Tabiîn ulemasının en büyüklerinden. İsmi, Hasan bin Ebü'l-Hasan Yesar el-Basrî, künyesi Ebu Sa'id'dir. Hazreti Ömer'in şehadetinden bir sene evvel, 21 (m. 641) tarihinde Medine yakınındaki Vadi'l-Kura'da doğmuş, 110 (m. 728) senesinde, Basra'da vefat etmiştir.
Babası, Ensar'dan Zeyd bin Sabit'in azatlı kölesiydi. Annesi Hayre de Hazreti Peygamber'in zevcesi Ümmü Seleme'nin hizmetçisi idi. Annesi, Ümmü Seleme'nin evine gidip geliyor, bu arada küçük Hasan'ı da beraberinde götürüyordu. Annesi, Ümmü Seleme'nin ihtiyaçlarını görmek için dışarı çıktığında, bu küçüğün ağladığı oluyor; Hazreti Ümmü Seleme de onu şefkat dolu kollarına alarak bağrına basıyor ve hatta onu emziriyordu. Ondaki hikmet ve fesahatin sırrını, buna bağlarlar.
Hayre, zeki ve akıllı bir kadındı. O da hadis ilminde sika (güvenilir) kabul edilmiş ve Ebu Davud, Tirmizî, Nesâî ve İbn-i Mace'nin sünenlerinde, rivayetlerine yer verilmiştir. Hasan'ın kardeşi Sa'id de âlim olup, Kütüb-i Sitte ravilerindendir. Bu ve oğlu Yahya da hadis ilminde sika addedilmişlerdir.
Hasan, daha 14 yaşına ulaşmadan Kur'an-ı Kerim'i ezberlemişti. Ailesi, Hazreti Osman'ın şehadetinden sonra pek çok Müslümanla beraber 36 (m. 656) yılında Basra'ya göçtü. Hasan-ı Basrî, Hazreti Ali zamanında çıkan hadiselerde tarafsız kaldı.
Hazreti Osman, Hazreti Ali, Hazreti Aişe gibi Eshab-ı Kiram'ın büyükleri ile görüştü. Sohbetlerini dinledi. Abdullah bin Abbas, Ebu Hüreyre, Enes bin Malik, Abdurrahman bin Semüre, Ebu Bekre, Semüre bin Cündeb, İyad bin Hımar, Amr bin Tağlib, Cündeb bin Abdullah, Ma'kil bin Yesar ve Esved bin Serî' gibi sahabîlerden feyz aldı. Onlardan hadis-i şerif rivayet etti. 500 kadar Sahabiye yetiştiği rivayet olunur.
Tabiîn'den de Ebu Rafî', Ahnef bin Kays, Sa'd bin Hişam, Hıttan bin Abdullah er-Rakkaşî, Hamza bin Mugire bin Şu'be es-Sakafî, Ziyad bin Riyah, Utey bin Damre, Hurays bin Kabîsa, Enes bin Hakîkel-Basrî, Ebu Sa'id Keysan el-Makberî, Humran bin Eban Mevlayı Osman gibi çok sayıda âlimi görüp ilim aldı.
İlmî çalışmalarının yanında Hasan, fetih orduları ile beraber fütuhata da katıldı. Sahabe'den Abdurrahman bin Semure komutasındaki orduyla Sicistan'a gitti. Abdurrahman ile Kabil, el-Endegan ve Zabilistan Gazvelerinde (savaşlarında) üç sene beraber bulundu. Horasan valisi Rebi' bin Ziyad'ın katibi olarak Horasan'a gitti. Hemen hemen 10 sene süren bu askerlik hayatında Hasan, 300 kadar Sahabî ile tanışma ve onlardan rivayet etme imkanı buldu.
Fetihlerden sonra Basra mescidinde ders vermeye başladı. Bu dersler çok ilgi gördü. İlmi, zühdü, konuşmasındaki fesahati ile herkesin takdirini kazandı ve şöhreti her tarafa yayıldı. Hatta, halife ve valiler, ilminden istifade etmek için, adamlar veya mektuplar göndererek ona başvurmaya başladılar.
Basra'da Salihiyye Kabristanı ve Hasan-ı Basrî ile İbn-i Sirin hazretlerinin birlikte defnedildikleri türbenin görünüşü.
Kendisinden ilim alanların sayısı 236 kadardı. Bunlardan 68 tanesinin, Hasan-ı Basrî'den naklettikleri rivayetler, Kütüb-i Sitte'de yer almıştı. Önde gelen talebelerinden bazıları; Katade bin Diame, Hişam bin Hassan el-Ezdî, Yunus bin Ubeyd el-Abdî, İbn-i Avn el-Mezenî, Eyyub Sahtiyanî, Avf bin Ebu Cemîle, Eş'as bin Abdülmelik, Cerîr bin Hazım el-Ezdî, Ebü'l-Eşheb Utaridî, Mualla bin Ziyad el-Kardusî, Habîbü'ş-Şehîd, Hazm bin Ebu Hazm El-Basrî'dir.
Ömer bin Abdülazîz zamanında, ilim adamlarına büyük bir hürmeti olan Basra valisi Adî, Hasan'ı 99 (m. 717) da Basra kadılığına getirdi. Ancak bu vazifede fazla kalmadı. İki defa hacca gitti. Hasan-ı Basrî, Basra'da evlendi. Sa'id ve Abdullah isminde iki oğlu ve bir kızı oldu.
Hasan, ailesine her gün et için yarımdirhem; şayet fiyatlar yükselmişse bir dirhem veriyordu. Et suyu çorbası yapmak için bir gün olsun, evinin etsiz kalmadığı rivayet edilmektedir; ancak maaşı kesildiği zaman, çorbası iç yağı ile yapılmıştı. Evine gidip gelenlerden biri, Hasan'ın evinde, et suyu kokusundan daha güzel bir şey duymadığını bildirmektedir. Hasan, bazen hurma tatlısı yiyor ve faluzeci (bir çeşit tatlı) seviyordu; hatta, birinin faluzec hususunda onu ayıplaması üzerine; “Bal ve halis yağın, buğday unu ile karıştırılarak pişirilmesidir; bunu hiçbir Müslüman ayıplamaz!” demiştir. Sevîk (hoşaf) içtiği de olmuştur. Yemeklik için parayı esirgemezdi. Birisi ona; “Bu yemekler için çok para harcıyorsun!” dediğinde; “Taamda (yemekte) israf olmaz.” şeklinde cevap vermiştir.
Asla tek başına yemek yemezdi. “Allah'a yemin ederim, parayı her şeyin üstünde tutan, zelil olur.” derdi. Hasan-ı Basrî'nin ömrü evi ile mescitte geçmişti. Böylece onun iki meclisi olmuştu. Bunlardan mescitteki meclisi umumî; evindeki meclis ise hususîydi. Oraya daha ziyade dostları gelirdi. Bununla beraber bazen evinin misafirlerle dolup taştığı da oluyordu.
Bir defa oğlu, gelenlere; “Şeyhi biraz rahat bırakınız; onu çok yordunuz; zira daha bir şey yememiş ve içmemiştir.” dedi. Hasan bu müdahaleyi yerinde bulmayıp; “Sus, Allah'a yemin ederim ki onları görmekten gözüme daha güzel gelen bir şey yoktur!” buyurdu.
Maaşından başka bir geliri yoktu. Bunu da alır almaz, fakirlere dağıtır, ancak zaruri ihtiyaçlarına yetecek kadarını bırakırdı. Devlet adamları ve dostlarının verdiği hediyeleri kabul ederdi. Bunun dışında kimseden bir şey almazdı. Horasan'dan gelen bir adamın, meclisinden ayrıldıktan sonra, içinde beş bin dirhem ve güzel on elbise olan hediyeyi uzatarak; “Ey Ebu Sa'id, BİNEĞİMİN EĞERİNİ BAĞLADIM buna fakan, bu da elbisendir!” demesi üzerine; Hasan, bu sözün söyleniş biçimini ve tavrı uygun bulmamış olacak ki; “Allahü Teâlâ sana sıhhat ve afiyet versin; nafakanı ve elbiseni beraberinde götür; bunlara bizim ihtiyacımız yoktur. Benim yerimde olan biri, bu gibi şeyleri halktan kabul ederse, kıyamet günü hiçbir şeyi olmadığı halde, Allahü Teâlânın huzuruna çıkar.” diyerek adamın hediyelerini reddetmiştir.
Hasan-ı Basrî uzun boylu ve kalın kemikliydi. Yüzü güzel, uzuvları mütenasipti. Hatta İbn-i Hallikan onun için; “Basra ehlinin en güzeliydi.” der. Asım el-Ahval Şa'bî'ye gelerek; “Basra'ya gidiyorum. Bir hacetin varmı?” dediğinde; “Benden Hasan'a selam söyle!” dedi. Asım da onu tanımadığını söyleyince; “Basra'ya girdiğinde, bak, gözüne en güzel gelen adama benden selam söyle.” cevabını verdi. Gözleri mavi ve sesi gürdü. Hatta bazen dinleyiciler ona güç yetiremezdi. Sakalı beyazlaştığında, cuma günleri onu sarıya boyamaya başladı. Siyah sarık sarar; ekseriya siyah elbise giyerdi. Üzerinde mühür şeklinde nasihatler yazılı olan halis gümüşten halka şeklindeki yüzüğünü, sol elinin parmaklarından birine takardı.
O devirde, suf (yün) elbise giyenlerin sayısı da gittikçe artmaya başlamıştı. Bu kıyafet zahitlerin alameti olarak kabul edilmeye başladı. Bunun üzerine Hasan; “Kim suf elbiseyi tevazuun efatına yakın kendisini ziyaret edenlere; “Size faydalanacağınız üç kelime söyleyeceğim; sonra kalkınız ve yöneldiğim şey üzerine beni yalnız bırakınız.” demiş ve söyleyeceklerini şöyle sıralamıştır: “Nehyedildiğiniz (yasaklandığınız) şeyde, insanların en çok sakınanı; emredildiğiniz iyilikte de insanların en çok ameledeni olunuz ve biliniz ki adımlarınız iki adımdır: Bir ilehinizde, diğeri aleyhinizde. Onun için nerede gecelediğinize ve nerede sabahladığınıza bakınız.”
Yine ölüm döşeğindeyken, ziyaretine gelenlere: “Ademoğlu sıhhatinden hastalık günleri için biraz alabilseydi ne olurdu?” demiştir. Son anlarında bir katip çağırarak, ona vasiyetini yazmasını emretmiş ve şunu yazdırmıştır: “Bu el-Hasan bin Ebü'l-Hasan'ın şehadet ettiğidir: “Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed Aleyhisselam'ın Allahü Teâlânın Resulü olduğuna şehadet eder. Kim ölüm anında, buna doğru olarak inanırsa, Cennet'e girer.” Bu hadisi Muaz bin Cebel'den rivayet eder ki o (Muaz) bunu ölürken vasiyet etmiştir.
Bir ziyaretçi onun vefatı anında evinde döşek, yaygı ve hasır olmadığına, ancak yapraklı hurma dallarından dokunmuş bir divan bulunduğuna şahit olmuştur. Hasan-ı Basrî hazretleri ölüm hastalığında şu duayı yapardı: “Allah'ım, ben bineğimin eğerini bağladım ve yaygısı toprak olan kabir yerinse ferimin hazırlığına başladım. Benden sonra bana nispet edilenlerle beni muahaze etme azarlama! Allah'ım, Resulünden bana ulaşanı tebliğ ettim. Peygamberinin hadisinin tasdik ettiği ile Kitab'ını tefsir ettim. Yalnız şu var ki ömrümün hesabından korkuyorum.” dandolayı giyerse, gözünde ve kalbinden nuru artar; kim de zühdünü göstermek ve büyüklenmek için onu giyerse, şeytanlarla beraber Cehennem'e girer.” buyurdu.
Hasan-ı Basrî'ye, vefatından önce baygınlık geldi. Sonra ayıldı ve; “Beni, Cennetlerden, pınarlardan ve güzel konaklardan uyandırdınız.” dedi. 110 (m. 728) senesinde, Recep ayının ilk cuma gecesi, Basra'da 88 yaşında iken ruhunu teslim etti.
Hasan-ı Basrî hazretleri mutlak müçtehit idi. Talebeleri de kendisi gibi mutlak müçtehit olup kendi mezheplerine göre amel ettikleri için Hasan-ı Basrî hazretlerinin mezhebi tedvin edilmedi ve sonraki nesillere intikal etmedi. Ancak mezhebinin bazı hükümleri çeşitli kitaplarda zikredilmektedir.
Hasan-ı Basrî, şer'î ilimlerin hemen hepsinde, söz sahibi ve otorite idi. Ebu Hayyam der ki: “Dinleyicilerine beyanını genişlettiği ve onlara muhtelif fenlerden bahsettiği için ilim meclisi, farklı gayelere sahip kişileri topluyordu. Biri, ondan hadis alıyor; diğeri, onun Kur'an-ı Kerim teviline vakıf oluyor; bir başkası ondan helal ve haramı dinliyor; diğeri, onun Arapça'yı nasıl konuştuğuna dikkat ediyor; başkası da onun sözlerinin tamamını öğrenmeye çalışıyordu. Yine biri onun fetvalarının naklediyor; başkası ondan hüküm ve kaza öğreniyor; diğeri, ondan mev'ıza (öğüt) dinliyordu. Yani o, bütün bu ilimleri kendinde toplamış, engin bir deniz ve etrafına kuvvetli ışık saçan bir lamba gibiydi.” ve “İlimde, takvada, zühtte, verada, iffette, rikkatte, kulluk etmede, yasaklardan korunmada, fıkıhta, marifette, fesahatta ve nasihat etmede parlak yıldızlardandı.”
Zamanlarına yetiştiği Eshab-ı Kiram'ın örnek hayatını anlatırken; “Vallahi ben yetmiş Bedrî'ye (Bedr Gazve'sine katılan Sahabî'ye) yetiştim. Eğer siz onları görseydiniz; “Bunlar delidirler!” derdiniz; şayet onlar sizin iyilerinizi görselerdi; “Bunların (gerçek İslamdan) nasipleri yok!” ve kötülerinizi gördüklerinde; “Bunlar hesap gününe inanmıyorlar!” derlerdi. Öyleleriyle sohbet ettim ki yerde yiyiyorlar ve yerde uyuyorlardı; Safvan bin Muhriz onlardan biriydi. Allah'a yemin ederim, dünya onların gözünde üzerinde yürüdüğünüz topraktan da aşağı idi ve yanlarında ancak kendilerine yetecek kadar yiyecek olduğu halde; “Bunun hepsini yemem doğru olmaz; birazını Allah için ayıracağım.” der ve onu sadaka olarak verirdi.” buyurmuştur.
Hasan-ı Basrî hazretlerinin türbesinin giriş kapısı üzerinde bulunan kitabe. Hasan-ı Basrî ve İbn-i Sirin hazretleri aynı yerde medfundurlar.
Eshab-ı Kiram'ın, Peygamberimizden bildirdiği din bilgilerini ve doğru itikat olan Ehl-i Sünnet itikadının naklederek insanların hidayete kavuşmasına hizmet eden Hasan-ı Basrî hazretlerinin konuşması, ilmi, vakarı (ağırbaşlılığı), sükuneti ve görünüşü Resulullah Efendimize çok benzerdi.
Hasan-ı Basrî, Ömer bin Abdülaziz'e yazdığı uzun bir mektubunda, dünyayı, yani günahları; kısacası Allah için olmayan, O'nu unutturan her şeyi izah etmiştir. Buyurdu ki: “Dünyayı aziz tutan, zelil olur; dünyalık peşinde koşan, fakir düşer. O, bir zehir gibidir, bilmeyen onu yer de helak olur.” demiş ve; “Ey Müminlerin emiri, ondan sakın; zira ona kıymet verenler, ne zaman sevinirlerse, hemen arkasından bir sıkıntı ile karşılaşırlar. Eğer onu yaratan Allahü Teâlâ, onun bu tehlikelerini haber vermese, hakkında darb-ı meseller ortaya koymasa ve ondan uzaklaşmayı emretmeseydi bile o, bizzat uykudakileri uyandırır ve gaflette olanları ikaz ederdi. Oysa Allahü Teâlâ, ondan menetmiş ve bu konuda mev'izalar (öğütler) vermiştir.”
Yine buyurdu ki: “Âdemoğlu, sende de olan bir kusurla insanları ayıplayıp dururken, asla imanın hakikatına erişemez; hatta kendindeki bu kusuru düzeltemedikçe, başkalarındakini de düzeltemezsin. Eğer kendi kusurlarını ortadan kaldırmakla uğraşırsan, işte sen o zaman Allahü Teâlânın en sevgili kullarından biri olmuş olursun.”
“Ey Âdemoğlu, “Kişi sevdiği ile beraberdir.” hadisi seni aldatmasın; şüphesiz sen, iyilerin amellerini yapmadıkça, asla onlara katılamazsın. Yahudi ve Hıristiyanlar da peygamberlerini seviyorlar; ama onlarla beraber değildirler.”
“İstediğiniz kadar öğrenin; Allah'a yemin ederim ki amel etmedikçe, Allah size ecir (sevap) vermez.” demiştir.
Hasan-ı Basrî'nin ismi anıldığında ilk hatıra gelen Allah korkusudur. Onun bu hususta, birçok sözü vardır; ama onun bu hususiyeti üzerinde daha çok talebeleri ve tanıyanları durmuşlardır. Onu görenler şöyle anlatırlar: “Geldiği zaman, sanki dostunu defnetmekten geliyormuş gibi olurdu. Oturduğunda, boynunun vurulması emredilmiş bir esir; yanında Cehennem anıldığında da sanki Cehennem sadece onun için yaratılmış gibi mahsunlaşırdı.”
Bir başkası; “Hasan'dan daha çok hüzün içinde olan birini görmedim; onu ne zaman görsem, sanki başına bir felaket geldiğini sanırdım.” demiştir.
Talebesinden Humeyd de; “Hasan-ı Basrî, Recep ayında, mescitte bir gün aramızdayken ağızına su alıp çalkaladı; şiddetli nefes aldı, sonra, omuzları titreyinceye kadar ağladı; sonra da; “Eğer kalblerde hayat olsa, eğer kalbler salih olsa; sizi, sabahı kıyamet günü olan bir gece ile ağlatırdım.” demiştir.Nitekim Hasan-ı Basrî hazretleri; “Allah'a yemin ederim, bu Kur'an-ı Kerim'e iman eden bir kul, ancak hüzünlü olur, solar ve yine sadece bitkin hale gelir, erir ve yorulur.” buyurmuştur.
Yine buyurdu ki: “Sahabeden biri, gece Kur'an-ı Kerim okuyup, sabah leyin halkın arasına çıktığı zaman, halsiz ve benzi sararmış görülürdü. Bugün ise durum böyle değildir. Biri, gece Kur'an-ı Kerim'in tamamını okuyup, halkın arasına çıktığında, yüzünde ondan bir eser göremezsiniz. Sanki örtüsünü başına çekip, sabaha kadar uyumuştur.”
Mümin, iyilik ve merhamet; münafık ise, kötülük ve emniyet toplar. Çünkü Mümin, Rabbi hakkında, hüsn-izan beslediği için amelini iyi yapar. Münafık ise Rabbi hakkında zannı kötü olduğundan, kötü amel işler.” Bir başka sözlerinde de; “Mümin, korkunun gemlediği ve ahireti hatırlamanın, doğru yola sevk ettiği bir kimsedir. Münafık ise; “İnsanlardan günahkar olanlar çoktur. Allah beni affeder ve bazı günahlarımın bana bir zararı yoktur.” der. Bu şekilde amelini unutur ve Allah'ın rahmetini temenni eder.”buyurmuştur.
Hasan-ı Basrî'nin komşusu Halid bin Safvan, onu; “İnsanlardan sırrı, açıklığına en çok benzeyeni ve sözü, işine en çok uyanı idi. Şayet bir işe kalkarsa, onu başarırdı. Bir şey emrolunduğunda, onu insanların en fazla yapanı, bir şey nehyolunduğunda (yasaklandığında) da ondan insanların en çok sakınanı olurdu.” diye anlatır.
Hasan-ı Basrî, Mutarrif bin Abdullah'a; “Arkadaşlarına vaaz et.” dediğinde, onun; “Yapmayacağımı söyleyeceğimden korkuyorum.” cevabı üzerine; “Allah iyiliğini versin, hangimiz (tam olarak) söylediğini yapıyoruz? Şeytan, bir kimsenin iyiliği emretmemesine ve kötülükten de nehyetmemesine kavuşmakla sevinir.” buyurmuştur.
Basra'nın cimriliğiyle tanınmış zenginlerinden Safvan bin Abdullah'a vefat ederken; “O parayı, sana teşekkür etmeyeceklere bıraktın ve şimdi özrünü kabul etmeyecek olana (Allah'a) gidiyorsun.”demiştir.
“Bir kimsenin malını, nereden kazandığını öğrenmek istediğiniz zaman, nereye harcadığına bakınız. Şüphesiz habis (helal olmayan kazanç), israfta harcanır.” buyurdu.
“Ey âdemoğlu, karnının üçte biri kadar ye; üçte biri kadar iç; üçte birini de düşünme ve teneffüs için ayır!”
Hasan-ı Basrî, Arap olmadığı halde, Arap diline son derece vakıf idi ve onu çok güzel bir şekilde kullanırdı.
Bir gün Hasan-ı Basrî hazretlerine birisi gelip; ”Filan kimse seni çekiştirdi, gıybet etti.” dedi. Bunun üzerine Hasan-ı Basrî; “Sen o zatın evine niçin gitmiştin?” diye sordu. Adam; “Misafir olarak davet etmişti.” diye cevap verdi. “Sana ne ikram etti?” diye tekrar sorunca; “Çeşitli yemekler ve meşrubat.”diye cevap verdi. Bunun üzerine; “Bu kadar yemeği içinde sakladın da bir çift sözümü saklayamayıp bana getirdin!” buyurdu. Daha sonra kendisinin aleyhinde konuşan bu kimseye bir tabak taze hurma ile birlikte özür dileyerek şu haberi gönderdi: “Duyduğumagöre sevaplarını benim amel defterime geçirmişsin! İsterdim ki karşılık vereyim! Kusura bakmayın! Bizim hediyemiz sizinki kadar çok olmadı.” diye haber gönderdi.
Lügat âlimi ve kıraat-ı seb'a (yedi kıraat) imamlarından Ebu Amr el-Ala'; “Hasan ve Haccac'dan daha fasih konuşan iki köylü görmedim.” demiştir. Haccac bin Yusuf es-Saka fî ise; “İnsanların en iyi hatibidir. İstediği zaman konuşur ve istediği zaman susar.” demiştir. Cahız; “O, zahit ve abitlerin hatiplerindendi.” diye eklemiştir.
Biri ona gelip; “Ey Ebu Sa'id, bir adam Arapça'yı öğrenerek, onunla mantığını güzelleştiriyor ve kıraatını düzeltiyor; buna ne dersiniz?” dedi. O da; “Güzel! Onu öğren; çünkü insan, ayeti okur ve ona murat olunan manasından çok uzak bir mana verir de helak olur.” şeklinde cevap verdi.
Konuşurken bir hata yaptığında; “Estağfurullah.” derdi. Ona, bu hareketinin sebebi sorulduğunda; “Kim hata ederse, yalan söylemiş, kim de yalan söylerse, kötü amel işlemiş olur.” dedi ve; “Kim bir fenalık yapar veya nefsine zulmeder, sonra da Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı, çok merhametli bulur.” (Nisa suresi: 110) mealindeki ayeti okudu.
Hasan-ı Basrî hitabet kabiliyeti sayesinde cemiyette yüksek bir mevki elde etti. Böylece İslamiyete hizmet etmesi ve ilmi yayması daha kolay oldu. Şehre bir vali veya bir devlet memuru gelse, hemen onun ilminden ve fikirlerinden faydalanma ihtiyacını duyardı.
Hutbelerinden bazıları şunlardır:
“Sabredin, dişlerinizi sıkın, bunlar bir daha ele geçmez sayılı günlerdir. Siz hareket sırasını bekleyen bir kafile gibisiniz. İçinizden birisi her an kendisine yapılacak davete, arkasına bakmadan icabet edecek durumdadır. O halde oraya, yaptığınız işlerin en iyisi ile gitmeye çalışın. Ey âdemoğlu bıçak bileniyor, fırın ateşleniyor; koç ise (hâ lâ) yem yiyor. “Ey Ademoğlu, sen (belirli) bir sayısın; bir gün geçti mi, senden belli bir miktar eksilmiş demektir. Kişi ile Hazreti Adem arasında ölmüş olan babadan başka biri yoksa, demek ki, onun için aslolan ölümdür. Ey Ademoğlu! Ahiretinkarşılığında dünyanı sat ki, her ikisinde de kazançlı çıkasın. Dünyanın karşılığında, ahiretini satmaki, her ikisinde de zarar etmeyesin. Kardeşine ve ehline vaaz eden kişiden Allah razı olsun! Ey ehlim, namazlarınızı ve zekatlarınızı yerine getirmede, bunlardan başka da komşu kardeşlerinizin hukukuna riayet etmede dikkat ediniz!”
Hasan-ı Basrî hazretlerinin Basra'da, Salihiyye Kabristanı'nda bulunan türbesi. Günümüzde de sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir.
Bir gün evin üstünde namaz kılarken secdede o kadar ağladı ki biriken gözyaşı, altında oturan bir zatın üzerine damladı. Kapıyı çalıp, “Üzerime damlayan su, temiz midir, pis midir?” diye sordu. Hazreti Hasan; “Elbisenin orasını yıka! Onunla namaz olmaz. Çünkü asilerin gözlerinden akmıştır.” dedi.
“Kendisinden başka ilah olmayan Allah'a yemin ederim ki mutlaka ölecek, sonra diriltilecek ve hesaba çekileceksiniz.”
“İnsanlardan biri; “Bana şunu şunu isteyin ve şunları getirin.” der. Sonra soluna yaslanır ve başkasının malını yer. Hizmeti hileli, malı haramdır. Gırtlağına kadar karnını şişirip, hazımsızlığa tutulduğu zaman, hizmetçisini çağırır ve; “Yediklerimi hazmettirecek bir şey getirin.” der. Ey ahmak; taamını değil, dinini hazmettiriyorsun (dinine kıyıyorsun). Hani fakir; hani dul kadın; hani miskin; hani yetim ki Allah, onlara tasadduk etmeni (sadaka vermeni) emretmişti!”
İbn-i Muhelleb isyan edince, onun hakkında şöyle söylemiştir: “Fasık (günah kâr) ve yoldan çıkmış kimselere ne kadar şaşılır ki bir müddet beğenmediği ve tenkit ettiği idarecilerin zamanında vazife yapmış ve onların emirlerini yerine getirmek hususunda, her yasağı çiğnemiş ve her kötülüğü işlemişti. Fakat o, vazifeden uzaklaştırılıp menfaatten menedilince, idarecileri ayıplamaya başladı ve; “Ben onlara Allah için kızıyorum, siz de Allah için kızın!” dedi ve onlara üzerlerinde bez parçaları olan bir takım sopalar kaldırarak isyan etti; ve ona, kendilerine bir faydası olmayan korkaklar, serseriler ve akılsız kimseler tabi oldular.”
Hasan-ı Basrî hazretleri tarihî hadiseleri en iyi bilenlerden idi. Ebu Zer'in Hazreti Peygamber'den duyduğu hadise uyarak, Rebeze'ye gittiğini ve asla halifenin onu sürgün olarak göndermediğini söylerdi. Hazreti Osman'ı sena (övgü) ile anar ve 12 sene süren hilafetinde halkın hiçbir hususta onu tenkit etmediğini bildirirdi. Hazreti Ali ve diğer bütün Sahabileri de hayırla anıp överdi.
Hasan-ı Basrî hazretlerinin ömrünün çoğu, Emevî idaresi altında geçmiştir. İdarecilerle münasebetleri hep müsbet olmuş; gerektiğinde onlara nasihat vermiş; onlarda Hasan-ı Basrî hazretlerinin kıymetini bilip fikirlerini sormuşlardır.
Basra'ya vali tayin olan Bişr bin Mervan'ı ziyarete gitmiş ve Bişr'in; “Zekatımızı, sultana mı, yoksa fukaraya mı verelim?” sorusuna Hasan-ı Basrî; “Hangisine verirsen ver zekatını vermiş olursun.” karşılığını vermiştir. Bunun üzerine vali; “Bazı kimselerin itibar kazanması sebepsiz değil.” diyerek, memnuniyetini izhar etmiştir. Sonra, onu (Bişr'i) ölüm döşeğindeyken de ziyaret etmiş ve cenazesinde bulunmuştur.
Irak valisi Mesleme bin Abdülmelik, Hasan-ı Basrî hazretlerini seviyor ve halktan, onun meziyetlerini dinlemek istiyordu. Hatta bir konuşmasında, “İçinizde böyle biri varken, bir kavim nasıl dalalete düşer?”diyerek, Hasan-ı Basrî hakkındaki hayranlığını dile getirmiştir. Bir gün Hasan-ı Basrî onu; “Minberden indiğiniz zaman, söylediğinle amel et!” şeklinde ikaz etmiştir. Mesleme ona bir cübbe ve güzel bir elbise hediye göndermiş ve Hasan-ı Basrî de onları kabul etmiştir.
Yezîd bin Abdülmelik'in halifeliği devrinde, Ömer bin Hübeyre el-Fezarî, 103 (m. 721) senesinde Irak'a vali oldu. Makamına geçtikten sonra Hasan-ı Basrî, Muhammed bin Sîrîn ve Şa'bî'yi huzuruna çağırdı. Yezîd'in halifeliğini, kendisinin yeni vazifesini ve halifenin memuru olduğunu hatırlattıktan sonra; halifeden gelen emirler karşısında nasıl davranması gerektiği ile ilgili olarak onların görüşlerini almak istedi.
Bunun üzerine İbn-i Sîrîn ve Şa'bî, fikirlerini kapalı bir şekilde arzettiler. Sonra vali, Hasan-ı Basrî'nin görüşünü sordu. O da şöyle buyurdu:
“Ey İbn-i Hübeyre, Yezid hakkında Allah'tan kork ve Allahü Teâlâ hakkında Yezid'den korkma. Şüphesiz Allah seni Yezid'den korur; halbuki Yezid seni Allah'tan koruyamaz. Cenab-ı Hakkın sana bir melek göndererek, seni tahtından uzaklaştırması ve geniş sarayından çıkarıp, dar kabrine sokması pek uzak değildir. Sonra şunu unutma ki, seni orada ancak salih amellerin kurtaracaktır. Ey İbn-i Hübeyre, Allah'a asi olma (ki halin budur). Allahü Teâlâ bu sultayı (otoriteyi/yetkiyi), onun dinine ve kullarına yardımcı (bir vasıta) kıldı. O halde, Allah'ın verdiği bu otorite ile Allah'ın dinine ve kullarına sakın zulmetme. Zira Yaratan'a isyan söz konusu olduğu yerde, mahluka itaat yoktur.”
Hasan-ı Basrî hazretleri, zaman zaman Haccac'ın cezalandırmada merhmetsizce hareket ettiğini söylerdi ve onu bu bakımdan tenkit ederdi. Sa'id bin Ebu Mervan anlatıyor: Mescitte, Hasan-ı Basrî'nin yanında oturuyordum. Haccac, bazı asker ve maiyetiyle beraber içeri girdi; etrafına baktı, en kalabalık meclis olan Hasan-ı Basrî hazretlerinin meclisine doğru yöneldi ve Hasan-ı Basrî ile benim arama oturdu. Kendi kendime bakalım Hasan-ı Basrî konuşmasında bir değişiklik yapacak mı? dedim. Hasan-ı Basrî, her gün nasıl konuşuyorsa, öyle konuştu; sözünde bir değişiklik yapmadı. Vaazını bitirince, Haccac elini Hasan-ı Basrî'nin omzuna vurarak, “Bu şeyh doğru konuştu ve iyisini yaptı. Siz bu gibi meclislere devam edin; zira ben Resulullah'ın; “Zikir meclisleri Cennet bahçeleridir.” dediğini işittim. Eğer üzerime aldığım amme hizmeti olmasaydı, siz beni bu gibi meclislerde geçemezdiniz; çünkü ben bunların faziletini bilenlerdenim.” dedi ve konuşmasını sürdürdü; hepimiz güzel beyanına hayran kaldık.”
Bununla beraber Hasan-ı Basrî hazretleri, Haccac'ın idaresine başkaldıranlarla beraber olmamış ve halkı da buna teşvik etmemiştir. Hatta Basra ve Kufe'de çıkan İbnü'l-Eş'as isyanında mescitteki derslerine devam etmiştir. Kurradan bir heyet Hasan-ı Basrî'ye gelerek, ona; “Ey Ebu Sa'îd, haram kanı akıtan, haram malı alan, namazı terk eden ve şöyle şöyle yapan bu zâlimin öldürülmesi hakkında ne dersin?” şeklinde fikrini sormuşlar; “Onu öldürmemelisiniz. Çünkü eğer o, Allahü Teâlânın bir azabı ise, onu kılıçlarınızla çeviremezsiniz. Şayet bir bela ise, Allahü Teâlâ hayırla hükmedinceye kadar sabrediniz. O Allah ki hükmedenlerin en hayırlısıdır.” demiştir.
Halka isyana katılmamaları hususunda nasihat vermiştir. Buna rağmen isyancılar, aralarında kendisini de görmek istemişlerdir. İbnü'l-Eş'as, Hasan-ı Basrî hazretlerini zorla mescitten çıkarıp ayaklananların arasına katmıştır. Bunu istemeyen Hasan-ı Basrî hazretleri iki köprü arasında insanların gaflette olduğu bir anda, kendini nehirlerden birine atmış ve böylece onlardan kurtulmuştur.
Daha sonra zimmetine mal geçirdiği için hapse atılan Yezid bin Muhelleb'in isyanında, sadece nasihat vermekle kalmamış, halkın katılmasına mümkün mertebe engel olmaya çalışmıştır. İsyanın elebaşları Hasan-ı Basrî hazretlerini susturmak için peşine düşmüş ise de Hasan-ı Basrî saklanmış; hatta o günlerde vefat eden kızının cenazesinde bile bulunamamıştır.
Adaleti, takvası ve hizmetleriyle meşhur Emevî halifesi Ömer bin Abdülazîz halife olunca Hasan-ı Basrî'ye mektup yazıp, adil devlet reisinin nasıl olması gerektiğini kendisine yazmasını istemişti. Bu arzu üzerine Hasan-ı Basrî şu mektubu yazdı:
“Ey Müminlerin emiri! Bilmiş ol ki Allahü Teâlâ adil devlet reisini zulme ve haksızlıklara mani olucu, zayıflara yardımcı, darda kalanlara destek olarak yaratmıştır.
Adil devlet reisi, kendi malını nasıl korur ve evladına nasıl şefkatli davranırsa, tebasına (emri altındakilere) da öyle davranır. O bedendeki kalb gibidir. Uzuvlar onun iyi olmasıyla iyi olur. Bozulmasıyla da bozulur.
Adil devlet reîsi Allahü Teâlâ'nın emirlerine uyar. O'na itaat eder. Emrindeki tebasını da Allahü Teâlâ'ya itaat etmeye sevk eder. Ey müminlerin emiri, saltanatta, sahibinin himayesine verdiği malı ve aileyi darmadağın eden köle gibi olma! Allahü Teâlâ kötülüklerden sakınılması için cezalar emretti. Bunu uygulayacak olan (reis) suç işlerse hiç olur mu?
Ey Müminlerin emiri! Ölümü, ölüm anında yakınlarının sana yapacakları yardımın azlığını ve ölümden sonrasını düşün. Ölüme ve ondan sonrasına hazırlık yap. İyi bil ki şimdi bulunduğun makamdan başka, senin başka bir makamın daha vardır. Orada uzun müddet kalacaksın. Dostların seni orada yalnız bırakacak tek başına (kabir) içinde kalacaksın. Kişinin kardeşinden, anasından, babasından, hanımından ve çocuklarından kaçacağı günde, sana yardımcı ve dost olacak şeyi hazırla. Kabirdekilerin diriltileceği, gizli olan şeylerin ortaya çıkarılacağı zamanı hatırla. Artık o zaman bütün sırlar açılmış olacaktır. Büyük küçük ne varsa hepsi amel defterine yazılmıştır.
Ey Müminlerin emiri! Şu anda sen bir mühlet içindesin. Fırsat elde iken ve ecel gelip, çatmadan, fırsat elden gitmeden Allahü Teâlâ'nın kulları hakkında adaletle hüküm ver (cahillerin hükmü ile hüküm verme). Onlar hakkında zâlimlerin tuttuğu yolu tutma! Böyle yaparsan hem kendi günahını hem de başka günahları yüklenirsin. Senin felaketine sebep olan şeylerden istifade eden insanlar seni gaflete düşürmesin. Kendileri dünya menfaatlerini elde etmek için seni ahirette kavuşacağın nimetlerden uzaklaştırırlar. Bugünkü gücüne kuvvetine bakma, ahirette halinin ne olacağını düşün (ona göre iş yap). Ölüm bir ağ gibi seni sarmış, her an yaklaşmaktadır. Hesap vereceksin.
Ey Müminlerin emiri! Sana şefkat edip, elimden gelen nasihati yaptım. Sana yazdığım bu mektubumu dostunu tedavi eden tabibin ilacı gibi kabul et. O, dostunu şifaya kavuşturmak için acı ilaç içirir. Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun ey müminlerin emiri.”
Hasan-ı Basrî'nin Ömer bin Abdülaziz'e yazdığı başka bir mektup da şöyledir: **“Şüphesiz ki dünya geçip gidilecek bir konaktır. Ebedî kalınacak yer değildir. Dünyada zenginlik ona dalmamaktır. Üzerinde yaşayanlar her an birer birer ölmektedir. Onu üstün tutan zillete, toplayan fakirliğe düşer. Dünya zehir gibidir. Onu bilmeyen yer, o da onu helak eder (öldürür). Dünyada, yaralı olup da yarasını tedavi ile uğraşan kimse gibi ol. Yaralı kimse yarasının azmasından korkarak perhiz yapar, daha şiddetli acıya düşmemek için çektiği acıya sabreder.
Tuzakları süsler altında gizlenmiş olan şu gaflet dünyasından sakın. Ona dalma! Bitmeyen arzularla gönüller çeken sözlerle süslenmiş, nicelerini aldatıp, kendine meftun etmiştir (büyülemiştir). O, süslenmiş gelin gibidir. Gözler ona bakmakta, kalbler ona hayran ve nefsler ona aşıktır. O ise aşıklarını helak ediyor. Yaşayanlar ölenlerden, sonrakiler öncekilerden ibret almıyor. Arif olanlar bile bu hususta dalgındır. Ona düşkün olan, ondan dünyalık elde eder. Fakat aşırı giden aldanır, ahirete gideceğini, dönüşünü unutur. Kalbi dünyaya dalar ve ayağı kayar. Sonradan büyük bir pişmanlığa ve derin bir hasrete düşer.
Dünyaya düşkün olan, muradına kavuşamaz. Bir gün olsun rahat nefes alamaz. Her gün ayrı bir düşünce, keder getirir. Derken dünyaya o kadar dalar ki ömür biter de ecel bir gün onu yakalayıverir. Sonunda azıksız ahiret yolculuğuna çıkmak zorunda kalır. İşte böyle bir duruma düşmekten sakın.
Ey Müminlerin emiri! Dünyadan kendini muhafaza edebildiğin müddetçe, sevinçli ol. Yoksa ne kadar üzülsen yeridir. Dünya kimi sevindirirse, sonunda mutlaka beğenilmeyen bir şey vardır. Dünyada sevinen aldanmıştır. Bugün faydalı görünende dünya yarın zarar verir. Dünyada ümit ve bela beraberdir. Dünyada kalmanın sonu yok olmaya gider. Onun sevinci hüzün ile karışıktır. Dünyada ne geleceği belli olmaz ki beklenip tedbir alınsın. Dünyadaki arzular, yalancıdır. Emelleri boştur. Onun iyiliği kederdir. Eğer iyi düşünürse, Âdemoğlu onda her an tehlike ile karşı karşıyadır. İnsan, rahatlık halinde de musibet zamanında da tehlikeli durumlara düşmemeye gayret göstermelidir. İnsana öleceğini Allahü Teâlâ ve peygamberleri bildirmemiş olsa bile, dünya onu uykudan mutlaka uyandıracaktır.
Bununla beraber, yine Allahü Teâlâ'dan azap ile korkutan, Cennet ile müjdeleyen rehberler geldi. Allahü Teâlâ'nın indinde dünyanın zerre kadar kıymeti yoktur. Resulullah Efendimize dünya hazineleri arz olundu da O kabul etmedi. Verilmiş olsaydı bile, Allahü Teâlâ'nın nezdindekinden sivrisinek kanadı kadar bir şey eksilmezdi.
Dünya, imtihan için salih ve ibadet edenlerden alındı. Aldatmak içinde Allahü Teâlâ'nın düşmanlarına verildi. Dünya verilerek aldatılanlar, dünyayı elde etmekle kendilerine ikram edildiğini zannederler.
Allahü Teâlâ'nın, Musa Aleyhisselama; “Zenginliğin geldiğini gördüğün zaman; “Bu cezası çabuklaştırılmış bir günahtır!” de, fakirliğin geldiğini görürsen de; “Hoş geldin ey salihlerin şiarı (alameti).” de ve istersen rahatlık sahibini öv.” buyurduğu rivayet edilir.**
Yunus bin Ubeyd'e; “Amel bakımından Hasan-ı Basrî'nin yerini tutan bir kimseyi gördün mü?” diye sordular, o da; “Vallahi ben söz bakımından bile onun yerini tutan bir kimseyi görmedim ki amel bakımından onun gibisini nereden göreceğim. Onun vaaz ve nasihatleri gönülleri ağlatıyordu. Başkalarının vaazları ise gözleri bile ağlatamıyor.” diye cevap verdi.
Hasan-ı Basrî hazretlerinin güzel sözleri ve nasihatleri meşhur olup, hepsi de pek tesirliydi. Bu sözlerinden bir kısmı şunlardır:
“Sonsuz olan Cennet, dünyada yapılan birkaç günlük amelin değil, halis bir niyetle yapılanların karşılığıdır.”
“Dışın içe, kalbin dile uygun olması lazımdır. Böyle olmamak nifaktandır.”
“İnsan dünyadan üç şeye hasretle gider: Topladığına doymaz. Umduğuna kavuşamaz, önündeki ahıret yolculuğu için, iyi azık temin etmez.”
“Kalbin fesada uğraması altı şeyden hasıl olur: 1- Tövbe etmek ümidi ile günah işlemek, 2- İlim öğrenip ilmiyle amel etmemek, 3- Amel ettiklerinde de ihlas göstermemek, 4- Allahü Teâlâ'nın verdiği nimetlere şükretmemek, 5- O'nun taksim ettiği şeye razı olmamak, 6- Ölüleri defnedip ibret almamak, kendi öleceğini düşünmemek, ahiret için azık hazırlamamak.”
“Dünyanın senden sonra nasıl olduğunu görmek istersen, senden evvel ölenlerden sonra ne olduğuna bak!”
“Başkalarından sana söz getiren, senden de ona götürür. Onunla sohbet edilmez, arkadaşlık yapılmaz.”
Hasan-ı Basrî hazretleri tövbenin şartlarına uygun olarak hem dil hem de hal ile; yani günahları ve haramı terk edip hak sahipleriyle helalleşmekle yapılması gerektiğini belirtmiştir. Şartlarına uygun olmayan tövbenin tam tövbe olmadığını belirtmek için “İstigfaruna yahtacü ila istigfarin ahar.” buyurmuştur. Yani; “Bizim tövbemiz de tövbeye muhtaçtır.” demektedir.
“Allah'a yemin ederim ki mala ve paraya köle olanı Allahü Teâlâ zelil ve perişan kılar.”
Bir defasında; “Şimdi münafık var mı?” diye sordular. “Eğer şimdiki münafıklar, öldürülüp, cesetleri sokaklara atılsa, hiçbir yere çıkamazdınız.” buyurdu.
“Küçük yaşta ilim öğrenmek taş üzerine zümrütten nakış yapmak; yaşlandıktan sonra ilim öğrenmek ise su üzerine yazı yazmak gibidir.”
“Rabbini bilen O'nu sever, dünyayı bilen ondan yüz çevirir. Mümin gafil olmaz. Boş işlerle uğraşmaz.”
“Âlimler olmasaydı, insanların diğer canlı varlıklardan farkı kalmazdı. Çünkü onların öğretmesiyle insanlar iyi insan olma seviyesine ulaşırlar.”
“Kur'an-ı Kerim'i öğrenmekten daha üstün zenginlik ve Kur'an-ı Kerim'i unutmaktan daha aşağı fakirlik olamaz.”
“Kişi isyan sebebiyle gece ibadetinden mahrum olur.”
“Allahü Teâlâ bir kuluna hayır dilediği vakit, onu mal ve aile ile oyalamaz.”
Bir zat Hasan-ı Basrî'ye; “Kızımı isteyenler çok, hangisine vereceğimi bilemiyorum.” deyince, Hasan-ı Basrî; “Allah'tan korkana ver, severse iyi, sevmezse Allah'tan korktuğu için ona zulmetmez.” demiştir.
“Müsafeha, sevgiyi arttırır.”
Hasan-ı Basrî'ye; “Evlat, babasına karşı nasıl emr-i maruf (iyiliği emredebilir) edebilir?” diye sormuşlar. O da; “Onu kızdırmayacak şekilde nasihatte bulunur, kızarsa sükut eder.” diye cevap vermiştir.
Birisi Hasan-ı Basrî'den nasihat istediğinde; “Allahü Teâlâ'nın emrini üstün tut ki Allahü Teâlâ da seni izzetli kılsın.” demiştir.
Yine birisi nasihat istediğinde; “Büyük güçlükler ve korkunç hadiseler önündedir. Bunlarla muhakkak karşılaşacaksın, sonunda da ya kurtulacak veya helak olacaksın. İyi bil ki hesaba çekilmeden önce nefsinin muhasebesini yapan kazanır. Nefsinden gafil olan ise zarar eder. Sonunu düşünen kurtulur, heva ve hevesinin peşinden giden sapıtır. Yumuşak ve mülayim olan kazanır, Allah'tan korkan emin olur. Emin olan ibretle bakar ve basiret sahibi olur. Basiret sahibi olup, gören anlar. Anlayan bilir. Ayağının kaydığı yerden hemen geri çekil, pişman olduğun şeyi at. Unuttuğunu sor ve kızdığın vakit, nefsine hakim ol.” dedi.
Bir mecliste bir genç kahkahalar ile gülüp dururken, Hasan-ı Basrî oraya uğradı ve delikanlıyı çağırdı; “Oğlum Sırat'ı geçtin mi?” diye sordu. Çocuk; “Hayır” dedi. Bunun üzerine Hasan-ı Basrî; “Gideceğin yerin Cennet veya Cehennem olduğunu biliyor musun?” dedi. Genç yine; “Hayır” dedi. Hasan-ı Basrî; “O halde bu kahkaha nedir?” diye sorunca gencin bir daha güldüğü görülmedi.
“Mümin devamlı olarak nefsine hakim olur ve onu Allah için hesaba çeker. Dünyada kendilerini hesaba çekenlerin ahirette hesabı de iyi geçer. Ahırette hesabı ağır olanlar, dünyada kendi muhasebelerini yapmayanlardır.”
Hasan-ı Basrî'ye; “Gece namaz kılanların yüzleri için güzel olur?” diye sorduklarında, Hasan-ı Basrî; “Çünkü onlar Rahman ile baş başa kalmışlar ve Rahman da onlara kendi nurundan nur vermiştir.”buyurdu.
“Kötü huylu olan kendine eziyet eder.”
Hasan-ı Basrî'ye güzel ahlak sorulduğunda; “Güzel ahlak; güler yüzlü, tatlı sözlü olup, iyilik yapmak ve kötülük etmemektir.” buyurdu.
“Çok konuşanın yalanı çoğalır. Malı artanın günahı artar. Kötü huylu olanın nefsi azap görür.”
“Parayı üstün tutan kimseye Allahü Teâlâ lanet eylesin.”
“Her sağlam olana bir dert, her gence bir ihtiyarlık ve her ihtiyara (her insana) bir ölüm gelecektir. Yarın ruh cesetten, insanda evladından ve malından ayrılmayacak mı? Kefene sarılıp, mezara konmayacak mı? Ey insanoğlu unutma ki beldeler harap olacak, mal mülk dağılacak, çocuklar yetim kalacak!”
“Ey insanlar! Dualarınız kabul olunmaz diye korkmuyorum. Dua edemez hale gelmenizden (gaflete dalmanızdan) korkuyorum.”
“İyi komşuluk sadece komşuya eziyet etmemek değildir. Komşunun verdiği sıkıntıya da sabretmek gerekir.”
“Bitmeyen isteklerin, emellerin sonu gelmez. O halde bu fanî dünyayı, sonsuz olan ahireti elde etmekte kullanınız.”
“Bedbahtlık olan dört şey vardır. Bunlar; evlad-ü iyalin (aile efradının) çokluğu, malın azlığı, komşunun kötü olması, kadının kocasına hıyanette bulunmasıdır.” dedi.
Adamın biri Hasan-ı Basrî'ye gelip, “Bana nasihatte bulununuz.” deyince “Sakın günah işleme. Aksi halde kendini ateşe atmış olursun. Halbuki sen, bir kimsenin pireyi ateşe attığını görsen, iyi karşılamazsın. O halde, her gün kendini defalarca ateşe atmayı nasıl iyi karşılarsın.” buyurdu.
“İnsanlar arasında kendisini zemmeden (kötüleyen) kimse, hakikatte kendisini övmüş olur. Bu ise riya alametlerindendir.” demiştir.
“Âlimler asırlarının, ışıklarıdır. Her âlim, zamanının insanlarını aydınlatan bir kandildir. Âlimler olmasa, insanlar karanlıkta kalır ve kendilerini kaybederler.”
“Kul bütün ilimler i elde etse, kuru ağaç gibi oluncaya kadar ibadette bulunsa, fakat midesine giren şeyin haram olup olmadığını dikkat etmese, Allahü Teâlâ onun hiçbir ibadetini kabul etmez. Dünyanın fani, nimetlerinin geçici ve ölümün mutlaka geleceğini unutmak Mümine yakışmaz.”
“Tefekkür, hayra ve iyi amel işlemeye sevk eder; kötülüklere pişmanlık, onu terk edip, bir daha işlememeye sevk eder. Çok gülmek, kalbi karartır ve öldürür.”
“Dünya üç gün gibidir. Geçen gün, geçip gitmiştir artık. Geri döndüremezsin. Ondan ümit kesilmiştir. İkinci gün içinde bulunduğun gündür ki bugünü ganimet ve fırsat biliniz. Üçüncüsü ise gelecek olan gündür ki senin ona ulaşman belli değildir. Belki de gelecek olan güne kavuşamadan ölürsün.”
“Ey insan, insanların çokluğuna bakıp da aldanma! Çünkü sen yalnızsın, yalnız ölecek, kabre yalnız gireceksin. Kabirden yalnız kalkacaksın ve kendi hesabını vereceksin.”
Eserleri
Hasan-ı Basrî hazretleri çok sayıda eser yazmışsa da vefatına yakın hizmetçisine bunlardan biri dışında hepsinin yakılmasını emretmişti. O biri, oğlundaydı ve başkasına ödünç verilmişti. Bu eserlerin adları şöyledir:
1- Tefsiru'l-Hasani'l-Basrî: Amr bin Ubeyd tarafından rivayet edildiği söylenir. Günümüzde Dr. Etem Levent ve Muhammed Abdürrahim Muhammed tarafından çeşitli tefsirlerden Hasan-ı Basrî'ye ait bölümler toplanarak Tefsiru'l-Hasan adıyla yayınlanmıştır.
2- Kitabu'l-Hasani'bni Ebi'l-Hasan fi'l-Aded,
3- Risale fî Fadli Harami Mekketi'l-Muşerrefe: Mekke-i Mükerreme'nin fazileti ile ilgilidir. Yazması, Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi kısmı no: 3634/18 gibi çeşitli kütüphanelerde vardır. Son olarak 1980'de Kuveyt'te neşredilmiştir.
4- Risale ila Abdilmelik bin Mervan fi'l-Kader: Hasan-ı Basrî'ye nisbet edilen en meşhur risaledir. 1974'de neşredilmiştir.
5- Risale Erba'a ve Hamsun Ferida: Halk arasında “Elli Dört Farz” diye bilinir.
6- Şürütü'l-İmame: İmamlığın şartları hususundaki bu eser Süleymaniye Kütüphanesi, Hacı Mahmut Kısmı, 1934/6 numarada mevcuttur.
7- El-İstiğfaratu'l-Munkıze mine'n-Nar: Çeşitli kütüphanelerde yazması bulunan eser 1982'de Mekke'de yayınlanmıştır.
8- Ez-Zühd: Baş tarafına Hasan-ı Basrî'nin hayatı eklenerek 1991'de Kahire'de yayınlanmıştır.
Hasan-ı Basrî'nin fıkıh konusundaki rivayet ve fetvaları bir araya toplanarak Mevsuatü Fıkhi'l-Hasan el-Basrî adıyla 1989'da Beyrut'ta yayınlanmıştır.