HAMİD-İ BENGALÎ

HAMİD-İ BENGALÎ Evliyanın büyüklerinden
A- A+

Evliyanın büyüklerinden. Hindistan'ın Bengal vilayetinin Mengelkut kasabasındandır. Kısa zamanda; tefsir, hadis, fıkıh gibi ilimlerin yanı sıra, zamanın fen ilimlerini öğrendi. Dinin emirlerine dikkat eder, haramlardan sakınır, şüpheli korkusuyla mubahların fazlasını dahi terk ederdi. Kanaat ve tevekkül hâli kelimelerle ifade edilemeyecek derecedeydi. Hocası olan İmam-ı Rabbanî'ye iki sene tam bir teslimiyetle hizmet ederek, icazet almakla şereflendi. Hocasının emri ile memleketi olan Bengal'e gitti. Orada zahirî ilimlerde müderris, kalb ve tasavvuf ilimlerinde yol gösterici oldu. 1050 (m. 1640) senesinde Bengal'de vefat etti.

Hamid-i Bengalî'nin, İmam-ı Rabbanî'nin huzurunda tövbe edişi ve büyükler yoluna girişi şöyle oldu: Memleketinden zahirî ilim tahsili için Lahor'a gelmişti. İlim tahsilinden sonra memleketine giderken, Ekberabad'da, önceden tanıştığı müftü Mevlana Abdurrahman ile buluşup birkaç gün, birlikte sohbet ettiler. Hamid-i Bengalî tasavvuf büyüklerinin yoluna önceleri hiç inanmazdı. Müftü olan arkadaşı ile beraber olduğu günlerde, İmam-ı Rabbanî hazretleri Ekberabad'a gelmişti. Mevlana Abdurrahman'ın bulunduğu ve Hazreti İmam'ın yani İmam-ı Rabbanî'nin sevenlerinin oturduğu mahallede misafir olmuştu. Hamid-i Bengalî bu haberi duyunca dayanamadı ve büyük bir sıkıntı ile Mevlana'nın yanına gelip; “Bu mahalleden başka yere gidiyorum.” dedi. Mevlana; “Hayrola, neden icap etti? Bu sıkıntının sebebi nedir?” diye sorunca o da Hazreti İmam'ın ismini söyleyip; “Sizin yakınınıza geldiler. Ben onunla tanışırım. Görmeye gitmezsem olmaz, gidersem hiç olmaz.” dedi. Mevlana; “Onlar büyüktürler ve âlimdirler. Niçin görmek istemezsin?” deyince Hamid-i Bengalî; “Ben onu görmeye dayanamam.” dedi ve kapıdan çıkıp gitti.

İki üç gün sonra Hamid-i Bengalî, Mevlana'nın evinde unuttuğu bir risalesini almaya gelmişti ki biraz sonra İmam-ı Rabbanî de oraya geldi. Mevlana, edebe riayeti yerine getirdi. Hazreti İmam'ı karşıladı ve tam bir tevazu ile içeri aldı. Şeyh Hamid'in yüzünün rengi değişti. Bu eve geldiğine bin pişman oldu. Hazreti İmam, Mevlana'ya hitaben; “Size bir mesele danışmaya geldim.” buyurdu. O da; “Zatınıza gizli kalan hangi bir mesele olabilir?” diye arz etti. “Siz müftüsünüz, bunun için size sorup amel etmek en ihtiyatlı yoldur.”buyurdu. Gayet açık olan meseleyi görüştükten sonra mübarek yüzünü şeyh Hamid tarafına dönüp; “Şeyh Hamid Efendi! Siz burada mı idiniz?” buyurdu. Şeyhe bir iki nazar etti. Sonra kalktı. Mevlana, her ne kadar; “Hizmetçiler sofra hazırladı, getiriyorlar.” dediyse de kabul buyurmadı. Mevlana dış kapıya kadar, onları uğurladı.

Bundan sonrasını Mevlana Abdurrahman şöyle anlattı: “İmam-ı Rabbanî hazretlerinin peşinden Hamid-i Bengalî de dışarı çıktı. O inkâr ve nefrette olan Şeyh Hamid, Hazreti İmam'ın arkasından ağlayarak, kavrularak, gözünden yaşlar akıtarak, dervişler gibi düşe kalka gidiyordu. Hazreti İmam ise ona dönüp bakmıyordu bile. Nihayet Hazreti İmam kaldığı eve girdi. Şeyh, onların kapısı önünde hayran ve perişan hâlde el bağlamış, başını önüne eğmiş bir hâlde durdu. Bir müddet sonra İmam-ı Rabbanî, o kendine çektiği Hamid-i Bengalî'yi hususî odasına çağırdı ve sohbette bulundu. Gittikleri yolun hususiyetlerini anlattı. Evliyalık makamları onu öyle kapladı ki hâllere gömülüp dostlardan ve tanıdıklardan tamamen kesildi. Birkaç gün sonra Hazreti İmam memleketleri olan Serhend'e hareket etti. Şeyh yaya olarak gayr-i ihtiyarî, gönlünü çaldırmış bir hâlde Hazreti İmam'ın peşi sıra gitti.”

Hazreti İmam'ın eshabının bazıları dediler ki: “Hazreti İmam'ın, Mevlana Abdurrahman'ın evine teşrifi, belki Ekberabad'a gelişleri, sırf Şeyh Hamid'i bozuk itikadından kurtarmak içindi. Zira buna memur idiler.” Mevlana Abdurrahman diyor ki: “Hazreti İmam'ın Şeyh Hamid üzerindeki bu tasarrufunu görmekle, benim ihlas ve itikadım kuvvetlendi.” Ne zaman Mevlana'ya, Hazreti İmam'ın kerametleri sorulsa, hep bu hadiseyi anlatırdı.

Ondan sonra Hamid-i Bengalî cezbe ve süluk makamlarında ilerleyerek, velayet derecesine kavuştu ve icazetle şereflendi. Doğru yolu bildiren âlimler arasında, icazet verilip gönderilen talebeye hırka vermek âdet olduğundan, Hamid-i Bengalî ayrılırken, hazreti İmam'dan teberrüken, kullandıkları bir şey istedi. Onlar da istediğini verdiler. Hamid verileni öperek, huzurundan ayrıldı. Teşyi' etmeye (uğurlamaya) giden ahbapları dediler ki: “Hamid-i Bengalî o hediyeyi sarığına sarıp başına taç eyledi. Bu şekilde memleketine gitti.”Mısra:

“Bir toprak ki yâr ilinden başa gelir, Benim için yüz taştan da iyidir.”

Memleketine gidince hocasının hediyesi için küçük bir oda ayırdı. İhtiyaç sahipleri, hastalar, dertliler bunu duyunca derman için oraya koştular. Derler ki: “Memleketin her tarafından, hastalara şifa için huzuruna su kapları getirirlerdi. Şeyh hocasının hediyesinin ucunu suya sokar ve suyu onlara verirdi. İnsanlar şifa bulurlardı. Hasta ölüm hastası ise suya sokar sokmaz su kabı kırılırdı. Bu çok tecrübe edildi.”

Hamid-i Bengalî hayatta olduğu müddetçe bu hâl üzere devam etti. Vefatından sonra Hamid'in kabri üzerine türbe yapıp hocasının hediyesini, onun duvarındaki gömme dolaba koydular. Eskisi gibi, ihtiyaç sahipleri ve hastalar oraya geldi ve maksatlarına kavuştular.

Hadaratü'l-Kuds kitabının sahibi Bedreddin Serhendî şöyle anlatır: “Kendisine mektup yazıp; “Hazreti İmam'ın menkıbelerini kitap hâline getiriyorum. Onlardan sonra halifelerini de yazacağım. Sizin de şahit olduğunuz, bildiğiniz ve duyduğunuz menkıbe ve kerametlerini yazınız, kendi hâlinizi de anlatınız ve Hazreti İmam'ın size verdikleri icazetnamenin suretini gönderiniz.” dedim. Şeyh cevabında şu mektubu gönderdi:

“Allahü Teâlâ sizi belalardan korusun ve kendinden başka şeylerden uzaklaştırsın. Bu duamı Resul-i Ekrem'in ve âlinin hürmetine kabul buyursun! Kıymetli mektubunuzu okudum, içindekileri anladım. Çok iyi bir işe niyet etmiş ve başlamışsınız. Cenab-ı Hak hayırla bitirmek nasip etsin! Bu fakire; “Hazreti İmam'ın hâl ve kerametlerinden hatırınızda bulunanları yazın.” diyorsunuz. İyice bilmiş olunuz ki Hazreti İmam, Mektubat ve risalelerine yazmadık bir hâl ve makam bırakmadı. Bu sermayesi az fakir, ne yazsam, ne söylesem hepsini yazmışlardır. Ayan olanı beyana hacet yoktur. Bu fakirin hâllerini anlatmaya, yazmaya gelince Hazreti İmam'ın ve diğer eshabının makam ve hâlleri yanında yazılmaya değer, önemli bir şeyi yoktur. Zerre, ne kadar yüksekten uçsa güneşin yanına yaklaşamaz. İcazetnameyi istemiştiniz, gönderiyorum. Allah yolunda olanlara selam olsun.” Mektubun arkasına; “Gaibane muhlis Sofî Hamid.” diye yazdı, icazetnamesi şudur:

“Allahü Teâlâ ya hamd, Resulüne salat-ü selamdan sonra Allahü Teâlâ nın rahmetine muhtaç, Ahmed bin Şeyh Abdülehad Farukî Serhendî Müceddidî der ki: “Âlim, salih, sıddîk, dinin tarikatın ve hakikatin ilimlerini kendinde toplayan, kardeşim Şeyh Hamid-i Bengalî (Allahü Teâlâ sevdiği ve beğendiği şeyleri ona ihsan eylesin) süluk konaklarını geçip cezbe ile urûc eyleyip (yükselip) velayet derecelerine kavuşunca ve başlangıca yerleştirilen sondakiler, kendisinde hâsıl olunca istihareden ve Allahü Teâlâ tarafından izin verildikten sonra doğru yolda olmak isteyen ihlaslı talebelere büyüklerimizin yolunu talim için izin ve icazet verdim. Allahü Teâlâ dan, onu, kötülüklerden ve ayıplardan korumasını ve Resulullah'a mütabaatte istikamet üzere bulundurmasını niyaz ederim.”

Hamid-i Bengalî hazretleri, bu icazetnamenin suretinin kenarına; “Bu suret, ilim deryası hocamın yazdığı aslına tamamen uygundur.” diye yazdı.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası