Tebe-i tabiînden meşhur Arap dili ve grameri âlimi. İsmi Halil bin Ahmed bin Amr bin Temim; künyesi, Ebu Abdurrahman'dır. Ezdî, Yahmedî, Basrî nisbetleriyle de tanınır. 100 (m. 718) senesinde Umman'da doğup, 175 (m. 791) tarihinde, Basra'da vefat etmiştir. Babasının, Resulullah Efendimizden sonra Ahmed ismini alan ilk zat olduğu söylenir.
Horasan'a seyahati dışında daha çok Basra'da yaşamıştır. Eyyub Sahtiyanî, Asım el-Ahvel, Osman bin Hadır, Avvam bin Havşeb ve başkalarından hadis-i şerif ve Arap lisanının inceliklerini öğrenmiştir. Ondan da, Hammad bin Zeyd, Nadr bin Şümeyl, Eyyub bin Mütevekkil, Esmaî, Harun bin Musa en-Nahvî, Vehb bin Cerir bin Hazım ve daha başka âlimler hadis-i şerif ve Arapça öğrenmişlerdir. Sünnî bir itikada sahip olup her yıl hacca giderdi.
Halil bin Ahmed, Arap dili gramerinin tespiti ve harflerin mahreçlerine (çıkış yerlerine) göre dizilen hususi bir lugat tertibiyle ilgili bir çalışma yapmıştır. Bununla birlikte Arap nazım usüllerinin tespit ve izahı ve dille ilgili çeşitli hususların, kendisinden önce yapılan tüm izahların toplanıp tasnif ve tertip edilmesi suretiyle Arap dili ve edebiyatını bir ilim şubesi hâline getirmiştir. Böylece İslam dünyasının yetiştirdiği en büyük filolog unvanına hakkıyla sahip olmuştur.
Arap dilinin gramerinde dağınık halde bulunan girift meselelere getirdiği izahlar bugün bile değerini korumaktadır. Aynı zamanda aruz sistemini ortaya koyuşu, İslam harflerinde yanlış okumayı önleyeceği imla sistemini getirmesi, orijinal bir lugat yapması onun ilminin derinliğini gösteren en bariz hususlardandır. Süryanî harflerle yazılmış bir Arapça metni, hiç Süryanice bilmeden; Yunanca yazılmış bir mektubu da bir ay çalışarak çözmesi onun zekasının ve kabiliyetinin yüksekliğine işaret etmektedir.
Hiç tarifini bilmediği bir göz ilacının, kabını koklayarak terkibini çözmesi, onun mantık silsilesinin yüksekliğini göstermektedir. Lugat âlimlerinin bir kısmı, **“Kitabü'l-ayn”**ın onun eseri olmadığını, ancak onun böyle bir eser yazmaya başladığını, başlangıç kısımlarını tertip edip, buna “Ayn” ismini verdiğini bildirmişlerdir. Bu eserin o vefat ettikten sonra talebelerinden Nadr bin Şümeyl, Müerrice s-Sedusî, Leys bin Muzaffer, Nasr bin Ali el-Cehdamî ve başkaları tarafından tamamlandığı; fakat sonradan yazılanların, Halil bin Ahmed'in yazdıklarına muvafık (uygun) olmadığından, onun yazdıklarının çıkartıldığı söylenmiştir. Bu yüzden, Halil bin Ahmed'den sonra yazılan kitapta, onun yapması mümkün olmayan hatalar mevcuttur.
İslamiyetten önce, ileri seviyede kullanılan aruzu sistemli bir hale getirip, “İlm-i Aruz” denmesine Halil bin Ahmed sebep olmuştur. Aruz ilmi; nazımda vezinlerin çeşitli incelik ve özelliklerinin doğru bir şekilde nasıl kullanılacaklarını bildirir. Aruzu çok geniş bir şekilde inceleyen Halil bin Ahmed, aruz ilmine yeni birçok bilgiler kazandırmış, bu ilmin en önde gelen, birinci sınıf mütehassısı olmuştur. O, aruz ilmini önce beş bölüme ayırmış, sonradan bundan on beş bahri çıkarıp, geliştirmiştir. Meşhur nahv âlimi (Arapça dili gramercisi) Ahfeş buna bir bahr daha ilave etmiştir. Bunun ismi Habeb'dir. Aruz'un her bir bölümüne bahr denir.
Halil bin Ahmed, salih, akıllı, halim (yumuşak huylu) ve vakur (ağırbaşlı) bir zat idi. Basra'da babasından kalma bir bahçenin geliri ve doğancılık ile geçinirdi. Kamıştan yapılmış basit bir evde otururdu. Zamanın âlimleri ondan övgüyle bahsetmişlerdir. Hammad bin Zeyd onun için; “Halil bin Ahmed, daha önce İbadiye denilen bozuk bir fırkanın itikadında idi. Fakat Allahü Teâlâ ona, Eyyub Sahtiyanî hazretlerinin sohbetiyle şereflenmeyi nasip edip, Ehl-i Sünnet itikadına döndürdü.” demiş, Nadr bin Şümeylde; “Çok mütevazi bir zat idi.” diye bildirmiştir. Sayrafî de; “Nahv (Arap dili grameri) meselelerini halletmekte zirvede olup kendisini tamamen ilme vermişti. Basra emiri, çocuklarına ders vermesi için onu çağırmış o da yanındaki kuru ekmeği çıkararak; “Bu yanımda olduğu müddetçe, ona ihtiyacım yoktur.” demişti.”
Rızık Allah'tandır!
Halil bin Ahmed, Mekke-i Mükerreme'de kendisine; daha önce kimsenin bahsetmediği, sadece kendisinden öğrenilebilecek bir ilim verilmesi için dua etmişti. Hacdan dönüşünde de kendisine aruz ilmi nasip oldu. Bu ilimde de o kadar ilerledi ki üstat derecesine ulaştı. Hamza bin Hasan el-İsbahanî, “Et-Tenbih ala Hudusi't-tasnif” adlı eserinde; “Müslümanlar arasında Halil bin Ahmed gibi âlimler az yetişmiştir. Çünkü o, kaidesi olmayan aruzu kaidelere bağlayıp, sistemli bir hale getirerek, yepyeni bir ilim ortaya koymuştur.” buyurmaktadır.
Halil bin Ahmed'e nispet edilen Arap lügatine dair “Kitabü'l-ayn” isimli eser çok tanınmıştır. Onun ilimdeki bu üstünlüğünün yanında maddî bir menfaatten dolayı kimseye boyun eğmeyen, vekarını muhafaza edip, az kanaat eden bir kişiliği vardı. Halil bin Ahmed ile yine edebiyatçı biri olan Abdullah bin Mukaffa, bir gece bir araya gelip sabaha kadar sohbet ettiler. Birbirlerinden ayrıldıkları zaman Halil bin Ahmed'e; “İbn-i Mukaffa'yı nasıl buldun?” dediklerinde; “Onu, ilmi aklından çok birisi olarak gördüm.” dedi. Abdullah bin Mukaffa'ya Halil bin Ahmed'in nasıl bulduğu sorulunca; “Onu, aklı ilminden daha çok birisi olarak gördüm.” dedi.
Anlatılır ki: “Halil bin Ahmed bir şiirin beytini takti' yaparken (aruz veznine göre ayırırken) oğlu yanına girdi. Babasını bu halde görünce, ne yaptığını bilmediği için aklını kaybettiğinden böyle bir işle uğraştığını zannedip, hemen dışarı çıkarak; “Babama bir şey olmuş.” diye, herkese anlattı. Bunun üzerine, dışarda bunu duyanlar yanına gelip, oğlunun kendilerine bir şeyler söylediğini, bunun aslının olup olmadığını sordular. Halil bin Ahmed de oğluna dönerek; “Eğer benim ne söylediğimi anlasaydın, beni mazur görür, hakkımda öyle konuşmazdın. Fakat sen benim sözümü anlamadığın için, hakkımda böyle konuştun. Ben anladım ki sen cahilsin. Fakat ben seni mazur görüyor, bu haline müsamaha ile karşılık veriyorum.” dedi.”
Fars ve Ahvaz valisi Süleyman bin Habib bin Mühelleb bin Ebu Süfre el-Ezdî ona maaş bağlamıştı. Bir gün onu yanına çağırınca Halil bin Ahmed ona; “Sizin yardımınızla rahatım iyi. Kimseye muhtaç değilim. Ancak ben servet sahibi birisi de değilim. Hiç kimsenin zayıflıktan öldüğünü görmedim. Sonra kimse, her zaman aynı hal üzere de kalmaz. Rızık Allahü Teâlâdandır. İnsanın zayıf ve güçsüz olması takdir edilenin noksanlaştırmadığı gibi, kuvvetlinin kuvveti de ona takdir edilenden fazlasını ilave ettirmez. Zenginlik ve fakirlik mala göre değildir. Esas olan kalb zenginliğidir.” diye cevap yazdı. Süleyman bin Habib de onun bu sözünü okuyunca maaşını kesti. Bunun üzerine Halil bin Ahmed, onun bu hareketine karşı; “Bana ölümüme kadar garanti vermiştin. Sen bu hareketinle iyi yapmadın. Şunu bil ki sen beni azıcık bir şeyden mahrum kıldın. Fakat maaşımı kesmenle servetini arttıracak değilsin.” cevabını verdi. Halil bin Ahmed'in bu sözleri valiye ulaşınca, vali özür diledi. Ona tekrar maaş bağlatıp bu sefer maaşını daha fazla yaptı.
Yine ondan şöyle bir şiir rivayet edilir. Fakat bu şiiri kendisi için mi yoksa başkası için mi söylediği bildirilmemiştir. “Bana diyorlar ki: “Bütün dostların sana yakınlar. Fakat sen yine de üzgünsün. Bu, hayret edilecek bir şey. Ben de onlara; “Kalbler arasında yakınlık olmadıktan sonra, dostlarda evleri de yakın olsa neye yarar.” diye cevap verdim.” diyor.
Yine ondan şöyle naklederler: “Bir zamanlar birisine aruz öğretmek için gidip gelirdim. Fakat o anlayışı kıt birisi idi. Bir müddet bu derse devam ettik. Hiçbir şey elde edemedi. Ona bir gün; “Şu beyti takti' yap, yani münasip vezne göre onuparçala.” dedim. Beyt şu idi. “İza lem testeti' şey'en fede'hu ve cavizhu ila ma testetiu.” Manası; “Eğer, bir şey elde edemedinse, bunu artık bırak. Gücünün yeteceği, elde edebileceğin bir işi yap.” idi. Bu şahıs, benim de yardımımla bildiği kadar bir şeyler yaptı. Sonra kalkıp gitti. Bir daha bana gelmedi. Fakat ben, anlayış ve zekasının çok az olmasına rağmen, benim o beyti ona verip, uygun olan aruz kalıbını buna tatbik etmemdeki maksadı anlayıp, bir daha gelmemesine çok hayret ettim. Çünkü ben, o şiirle bu işi yapamıyorsan, anlayamıyorsan, aruz okumayı bırak, demek istemiştim. O da, bu gizli maksadı anlayıp, gelmedi.” dedi.
Denildi ki: “Bir gün mescide girmişti. Orada alışverişe giden hizmetçinin aldatılmasını önleyecek bir hesaplama formülü üzerinde düşünüyordu. O kadar dalmıştı ki artık çevresiyle ilgisi kesilmişti. Bu sırada bir direğe çarptı. Fakat hâlâ farkında değildi. Ancak bir müddet sonra sırt üstü yere düşüp öldü.” Bir başka rivayete göre de; “Vefatı, aruz bahri ile takti' yaparken, olmuştur.” Bildirilir ki: “Halil bin Ahmed meşhur şair, Ahtal'ın şu mealdeki beytini çok söylerdi: “Saklanacak, depo edilecek, hazırlanacak bir şeye muhtaç olduğun zaman, salih amel gibisini bulamazsın. En iyi zahire salih ameldir.”
Vaktini ilim ile uğraşarak geçirirdi. “Kapımı kapadığım zaman, artık kapının dışını düşünmezdim. Akıl ve zihnin kemali (olgunluğu) kırk yaşına varınca olur. Resulullah bu yaşta peygamber olarak gönderildi. Bundan sonra yaş, altmış üç olunca, insanda değişiklikler, zaaflar ve düşmeler görülür. Bu yaşta, Resulullah ahirete teşrif buyurdular.” derdi. “İnsanzihninin en berrak ve zinde olduğu vakit, seher vaktidir.” diye söylerdi.
Eserleri
Halil bin Ahmed, eser yazmak yerine bildiklerini talebelerine öğretmeyi tercih ederdi. Talebeleri onun anlattıklarını kitaplara geçirmişlerdir. Mesela meşhur Sibeveyh, meşhur Kitab'ını ondan öğrendikleri ile vücuda getirmiştir. Halil bin Ahmed'e nispet edilen eserler şunlardır:
1- Naktü'l-mesahif (veya Kitabü'n-nakt ve'ş-Şekl): Kur'an-ı Kerim'in harekelenmesi ve noktalanmasına dairdir. Günümüze ulaşmamıştır. Bu eserinde Ebü'l-Esved Düelî, Nasr bin Asım Leysî gibi âlimlerin çalışmalarını sistemleştirmiştir.
2- Kitabü'l-Ayn: Arap lugatçiliği sahasında şekil ve muhteva bakımından orijinaldir. Bu sahada dünyada erken dönemin mükemmel bir ürünü kabul edilmektedir. İlk defa alfabetik sistem bu eserde uygulanmıştır. Kitabü'l-Ayn, sekiz cilt halinde 1408'de yayınlanmıştır.
3- Kitabü'l-Aruz: Bu eserinde Aruz'un temellerini atmış ve sistemleştirmiştir. Eser günümüze ulaşmamıştır. Bir kısmı İbn-i Abdürrabbih'in **“Ikdü'l-Ferid”**inden nakledilmiştir.
4- Kitabü'l-Cümel fi'n-Nahv: Arap dilinin gramerini geliştirip sistemleştirdiği eserdir. Bu eserin ona ait olduğu şüphelidir. Günümüze ulaşmamıştır.
5- Meani'l-Huruf: Arapların harflere verdikleri manalardan bahseden eserdir. 1969'da yayınlanmıştır.