risale fî tefsiri sureti'n-Naziat: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Reşid Efendi Kısmı No: 1017'de kayıtlıdır.

26- Risaletü'l-erbeiniyye: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Yazma Bağışlar Kısmı No: 2689'de kayıtlıdır.

27- Risaletü'l-ubudiyye: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hacı İbrahim Efendi Kısmı No: 862'de kayıtlıdır.

28- Risaletü'n-nasihiyye ve'l-mensuhiyye: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Denizli Kısmı No: 389'de kayıtlıdır.

29- Risaletü lübsi'l-ahmer: Hadimî'nin yazdığı Eyyühe'l-veled Şerhi'nin yazma nüshasının ilk sayfası. Eser Michigan Üniversitesi Kütüphanesi No: Isl. Ms.56'daki mecmuada kayıtlıdır. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Denizli Kısmı No: 389'de kayıtlıdır.

30- Risaletü vezaifü'l-mevta: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Denizli Kısmı No: 389'de Kayıtlıdır.

31- Şerhu kelimeti't-tevhid: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Reşid Efendi Kısmı No: 1017'de kayıtlıdır.

32- Risale fi adabi'ş-şeria.

33- Risaletü'd-duhan.

Hadimî ailesi hicrî dokuzuncu asırda Buhara'dan göç edip gelerek, Hadim'in güney batısındaki Göksu Vadisi üzerinde ve Hadim'e 20–25 km. uzaklıkta, Afşar Köyü yanındaki “Karacasadık” köyüne yerleşmiştir. Hadimî'nin annesi Hediye Hanım, 1103 (m. 1692) tarihinde bir gece rüyasında, göbeğinden yükselen bir ağacın yapraklarının altın olarak yere döküldüğünü, halkın bunları topladığını görür. Bir rivayete göre de rüyayı Hadimî kendisi görür ve bunu annesine, Hediye Hanım da kocasına anlatır. Kocası Karahacı Mustafa Efendi, hanımının rüyasına önem vererek, rüyada görülen yerin nasıl ve nerede olduğunu araştırmak için hanımıyla bölgeyi gezmeye çıkar. Köyden 20-25 km. uzaklıkta, havası güzel ve o zaman henüz köy olan Hadim'e geldiklerinde Hediye Hanım, büyük bir heyecanla; “İşte tam burası idi.” deyince Karacasadık Köyünü terk edip Hadim'e yerleşirler.

Hadimî, tahsil döneminde zengin bir kişi ile tanışır. O zengin, bir gün kitap alması için kendisine 75 kuruş hediye eder. Aradan yıllar geçer. Hadimî hoca olur. Her gün ilim, ders ve öğrenci işleriyle inceden inceye meşguldür. Bir gün yolda giderken, kendisine talebeliğinde yardım eden o zenginin dükkânının kapısı önünden geçtiğini fark etmeden yoluna devam eder. Onu gören zengin kişi, kapıya çıkarak, niçin selam vermeden geçtiğini yüksek sesle sorar. Bunun üzerine geriye dönerek, zihninin çok meşgul olduğunu, onu fark etmediğini söyler. Bununla kalmayarak o zengin kişinin kapıya kadar çıkarak yüksek sesle seslenişini manidar bularak, yıllar önce kendisine verdiği yetmiş beş kuruşu ona iade eder.

Nesilden nesile anlatıla gelen bir diğer menkıbesi şöyledir: Hadimî yaz mevsiminde Hadim'in iki saat güney batısında ve Toros sıradağlarına bitişik Kervanpınarı ismiyle tanınan bir mevkide üç dört ay talim ve tedrisle meşgul olur. Sonbaharda sıcakların azaldığı sırada öğrencileriyle birlikte Hadim'e talebeyi sayfiyeden nakletmeleri sırasına rastlayan bir ders kesiminde okunan tefsir-i şerifin nihayetinde vücuh kıraatına başlandı. Orada akmakta olan su, Ürgüplü Hafız Hasan Efendi'nin kıraat etmekte olduğu vüchuhun sona ermesine kadar akmamış, öylece kalmıştır. Hâlen Kervanpınarı isimli mevkide, Hadimî'nin ders yaptığı yerdeki bu su, “Yasinli Su”“Vücuhlu Su” adını taşır.

Hadimî Konya'dan memleketine gelirken yanından hızla geçen bir atlının; “Gazan mübarek olsun Ya Hadimî.” deyip uzaklaştığını görür. Bu sözleri ikinci bir atlı da söyleyip uzaklaşır. Hızla yanına yaklaşan üçüncü atlıyı durdurur ve sorar: “Sizler kimlersiniz? Bana, niye; “Gazan mübarek olsun.” diyorsunuz?”Atlı; “Keşke öndeki atlıyı durdursaydın. O, Resulullah Efendimizdi. İkinci atlı Ömerü'l-Faruk efendimizdi. Ben Ali'yim. Haydi atımın terkisine bin, gözlerini kapa ve aç.” der. Gözlerini açınca Hadim'e geldiğini görür.

Hadimî hazretleri, bağda asmaları budarken padişahın görüşme isteğini bildiren elçiler gelir. Hadimî; “Siz gidin, ben filan gün sabah sarayda olacağım.” der. Elçiler şaşırır. Hadimî sözlerini tekrarlar. Elçiler gider. Hadimî söylediği gün sabahı sarayda olur. Padişah sabah namazını kılmaktadır. Namazdan sonra saray bahçesinde yapacaklarını düşünmektedir. Namaz bitince Hadimî, padişaha namaz kılmadığını, namaz sonrası planları yaptığını söyler. Padişah şaşırır ve Hadimî'nin büyüklüğünü iyice anlar.

ŞİİRLERİNDEN

Fakirem kapına geldim, şefaat ya Resulallah,

Mukırrem suçumu bildim, şefaat ya Resulallah,

Günahkârım yüzüm kare, korkarım atarlar nare,

Meğer senden ola çare, şefaat ya Resulallah.

Okundu şanına “levlak” ki sensin şahı “erselnak”,

Dedi Hak sana “A'taynak”, şefaat ya Resulallah,

Habibsin cümleden evla seni medh eyledi Mevla,

Makamın sen a'la şefaat ya Resulallah.

Nice medh eyleye insan, mürekkeb çünki nisyan,

Meğer senden ola ihsan, şefaat ya Resulallah,

Benim muhtaç serdergan, ameli tevbe et tenin uryan,

Meğer senden ola derman, şefaat ya Resulallah.

Okudum çok tahıyyatı, salât ile salâvatı,

Akabinde münacatı, şefaat ya Resulallah,

Kat'ı çoktur tahiyyatın, dahi cürüm ve cineyatın,

Kapına arz-ı hacatım, şefaat ya Resulallah.

Meğer gel isyanım, gulam aynı noksanım,

Veliken ehli imanım, şefaat ya Resulallah,

Gönülde şevki derdime, mecal kalmadı terkime,

Cemian asl-u fer'ime, şefaat ya Resulallah.

Cehennem kaynayıp taşa, bilinmez ne gelir başa,

Zükur, nas, karındaşa, şefaat ya Resulallah,

Kerem kıl gel sen efrada, eğer hısım eğer yad'a

Hususan ehli evlada, şefaat ya Resulallah.

Gözümüz kapladı perde, davasından kamu derde,

Bize, üstada, şakirde, şefaat ya Resulallah,

Atalar kıl garibane, bizi gönderme virane,

Bütün ahbabı cirane, şefaat ya Resulallah.

Kitap olur beher cana, çekerler tutuşup yana,

Umuman ehli imana, şefaat ya Resulallah,

Bu raci ümmetin ahzı amelden nakıs etme,

Meğer lutfu ola mazhar, şefaat ya Resulallah.

Nazar kıl aynı refetten, nasip eyle şefeatten,

Fakirem cümle ümmetten, şefaat ya Resulallah,

Keremler kıl garibana, can-u ahbab-ı civana,

Umuman ehli imana, şefaat ya Resulallah.

Ümmetin Hadimî ahkar, âlemde nakıs-ı ebter,

Meğer lutfa olmaz âher, şefaat ya Resulallah.

Münacaat

İşittim ruh-i kutsîden sehergâh-ı sadayı tuyu ilallah,

Uyup bilmezlikle nefse sor ne günahlar etmişim estağfirullah.

Bir Beyit

Kamil odur ki koya her yere eser,

Eseri olmayanın yerinde yeller eser.

Muhammed Hadimî hazretlerinin Berika isimli kitabından, “Kötü Huylar” bölümünün bir kısmı aşağıya alınmıştır:

“İnsanın kötü şey yapınca arkasından riyazet çekmeyi, nefse güç gelen şey yapmayı âdet edinmesi de faydalı ilaçtır. Mesela, bir kötülük yaparsam, şu kadar sadaka vereceğim, veya oruç tutacağım, gece namazları kılacağım diye nezretmeli, adamalı veya bunları yapmak için yemin etmelidir. Nefis, bu güç şeyleri yapmamak için, onlara sebep olan kötü âdetini yapmaz. Kötü huyların zararlarını okumak, işitmek de faydalı ilaçtır.”

İnsanda olan kötü huyların bazıları:

Kötü huylardan “Riya” için Peygamber Efendimiz buyurdular ki: “Başkalarına gösteriş için namazını güzel kılan, yalnız olduğu zaman böyle kılmayan, Allahü Teâlâ yı tahkir etmiş olur.” ve; “Sizde bulunmasından en çok korktuğum şey, şirk-i asgara yakalanmanızdır. Şirk-i asgar, riya demektir.” ve; “Dünyada riya ile ibadet edene, kıyamet günü; “Ey kötü insan! Bu gün sana sevap yoktur. Dünyada kimler için ibadet ettin ise sevaplarını onlardan iste.” denir.” ve; “Allahü Teâlâ buyuruyor ki: “Benim şerikim yoktur. Başkasını bana şerik eden, sevaplarını ondan istesin, ibadetlerinizi ihlas ile yapınız! Allahü Teâlâ, ihlas ile yapılan işleri kabul eder.” İbadet, Allahü Teâlâ nın rızasına kavuşmak için yapılır. Başkasının muhabbetine, ihsanına kavuşmak için yapılan ibadet, ona tapınmak olur. Allahü Teâlâ ya ihlas ile ibadet etmemiz emrolundu. Hadis-i şerifte; “Allahü Teâlâ nın birliğine iman edenden, namazı ve zekatı ihlas ile yapandan Allahü Teâlâ razı olur.” buyuruldu. Resulullah, Muaz bin Cebel'i Yemen'e vali olarak gönderirken; “İbadetlerini ihlas ile yap. İhlas ile yapılan az amel kıyamet günü sana yetişir.” ve; “İbadetini ihlas ile yapanlara müjdeler olsun. Bunlar hidayet yıldızlarıdır. Fitnelerin karanlıklarını yok ederler.” ve; “Dünyada haram edilmiş olan şeyler mel'undur. Ancak Allah için yapılan şeyler kıymetlidir.” buyurdu. Dünya nimetleri geçicidir, ömürleri pek kısadır. Bunları ele geçirmek için dinini vermek ahmaklıktır. İnsanların hepsi âcizdir. Allahü Teâlâ dilemedikçe, kimse kimseye fayda ve zarar yapamaz. İnsana Allah kâfidir.

Tul-i emel: Zevk ve safa sürmek için çok yaşamayı istemektir. İbadet yapmak için çok yaşamayı istemek, tul-i emel olmaz. Tul-i emel sahipleri, ibadetleri zamanında yapmaz. Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “İnsanların en iyisi, ömrü uzun ve ameli güzel olan kimsedir.” ve; “İnsanların en kötüsü, ömrü uzun ve ameli kötü olandır.” ve; “Ölmek istemeyiniz. Kabir azabı çok acıdır. Ömrü uzun olup İslamiyete uymak, büyük saadettir.” ve; “Müslümanlıkta beyazlaşan kıllar, kıyamet günü nur olacaklardır.”

Tul-i emelin sebepleri, dünya zevklerine düşkün olmak, ölümü unutmak ve sıhhatine, gençliğine aldanmaktır. Tul-i emel hastalığından kurtulmak için, bu sebepleri yok etmek lazımdır. Ölümün her an geleceğini düşünmelidir. Sıhhatin ve gençliğin, ölüme mâni olmadığını unutmamalıdır. Çocuklardaki ve gençlerdeki ölüm sayısının, yaşlılardaki ölüm sayısından çok olduğunu istatistikler göstermektedir. Çok hastaların iyi olup yaşadıkları, çok sağlam kişilerin çabuk öldükleri her zaman görülmektedir. Tul-i emel sahibi olmanın zararlarını ve ölümü hatırlamanın faydalarını öğrenmelidir. Hadis-i şerifte; “Ölümü çok hatırlayınız. Onu hatırlamak, insanı günah işlemekten korur ve ahirete zararlı olan şeylerden sakınmaya sebep olur.”buyuruldu. Eshab-ı Kiram'dan Bera bin Azib diyor ki: “Bir cenazeyi götürdük. Resulullah kabir başına oturdu. Ağlamaya başladı. Mübarek gözyaşları toprağa damladı. Sonra; “Ey kardeşlerim! Hepiniz hazırlanınız.” buyurdu.” Ömer bin Abdülaziz, bir âlimi görünce nasihat istedi. O da; “Şimdi halifesin, istediğin gibi emredersin. Yarın öleceksin.” dedi. Biraz daha söyle deyince; “Âdem Aleyhisselam'a kadar bütün dedelerin ölümü tattı. Şimdi sıra sana geldi.” dedi. Halife, uzun zaman ağladı. Hadis-i şerifte; “İnsanlara vaiz olarak ölüm yetişir. Zenginlik isteyene, kaza ve kadere iman etmek yetişir.”buyuruldu. Yine; “İnsanların en akıllısı, ölümü çok hatırlayandır. Ölümü çok hatırlayan insana, dünyada şeref, ahirette yüksek dereceler nasip olur.” ve; “Allahü Teâlâ dan hayâ ediniz. Başkalarına kalacak olan şeyleri toplamakla vaktinizi kaybetmeyiniz. Kavuşamayacağınız şeyleri ele geçirmek için uğraşmayınız, ihtiyacınızdan fazla binalar yapmakla hayatınızı harcamayınız.” ve; “Evlerinizi haram malzeme ile yapmayınız. Dininizin ve dünyanızın harap olmasına sebep olur.” ve çok sevdiği Üsame bin Zeyd'in bir ay sonra ödemek üzere yüz altına bir köle satın aldığını işitince; “Siz buna hayret etmediniz mi? Üsame tul-i emel sahibi olmuş.” buyurdu. İhtiyaç maddelerinin veresiye de alınmaları caizdir. Bir hadis-i şerifte; “Cennet'e gitmek isteyen, uzun emel sahibi olmasın. Dünya işleri ile uğraşması, ölümü unutturmasın. Haram işlemekte Allah'tan hayâ etsin.” buyuruldu. Haram olan lezzetlerin içinde yaşamak için, uzun emel sahibi olmak haramdır. Mubahlarla lezzetlenmek için tul-i emel sahibi olmak, haram değil ise de iyi değildir. Çok yaşamayı değil, sıhhat ve afiyet ile yaşamayı istemelidir.

Tamah: Kalb hastalıklarının birisi de tamahtır. Dünya lezzetlerini haram yollardan aramaya tamah denir. Tamahın en kötüsü, insanlardan beklemektir. Kibre, ucba sebep olan nafile ibadetleri ve ahireti unutturan mubahları yapmak da tamah olur. Tamahın zıddına aksine tefviz denir. Tefviz; helal ve faydalı şeyleri kazanmaya çalışıp da bunlara kavuşmayı Allahü Teâlâ dan beklemektir.

Şeytan, riyayı ihlas olarak ve tamahı tefviz olarak göstererek, insanı aldatmaya çalışır. Allahü Teâlâ, herkesin kalbine bir melek vazifelendirmiştir. Bu melek, insana iyi düşünceler ilham eder. Şeytan da insanın kalbine kötü düşünceler, vesveseler getirir. Helal yiyen kimse, ilham ile vesveseyi birbirinden ayırır. Haram yiyenler ayıramaz. İnsanın nefsi de kalbine kötü düşünceler getirir. Bu düşüncelere ve arzulara heva denir. İlham ve vesvese devamlı olmaz. Nefsin hevası ise devamlıdır ve gittikçe artar. Vesvese, dua ederek, zikrederek azalır ve yok olur. Heva ise ancak kuvvetli mücahede ile azalır, yok olur. Şeytan, köpek gibidir. Köpek kovalayınca kaçar ise de başka taraftan yine gelir. Nefis, kaplan gibidir. Saldırması, ancak öldürmekle biter. Bunun için, insanlara vesvese veren şeytana hannas denilmiştir. İnsan, şeytanın bir vesvesesine uymazsa, bundan vazgeçer. Başka vesveseye başlar. Nefs-i emmare, daima zararlı şeyler ister.

Şeytan ise çok hayırlı işe mâni olmak için, az hayırlı olan şeyi de vesvese yapar. Büyük günaha sürüklemek için, küçük hayır yapmayı da vesvese eder. Şeytanın vesvesesi olan hayırlı iş, insana tatlı gelir ve acele ile yapmak ister. Bunun için hadis-i şerifte; “Acele etmek şeytandandır. Beş şey bundan müstesnadır: Kızını evlendirmek, borcunu ödemek, cenaze hizmetlerini çabuk yapmak, misafiri doyurmak, günah işleyince hemen tövbe etmek.” buyuruldu.

İlham olunan hayır, Allah korkusu ile yavaş yavaş yapılır ve sonu düşünülür. Bir hadiste; “Melekten gelen ilham, İslamiyete uygun olur. Şeytandan gelen vesvese İslamiyetten ayrılmaya sebep olur.” buyuruldu. İnsan, ilham olunan şeyleri yapmalı. Vesveseyi yapmamak için cihat etmeli, çalışmalıdır. Nefse uyan kimse vesveselere tâbi olur. Nefsin hevasına uymayanın, ilhama uyması kolay olur. Bir hadis-i şerifte; “Şeytan, kalbe vesvese verir. Allah'ın ismi söylenince kaçar. Söylenmezse vesveselerine devam eder.”buyuruldu.

Kalbe gelen hatıranın cinsini anlamak için, İslamiyete uygun olup olmadığına bakılır. Böyle anlaşılamazsa, salih olan bir âlime sorulur. Salih olmayan, dini, dünya kazançlarına alet eden kötü din adamına sorulmaz. Yahut, Resulullah'a kadar üstadlarının hepsi malum olan hakiki bir rehbere sorulur. “Kutb-i medar” denilen evliya, az olsa da kıyamete kadar mevcuttur. “Kutb-i irşat” denilen İslam âlimi her zaman ve her yerde bulunmaz. Uzun zaman aralıkları ile ve nadir olarak bulunur. Her yerde çok bulunan cahil tarikatçıları ve yalancı şeyhleri, hakiki rehber sanmamalıdır. Böylelerin tuzaklarına düşerek dünyada ve ahirette saadetten mahrum kalmamak için çok uyanık olmalıdır. Kalbe gelen hatıra, nefse acı gelirse, hayır olduğu anlaşılır. Tatlı gelir, hemen yapmak isterse, şer olduğu anlaşılır.

Şeytanın hileleri çoktur. Mühim olanlardan birincisi; “Allah'ın senin ibadetine ihtiyacı yoktur.” demesidir. Buna karşı; “Amel-i salihîn faydası, bunu yapanadır.” mealindeki ayet-i kerimeyi hatırlamalıdır.

Şeytanın ikinci hilesi; “Allah rahimdir, kerimdir, seni de af eder, Cennet'e kor.” demesidir. Buna karşı; “Allah'ın kerim olması, seni aldatmasın.” ve; “Cennet'te kullarımızdan müttekî olanları vâris kılarız.”mealindeki ayet-i kerimeleri hatırlamalıdır.

Üçüncü hilesi; “Senin ibadetlerin hep kusurludur; riya karışıktır. Böyle ibadetlerle müttekî olamazsın. Allahü Teâlâ mealen; “Allah, yalnız müttekîlerin ibadetlerini kabul eder.” buyuruyor. Senin ibadetlerin kabul olmaz. Boşuna uğraşıyorsun. Boş yere sopa yiyen hayvan gibi eziyet çekiyorsun.” demesidir. Buna karşılık; “Ben, Allah'ın azabından kurtulmak ve emrine uymak için ibadet ediyorum. Benim vazifem, emri yerine getirmektir. Kabul olup olmayacağı, O'nun bileceği şeydir. Şartlarına uygun olan ve farzları yapılan ibadetin sahih olması muhakkaktır.” demelidir.

Farzları terk etmek büyük günahtır. Bu günahlardan kurtulmak için ibadetleri yapmak lazımdır. İbadet yapmadan Cennet'e girmek için dua etmek günahtır. Hadis-i şerifte; “Aklı olan kimse, nefsine uymaz ve ibadet yapar. Ahmak olan nefsine uyar, sonra Allah'ın rahmetini bekler.” buyuruldu. Ahiret için lazım olan şeyleri, bu fani dünyada hazırlamak lazımdır.

Şeytanın hilelerinden dördüncüsü; “Şimdi dünyayı kazanmak için çalış da rahata kavuş, o zaman rahat rahat, huzur içinde ibadet edersin.” diyerek ibadet yapmaya mâni olmasıdır. Buna cevap olarak; “Ecel benim elimde değildir. Herkesin ömrünü Allahü Teâlâ ezelde takdir etmiştir. Belki yakında ölürüm, ibadet vazifelerini vaktinde yapmalıyım.” demelidir. Hadis-i şerifte; “Helekel-müsevvifun.” buyuruldu ki: “Bugünkü vazifelerini yarına bırakanlar zarar ettiler.” demektir.

Şeytanın hilelerinden beşincisi; ibadetleri terk ettiremeyince; “Çabuk kıl, vaktini kaçırma.” diyerek şartlarını, farzlarını tamam yaptırmamak istemesidir. Buna karşılık; “Farzlar çok azdır. Bunları yavaş yavaş ve şartlarına uygun olarak yapmak lazımdır. Farz olmayanları da şartlarına uygun olarak az yapmak, şartları noksan olarak çok yapmaktan iyidir.” demelidir.

Altıncı hile olarak riyayı tavsiye etmesidir. “Herkes görsün de beğensin.” der. Buna cevap olarak; “Kendine fayda ve zarar vermek, kimsenin elinde değildir. Başkalara ise hiç veremezler. Böyle olan kimselerden bir şey beklemek abes olur, batıl olur. Fayda ve zarar veren ancak Allahü Teâlâ dır. Yalnız O'nun görmesi, bana yetişir.” demelidir.

Yedinci hile olarak; ibadetlere mâni olamayacağını anlayınca insana ucub, yani ibadetlerini beğenmek vesvesesi vermesidir. “Senin gibi akıllı, uyanık kimse var mı? Bu zamanda, herkes gaflet uykusunda iken, sen ibadet yapıyorsun.” der. Buna karşılık; “Bu akıl ve intibah benden değildir. Rabbimin ihsanıdır. O'nun ihsanı olmasa, ibadet yapamam.” demelidir.

Sekizinci hile olarak; “İbadetlerini gizli yap. Allahü Teâlâ, senin sevgini ve şerefini insanların kalbine yerleştirir.” diyerek gizli riyaya düşürmek istemesidir. Buna karşılık; “Ben Allah'ın kuluyum. O, benim sahibimdir. İbadetimi isterse beğenir, isterse reddeder. İnsanlara bildirip bildirmemesine karışamam.”demelidir.

Dokuzuncu hile olarak da; “İbadet yapmaya ne lüzum var? İnsanların Sa'id ve şakî olacakları ezelde takdir edilmiştir. Sa'id olan, ibadeti terk edince affedilir, Cennet'e gider. Ezelde şakî olan, ne kadar ibadet yaparsa yapsın, faydası olmaz, muhakkak Cehennem'e gider. O hâlde kendini boşuna yorma! Rahatına bak.” demesidir. Buna cevap olarak; “Ben kulum, kulun vazifesi, sahibinin emrini yapmaktır.”demelidir. Buna karşılık; “Emri yapmayınca azap korkusu olursa, emri yapmak lazım olur. Ezelde said olan için bu korku yoktur.” derse, buna cevap olarak da; “Rabbim her şeyi bilir ve dilediğini yapar. Dilediğine hayır, dilediğine şer verir. Kimsede O'na sual sormak hakkı yoktur.” demelidir.

İblis, İsa Aleyhisselam'a görünerek; “Ezelde Allahü Teâlâ nın takdir ettikleri hasıl olur diyorsun, öyle mi?” dedi. “Evet, öyledir.” buyurdu. “Öyle ise kendini şu dağın tepesinden aşağı at. Eğer ezelde selametin takdir edilmiş ise sana bir şey olmaz.” dedi. Cevabında; “Ey mel'un! Allah, kullarını imtihan eder. Kulun, sahibini imtihan etmeye hakkı yoktur.” buyurdu. Şeytanın bu hilesine karşı; “İbadet yapmak faydalıdır. Çünkü ezelde said isem, sevapların artması derecelerin yükselmesi için ibadetleri yapmak lazımdır. Şakî isem, ibadet yapmamak azabından kurtulmak için, ibadet yapacağım.”demelidir. İbadet yapmanın bana hiçbir zararı da olmaz. Çünkü Allahü Teâlâ hâkimdir, ibadet yapanlara azap etmesi, onun hikmetine yakışmaz. İbadeti terk etmenin, ezelde said olana zararı olmasa bile, faydası yoktur. Böyle olunca terk etmek nasıl tercih edilir? Aklı olan kimse, faydalı olanı yapar, faydasız olanı terk eder. Ezelde şakî isem, Rabbime itaat etmiş olarak Cehennem'e girmeyi, asi olarak girmeye tercih ederim. Bundan başka, Allahü Teâlâ, ibadet edenleri Cennet'e sokacağını, ibadet etmeyenlere Cehennem'de azap yapacağını vaat etmiştir. Allahü Teâlâ vaadine sadıktır. Vaadinden dönmeyeceği, söz birliği ile bildirilmiştir.

Kibir: Kalb hastalıklarının birisi de kibirdir. Kibir, kendisini başkasından üstün görmektir. Kendini ondan üstün görmekle, kalbi rahat eder. Ucub da kendini ondan üstün bilmektir. Burada başkasını düşünmez. Kendini ve ibadetlerini beğenir. Kibir, kötü huydur. Haramdır. Hâlıkını, Rabbini unutmanın alametidir. Çok din adamı, bu kötü hastalığa yakalanmıştır. Hadis-i şerifte; “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse Cennet'e girmez.” buyuruldu. Kibrin aksine “Tevazu” denir. Tevazu kendini başkaları ile bir görmektir. Başkalarından daha üstün ve daha aşağı görmemektir. Tevazu, insan için çok iyi bir huydur. Hadis-i şerifte; Tevazu edene müjdeler olsun.” buyuruldu. Tevazu sahibi, kendini başkalarından aşağı görmez. Zelil ve miskin olmaz. Malını helalden kazanıp çok hediye verir. Âlimlerle ve fen adamları ile tanışır. Fakirlere merhamet eder. Hadis-i şeriflerde; “Tevazu eden, helal kazanan, huyu güzel olan, herkese karşı yumuşak olan ve kimseye kötülük yapmayan, çok iyi bir insandır.” ve; “Allah için tevazu edeni, Allahü Teâlâ yükseltir.”buyuruldu.

Tekebbür edene, yani kibir sahibi olana karşı tekebbür etmek caizdir. Allahü Teâlâ, kullarına karşı mütekebbirdir. Allahü Teâlâ, kibriya sahibidir. Kibir sahibine tekebbür etmek, sadaka vermek gibi sevaptır. Kibir sahibine karşı tevazu eden kimse, kendisine zulüm etmiş olur. Bidat sahiplerine ve zenginlere karşı da tekebbür etmek caizdir. Bu tekebbür, kendini yüksek göstermek için değildir. Onlara ders vermek, gafletten uyandırmak içindir. Harpte düşmana karşı tekebbür etmek sevaptır. Hadis-i şeriflerde; “Kibri, hıyaneti ve kul borcu olmayan Mümin, hesapsız Cennet'e girecektir.” ve; “Kul hakkı, Müminin ayıbı, kusurudur.”buyuruldu. Nafaka için ödünç almak ve malı olunca hemen ödemek lazımdır. Yukarıdaki hadis-i şerifte, ihtiyaç olmadan alınan ve malı olunca ödenmeyen ve haram yollarla alınan borç bildirilmektedir.

Resulullah Efendimiz vefat edeceği zaman; “Ya Ali! Filan Yahudiye borcum vardır. Onu öde!” buyurdu. Yahudiden ödünç arpa almıştı, ödenmesi için vasiyet buyurdu. Yahudi âlimlerinin büyüklerinden iken, Resulullah ile bir kere konuşmakla, hak peygamber olduğunu anlayarak imana gelen Abdullah bin Selam, sırtında odun demeti taşıyordu. Bunu görenler; O kadar çok malın paran var iken, niçin bu zahmeti çekiyorsun?” dediklerinde; “Nefsimi kibirden kurtarmak için.” dedi. Zenginin, hamal ücreti vermemek için, malını kendi götürmesi, tezellüldür, aşağılıktır. Sünnete uymak ve nefsini kırmak için götürmesi iyidir ve sevaptır. Hadis-i şerifte; “Allahü Teâlâ kıyamet günü, üç kimse ile konuşmayacak, hepsine çok acı azap yapacaktır: Zina eden ihtiyar, yalan söyleyen hükûmet reisi ve kibirli olan fakir.” buyuruldu.

Hazreti Ömer Şam'a gelince Ebu Ubeyde bin Cerrah hazretleri, emrinde olanlarla birlikte karşıladı. Halife devesinden indi. Yerine kölesini bindirdi. Çünkü kölesi ile nöbetleşe biniyorlardı. O saat, binme sırası köleye gelmişti. Kendisi yuları tuttu, su kenarından geçerken mestlerini çıkardı. Ayaklarını suya soktu. Şam ordusunun kumandanı olan Ebu Ubeyde; “Ya halife! Böyle ne yapıyorsun? Bütün Şamlılar, bilhassa rumlar, Müslümanların halifesini görmek için toplandılar. Sana bakıyorlar. Bu yaptığını beğenmeyecekler.” deyince; “Ya Eba Ubeyde! Senin bu sözün, burada toplananlar için çok zararlıdır. İşitenler insanın şerefini, vasıtaya binerek gitmekte ve süslü elbise giymekte sanacaklar. Şerefin, Müslüman olmakta ve ibadet yapmakta olduğunu anlamayacaklar. Biz aşağı, bayağı insanlardık. (Acem şahlarının elinde esir idik.) Allahü Teâlâ Müslüman yapmakla bizleri şereflendirdi. Allahü Teâlâ nın verdiği bu lezzetten, bu şereften başka şeref ararsak, Allahü Teâlâ bizi yine zelil eder, her şeyden aşağı eder. İzzet, İslam'dadır. İslam'ın ahkâmına uyan, aziz olur. Bu ahkâmı beğenmeyip izzeti, huzuru, saadeti başka şeylerde arayan zelil olur.” dedi. İslam'ın emirlerinden biri tevazudur. Tevazu gösteren aziz olur, yükselir. Tekebbür eden zelil olur.

Bir hadis-i şerifte; Kıyamet günü, dünyadaki kibir sahipleri küçük karınca gibi zelil ve hakir olarak kabirden çıkarılacaktır. Karınca gibi, fakat insan şeklinde olacaklardır. Herkes bunları hakir göreceklerdir. Cehennem'in en derin ve azabı en şiddetli olan Bolis çukuruna sokulacaklardır. Buraya girenler kurtulmaktan meyus oldukları için Bolis denilmiştir. Ateş içinde gayb olacaklardır. Su istediklerinde kendilerine Cehennem'dekilerin irinleri verilecektir.” buyuruldu. Medine valisi olan Ebu Hüreyre hazretleri, odun demeti taşıyordu. Muhammed bin Ziyad onu tanıyarak, yanındakilere; “Yol verin, emir geliyor.” dedi. Gençler, valinin böyle tevazusuna hayret ettiler. Hadis-i şerifte; “Önceki ümmetlerde kibir sahibi birisi, eteklerini yerde sürüyerek yürürdü. Gayret-i İlahiyeye dokunarak, yer bunu yuttu.”ve; “Merkebe binmek, yün elbise giymek ve koyunun sütünü sağmak, kibirsizlik alâmetidir.”buyuruldu.

Haset: Kötü huyların biri de hasettir. Haset; Allahü Teâlâ nın bir kuluna ihsan ettiği nimetin ondan çıkmasını istemektir. Faydalı olmayan, zararlı olan bir şeyin ondan ayrılmasını istemek, haset olmaz. Gayret olur. İlmini, mal, mevki ele geçirmek, günah işlemek için kullanan din adamından, ilmin gitmesini istemek, gayret olur. Malını haramda, zulümde, İslamiyeti yıkmakta, bidatleri ve günahları yaymakta kullananın malının yok olmasını istemek de haset olmaz, din gayreti olur. Bir kimsenin kalbinde haset bulunur, kendisi buna üzülür, bunu istemezse, bu günah olmaz. Kalbde bulunan hatıra, günah sayılmaz. Hatıranın kalbe gelmesi insanın elinde değildir. Kalbinde haset bulunmasından üzülmezse veya arzusu ile haset ederse, haset olur, haram olur. Bu hasedini sözleri ile hareketleri ile belli edene, günahı daha çok olur. Hadis-i şerifte; “İnsan üç şeyden kurtulamaz: Su-i zan, tayere, haset. Su-i zan edince buna uygun harekette bulunmayınız. Uğursuz zannettiğiniz şeyi, Allah'a tevekkül ederek yapınız. Haset ettiğiniz kimseyi hiç incitmeyiniz.”buyuruldu. Tayere, uğursuzluğa inanmaktır. Su-i zan, bir kimseyi kötü zan etmektir. Bu hadis-i şeriften anlaşılıyor ki kalbde haset hasıl olması, haram değildir. Bundan razı olmak, devamını istemek, haram olur. Hadis-i şerifte; “Kalbe gelen kötü şey söylenmedikçe ve buna uygun hareket edilmedikçe affolur.”buyuruldu. İnsanın kalbine, küfre sebep olan bir düşünce gelince bundan üzülür ve hemen reddederse, bu kısa düşünce küfür olmaz. Farzı yapmamak veya bir haramı yapmak düşüncesi de böyledir. Fakat senelerce sonra kâfir olmaya karar verirse, hatta bunu bir şarta bağlarsa dahi, kâfir olur. Senelerce sonra haram işlemeye niyet ederse, karar verirse, o anda günaha girer.

Hadis-i şerifte; “İnsan, haram işlemeyi kalbinden geçirir, Allah'tan korkarak yapmazsa, hiç günah yazılmaz. Haramı işleyince bir günah yazılır.” buyuruldu. Kalbinden geçirmeye himmet etmek denir. Geçip gitmeyip kalbinde devamlı kalan düşünceye azm ve karar denir. Karar vermenin günah olduğu yukarıda bildirilmişti. Bu günahı Cenab-ı Hak affetmektedir. Kâfir olmaya ve bidat sahibi olmaya niyet etmek haramdır. O anda, öyle olur. Çünkü bu iki niyetin kendileri kötüdür. Kendileri haramdır. Haram işlemek düşüncesi ise harama sebep olduğu için kötüdür. Düşüncenin kendisi kötü değildir, bunu işlemek, yapmak kötüdür. Kötülüğü işlemeyince haramlığın ve günahın kalkması, Allahü Teâlâ nın merhametindendir ve Muhammed Aleyhisselam hürmetine, bu rahmet-i İlahiye onun ümmetine mahsustur. İnsan bir kimsede bulunan nimetin ondan gitmesini istemeyip kendisinde de bulunmasını isterse, haset olmaz. Buna gıpta denir. Gıpta, imrenmek demektir. Güzel huydur. İslamiyetin ahkâmına, yani farzları yapmaya ve haramlardan sakınmaya riayet eden, gözeten salih kimseye gıpta etmek vaciptir. Dünya nimetleri için gıpta etmek tenzihen mekruh olur.

Hadis-i şerifte; “Allahü Teâlâ, Mümin kuluna gayret eder. Mümin de Mümine gayret eder.” buyuruldu. Allahü Teâlâ, gayretinden dolayı, fuhşu haram etmiştir. Allahü Teâlâ bir hadis-i kutside; “Ey âdemoğulları! Sizi kendim için yarattım. Her şeyi de sizin için yarattım. Senin için yarattıklarım, seni, kendim için yaratılmış olduğundan men, gafil ve meşgul etmesin.” buyurmuştur. Başka bir hadis-i kutsîde; “Seni kendim için yarattım. Başka şeylerle oyalanma! Rızkına kefilim, kendini üzme!” buyurmuştur. Yusuf Aleyhisselam'ın; “Sultanın yanında benim ismimi söyle.” demesi gayret-i İlahiyeye dokunarak, senelerce zindanda kalmasına sebep oldu. İbrahim Aleyhisselam'ın, oğlu İsmail'in dünyaya gelmesine sevinmesi, gayret-i İlahiyeye dokunarak, bunu kurban etmesi emrolundu. Allahü Teâlâ nın çok sevdiklerine, bazı evliyaya böyle gayret etmesi çok vaki olmuştur. Gayret, bir kimsede olan hakkına, onun başkasını ortak etmesini istememektir. Allahü Teâlâ nın gayret etmesi, kulunun kötü, çirkin şey yapmasına razı olmamasıdır. Kulun vazifesi, dilediğini yapmak değildir. O'na kulluk etmektir. O'nun emirlerine ve yasaklarına uymaktır. Her dilediğini yapmak, Allahü Teâlâ ya mahsustur. Yalnız O'nun hakkıdır. Kulun kendi dilediğini yapması, günah işlemesi, Allahü Teâlâ nın hakkına ortak olmak olur. Müminin, günah işlemekte, kendisine gayret etmesi lazımdır. Bu da günah işlerken heyecanlanması, kalbininin çarpıntısı, sıkılması ile olur. Müminin kalbi, Allahü Teâlâ nın evidir ve güzel huyların yeridir. Kalbinde, kötü, çirkin düşüncelere yer vermek, çirkinleri güzellere ortak etmek olur. Kalbin buna razı olmaması, çırpınarak mâni olması, gayret olur.

Ensar'ın reisi olan Sa'd bin Ubade hazretleri; “Ya Resulallah! Zevcemi yabancı erkekle bir yatakta görsem, dört şahit görmeden öldüremez miyim?” dedikte; “Evet, öldüremezsin.” buyurdu. Sa'd buna cevaben; “Dört şahit lazım ise de buna tahammül edemem. Hemen öldürürüm.” deyince Resulullah; “Reisinizin sözünü işitiniz! O çok gayurdur. Ben ondan daha çok gayurum. Allahü Teâlâ, benden daha çok gayretlidir.” buyurdu. Yani böyle gayret olmaz. Ben ondan daha gayretli olduğum hâlde İslamiyetin dışına çıkmam. Allahü Teâlâ, en çok gayretli olduğu hâlde bu fuhuşun cezasını hemen vermez, demek istedi. Sa'd'ın haklı olan cezayı vermekte acele etmesinin doğru olmadığına işaret buyurdu. Fıkıh kitapları bildiriyor ki: “Haram işlerken gören her Müslümanın tazir cezası yapması lazımdır. Görenlerin işledikten sonra tazir yapmaları caiz değildir. Bu zaman, ancak hükûmetin ve hâkimin tazir etmesi lazım olur. Zina yaparken görüp öldürenin, mahkemede dört şahit göstermesi lazımdır. Yalnız yemin etmesi kabul olunmaz. Zina yaparken görmüş olan, dört şahit gösteremezse, katil, hâkim tarafından mahkum edilir.”

İnsanların Allahü Teâlâ’ya gayret etmeleri, haram işlenmesini istememekle olur.

Hadis-i şerifte; “Müslümanlara yardım etmeyen, onların iyilikleri ve rahatları için çalışmayan, onlardan değildir. Gece ve gündüz, Allah için ve Kur'an-ı Kerim için ve Resulullah için ve devlet reisi için ve bütün Müslümanlar için nasihat etmeyen kimse de bunlardan değildir.” buyuruldu.

Haset, ibadetlerin sevabını giderir. Hadis-i şerifte; “Haset etmekten sakınınız. Biliniz ki ateş odunu yok ettiği gibi haset de hasenatı yok eder.” buyuruldu. Haset eden, onu gıybet eder, çekiştirir. Onun malına, canına saldırır. Kıyamet günü, bu zulümlerinin karşılığı olarak, hasenatı alınarak ona verilir. Haset edilendeki nimetleri görünce dünyası azap içinde geçer. Uykuları kaçar. Hayır hasenat işleyenlere, on kat sevap verilir. Haset bunların dokuzunu yok eder, birisi kalır. Küfürden başka hiçbir günah, hasenatın sevaplarının hepsini yok etmez.

Günah olduğuna inanmayarak veya İslamiyet’e ehemmiyet vermeyerek haram işlemek ve küfre, irtidada sebep olan işleri yapmak, sevapların hepsini yok eder. Çünkü böyle yapanlar mürted olurlar. Hadis-i şerifte; “Geçmiş ümmetlerden iki kötülük sizlere bulaştı: Haset ve kazımak. Bu sözümle onların başlarını kazıdıklarını anlatmak istemiyorum. Dinlerinin kökünü kazıyıp yok ettiklerini söylüyorum. Yemin ederim ki imanı olmayan Cennet'e girmeyecektir. Birbiriniz ile sevişmedikçe, imana kavuşamazsınız. Sevişmek için, çok selamlaşınız.” buyuruldu.

Bir hadis-i şerifte; “Müslümanlar hayırlı olur. Haset edince hayır kalmaz.” buyuruldu. Diğer bir hadis-i şerifte; “Haset, nemime ve kehanet sahipleri benden değildir.” buyuruldu. Nemime, fitne çıkarmak için, ara açmak için, insanlar arasında söz taşımaktır. Kehanet, bilmediğini söyleyerek, bundan hüküm, mâna çıkarmaktır. (Bilinmeyen şeyleri haber veren, falcılara kâhin denir. Kâhine inanmamalıdır.) Bu hadis-i şeriften, haset edenin şefaatten mahrum kalacağı anlaşılmaktadır. Yani şefaat istemeye hakkı olmayacaktır.

Hadis-i şerifte; “Altı kimse, altı şeyden hesaba çekilip mahşer yerinde azap gördükten sonra Cehennem'e gireceklerdir: Devlet reisleri zulümden, Araplar kavmiyyet gayretinden, köy muhtarları kibirden, tüccarlar hıyanetten, köylüler cehaletten, âlimler hasetten.” buyuruldu. Ticaret ile meşgul olanın, yalan söylemek, faiz ve hile, başkasının malını aşırmak ne demek olduklarının ve bu haramlardan kurtulmanın çarelerini öğrenmesi lazımdır. Köylülerin, yani her Müslümanın, Ehl-i Sünnet itikadını ve ilim-i hâlini bilmesi lazımdır. Bu hadis-i şerif, hasedin din adamlarında daha çok bulunduğunu haber vermektedir.

Tefsir-i Kebir'de diyor ki; “Haset on kısımdır. Bunların dokuzu din adamlarında bulunur. Dünya sıkıntıları on çeşittir. Bunların dokuzu salihlerde bulunur. Zillet on kısımdır. Dokuzu Yahudilerdedir. Tevazu on kısımdır. Dokuzu nasaradadır. Şehvet on kısımdır. Dokuzu kadınlarda, biri erkeklerdedir. İlim on kısımdır. Biri Irak'tadır. İman on kısımdır. Dokuzu Yemen'dedir. Yeryüzünün bereketi on kısımdır. Dokuzu Şam'dadır.” Fahreddini Razî hazretleri, bu tefsirinde, kendi zamanında olanları bildirmiştir.

Resulullah Efendimiz dünyayı teşrif etmeden evvel, Yahudiler harp edecekleri zaman; “Ya Rabbî! Göndereceğini vaat ettiğin ve en çok sevdiğini bildirdiğin, o şerefli peygamber hürmetine.” diyerek dua ederlerdi. Duaları kabul olup Allahü Teâlâ kendilerine yardım ederdi. Resulullah insanları Müslüman olmaya davet edince kendisinin vaat edilen peygamber olduğunu anladılar. Fakat haset ederek, kıskanarak inkâr ettiler. Hasetleri kendilerinin ve gelecek olan nesillerinin ebedî olarak felakete, azaplara sürüklenmelerine sebep oldu.

Allahü Teâlâ, şeytanın şerrinden korunmamızı emrettiği gibi, haset edenin şerrinden de sakınmamızı emretti. Hadis-i şerifte; “Nimet sahiplerinden ihtiyaçlarınızı, gizli olarak isteyiniz. Çünkü nimet sahiplerine haset edilir.” buyuruldu. İhtiyaçlarınızın karşılandığı meydana çıkınca haset olunursunuz. Sırrını saklayan kimse, isterse açığa çıkarır, isterse çıkarmaz. Sırrını açıklayan kimse, çok defa söylediğine pişman olur, üzülür. İnsan, söylemediği sözüne hâkimdir, isterse söyler, istemezse söylemez. Söylediğinin ise mahkumudur. Keşke söylemeseydim, der. Mala, eşyaya emin olan kimselerin çoğu, Esrara emin olmazlar. “Zehebini, zihabını ve mezhebini gizli tut!” sözü meşhurdur. (Zeheb, altın; zihab, itikat; mezhep de işlerde tutulan yol demektir.)

Haset etmek, Allahü Teâlâ’nın takdirini değiştirmez. Boşuna üzülmüş, yorulmuş olur. Kazandığı günahlar da cabası olur. Hazreti Muaviye oğluna nasihat olarak; “Hasetten çok sakın! Hasedin zararları, sende, düşmanından daha önce ve daha çok hasıl olur.” dedi. Süfyan-ı Sevrî; “Haset etmeyenin zihni açık olur.” demiştir. Hiçbir hasetçi muradına kavuşmamıştır. Kimseden hürmet görmemiştir. Haset, sinirleri bozar, ömrünün azalmasına sebep olur. Esma'i diyor ki: “Bir köylüye rastladım. Yüzyirmi yaşındaydı. Çok yaşamasının sırrını sordum. “Çünkü hiç haset etmedim.” dedi.” Ebü'l-Leys-i Semerkandî diyor ki: “Üç kimsenin duası kabul olmaz! Haram yiyenin, gıybet edenin, haset edenin.”

Hasetten kurtulmak için, yukarda yazılı zararlarını bilmek lazımdır. Haset olunanın, dünyada ve ahirette, bundan hiç zararı olmaz. Hatta faydası olur. Haset edenin ömrü üzüntü ile geçer. Haset ettiği kimsede nimetlerin azalmadığını, hatta arttığını görerek, sinir buhranları geçirir. Hasetten kurtulmak için, ona hediye göndermeli, nasihat vermeli, onu methetmelidir. Ona karşı tevazu göstermelidir. Onun nimetinin artmasına dua etmelidir.

Hıkd

Hıkd: Kalb hastalıklarındandır. Hıkd; başkasını aşağı görmek, ondan nefret etmek, kalbinde ona karşı düşmanlık beslemektir. Kendine nasihat verenlere böyle kin beslemek haramdır. Ona hıkd değil, itaat etmek lazımdır. O, Allah'ın emrini yerine getirmiştir. Onu sevmek, hürmet etmek lazımdır. Zulüm edene karşı hıkd haram değildir. Bir alacaklı ölse, bunun hakkı vârislerine ödenmese, kıyamette ödetilir. Zalimi af etmek efdaldir.

Uhud Gazası'nda Resulullah'ın mübarek yüzü yaralanıp mübarek dişi kırılınca Eshab-ı Kiram çok üzüldüler. “Dua et, Allahü Teâlâ, cezalarını versin.” dediler. “Lanet etmek için gönderilmedim. Hayır dua etmek için, her mahluka merhamet etmek için gönderildim.” ve; “Ya Rabbî! Bunlara hidayet et. Tanımıyorlar, bilmiyorlar.” buyurdu. Düşmanlarını affetti. Lanet etmedi. Onlara merhamet ederek, hayır dua etti.

Hadis-i şerifte; “Sadaka vermekle mal azalmaz. Allahü Teâlâ, af edenleri aziz eder. Allah rızası için af edeni, Allahü Teâlâ yükseltir.” buyuruldu. Gülabadî diyor ki: “Bu hadis-i şerifte bildirilen sadaka, farz olan sadaka demektir. Yani zekat demektir. Tevazu edenin taatlerine, ibadetlerine, daha çok sevap verilir. Günahları, daha çabuk affolunur. İnsanın yaratılışında, hayvanî ruhun arzuları bulunmaktadır. Malı, parayı sever. Gazap, intikam, kibir sıfatları görünmeye başlar. Bu hadis-i şerif, bu kötü huyların ilacını bildiriyor. Sadakayı, zekatı emrediyor. Af ederek, gazabı, intikamı temizliyor.”

Hadis-i şeriflerde; “Üç şey kendisinde bulunan kimse, Cennet'e dilediği kapıdan girecektir. Kul hakkını ödeyen, her namazdan sonra onbir defa ihlas suresini okuyan, katilini affederek ölen.” ve; “Üç şeyden biri bulunmayan kimsenin bütün günahlarının af ve mağfiret olunması umulur: Şirke, küfre yakalanmadan ölmek, sihir yapmamak ve din kardeşine hıkd etmemek.” buyuruldu. Hıkdın sebeplerinden biri, gazaptır. Gazap eden, kızan kimse, intikam alamayınca gazabı, hıkd hâlini alır. Gazap, kanın hareketinin artmasından (tansiyonun artmasından), meydana gelir. Allah için gazaba gelmek, iyidir. Dine olan gayretindendir.

Şematet

Şematet; başkasına gelen belaya, zarara sevinmektir. Hadis-i şerifte; “Din kardeşinize şematet etmeyiniz! Şematet ederseniz, Allahü Teâlâ belayı ondan alır size verir.” buyuruldu. Zalimin zulmünden, şerrinden kurtulmak için, onun ölümüne sevinmek, şematet olmaz. Düşmanın başına gelen ölümden başka belalara sevinmek, şematet olur. Hele belaların gelmesine kendisinin sebep olduğunu düşünerek sevinmek, mesela duasının kabul olduğuna sevinmek daha fenadır. Ucub kötü huyuna yakalanmasına sebep olur. Ona gelen belanın, kendisi için mekr ve istidraç olabileceğini düşünmelidir. Ondan belanın giderilmesi için dua etmelidir.

Hadis-i şerifte; “Müminin din kardeşi için, arkasından yaptığı hayır dua kabul olur. Bir melek, Allah, bu iyiliği sana da versin. Âmin, der. Meleğin duası reddedilmez.” buyuruldu. Düşman, zalim olup da kendisine gelen bela, başkalarına zulüm etmesine mâni olursa belanın gelmesine değil de gitmesine sevinmek, şematet olmaz, günah olmaz. Din gayreti olur. Din gayreti, imanın kuvvetli olduğunu gösterir. Allah için gayret etmek iyidir. Hayvanî arzular için gayret etmek iyi değildir. Zalime bela gelmesine sevinmek, yine iyi değildir.

Hicr

Hicr; dostluğu bırakmak, dargın olmak demektir. Hadis-i şerifte; “Müminin Mümine üç günden fazla hicretmesi helal olmaz. Üç geceden sonra ona gidip selam vermesi vacip olur. Selamına cevap verirse, sevapta ortak olurlar. Vermezse günah, ona olur.” buyuruldu. Erkek olsun, kadın olsun, dünya işleri için, Müminin Mümine darılması, yani onu terk etmesi, aradaki bağlılığı kesmesi caiz değildir. Zımmî, yani gayrimüslim muamelatta Müslüman gibidir. İbadetlerden ve nikâhtan başka olan işlere “Muamelat” denir.

[Gayrimüslim vatandaşlara da dünya işleri için, dargın olmak caiz değildir. Onların da güler yüzle, tatlı dille gönüllerini almak, incitmemek, haklarını ödemek lazımdır. Müslüman olsun, kâfir olsun, İslam memleketinde olsun, darülharpte olsun, nerede olursa olsun, hiçbir insanın malına, canına ve ırzına, namusuna dokunmak caiz değildir. İslam memleketinde yaşayan kâfirler ve başka memleketlerden gelen kâfir turistler, kâfir tüccarlar, muamelatta, Müslümanların hak ve hürriyetlerine maliktirler. Kendi dinlerinin icaplarını yapmakta, ibadetlerini yapmakta serbesttirler. İslamiyet, kâfirlere de bu hürriyeti vermiştir. Müslüman, Allah'ın emirlerine uymalı, günah işlememelidir. Hükûmetin kanunlarına karşı gelmemeli, suç işlememelidir. Fitne çıkmasına sebep olmamalıdır. Müslümanlara ve kâfirlere her yerde iyilik yapmalı, herkesin hakkını gözetmelidir. Hiç kimseye zulüm, işkence yapmamalıdır. Müslümanlığın güzel ahlâkını, şerefini, her yerde herkese göstermeli, her milletin İslam dinine sevgili ve saygılı olmasına sebep olmalıdır.]

Dargın olana, üç günden önce gidip barışmak, daha iyidir. Güçlük olmaması için üç gün müsaade edilmiştir. Daha sonra günah başlar ve gün geçtikçe artar. Günahın artması, barışıncaya kadar devam eder. Hadis-i şerifte; “Sana darılana git, barış! Zulüm yapanı affet. Kötülük yapana iyilik et!” buyuruldu. “Esselamü aleyküm.” diyene on sevap verilir. Esselamü aleyküm ve rahmetullah diyene yirmi sevap verilir. Esselamü aleyküm ve rahmetullah ve berekatüh diyene otuz sevap verilir. Cevap vermek de böyledir. Üç günden fazla dargın duran kimse, şefaat olunmazsa, affolunmazsa, Cehennem'de azap görecektir. Günah işleyene, ona nasihat olmak niyeti ile hicr eylemek caizdir, hatta müstehaptır. Allah için darılmak olur. Hadis-i şerifte; “Amellerin ibadetlerin en kıymetlisi, hubb-i fillah ve buğdi fillahtır.” buyuruldu. Hubb-i fillah, Allah için sevmek demektir. Buğd-i fillah, Allah için sevmemek, dargın olmak demektir.

Gazap

Gazabı yenmeye kazm denir. Kazm etmek çok sevaptır. Gayzı, gazabı yenene Cennet müjdelendi. Allah rızası için kazım olan kimse, karşısındakini affedip ona karşılık yapmaz ise Allahü Teâlâ onu çok sever. Cennet'in bunlar için hazır olduğunu bildirmiştir. Hadis-i şerifte; “Bir kimse, Allahü Teâlâ’nın rızası için gazabını defederse, Allah da ondan azabını defeder.” buyuruldu.

Hadis-i şerifte; “Bir Müslümanda üç şey bulunursa, Allahü Teâlâ onu muhafaza ve himaye eder onu sever, merhamet eder. Nimete şükür etmek, zalimi affetmek, gazaba gelince gazabını yenmek.” buyuruldu. Nimete şükretmek, onu İslamiyet’e uygun olarak kullanmak demektir. Hadis-i şerifte; “Gazaba gelen bir kimse, dilediğini yapmaya kâdir olduğu hâlde yumuşak davranırsa, Allahü Teâlâ, onun kalbini, emniyet ve iman ile doldurur.” ve; “Bir kimse gazabını örterse, Allahü Teâlâ onun ayıplarını, kabahatlerini örter.” buyuruldu. İmam-ı Gazalî hazretleri; “Hilm sahibi olmak, gazabını yenmekten daha kıymetlidir.” buyurdu.

Hadis-i şerifte; “Ya Rabbî! Bana ilim ver, hilm ile ziynetlendir, takva ihsan eyle. Afiyet ile beni güzelleştir.” buyuruldu. Abdullah ibni Abbas'a bir kimse sövdü. Buna karşılık olarak; “Bir ihtiyacın varsa, sana yardım edeyim.” buyurdu. Adamcağız başını önüne eğerek ve utanarak özür diledi. Hazreti Hüseyin'in oğlu Zeynelabidin Ali'ye bir kimse sövdü. Elbisesini çıkarıp ona hediye eyledi. İsa Aleyhisselam, Yahudilerin yanından geçerken, kendisine çok kötü şeyler söylediler. Onlara iyi ve güzel cevaplar verdi. “Onlar, sana kötülük yapıyor, sen onlara iyi söylüyorsun dediklerinde; “Herkes, başkasına, yanında bulunandan verir.” buyurdu. Hâlim, selim kimse, daima neşeli, rahat olur. Kendisini herkes metheder. Kıyamet günü, Allahü Teâlâ’nın mağfiretine ve sevaplarına kavuşur.

Hadis-i şerifte; “Gazap, şeytanın vesvesesinden hasıl olur. Şeytan, ateşten yaratılmıştır. Ateş, su ile söndürülür. Gazaba gelince abdest alınız!” buyuruldu. Bunun için gazaba gelince Euzü Besmele ve iki Kul euzü'yü (Felak ve Nas sureleri) okumalıdır. İnsan, gazaba gelince aklı örtülür. İslamiyet’in dışına çıkar. Gazaba gelen kimse, ayakta ise oturmalıdır. Hadis-i şerifte; “Gazaba gelen kimse, ayakta ise otursun. Gazabı devam ederse, yan yatsın!” buyuruldu. Ayakta olanın intikam alması kolaydır. Oturunca azalır. Yatınca daha azalır. Gazap, kibirden doğar. Yatmak, kibrin azalmasına sebep olur. Gazap edince; “Allahümmağfirli zenbi ve ezhib gayza kalbi ve ecirni mineşşeytan.” okumak, hadis-i şerifte emrolundu. Mânâsı; “Ya Rabbî! Günahımı affeyle. Beni kalbimdeki gazaptan ve şeytanın vesvesesinden kurtar.” demektir. Gazaba sebep olan insana yumuşak davranamayan kimse, onun yanından ayrılmalı, onunla buluşmamalıdır.

Cahiller, ahmaklar, gazaba ve tehevvüre, atılganlığa, şecaat ve erkeklik, izzet-i nefs, gayret ve hamiyet diyorlar. Bu, güzel isimlerle gazap kötü huyunu süslüyorlar. Güzelleştiriyorlar. Gazap etmenin iyi olduğunu anlatıyorlar. Bunu methetmek için, büyüklerin gazap ettiklerini gösteren hikayeler de anlatıyorlar. Böyle yapmak, cahilliktir. Aklın noksan olduğunu gösterir. Bunun içindir ki hasta, sağlam olandan, kadın, erkekten, ihtiyar da gençten daha çabuk kızmaktadır. Otuz yaşından küçük olana genç, otuz ile elli arasında olana yetişkin adam, elli yaşından yukarı olana şeyh, yani ihtiyar (yetmişten sonra pîrifani) denir.

İslamiyet’ten, kitaptan almayıp da kendi kafasından çıkarıp sert, hiddetli vaaz vereni dinlemek de bunun gazabına sebep olur. Bunun ilacı, ağır, yumuşak ve tatlı söylemektir. Hazreti Hasan ve Hüseyin, çölde gidiyorlardı. Bir ihtiyarın abdest aldığını gördüler. Abdesti doğru almıyor, şartlarına uymuyordu. Yaşlı olduğu için, böyle abdest sahih olmaz demeye sıkıldılar. Yanına giderek; “Mübarek efendim! Birbirimizden daha iyi abdest aldığımızı söylüyoruz. Bir abdest alalım. Hangimizin haklı olduğunu bize bildir.” dediler, önce Hasan, sonra Hüseyin güzel bir abdest aldılar. İhtiyar, dikkatle baktı. “Evlatlarım! Abdest almasını şimdi sizden öğrendim.” dedi.

İbrahim Aleyhisselam, ikiyüz Mecusîye ziyafet verdi. “Bize ne emredersen yapalım.” dediler. “Sizden bir dileğim var.” buyurdu. “O nedir?” dediklerinde; “Benim Rabbime bir kere secde etmenizi istiyorum.” dedi. Aralarında konuştular. “Bu ihtiyarın ihsanları, ziyafetleri meşhurdur. Bunu kırmayıp bir secde eder, sonra gidip yine tanrılarımıza tapınırız. Bir zararı olmaz.” dediler. Bunlar secdede iken, İbrahim Aleyhisselam; “Ya Rabbî! Gücümün yettiği bu kadar! Daha fazlasını yaptırmak elimden gelmiyor. Bunları hidayete, saadete kavuşturmak, ancak senin kudretindedir. Bunlara Müslümanlık nasip eyle!” dedi. Duası kabul olup hepsi Müslüman oldu.

Haram işleyecek kimseye gizlice nasihat edilir. Haram işlemekte olana, tatlılıkla orada söylenir. Herkese önce gizli, tenhada nasihat vermek, daha tesirli olur. Bir işle meşgul olana, düşünceli olana, üzüntülü olana, sıkıntıda olana bir şey söylemek, bir şey sormak, onu gazaba getirmeye sebep olabilir. Çocuğun ağlaması, bağırması, hayvanın bağırması da böyledir. Böyle gazaba gelmek çok çirkindir. Cansızların hareketinden gazaba gelenler görülmüştür. Bu, daha kötüdür. Koyduğu eşya yerden kayarsa, keseri vurunca kırılmazsa, kızarak söven, vuran, helak eden, yakan kimseler görülmüştür. Kendi yaptığına kızan, bunun için kendine söven, kendine vuran da yok değildir. İbadette kusur ettiği için, kendine kızmak iyidir. Dininde gayret olur, sevap olur. Emirleri ve yasakları sebebi ile hükûmete, hükûmet reisine, Resulullah'a ve hatta Allahü Teâlâ’ya karşı gazaba gelmek, hepsinden fenadır. Küfre sebep olur. “Gazap, imanı bozar.” Hadis-i şerifi, Allahü Teâlâ’ya, Resulullah'a karşı gazabın küfür olduğunu göstermektedir.

Haram işleyeni görünce gazaba gelmek, iyidir. Din gayretinden ileri gelir. Fakat kızınca aklın ve İslamiyet’in dışına taşmamak lazımdır. Ona, kâfir, münafık, deyyus ve diğer fuhuş, çirkin şeyler söylemek, haram olur. Söyleyenin tazir edilmesi, cezalandırılması lazım olur. Haram işleyeni görenin, buna cahil veya ahmak demesine izin verilmiş ise de yumuşak, tatlı söyleyerek nasihat vermek, iyi olur. Hadis-i şerifte; “Allahü Teâlâ, her zaman yumuşak söylemeyi sever.” buyuruldu.

Gazabın mukabili, karşılığı hilmdir. Hilm, gazabını yenmekten daha efdaldir. Hilm, gazaba gelmemek demektir. Aklın çokluğuna alamettir. Hadis-i şerifte; “Gazaba sebep olan şey karşısında hilm göstereni, Allahü Teâlâ sever.” ve; “Allahü Teâlâ, hayâ, hilm ve iffet sahiplerini sever. Fuhuş söyleyenleri ve sarkıntılık yaparak dilenenleri sevmez.” buyuruldu. İffet, başkasının malına göz dikmektir. Fuhuş, çirkin ve ayıp şeylerdir. Resulullah Efendimiz; “Ya Rabbî! Bana ilim, hilm, takva ve afiyet ihsan eyle!” duasını çok söylerdi. İlm-i nafi; kelam, fıkıh ve ahlâk ilimleridir. Afiyet, dinin ve itikadın bidatlerden, amelin ve ibadetin afetlerden, nefsin şehvetlerinden, kalbin heva ve vesveseden ve bedenin hastalıklardan selamet bulması, kurtulması demektir. Resulullah'tan duaların efdali hangisidir diye soruldukta; “Allahü Teâlâ’dan afiyet isteyiniz, imandan sonra afiyetten daha büyük nimet yoktur.” buyurdu. (Afiyete kavuşmak için, çok istiğfar etmelidir.) Hadis-i şerifte; “İlim ve sekine sahibi olunuz! Öğrenirken ve öğretirken yumuşak söyleyiniz! İlim ile tekebbür etmeyiniz!” buyuruldu. Sekine, ağır başlı, vakar sahibi olmaktır.

Hadis-i şerifte; “İslamiyet’e uyan ve yumuşak olan kimseyi, Cehennem ateşi yakmaz.” ve; “Yumuşak olmak, bereket getirir, işinde taşkınlık ve gevşeklik yapmak, gaflete sebep olur.” buyuruldu. Hadis-i şerifte; “Rıfk sahibi olmayan kimseden hayır gelmez!” ve; “Rıfk, insana ziynet verir, kusurlarını giderir.” buyuruldu.

Hadis-i şerifte; “İlim, öğrenmekle, hilm de gayretle hasıl olur. Allahü Teâlâ, hayırlı şey için çalışanı, maksadına kavuşturur. Kötülükten sakınanı, ondan korur.” buyuruldu.

Gadr

Gadr: Gazabı meydana getiren sebeplerden birisi de gadr yani ahdinde ve misakında durmamaktır. Bir tarafın söz vermesine vaat denir. İki kimsenin sözleşmelerine ahd denir. Yemin ile kuvvetlendirilen vaade misak denir. Karşılıklı sözleşilene, önceden haber vermeden sözünü bozmak gadr olur. Devlet reisi, kâfirlerle yapmış olduğu muahedeyi bozmak lazım geldiğini anlarsa, onlara haber vermesi vaciptir. Haber vermeden evvel bozması caiz değildir. Hadis-i şerifte; “Gadr eden kimse, kıyamet günü kötü şekilde cezasını görecektir.” buyuruldu. Gadr etmek, haramdır. Kâfirlere verilen ahdi dahi korumak vaciptir.

Hadis-i şerifte; “Emin olmayan kimsede iman yoktur. Ahdini bozan kimsede din yoktur.” buyuruldu. Bu hadis-i şerif emanete hıyanet edenin imanı kâmil olmaz, buna ehemmiyet vermezse, imanı kalmaz, demektir.

Hıyanet

Hıyanet: Kalb hastalıklarındandır. Hıyanet etmek de gazaba sebep olur. Hıyanet de haramdır. Münafıklık alametidir. Hıyanetin zıddı emanettir, emin olmaktır. Hıyanet; birine kendini emin tanıttıktan sonra o emniyeti bozacak iş yapmak demektir. Mümin, herkesin malını, canını emniyet ettiği kimsedir. Emanet ve hıyanet, malda olduğu gibi, sözde de olur. Hadis-i şerifte; “Meşveret edilen kimse emindir.” buyuruldu. Yani onun doğruyu söyleyeceğine ve sorulanı başkalarından gizleyeceğine emanet olunur, güvenilir. Onun, doğru söylemesi vaciptir. İnsan, malını, emniyet ettiği kimseye bıraktığı gibi, doğru söyleyeceğine emin olduğu kimse ile istişare eder, danışır.

Allahü Teâlâ mealen; “Yapacağın işi önce meşveret et.” (Âl-i İmran suresi: 159) buyuruyor. Meşveret, yani danışmak, insanı pişman olmaktan koruyan bir kale gibidir. Meşveret olunacak kimsenin, insanların hâlini, zamanın ve memleketin şartlarını bilmesi lazımdır. Buna siyaset bilgisi denir. Bundan başka, aklı, fikri kuvvetli, ileriyi gören, hatta sıhhati yerinde olması lazımdır. Meşveret olunan kimsenin, bilmediğini veya bildiğinin aksini söylemesi günahtır. Hata ile söylemesi günah olmaz. Yukardaki şartları taşımayan biri ile meşveret edilirse, her iki tarafa günah olur. Din ve dünya işlerinde bilmeyerek fetva verene, melekler lanet eder. Bir kimse zararlı olduğunu bilerek bir emir verse, hıyanet etmiş olur.

Vaadini Bozmak

Vaadini bozmak: Vaadinde durmamak da gazaba sebep olur. Bir taraftan verilen söze vaat iki taraftan yapılan sözleşmeye ahd denir.

Hadis-i şerifte; “Münafıklık alâmeti üçtür: Yalan söylemek, vaadini ifa etmemek, emanete hıyanet etmek.” buyuruldu. Vaadinde durmaya gücü yetmezse, münafıklık alâmeti olmaz. Kendisine mal veya söz yahut sır emanet olunan kimsenin bunlara hıyanet etmesi, münafıklık olur.

Buharî'de yazılı olan, Amr bin As hazretlerinin oğlunun bildirdiği hadis-i şerifte; “Dört şey münafıklık alâmetidir. Emanet olunana hıyanet etmek, yalan söylemek, vaadini bozmak ve ahdine gadr etmek ve mahkemede doğruyu söylememek.” buyuruldu. İbn-i Hacer buyurdu ki: “Nifak yani münafıklık, zahirin batına uymaması demektir. Sözü, özüne uymaz. İtikat edilecek şeylerde münafıklık yapmak, küfürdür, işlerinde ve sözlerinde münafıklık yapmak, haram olur. İtikatta, imanda münafıklık, diğer küfürlerden daha fenadır.”

İfa etmek yerine getirmek niyeti ile vaat yapmak caizdir, hatta sevaptır. Böyle vaadi ifa etmek vacip değildir, müstehaptır. İfa etmemek tenzihen mekruh olur. Hadis-i şerifte; “Bir kimse, yapmak niyeti ile verdiği sözü tutamazsa günah olmaz.” buyuruldu.

Su-i Zan

Su-i zan: Günahının af olunmayacağını zannetmek, Allahü Teâlâ’ya su-i zan olur. Müminleri haram işleyici yani fasık zannetmek, su-i zan olur. Su-i zan haramdır. Haram işlediğini öğrenerek, bilerek onu sevmemek, su-i zan olmaz. Buğd-i fillah olur, sevap olur. Din kardeşinin ayıbını görünce ona hüsn-i zan etmeli, teviline çalışmalıdır. Onu islah etmelidir. Kalbe gelen hatıra, düşünce, su-i zan olmaz. Zan etmek, yani kalbin o tarafa kayması, su-i zan olur.

Ayet-i kerimede mealen; “Ey iman edenler! Su-i zan etmekten kendinizi koruyunuz! Zan etmenin bazısı günahtır.” (Hucurat suresi: 12) buyuruldu. Hadis-i şerifte; “Su-i zan etmeyiniz. Su-i zan, yanlış karar vermeye sebep olur. İnsanların gizli şeylerini araştırmayınız, kusurlarını görmeyiniz, münakaşa etmeyiniz, haset etmeyiniz, birbirinize düşmanlık etmeyiniz, birbirinizi çekiştirmeyiniz, kardeş gibi sevişiniz. Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, yardım eder, onu, kendinden aşağı görmez.” buyuruldu.

Müslümanın Müslümanı öldürmesi haramdır. Bir hadis-i şerifte; “Müslüman Müslümanın canına, malına ve ırzına saldırmaz. Allahü Teâlâ bedenlerinizin kuvvetine, güzelliğine bakmaz. Amellerinize de bakmaz. Kalblerinize bakar.” buyuruldu. Allahü Teâlâ kalblerde olan ihlasa ve Allah korkusuna bakar. Amellerin, ibadetlerin kabul edilmesi için, yani sevap verilmesi için, hem şartlarına uygun olması, hem de ihlas ile niyet edilmesi lazımdır. “İbadet sahih olursa, kabul edilir. Niyete bakılmaz.” demek, ilhad olur, zındıklık olur. Allah rızası için yapılmayan hayrat, hasenat ve ibadetler, kabul edilmez. “Allahü Teâlâ, kalbe bakar. İyi niyetle yapılan her şeyi kabul eder.” demek de cahil şeyhlerin, tarikatçıların sözleridir.

Hadis-i şerifte; “Allahü Teâlâ’ya hüsn-i zan ediniz.” buyuruldu. Ayet-i kerimede mealen; “Ey günahı çok olan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah, günahların hepsini affeder. O, sonsuz mağfiret ve nihayetsiz merhamet sahibidir.” (Zümer suresi: 53) buyuruldu. Şartlarına uygun tövbe yapılınca her türlü küfrü ve her türlü günahı muhakkak affeder. Dilerse, küfürden başka günahları tövbesiz de affeder. Hadis-i kutsîde; “Kulum beni nasıl zan ederse, ona zan ettiği gibi muamele ederim.” buyuruldu. Kabul edeceğini zan ederek tövbe edeni affeder.

Hadis-i şeriflerde; “Allahü Teâlâ’ya hüsn-i zan etmek, ibadettir.” ve; “Kendisinden başka ilah olmayan Allahü Teâlâ’ya yemin ederim ki Allahü Teâlâ kendisine hüsn-i zan ederek yapılan duayı, elbette kabul eder.” ve; “Kıyamet günü, Allahü Teâlâ bir kulunun Cehennem'e atılmasını emreder. Cehennem'e götürülürken arkasına dönerek, ya Rabbî! Dünyada sana hep hüsn-i zan ettim, deyince onu Cehennem'e götürmeyiniz! Kulumu, bana olan zannı gibi karşılarım buyurur.” buyuruldu. Salih veya fasık olduğu bilinmeyen Mümine hüsn-i zan etmelidir. Fasık ve salih olmasının ihtimali müsavi ise şek, şüphe denir. Müsavi değil ise fazla olana “zan”, az olana “vehm” denir.

Mala Muhabbet

Mala muhabbet: Malı, haram yoldan kazanmak, haramdır. Helal mala düşkün olmak, sevmek mekruhtur. Hadis-i şerifte; “Altına ve gümüşe tapınanlara lanet olsun!” buyuruldu. Dünya peşinde koşmak, şehvetleri peşinden koşmaktan daha fenadır. Mal, para peşinde koşmak, Allahü Teâlâ’nın emirlerini unutturursa, bundan büyük felaket olmaz. Allah zikri, düşüncesi bulunmayan kalbe şeytan yerleşir. Şeytanın en büyük hilesi, insana hayırlı işler yaptırarak kendisini salih, iyi zan ettirmesidir. Böyle kimse, kendisinin kulu olur, kendine tapınır. Hadis-i şerifte; “Geçen ümmetlerin her birine fitneler verildi. Benim ümmetimin fitnesi; mal ve para toplamak olacaktır.” buyuruldu. Dünyalık peşine düşerek, ahireti unutacaklardır.

Hadis-i şerifte; “Allahü Teâlâ, insanları yaratırken, ecellerini, ömürlerini ve rızıklarını takdir etmiştir.” buyuruldu. İnsanın rızkı değişmez, azalmaz ve çoğalmaz ve zamanından geri kalmaz. İnsan, rızkını aradığı gibi, rızık da sahibini arar. Çok fakirler vardır ki zenginlerden daha iyi, daha mesut yaşar. Allahü Teâlâ kendisinden korkanlara, dinine sarılanlara, ummadıkları yerden rızık gönderir.

Hadis-i kutsîde; “Ey dünya! Bana hizmet edene hizmetçi ol! Sana hizmet edene güçlük göster!” buyuruldu. Hadis-i şerifte; “Ya Rabbî! Beni sevenlere, hayırlı mal ver. Bana düşmanlık edenlere, mallarını ve çocuklarını düşman eyle!” buyuruldu.

Bir Yahudi öldü. Bir köşk ile iki oğlu kaldı. Köşkü taksimde anlaşamadılar. Duvardan şöyle bir ses geldi: “Benim için birbirinize düşman olmayınız. Ben bir padişah idim. Çok yaşadım. Mezarda yüzotuz sene kaldım. Sonra toprağımla çanak çömlek yaptılar. Kırk sene evlerde kullandılar. Kırıldım. Sokağa atıldım. Sonra benimle kerpiç yaptılar. Bu duvarın inşasında kullandılar. Birbirinizle dövüşmeyiniz. Siz de benim gibi olacaksınız.”

Hasan Çelebi, Mevakıf kitabının haşiyesinde diyor ki: “Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin hasta oldular. Hazreti Ali, Hazreti Fatıma ve hizmetçileri kız, çocuklar iyi olursa, üç gün oruç tutacaklarını adadılar, iyi oldular. İftarda yiyecekleri yoktu. Bir Yahudiden üç sa' arpa ödünç aldılar. (Bir sa' 3500 gramdır.) Hazreti Fatıma, bir sa' arpayı un yaptı. Bununla beş ekmek pişirdi. Çünkü beş kişi idiler, iftar yaklaşınca bir fakir gelip; “Ey Resulullah'ın evlatları! Ben bir fakir Müslümanım. Bana bir yiyecek veriniz. Allah da sizi Cennet nimetleri ile doyursun!” dedi. Ekmekleri buna verip aç yattılar. Ertesi gün oruca niyet ettiler. Hazreti Fatıma, ikinci sa' arpadan beş ekmek daha pişirdi. İftar zamanında bir yetim geldi. Bunları da ona verip yine aç yattılar. Üçüncü gün de oruca niyet ettiler. Üçüncü sa'dan beş ekmek daha hazırladı. İftar zamanı bir esir gelip yiyecek istedi. Bunları da ona verdiler. Allahü Teâlâ, Resulullah'a ayet-i kerime göndererek, bunların nezirlerini ve isarlarını meth ve sena buyurdu.

Müdahene ve Müdara

Müdahene ve müdara: Kudreti olduğu, gücü yettiği hâlde haram işleyene mâni olmamak müdahene olur. Haramı işleyene veya yanında bulunanlara olan saygısı yahut dine olan bağlılığının gevşekliği, müdaheneyesebep olmaktadır. Fitne olmadığı, yani dinine veya dünyasına veya başkalarına zarar olmadığı zaman, haram ve mekruh işleyene mâni olmak lazımdır. Mâni olmamak, susmak haram olur. Müdahene etmek, haram işlemeye razı olmayı gösterir. Susmak çok yerde iyidir. Fakat hakkı, hayrı söyleyecek yerde susulmaz.

“Ya Resulallah! Geçmiş ümmetlerden bir kısmına zelzele ile azap yapıldı. Toprak altında kaldılar. Bunların arasında salihler de vardı.” denildikte; “Evet, salihler de birlikte helak oldular. Çünkü Allah'a isyan olunurken susmuşlardı. Onlardan ayrılmamışlardı.” buyurdu. Hadis-i şerifte; “Ümmetimden bir kısmı, kabirlerinden maymun ve hınzır şeklinde kalkacaklardır. Bunlar Allahü Teâlâ’ya isyan edenlerin arasına karışanlar, onlarla beraber yiyip içenlerdir.” ve; “Allahü Teâlâ, bir âlime ilim ihsan edince Peygamberlerden aldığı gibi, bundan da misak alır.” buyuruldu. İlmini, lazım olduğu zaman söylemekten çekinmeyeceğini söz verir. “Bir kimse, Allahü Teâlâ’nın ihsan ettiği ilmi, lazım olduğu zaman söylemezse, kıyamet günü boynuna ateşten tasma takılacaktır.” hadis-i şerifi ve; “Kendilerine ilim ve hidayet verdiğimiz kimseler, ilimlerini insanlardan saklarlarsa, Allah'ın ve lanet edenlerin lanetleri bunların üzerine olsun!” mealindeki Bakara suresi 159. ayet-i kerimesi müdahene etmenin haram olduğunu göstermektedir. Müdahenenin zıddı, karşılığı, “Gayret” ve salabettir. Ayet-i kerimede; “Allah yolunda cihat ederler, kötülenmekten korkmazlar.” buyuruldu. Dinde, gayret ve salabeti olanların; malları, canları, sözleri ve kalemleri ile Allah rızası için cihat etmeleri lazım olduğu, bu ayet-i kerimede bildirilmektedir. Hadis-i şerifte; “Çok acı olsa da hakkı söyleyiniz.” buyuruldu.

Bir zahit, Mervan halifenin yanında çalgı çalanları görünce çalgı aletlerini kırdı. Mervan, bunun, arslanların arasına bırakılmasını emretti. Arslanların yanında, hemen namaza durdu. Arslanlar, bunu, yalamaya başladılar. Sabah olunca bunu arslanların yanından alıp halifeye getirdiler. “Arslanlardan korkmadın mı?” dedi. “Hayır, onlardan korku, hatırıma gelmedi. Bütün geceyi düşünceli geçirdim.” dedi. “Ne düşündün?” dedi. “Arslanlar beni yalayınca tükürükleri temiz midir, necis midir? Allahü Teâlâ, namazımı kabul etti mi, etmedi mi? diye düşündüm.” dedi.

Kendisine veya başkalarına zarar gelmek korkusundan dolayı iyiliği emretmek ve haramı menetmek mümkün olmazsa, böyle fitneye mâni olmak için susmaya, müdara etmek denir. Kalbi, haramı menetmek istediği hâlde müdara yapmak caizdir. Hatta, sadaka sevabı hasıl olur. Müdara ederken, tatlı dilli ve güler yüzlü olmak lazımdır. Talebeye ders verirken de müdara yapılır. İmam-ı Gazalî buyurdu ki: “İnsanlar, üç kısımdır. Bir kısmı, gıda gibidir. Herkese, her zaman lazımdır, ikinci kısmı, ilaç gibidirler, ihtiyaç zamanında lazım olurlar. Üçüncü kısmı, hastalık gibidir. Bunlara ihtiyaç olmaz. Fakat kendileri insanlara musallat olurlar, bulaşırlar. Bunlardan kurtulmak için, müdara etmek lazımdır.” Müdara, caizdir. Bazen de müstehap olur.

Evinde, zevceye müdara etmeyen kimsenin rahatı, huzuru kalmaz. Resulullah'a bir misafir geldi. “İçeri alınız! O, kötü bir insandır.” buyurdu. İçeri girince onunla tatlı ve neşeli konuştu. Gidince yumuşak konuşmasının sebebi soruldukta; “Kıyamette, en kötü yerde bulunacak kimse, dünyada zararından korunmak için ikram olunandır.” buyurdu. Hadis-i şerifte; “Sıkılmadan açıkça haram işleyen kimseyi gıybet etmek caiz olduğu gibi, şerlerinden korunmak için bunlara müdara etmek de caizdir. Fakat müdara, müdahene şeklini almamalıdır.” buyuruldu. Müdara, dini veya dünyayı zarardan kurtarmak için, dünya menfaatinden vermektir. Müdahene, dünya ele geçirmek için, dinden vermektir. Zalime müdara ederken kendisi ve zulümleri metholunmaz.

Gıybet Etmek

Gıybet etmek: Belli bir Müminin veya zımmî kâfirin ayıbını, onu kötülemek için arkasından söylemek, gıybet olur. Gıybet, haramdır. Dinleyen, o kimseyi tanımıyorsa, gıybet olmaz. Gıybet olunan kimse bunu işitirse, üzülür. Bedeninde, nesebinde, ahlâkında, işinde, sözünde, dininde, dünyasında, hatta elbisesinde, evinde, hayvanında bulunan bir kusur, arkasından söylendiği zaman, bunu işitince üzülürse, gıybet olur. Kapalı söylemek, işaret ile hareket ile bildirmek, yazı ile bildirmek de hep söylemek gibi gıybettir.

Bir Müslümanın günahı ve kusuru söylendikte, hafızların, din adamlarının, elhamdülillah biz böyle değiliz demeleri, gıybetin en kötüsü olur. Birisinden bahsederken; “Elhamdülillah! Allah, bizi hayâsız yapmadı.” gibi, onu kötülemek, çok çirkin gıybet olur. Falanca kimse çok iyidir, ibadette şu kusuru olmasa, daha iyi olurdu demek, gıybet olur. Allahü Teâlâ Hucurat suresi 12. ayet-i kerimesinde mealen; “Birbirinizi gıybet etmeyiniz!” buyurdu. Gıybet; çekiştirmek demektir. Birisini gıybet etmek, ölmüş insanın etini yemek gibi olur buyuruldu.

Hadis-i şerifte; “Kıyamet günü, bir kimsenin sevap defteri açılır. Ya Rabbî! Dünyada iken, şu ibadetleri yapmıştım. Sahifede bunlar yazılı değil, der. Onlar, defterinden silindi, gıybet ettiklerinin defterlerine yazıldı, denir.” ve; “Kıyamet günü bir kimsenin hasenat defteri açılır. Yapmamış olduğu ibadetleri orada görür. Bunlar seni gıybet edenlerin sevaplarıdır, denir.” buyuruldu. Ebu Hüreyre diyor ki: Resulullah ile oturuyorduk, içimizden birisi kalkıp gitti. “Ya Resulallah! Rahatsız olup gitti.” denildi. “Arkadaşınızı gıybet ettiniz, etini yediniz.” buyurdu. Hazreti Aişe diyor ki: “Resulullah'ın yanında, bir kadının uzun olduğunu söyledim. “Ağzında olanı çıkar!” buyurdu. Tükürdüm. Ağzımdan et parçası çıktı.” Allahü Teâlâ sıfatları, özellikleri, cisim şeklinde göstermeye kâdirdir.

Allahü Teâlâ, Musa Aleyhisselam'a vahyeyledi ki: “Gıybet edip tövbe etmeyen kimse, Cehennem'e en önce girecektir.” İbrahim Edhem hazretleri bir yemeğe davet edilmişti. Sofrada, çağrılanlardan birinin bulunmadığı söylenince; “O ağır kimsedir.” denildi. İbrahim bin Edhem; “Gıybet edildi.” buyurdu ve çıkıp gitti. Hadis-i şerifte; “Bir kimse için söylenen kusur, onda varsa, bu söz gıybet olur. Yoksa bühtan yani iftira olur.” buyuruldu. Dindeki kusurları söylemek mesela namaz kılmaz veya şarap içer veya sirkat (hırsızlık) eder veya söz taşıyıcıdır demek ve dünyadaki kusurlarını söylemek, mesela sağırdır, şaşıdır demek, gıybet olur. Dindeki kusurları, onu kötülemek için söylenirse, gıybet olur. Onun ıslahını düşünerek söylerse gıybet olmaz. Acıyarak söylemek de gıybet olmaz denildi. Bu köyde, namaz kılmayan var veya komünist var, hırsız var demek, gıybet olmaz. Çünkü belli bir şahıs söylenmemiştir.

Bir kimse, namaz kılar, oruç tutar, hem de insanlara eli ile zarar verir. Mesela döver, mallarını gaspeder, sirkat (hırsızlık) eder, yahut dili ile zarar verir. Mesela söver, iftira eder, gıybet eder, söz taşır. Aşikâre yapılan fısk ve haramları ve bidatleri söylemek, gıybet olmaz. Bunları menetmesi için hükûmete haber vermesi, günah olmaz. Bir kimse, babasından gizli haram işleyince babasının mâni olacağını bilenin, babasına söylemesi veya yazarak bildirmesi lazımdır. Mâni olacağı bilinmiyorsa, haber vermek caiz olmaz. Çünkü düşmanlığa sebep olur.

Birinin zararlarını, ona acıdığı için veya başkalarının ondan sakınması için söylerse, gıybet olmaz. Onu kötülemek için söylerse, gıybet olur. Altı kişinin kusurlarını, ayıplarını arkasından söylemek, gıybet olmaz. Ona acıdığı için söylemek, ona mâni olunması için söylemek, fetva almak için söylemek, Müslümanları onun şerrinden korumak için söylemek, o kusur, ona isim olmuş ise onu bu isim ile tanıtmak mecburiyetinde olmak. Aşikâre, herkesçe bilinen fıskı, bidati ve zulmü söylemek. Kızarak, onu kötülemek niyeti ile söylenen, gıybet olur. Satılmakta olan malın kusurunu müşteriye söylemek, satıcıyı gıybet etmek olmaz. Evlenecek erkeğe, nikâh edeceği kızın ayıbını, kusurunu haber vermek, gıybet olmaz, nasihat olur. Bir şeyi bilmeyene nasihat vermek vaciptir. Açıkça haram işleyenin ve zulmedenin, açık olmayan başka ayıplarını bildirmek, gıybet olur.

Hadis-i şerifte; “Hayâ cilbabını çıkaran kimseyi söylemek gıybet olmaz.” buyuruldu. Cilbab, kadınları örten şeylerin ismidir. Hayâ cilbabını çıkarmak, açıkça haram işlemek demektir. Hadis-i şerif, böyle kimsenin hayâsı olmadığını işaret etmektedir. İmam-ı Gazalî ve bazı âlimler, açık günah işleyenin ve başkalarının kusurunu söylemenin gıybet olmasında, onu kötülemek, şart değildir, dediler. Bunun için gıybet etmekten çok sakınmak lazımdır.

İnsanı gıybet etmeye sürükleyen sebepler çoktur. Burada onbiri bildirilecektir: Ona karşı düşmanlık, yanında olanların fikirlerine uymak düşüncesi, sevilmeyen bir kimseyi kötülemek, kendisinin o günahta bulunmadığını bildirmek, kendinin ondan üstün olduğunu bildirmek, haset etmek, yanında bulunanları güldürmek, şakalaşmak, onunla alay etmek, ummadığı kimsenin haram işlemesine hayretini bildirmek, buna üzüldüğünü ona acıdığını bildirmek, haram işlediği için onu sevmediğini bildirmek. Gıybet, insanın sevaplarının azalmasına, başkasının günahlarının kendisine verilmesine sebep olur. Bunları, her zaman düşünmek, insanın gıybet etmesine mâni olur.

Gıybet, üç türlüdür: Birincisinde, ben gıybet etmedim, onda bulunan şeyi söyledim, der. Böyle söylemek küfür olur. Çünkü harama helal demiş olur. İkincisinde, gıybet olunana duyurmaktır. Büyük haram olur. Tövbe etmekle affedilmez. Onunla helalleşmek de lazım olur. Üçüncüsünde, gıybet olunanın bundan haberi olmaz. Tövbe ve istiğfar etmekle ve ona hayır dua etmekle affolur.

Yanında gıybet yapıldığını işiten kimse, buna hemen mâni olmalıdır. Hadis-i şeriflerde; “Din kardeşine, onun haberi olmadan yardım eden kimseye, Allahü Teâlâ, dünyada ve ahirette yardım eder.” ve; “Yanında, din kardeşine gıybet edilince gücü yettiği hâlde ona yardım etmeyen kimsenin günahı, dünyada ve ahirette kendisine yetişir.” ve; “Bir kimse, dünyada din kardeşinin ırzını korursa, Allahü Teâlâ, bir melek göndererek, onu Cehennem azabından korur.” ve; “Bir kimse, din kardeşinin ırzından bir şeyi korursa, Allahü Teâlâ, onu Cehennem azabından korur.” buyuruldu. Gıybet yapılırken, orada bulunan kimse, korkmazsa, söz ile korkunca kalbi ile reddetmezse, gıybet günahına ortak olur. Sözünü kesmesi veya kalkıp gitmesi mümkün ise bunları yapmalı. Eliyle, başıyla, gözüyle menetmesi kâfi gelmez. Açıkça, sus, demesi lazımdır. Gıybet etmenin kefareti, üzülmek, tövbe etmek ve onunla helalleşmektir. Pişman olmadan helalleşmek, riya olur, ayrı bir günah olur.

Muhammed Hadimî hazretleri, Berika kitabında, el afetlerini anlatırken diyor ki: “İnsana ve yemeklere zarar veren karıncaları, eziyet etmeden ve suya atmadan öldürmek caizdir, içinde karınca bulunan odunu, yere vurup silkeledikten sonra yakmak caizdir. Fare, bit, pire, akrep ve çekirgeyi her zaman öldürmek caizdir. Her canlıyı yakmak mekruhtur. Zarar veren kediyi, kuduz köpeği ve yırtıcı hayvanları keskin bıçakla kesmek, vurmak ve zehirlemek caizdir. Dövmek caiz değildir. Dövmek, terbiye için olur. Hayvanın aklı olmadığı için terbiye edilmez, öldürülmesi vacip olanı, başka çare bulunmadığı zaman yakarak öldürmek caiz olur.”

Haramlara bakmak kısmında buyuruyor ki: “Üç şey, göze cila verir: Yeşilliğe, akarsuya ve güzel yüze bakmak.” ve; “Üç şey gözü kuvvetlendirir: Sürme çekmek, yeşilliğe ve güzel yüze bakmak.” hadis-i şerifleri, bakması helal olan kimselere bakmanın faydasını bildirmektedir. Yoksa, yabancı kadınlara, kızlara bakmak, gözü zayıflatır ve kalbi karartır. Hakim, Beyhekî ve Ebu Davud bildiriyorlar ki: Ebu Ümame'nin bildirdiği hadis-i merfuda; “Yabancı bir kızı görüp de Allahü Teâlâ’nın azabından korkarak, başını ondan çeviren kimseye Allahü Teâlâ ibadetlerin tadını duyurur.” buyuruldu. İlk görmesi af olunur. Bir hadis-i şerifte; “Allah için yapılan cihatta düşmanı gözleyen veya Allah korkusundan ağlayan veya haramlara bakmayan gözler, kıyamette Cehennem ateşini görmeyeceklerdir.” buyuruldu.

Berika kitabının üçyüzonuncu sahifesinde diyor ki: “Buharî ve Müslim'deki hadis-i şerifte; “İnsanların en hayırlısı, benim asrımda bulunan Müslümanlardır (Yani Eshab-ı Kiramdır). Onlardan sonra en iyileri, onlardan sonra gelenlerdir. (Yani Tabiîndir). Onlardan sonra da en iyileri, onlardan sonra gelenlerdir. Onlardan sonra gelenlerde, yalan yayılır. Bunların sözlerine ve işlerine inanmayınız!” buyuruldu.

Berika'nın üçyüzseksenbeşinci sahifesinde diyor ki: “Tasavvuf büyüklerinin çoğu, derin âlim ve müçtehit idiler. Kutb-i irşatların hepsi böyleydi. Buharî'deki hadis-i şerifte; “İlim üstaddan öğrenilir.” buyuruldu. Marifet ise keşif ve ilham ile hâsıl olur. İlim, keşif ile ilham ile hâsıl olmaz, ilmin kaynağı Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerdir.” Üçyüzyetmişyedinci sahifesinde diyor ki: “Tasavvuf büyüklerinin çoğu müçtehit idi. İmam-ı Gazalî, Süfyan-ı Sevrî ve İbrahim bin Edhem böyleydi. Kutb-i irşatlar böyleydi.”

Berika'da, mide afetlerinde diyor ki: “Yemesi, içmesi haram olan şeyler şunlardır: “Haram li aynihi” denilen, kendileri haram olan şeylerdir. Leş, hınzır eti, şarap böyledir. Çok içince sarhoş yapan sıvıların, azını içmek de haramdır. Mahmasa hâlinde olan, yani açlıktan ölmek üzere olan ve ikrah edilen, yani öldürmekle korkutulan kimseden başkalarının bunları yemeleri, içmeleri haramdır.

Kendileri haram olmayıp Darülharpteki kâfirlerden dahi gasp, sirkat, rüşvet yolu ile alınan veya Darülislamda kâfirden dahi fasit akit, yani şartlarına uymadan yapılan sözleşme ile satın alınan şey. Bu şey, mülk olur ise de mülk-i habistir. Kullanması haramdır. Geri vermek, alınmış olan bulunmazsa, fakirlere sadaka olarak vermek lazımdır. Doyduktan sonra yemek haramdır. Toprak, çamur gibi zararlı şey yemek. Zehirli şeyler. Bakır çalığı, zehir karıştırılmış yemek, zehirli ot, kokmuş et. Kurtlanmış et, meyve, peynir de böyledir. Alışkanlık yapan uyuşturucu maddeler. Esrar otu, afyon, morfin, benzin böyledir. Bunları ilaç olarak tabibin kullanması caizdir. Necaset, idrar, damardan çıkıp akan kan, pislik böyledir. Temiz, fakat iğrenç olan şeylerdir. Sümük, kurbağa, sinek, yengeç, midye gibi şeylerdir.”

Berika kitabında diyor ki: Kalb afetlerinin otuzaltıncısı, vekahattır. Vekahat, hayânın az olması demektir. Hayâ, çirkin şey yapmaktan, ayıplanmaktan çekinmektir. Türkçede, utanmak, sıkılmak denir. Hadis-i şerifte; “Allahü Teâlâ’dan hayâ ediniz!” buyuruldu. Allahü Teâlâ’dan hayâ etmek, şehvetlerini, yani nefsin isteklerini terk etmekle olur. Hayâsı olan, Allahü Teâlâ’dan korkar. O'nun, razı olmadığı işlerden ve sözlerden kaçınır.

Bir hadis-i şerifte; “Hayâ imandandır. Fuhuş söylemek, cefadandır, iman Cennet'e, cefa Cehennem'e götürür.” buyuruldu. Hayâ ve iman birlikte bulunur. Biri yok olursa, diğeri de yok olur. Kadın hayâsı, erkek hayâsından dokuz kat fazladır. Bir hadis-i şerifte; “Fuhuş insanın lekesi, hayâ, ziynetidir.” buyuruldu. Hayânın en kıymetlisi, Allahü Teâlâ’dan utanmaktır. Ondan sonra Resulullah'tan hayâdır. Daha sonra insanlardan hayâ etmektir.

El-A'lam; cilt-7, sh. 68

Esmaü'l-Müellifîn; cilt-2, sh. 313

El-Mecmu fi'l-Meşhud; sh. 46

Mu'cemü'l-Matbuat; sh. 808

Mu'cemü'l-Müellifîn; cilt-11, sh. 301

Osmanlı Müellifleri; cilt-1, sh. 296

Tabakatü'l-Usuliyyin; cilt-3, sh. 116

Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye; (49. Baskı) sh. 1080

Yeni Rehber Ansiklopedisi; cilt-8, sh. 214

İslam Ahlakı; sh. 71

Hadimî ve Hadimîler; sh. 85

Menakıbu'l-Veli el-Müfti el-Hadimî fî Esnai'l-Murakabe (Reşid Efendi, nr.1017); 140b vr

Muhammed Hadimî Hayatı Eserleri ve Tasavvufî Görüşleri (Halil İbrahim Şimşek, Konya-2010)

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası