HAFNAVÎ

Muhammed bin Salim Hafnavî Halvetî Evliyanın büyüklerinden
A- A+

Evliyanın büyüklerinden. İsmi Muhammed bin Salim Hafnavî Halvetî'dir. Künyesi Ebü'l-Mekarim olup lakabı Şemseddin'dir (veya Necmeddin). 1101 (m. 1690)'da Mısır'ın Bilbis şehrinin Hafna köyünde doğdu. 1181 (m. 1767) senesinde Kahire'de vefat etti. Karafe Kabristanı'na defnedildi.

Seyyid olan Hafnavî, on dört yaşında babasıyla birlikte Kahire'ye giderek Ezher'e kaydoldu. Şemseddin Büdeyrî, Îd bin Ali Numrusî ve Abdullah bin Salim el-Basrî gibi âlimlerden icazet aldı. Şafiî fıkhı başta olmak üzere tefsir, hadis, kelam gibi ilimlerde söz sahibi oldu. Ezher'de ders okutmaya başladı.

Hafnavî, otuz yaşından sonra tasavvuf yoluna girdi. Mukrî' lakabıyla bilinen Şeyh Ahmed Şazilî Mağribî'den ilim ve edep öğrendi. Hocasının verdiği günlük vazifeleri yerine getirirdi. 1133 (m. 1721) senesinde Şam'dan Mısır'a gelen Seyyid Kutbuddin Mustafa Bekrî ile görüştü. Tanışmasına, onun talebelerinden Seyyid Abdullah Selfitî vesile oldu. Huzuruna varınca selam verip edeple oturdu. Seyyid Bekrî de ona dikkatlice nazar etti. Aralarında konuşma olmadan bir müddet bakıştılar. Aralarında bir muhabbet bağı husule geldi. Kalbleri birbirine bağlandı. Seyyid Bekrî, kendisine bir talebe geldiğinde önce ona istihare yapmasını emrederdi. Hafnavî'ye bir şey buyurmadı. Bu hâli onu sevdiğine, talebe olarak kabul ettiğine ve kalblerinin birbirlerine iyice bağlandığına alâmet idi. Daha sonra Seyyid Bekrî'nin sohbetlerinde yetişti. Verdiği dersleri yaptı. Nefsiyle mücadele etti. Onun ıslahına çalıştı. Bir gece rüyasında Seyyid Bekrî ile Şeyh Ahmed Şazilî'yi birlikte gördü. Birbirleriyle kendisi hakkında konuşuyorlardı. Daha sonra bu rüyasını Seyyid Bekrî'ye anlattı. O da; “Bu senin bize bağlanmana alâmettir. Bu bâtınî bir yakınlıktır. Nasıl ki Selman-ı Farisî ve Süheyb-i Rumî Ehl-i Beyt'ten sayıldılar. Sizin de bizimle yakınlığınız buna benzer.” buyurdu.

Hafnavî, Seyyid Mustafa Bekrî'nin en üstün talebelerinden oldu. Zamanının büyükleri arasına girdi. Çok kerametleri görüldü. Talebelerinden Allame Şeyh Hasan Şemmetü'l-Mısrî, onun kerametlerini ihtiva eden bir eser yazdı. Kitabın altıncı bölümünde onun kerametlerini bildirdi. Üstün hâllerinden ve kerametlerinden bazıları şunlardır:

Hocam Hafnavî gönülden geçen şeyleri bilirdi. Birgün kalbimden bir şey geçirdim. Sonra da huzuruna vardım. Hocam bana içimden geçenleri söyleyiverdi. Yaptığım fakat kimsenin bilmediği işlerden de haber verirdi. Birgün beni eve gönderdi ve; ‘Benden önce eve git.’ buyurdu. Giderken yolda arkadaşlarımla karşılaştım. Onlar bana; ‘Hazreti Hüseyin'in kabrini ziyarete gidelim.’ dediler. Ben de hocamın sözünü söyledim. O zaman; ‘Hocan biraz gecikir. O eve gelmeden önce ziyaretimizi yapar döneriz.’ dediler. Onlara uyup Hüseynî Mescidi'ne gittik. Orada ziyaretimizi yaptık. Sonra Hocamızın evine döndük. Onun henüz eve dönmediğini öğrenince sevindim. Bu sebepten de Allahü Teâlâ ya hamdettim. Daha sonra hocam eve geldi. Kapıyı açtım. Hocam neşeyle bana nazar ederek; ‘Nerede idin?’ buyurdu. Ben de; ‘Burada idim efendim.’ dedim. O tekrar; ‘Doğruluk en güzelidir, nerede idin?’ buyurdu. O zaman başımdan geçenleri anlattım. Bana; ‘Hocana karşı yalan söylemekten çok sakın.’ buyurdu. O zamandan beri yalandan çok korkarım.

Birgün onun arka tarafında bulunuyordum, içimden; ‘Önünde dursaydım yüzünü görmekle şereflenirdim.’ diye geçti. O zaman bana döndüler ve; ‘Peki karşımda dur. Her ne kadar sen beni görmesen de ben seni görüyordum.’ buyurdular.

Birgün arkadaşım Şeyh Hasan ile dünya işleri ve kimya ilminden konuştuk. Bu işlerle meşgul olmaya söz verdik. Sonra da Hocamız Hafnavî'nin huzuruna gittik. Kimya ilmi ve dünya işlerinden bahsettiler. Dünyanın çok aşağı olduğunu, gönül bağlamaya değmediğini buyurup şu manâdaki beyti okudular: Mecnun'a; Leyla'dan bahsedilse ve ona; ‘Leyla'ya kavuşmak mı yoksa dünya ve içindekilerine kavuşmak mı istersin?’ dense, Mecnun der ki: ‘Leylam'ın nalınından bir toz tanesi bana her şeyden daha sevgili, bela ve dertlere karşı şifa vericidir.’

Hafnavî Mısır'daki bir zat için; “Önce emirlik sonra da kendisine bir sancak verilecek. Sonra de Hac için emir olacak.” buyurdu. Dediği gibi oldu. Birgün huzurunda idim. İçimden Allahü tealaya temcid ve tazim edeyim diye geçti. Sonra da nasıl temcid ve tazim edeyim diye sordum. O zaman gayet açık olarak; “Ya Rabbahü, Ya Mucibe men deahü.” diye söyle buyurdu.

Hicazlı bir zat, Anadolu'dan gelirken Mısır'a uğradı. Hafnavî'yi ziyaret etti ve görüşürlerken; “Efendim vatanıma dönmek istiyorum. Hac vaktine yetişmek arzumdur. Vakit de çok darlaştı.” diye arz etti. Hafnavî de; “İnşaallah kırk gün sonra evine ve hac vaktine kavuşursun.” buyurdu. O zat hazırlığını yapıp sefer için yola koyuldu. O zat daha sonra Mısır'a geldi. Doğruca Hafnavî'yi ziyarette bulundu. Ona; “Efendim geçen gelişimde buyurduğunuz gün sayısını hatırımda tuttum. Sizden ayrılıp evime kavuştuğumda tam buyurduğunuz günde geldiğimi anladım.” dedi.

Birgün huzuruna vardığımda çok sıkıntılı ve üzüntülü hâli vardı. Sebebini sorduğumda; “Hacıların şu anda büyük bir tehlike karşısında olduğunu hissediyorum, içlerinde talebelerimden bazıları da bulunuyor.” dedi. Aradan bir zaman geçti. Biz o vakti tespit ettik. Daha sonra hacılardan haber aldığımızda, tam o günlerde bir tehlike ile karşılaştıklarını, sonra yollarını değiştirince kurtulduklarını söylediler.

Bir defasında hocası Seyyid Mustafa Bekrî onu imtihan etti. Ona; “Söyle bakalım bu gece gönlümden geçen ve yapmak istediğim şey nedir?” diye sordu. Hafnavî hiç düşünmeden söyleyiverdi. O da; “Doğru söyledin. Hakikaten içimden geçen o idi.” buyurdu.

Birgün Hafnavî'nin arkasında sabah namazını eda ettikten sonra kandil söndü. Orada bulunan birkaç kişi kandili yakmak için kalktı. Hafnavî onlara oturmalarını işaret etti ve kendisi namazdan sonra okuduğu zikrine devam etti. Bir taraftan da kandile bakıyordu. Uzun zaman bakmaya devam etti. Bir müddet sonra kandil parlak ışıkla yanmaya başladı. Her tarafı gündüz gibi aydınlattı.

Şeyh Ali Miyehî anlatır: “Seyyid Abdurrahman Ayderusî Kahire'ye geldiğinde, Hafnavî'yi ziyaret etti. Aralarındaki muhabbet bağı çok kuvvetli idi. Ayderusî'nin evime teşriflerini çok arzu ederdim. Fakat kendimi çok aşağı gördüğümden, benim gibi aşağı bir kimsenin evine böyle mübarek bir zatı davet etmekten hayâ ediyordum. Nihayet bu arzumu Hafnavî'ye arz ettim. Buyurdu ki: ‘İnşaallah o sana gelecek. Arzu ederse fakirler yemeği olan seridden (tirit) yer. Onu çağırma, kendine de fazla ikramda bulunma.’ Ben de sözüne uydum. Hicaz'a sefer arzumdan da vazgeçtim. Çok geçmeden Ayderusî evime teşrif etti. Ona; ‘Efendim size sadece serid (tirit) hazırlayacağım.’ dedim. ‘Olur.’ buyurup bizimle sohbete başladı. Üstad Hafnavî'nin faziletlerinden bahsetti. Ayderusî bir ara; ‘Şimdi onun Malta Adası'ndaki çok garip bir hadisesini anlatayım.’ deyip şunları anlattı:

Malta'daki Müslümanlardan bir esir orada bir mescide uğradı. İçerideki zikri işitip onlara; ‘Hangi zatın bildirdiği vazifeleri okuyorsunuz?’ dedi. Onlar da; ‘Şeyh Hafnavî'nin.’ dediler. O kişi o zaman; ‘Ya Rabbî! Bu zat hürmetine senden istiyorum. Eğer bu zat evliya ise esirlikten kurtulmamı nasip et.’ diye yalvardı. Akşam olduğunda esiri yine zindana kapadılar. Esir o gece bir rüya gördü. Rüyasında bir zat kendisine eğerli ve sefere hazır bir at getirdi. ‘Buna bin ve sür.’ buyurdu. O da ona binip sürdü. Deniz kenarına kadar geldi. İskenderiyye'ye gitmek üzere bir gemi bulup atı ile birlikte ona bindi. Gemi, İskenderiyye limanına vardı. Adadaki esir zat karaya çıktı. O esnada uykudan uyandı ve kendisini İskenderiyye'de buldu. Boynunda zindanda taktıkları zincir bukağı yoktu.

SAHTE TARİKATÇI

Hafnavî, birgün âlim bir zatla yolda giderken, karşılarına kendisinin velî olduğunu iddia eden birisi çıktı ve; “Siz ikiniz önümüzdeki Cuma gününde vefat edersiniz.” dedi. O zaman Hafnavî; “Yemin ederim ki sen yalancısın.” buyurdu. Yanındaki âlim, o adamın sözleri tesirinde kalıp ölümden korktu ve; “Efendim ona yalancı demeyiniz, doğru olabilir.” dedi. Hafnavî o zaman; “Bu Cuma geçtiği gibi sonraki Cumalar da geçecek. Hâlâ bu adamın söylediğine inanıyor musun?” dedi.

Hakikaten Cumalar gelip geçti. O zaman Hafnavî bu âlime; “Bu adam yalancının biridir. Sözümüze hâlâ inanmadın mı?” buyurdu. O âlim; “Şimdi inandım.” dedi. Hafnavî; “O kendisinin velî olduğunu iddia eden, fakat aslında işleri eşkıyalık olan biridir. Allahü tealanın farz kıldıklarını yerine getirmez. Ne oruç tutar, ne namaz kılar. Sözleri onun dinden çıkmış bir zavallı olduğunu gösteriyor.” buyurdu.

Doğruca Şeyh Hafnavî'nin huzuruna gidip başından geçenleri haber verdi. O da tebessüm buyurdu. Şeyh Hasan Adevî dedi ki: Hafnavî'nin aynı zamanda çeşitli yerlerde görüldüğünü çok kimseler bildirdi. Kim kendisini vesile edip yardım istese, Allahü tealanın izniyle hemen onun yardımına koşardı. Şeyh Hasan Sebinî ve talebeleri onun bu hâlinden haber verdiler.

Hafnavî ne zaman aç olarak uyusa, uykusunda önüne nefis yemekler getirilir, o da onları yer ve uyandığında da doymuş olduğunu hissederdi. Bu hâli Muhammed Aleyhisselam'ın hususiyetlerinden biriydi. Hazreti Resulullah bir hadis-i şeriflerinde; “Rabbim beni yedirir ve içirir.” buyurdu.

Şeyh Hasan Mısrî anlatır: “Birgün sırtımda meşhur Keşmir şalı olduğu hâlde Kahire'nin bir caddesinde yürüyordum. Şalı düşünmeden Ezher Camii'ne girdim. O zaman bir haberci gelip beni Hafnavî'nin çağırdığını söyledi. Ben de oraya gitmek için yola koyuldum. Giderken şalım hatırıma geldi. Sırtımda yoktu. Aradım, bulamadım. Yanımdaki haberciye de şalımı bulamadığımı söyledim. Bu hâl ile Hafnavî'nin huzuruna vardım. Beni gülerek karşıladı. İçimden; ‘Eğer siz Allahü tealanın sevgili bir kulu iseniz, şalımı bulursunuz.’ diye geçti. O zaman, o; ‘Sübhanallah! Şimdiye kadar kerametlere inanmamışsın. Lakin şu an bile bereket ve kerametler zuhur ediyor. İnşaallah anlarsın.’ buyurdu. O zaman yanımdaki arkadaşıma gizlice; ‘Şimdi şalım muhakkak bulundu.’ dedim. O; ‘Bu nasıl oldu?’ dedi. Ben de; ‘Zira Hafnavî'nin senin için keramet var sözünü söylemesiyle bulunduğuna inandım. Şimdi bunu gizli tutuyorum.’ dedim. Daha sonra huzurundan çıkıp Ezher Camii'ne gittim. Oraya varınca bana; ‘Buraya birisi gelip sizi sordu. Sizin onda şalınız varmış. Şu adrese gidip onu alacakmışsınız.’ dediler. Ben de doğruca oraya gittim. O zatı buldum. Şalımı bana teslim etti. Sonra Hafnavî'nin huzuruna gittim. Bana; ‘Şalına kavuştun mu?’ buyurdu. Ben de; ‘Evet efendim.’ dedim. Bana tebessüm ettiler.

KABRİNE GİDİNİZ

Hafnavî, Seyyid Ahmed Bedevî için tertiplenen bir mevlit cemiyetinde idi. Sevenlerinden birisi, tam onsekiz senedir konuşamıyordu. Yakınları onu alıp Hafnavî'ye getirdiler. “Muradımız bunun konuşması için himmetinizi istemektir.” diyerek dua talebinde bulundular. O da; “Bu öyle bir şeydir ki ancak Allahü tealanın kudretiyle olur.” buyurdu. Onlar dua istemekte ısrar ettiler. O zaman Hafnavî dayanamayıp; “O hâlde şimdi doğruca Seyyid Ahmed Bedevî'nin kabrine gidiniz. Gece orada kalsın ve uyusun. Sabahleyin bana getirin.” buyurdu. Sabahleyin onu getirdiler. Hafnavî, konuşamayan kişiye; “Şimdi Lâ ilâhe illallah kelime-i tayyibesini söyle.” diye üç defa buyurdu. Allahü tealanın izni ve keremi ile o kişi konuşmaya başladı. Daha sonra da bu hâlini herkese göstererek huzurdan ayrıldı.

Bir geminin yelkeni deniz ortasında yırtıldı. Gemi olduğu yerde dönmeye başladı. Gemidekiler bir gün bir gece böyle kaldılar. Çok sıkıntılı oldu. Tayfalardan birisi rüyasında Hafnavî'yi gördü. Hafnavî ona; “Yırtık falan yerdedir.” diyerek yerini tarif etti. O zaman tayfa uyandı. Rüyasını gidip kaptana anlattı. Beraberce gidip oraya baktılar. Buyurulduğu gibiydi.

Orasını tamir edince geminin dönmesi durdu. Bu defa gemiyi sürükleyecek rüzgâr kesildi. Gemide, Hafnavî'yi sevenlerden birisi vardı. O gece rüyada ona; “Sabahleyin inşallah sefer müyesser olur. Rüzgâr eser.” buyurdular. O kişi sabahleyin rüyasını kaptana anlattı. Kaptan rüzgârın eseceğine pek ihtimal vermedi. O da; “Sen hareket emri ver. Rüzgâr eser.” dedi. Az sonra da Allahü teala onlara çok tatlı, tam arzu ettikleri bir rüzgâr gönderdi.

Zalim bir vali, Hafnavî'nin bir talebesinin elindeki kıymetli yüzüğü elde etmek istedi. Adamını o talebeye gönderip onu istetti. Talebe, korkusundan vermek zorunda kaldı. Yalnız o adama; “Falan yerdeki Hocam Hafnavî'ye uğra; ‘Senin talebelerinden birisinin bir yüzüğü varmış. Vali bunun haberini almış. O yüzüğü almam için beni gönderdi, işte yüzüğü aldım, gidiyorum.’ de.” diye tenbih etti. Valinin adamı denileni yaptı. Hafnavî o esnada sofrada yemekte idi. Celallenip ayağa kalktı ve; “Sanki neye muhtaç ki onun yüzüğünü elinden alıyor. Bu zulümdür. Biz bu işi, Allahü tealanın sevgili kullarına havale ettik.” buyurdu. Çok geçmeden vali Mısır'dan kovuldu. Cezasını gördü.

Nil Nehri'nin suları bazı seneler azalırdı. İnsanlar bu sebepten kuraklık sıkıntısı çekerlerdi. Yine böyle bir senede, sevdikleri, Hafnavî'ye gelip durumu arz ettiler. O da Fatiha-i şerifeyi okudu. O gece nehrin suları Allahü tealanın izniyle çoğaldı. İnsanlar kuraklık sıkıntısından kurtuldular.

Hafnavî'nin bir talebesi çok hastalandı. Ayağa hiç kalkamıyordu. Hocasına haber gönderip durumunu arz etti. Hafnavî bunun üzerine hasta talebesinin yanına gitti. Oraya gidince talebe sanki hiçbir rahatsızlığı yokmuş gibi ayağa kalktı.

Şeyh Hasan anlatır: İkinci defa Kahire'ye gelişimde, rüzgâr olmadığı için gemi yola çıkamadı. Gemiden inip Mısır'daki Hafnavî'nin huzuruna gittim. Orada günlerce kaldım. Bir ara ona; “Efendim dua buyurun da Allahü teala rüzgâr göndersin. Gemiler yerine ulaşsın.” dedim. Birkaç gün geçmeden yine aynı şeyi söyledim. O zaman; “İnşaallah bu gece kuzeyden rüzgâr eser.” buyurdu. Hakikaten o gece rüzgâr esti. Gemiler yerine ulaştı. Bu zamanda rüzgâr esmesine bütün denizciler şaştılar. Harikulade bir iş olduğunu söylediler.

Nil Nehri'nde gemiyle gidiyorduk. Çok sıcak bir gündü. Güneşin harareti dayanılmayacak gibiydi. Bizimle birlikte olanlardan biri, kalkıp bizi güneşin hararetinden koruyacak bir gölgelik yapmak istedi. Ona; “Otur gölgelik yapma. Denizi seyredelim. Hocamız keramet ehlidir. Onun bereketi ile Allahü teala güneşin önünde bulut yaratır.” dedim. Az sonra bir bulut gelip gölgelik yaptı. Rahat bir şekilde yerimize ulaştık.

Çok yağmurlu bir günde Ezher Camii'ne gidiyordum. Arkadaşlarım bana; “Nereye gidiyorsun? Yağmur bardaktan dökülür gibi yağıyor.” dediler. Ben de Ezher Camii'ne gittiğimi söyledim ve inşallah hocamıza Allahü teala keramet ihsan eder, gidip gelinceye kadar yağmur yağmaz dedim. Çok geçmeden yağmur dindi. Rahatça gidip geldim.

Şeyh Muhammed Münir anlatır: “Bir zaman Hafnavî'yi ziyaret için Kahire'ye gittim. Talebeleri beni onun huzuruna götürdüler. Sohbetlerini dinledim. Onun yanında kaldım. Nihayet geri dönmek için izin istedim. İzin verince yanından ayrıldım. Bulak'a geldim. Daha sonra onun yanında bir şey unuttuğum hatırıma geldi. Bir talebemi ona gönderdim. Talebem oraya varınca Hafnavî onu kapıda karşılayıp niye geldiğini sormuş. O da unuttuğum şeyi söylemiş ve onu almış. Daha sonra Hafnavî ona oruçlu olup olmadığını sormuş. O da oruçlu olduğunu söylemiş. O zaman Hafnavî ona; ‘Yavrum bilhassa bu günlerde oruç sana meşakkatli olur. Üstelik sen misafirsin. Orucun da nafiledir. Sen iftar et öyle git.’ demiş.

Talebem onun sözüne ehemmiyet vermeden yola koyulmuş. Yolda salatalık satan birini görmüş. Ondan bir miktar hıyar almış. Oruçlu olduğunu unutup yolda giderken yemeye başlamış. O esnada kendisini çölde bulmuş. Şaşkınlıkla; ‘Sübhanallah, sanki Tih çölündeyim, buraları da neresidir? Ben neredeyim? Bulak şehri nerede kaldı?’ diye hayretler içine düşmüş. Birisi ile karşılaşıp ona Bulak yolunu sormuş. O da böyle bir şehir bilmediğini söyleyince bir başkasına sormuş aynı cevabı almış. Korkudan ve o yerlerin meşakkatinden çok bîtap hâle düşmüş. Daha sonra bu hâlinin sebebi kendisi olduğunu anlayarak; ‘Hafnavî benim orucumu açarak gitmemi söylemişti. Onu dinlemedim. Emrine karşı geldim. Günah işledim. Ey Hafnavî hazretleri imdadıma yetiş. Ben ne yaparım?’ diyerek ağlamaya başlamış. Kesin olarak söz verip; ‘Bundan sonra Allahü tealanın sevgili kullarına muhalefet etmeyeceğim.’ demiş. O anda kendini salatalık aldığı zatın karşısında görmüş. Talebem sonra da Bulak şehrine geldi. Gecikme sebebini sorduğumda başından geçen hadiseyi bana böylece bildirdi.”

Yine Şeyh Münir anlatır: Her sene Seyyid Ahmed Bedevî'nin mevlidinde bulunurdum. Yine önceki âdetim üzere mevlide geldim. O sene kıtlık senesi idi. Yiyecek içecek az bulunuyordu. Seyyid Ahmed Bedevî'nin talebeleri, sevenleri ve yolunda olanlardan çok kimse mevlide gelmişti. Bunlara azık nasıl yeter diye düşündüm. Doğruca Hafnavî'ye gittim ve durumu arz ettim. O bana; “Şimdi git. Eski âdetin üzere elinde ne varsa hiçbir şeyi eksiltmeden sofranı kur. Hazırlığını bitirince bana haber ver.” buyurdu. Dediğini yaptım. Haber verdim. Hafnavî oraya geldi, sofranın üst tarafına oturdu. İnsanlar grup grup gelip sofraya oturdular. Her bir grup yiyip içti ve doyarak gitti. Orada yemedik içmedik kimse kalmadı. Her mevlit zamanında böyle yaptık. Yiyecek ve içecekler arttı.

Hac yolculuğu konaklarının birinde Seyyid İsmail isminde Hindistanlı bir zat ile tanıştım. Gemiyle Kahire'ye gidiyordum. Beni görünce önce selam verdi. Açık bir şekilde ismimi söyledi. Bu hâli ile onun ariflerden bir zat olduğunu anladım. Bana; “Gece rüyamda Resulullah Efendimizi gördüm. Bana sizin geminizi kastederek; ‘Gemi batacak.’ buyurdu. Sonra da; ‘O gemide Şeyh Hafnavî'nin evladından biri var.’ buyurdu. Ben de; ‘Ya Resulallah! Şeyh Hafnavî hâl sahibi bir zattır. Onun evladının olduğu gemi nasıl batar?’ dedim. Resulullah bana; ‘O kurtulacak ve selametle menziline ulaşacak.’ buyurdu.” dedi. Bu zat akılları hayran bırakan sözler söyledi. Onun evliyadan olduğuna kanaat getirdim. Hiç su içmiyordu. Susadığında yanındaki hububattan alıyordu. Bu dağlarda yalnız başına yaşayan bir zat olduğunu haber verdi.

O gecenin sabahında hakikaten gemi battı. O gemiden ben kurtuldum. O zatın haber verdiği şekilde Süveyş'e vardım. Süveyş'e vardığımda yanımda bazı sevdiklerimin muhafaza için verdikleri emanet eşyaları vardı. Haksız yere vergi alanlardan korumam için bana vermişlerdi. Kontrol yerine vardığımızda, Hocam Hafnavî'ye iltica edip yalvardım, bir Fatiha okudum ve; “Efendim bu zalimlerin gözlerinden bizleri koru.” dedim. Daha sonra oradan geçtik. Onlardan kimse bize bir şey sormadı. Bizde olan şeylerden de bir şey istemediler.

Bir zaman birkaç arkadaşımla seyahate çıkmış gidiyorduk. Yolda mola verdik. Oraya bazı kimseler geldi. Bize; “Yol tehlikelidir, biz sizleri koruruz, sizinle beraber gelmek istiyoruz. Üstelik silâhlarımız var.” dediler. Onlara biz de silâhlıyız deyince silâhlarımızı sordular. O zaman onlara; “Bizim silâhımız hocamız Hafnavî'dir.” dedik. Onlar bu cevabımıza güldüler ve alay ettiler. Onlara; “Biz şimdi yola çıkıyoruz. Sizin himayenize ihtiyacımız yok. Bakalım sizin silâhlarınız size fayda verecek mi görürüz.” diyerek oradan ayrıldık. Onları orada bıraktık. Selametle hiçbir tehlike ile karşılaşmadan Süveyş'e vardık. Daha sonra o kimselerin helak olduklarını, mallarının alındığını pek azının kurtulduğu haberini aldık.

Hafnavî çok heybetli bir zattı. İnsanların eziyet ve sıkıntılarına sabrederdi. Bazen de sert olarak nazar ederdi. Böyle nazar ettiği kimselerin çeşitli cezalara uğradıkları görüldü.

Şeyh Ahmed Fevî, rüyasında Resulullah Efendimizi gördü. Resulullah Efendimiz kendisine; “Allahü teala, Hafnavî'ye zamanındaki sevdiklerine şefaat etme izni verdi.” buyurdu. Hasan Şemme der ki: “Kahire'ye geldiğimde bu menkıbeyi duydum. Bunu bir türlü kabul edemiyordum. Hocası Seyyid Bekrî de onun asrında yaşamış idi. O gece bir rüya gördüm. Sanki kıyamet kopmuş idi. İnsanlar mahşer yerinde toplanmıştı. O zaman Allahü teala insanları hesaba çekiyordu. Hocamın başında bir taç vardı. Hocası Seyyid Bekrî ve sevdikleri de arkasında duruyordu. Sanki ondan şefaat bekliyorlardı. Koşarak ona gittim. Ellerine sarıldım. Bana; ‘Asrımda yaşamış sevdiklerimize bak. Şimdi git onları arkamda bir saf yap.’ buyurdu. Çok kalabalık idiler. Bir yardımcı ile buyurduğunu yaptım. Daha sonra günün korku ve telaşıyla huzuruna gittim ve ağlamaya başladım. Bana niçin ağladığımı sordu. Sonra beni göğsüne bastırdı ve yeşil cübbesiyle örttü. Sonra da; ‘Korkma, üzülme. Biz bu kapıdan gireriz.’ buyurup Cennet kapısını işaret etti.”

Hafnavî hazretleri 1149 (m. 1736)'da hocası Seyyid Bekrî'yi ziyaret için Kudüs'e gitti. Orada dört ay kaldı. 1171 (m. 1758)'de Ezher şeyhliğine getirildi. Vefatına kadar bu vazifesine devam etti. Hafnavî'nin yolu Ticaniyye, Rahmaniyye, Derdiriyye, Ezheriyye ve Mervaniyye kolları ile devam etmiştir. Meşhur âlim İbn-i Abidin hazretleri Hafnavî'nin soyundandır.

Eserleri:

1- Haşiye ala Şerhi'l-Azizî ale'l-Camii's-Sagir: Hadis ile alâkalıdır. 1324'te Kahire'de basılmıştır.

2- Enfesü nefaisi'd-dürer: Busayrî'nin kasidesinin şerhinin haşiyesi olup 1322'de Kahire'de basılmıştır.

3- Es-Semeratü'l-behiyye fî esmai'ssahabeti'l-Bedriyye: 1940'ta Kahire'de basılmıştır.

4- Haşiye ala Şerhi's-Semerkandî ale'r-Risaleti'l-Adudiyye: 1320'de İstanbul'da basılmıştır.

5- Haşiye ale'l-fevaidi'ş-Şinsevriyye: Feraiz ilmi ile alâkalıdır.

6- Risale tefeallahu bi't-taklid fi'l-füru fî usuli'l-fıkh

7- Risale teteallakü bi butlani'l-meseleti'l-müleffeha

8- Muhtasaru Risaleti'n-Nevevî fîmâ yetaallaku bi'l-kıyam li ehli'l-fadl ve gayri zalik

9- Haşiye ala Şerhi'l-Üşmunî

10- Risale fî fadli't-tesbih ve't-tehlil

11- Feraidü avaidi Cebriyye

12- Ed-Dürretü'l-behiyyeti'l-bahire fî beyani ali'l-beyti'l-müşerrefeti bihimi'l-Kahire

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası