HASAN SEZAÎ

Hasan bin Ali İslam âlimlerinden ve evliyanın büyüklerinden
A- A+

İslam âlimlerinden ve evliyanın büyüklerinden. Tasavvufta Gülşenî yoluna mensup idi. İsmi Hasan, mahlası Sezaî'dir. Babası Ali, Kurtbeyzade Hasan adlı bir zatın oğludur. 1080 (m. 1669) bugün Yunanistan sınırları içinde Mora Yarımadasının kuzeydoğusunda yer alan Gördüs'de doğdu. Şehrin bugünkü adı Korinthos'dur. Bazı kaynaklarda Larende'de doğduğu söyleniyorsa da kendi eserlerinde Gördüs'te doğduğu belirtilmiştir. 1151 (m. 1738) senesinde Edirne'de vefat etti. Kendi ismi ile anılan dergahının bahçesinde defnedildi.

Hasan Sezaî, onsekiz yaşına kadar doğum yeri olan Gördüs'te kaldı. 1098 (m. 1687) senesinde Venedikliler Mora'yı işgal edince gemi ile Gördüs'ten İstanbul'a geldi. Yolculuk esnasında, Halvetiyye yolunun büyüklerinden biri ile tanıştı. Hasan Sezaî, genç ve yakışıklı olmakla, zahirî güzelliğe sahip olduğu gibi, edep ve ahlâkının fevkalade olması ve çok iyi terbiye edilmesiyle batınî güzelliğe, kalb ve ruh temizliğine sahib idi. Anlayış ve istidadının pekçok olması, ilerde yüksek ilmî mertebelere yükseleceğini gösteriyordu. Onun bu durumunu gören zat Hasan Sezaî ile Halvetîlik üzerine konuşmaya başladı. Sezaî, yolculuk esnasında bir rüya görmüş ve bu rüya üzerine:

“Nedür bu katrelerde bahr-ı umman oldığun canâ,

Nedür bu zerrelerde şems-i tâbân oldığun canâ,

Çü sensin zâhir ü bâtın hakîkatde olan mevcud,

Nedür bu nakş-ı gûn-â-gûnda pinhân oldığun canâ.”

beyitlerini söylemiş, bahsi geçen mübarek zat da; “Ey gözümün nuru! Siz tarikat-ı aliyyenin ermişlerinin özü ve ariflerin dayanağısınız. Eteğinizi tutanlar ise selamet sahiplerinden olurlar.” demiştir.

İstanbul'an Edirne'ye geçen Hasan Sezaî burada tanıştığı Piyade Mukabelecisi Ali Efendi vasıtasıyla mukabele kalemine alındı. Resmî vazifesi dışında bir taraftan oradaki âlimlerden zahirî ilimleri tahsil ederken, diğer yandan kendisini tasavvuf yolunda yetiştirip manevî terbiye verecek bir rehber aradı. Gemi yolculuğu esnasında tanıştığı zatın tesiri ve gördüğü bir rüyadaki işaret üzerine, Aşık Musa Dergahı'nda bulunan Şeyh Mehmed Sırrî Efendi'ye talebe olup bir müddet hizmetinde bulundu. Mehmed Sırrî'nin vefatından sonra onun vekili olup yerine geçen Muhammed La'li Fenaî Efendi'ye bağlandı. Muhammed La'li Efendi aslen Kastamonulu olup Edirne'de Şeyh Şüca' Zaviyesinde talebe yetiştirmekle meşgul idi. Hasan Sezaî'ye dergahın vakıflarının icarlarını toplamak vazifesi verildi. Bunun için Sezaî'ye; Cabi Dede Efendi de denilmiştir. Sezaî'nin La'lî Efendi'yi kendisine büyük bir rehber olarak kabul ettiği şu manzumesinden açıkça anlaşılmaktadır:

“Şah-râh-ı âlem-i ıtlâka girdüm sıdkıla,

Kutb-ı âlem Şeyh La'lî Gülşenî'dür rehberüm,

Himmetiyle menzil-i maksûda irdüm sıdkıla,

Kutb-ı âlem şeyh La'lî Gülşenî'dür rehberüm.

Feyz irişdürdi kemâl-i neş'e-i insânile,

Cân ilin menzillerin gösterdi çeşm-i cân ile,

Âşinâ irdi beni ol âlem-i irfânile,

Kutb-ı âlem şeyh La'lî Gülşenî'dür rehberüm.

Cezbesiyle gönlümün mülkini teshîr eyledi,

Himmetiyle bu harâb-âbâdı ta'mîr eyledi,

Bir nefesle zulmetüm tebdîl ü tenvîr eyledi,

Kutb-ı âlem şeyh La'lî Gülşenî'dür rehberüm.

Mülk-i tende pâdişâh itdi beni ol zü'l-himem,

Bende bir sır sakladı bîgâneye ammâ dimem,

Feyz-i Hakk'a es-salâ itdüm bugün gelsün ümem,

Kutb-ı âlem şeyh La'lî Gülşenî'dür rehberüm.

Bu Sezaî'den beyâna geldi nutk-ı Gülşenî,

Söyleyen oldur dilinden perde itmişdür beni,

İkilik vehmin aradan sürmeyen bilmez beni,

Kutb-ı âlem şeyh La'lî Gülşenî'dür rehberüm.”

Hasan Sezaî ondan mezun olup Gülşeni Veli Dede Dergahının şeyhi oldu. Buradaki vazifesi altı ayı dolunca hocası Muhammed La'li'nin halifesi olan Mehmed Hamdi Efendi vefat etti. Bunun üzerine Sezaî Efendi onun yerine geçti. Hasan Sezaî Efendi birgün talebeleriyle sohbet ederken kalb gözüyle hocası La'li Efendi'nin vefat ettiğini anlayıp şiddetli üzüntüye kapıldı ve kendinden geçerek yere düştü. Bu esnada bir dişi kırıldı ve bu dişi bir tahtaya saplandı. Günümüzde de bu dişi, mihrabın sağ tarafında bulunmakta ve ziyaret edenler tarafından görülmektedir.

Hasan Sezaî Efendi bir ara İstanbul'a gelmişti. Daha önce Edirne'de iken ismi her tarafta duyulmuş olduğundan, İstanbul'a gelince birçok kimse onu görmek arzusu ile bulunduğu yere akın etti. Fakat o, tevazusunun çokluğundan, gayet sakin idi. Böyle gelip sohbette bulunanlardan bazılarının kalbine, Hasan Sezaî'yi tahmin ettikleri gibi bulamama düşüncesi geldi. O gece bu kimselerin herbiri, rüyalarında, Resulullah efendimizi ziyaret için Medine-i Münevvere'ye gittiklerini, fakat kapıda Hasan Sezaî'nin bulunduğunu ve huzur-ı seadete girebilmek için onun himmeti gerektiğini gördüler. Ertesi gün rüyalarını birbirine anlattıklarında, hepsinin aynı rüyayı gördükleri anlaşıldı. Böylece Hasan Sezaî hazretlerinin, Resulullah Efendimizin varisi olan büyük âlimlerden olduğunu yakinen anladılar.

Hasan Sezaî bir ara Mısır'a gitti. Kahire'de, Gülşenî dergâhında vazife yapan İbrahim Çelebi tarafından, Gülşenî tarikatında ikinci pir olarak kabul edilip ayrıca onun için şöyle bir icazetname yazıldı:

“Bizi, nükeba ve nüceba olan büyük zatların hizmetinde muvaffak kılan, büyük zatlara halife olanların, halife olduklarına dair icazet vermeye bizi vâris kılan Allahü Teâlâ'ya hamdolsun. Bu icazetnameyi, kulların en aşağısı İbrahim bin Ali bin Ahmed Hasan bin Ahmed bin Şeyh İbrahim Gülşenî yazdı.

Bismillahirrahmanirrahim

Ey hakkı talep eden Müminler! Bilmiş olunuz ki batılı terk ettikten sonra bir kâmil insana (rehbere) hizmet ederek yetişip hakkı batıldan ayırt etmiş ve üstadından icazet almış bir rehber, elbette, mutlaka lazımdır. Ancak böyle yüksek bir zat, sizi Hakk'ın yoluna götürebilir ve sizi yanlış yoldan alıkoyabilir. Çünkü hiç kimse rehber olmadan önündeki yolu katedemez. Bu sebeple sizlerden biri tasavvuf yoluna girip hakiki bir rehbere tâbi olduktan sonra o zata teslimiyet ve bağlılığına göre kendisine yol açılır ve bu yolda ilerlemeye başlar. Kalbi nurlanır.

Böyle hakiki bir rehber, talebelerinin birçok hâllerine vâkıf olup ameline göre talebeyi azgınlığından kurtarır. Onun doğru yola girmesine vesile olur. Talebelerinin müşkül meselelerini çabucak hâllediverir. Onları alçalmaktan kurtararak yükseltir. Talebesinin müşkülü, kendisinin hâlledemeyeceği derecede ise o zat talebesinin bu hâlini, kendisinden icazet aldığı zata havale eder.

Oğlumuz Hasan Çelebi (Hasan Sezaî) halifeliğe layık ve o mahalle münasip olduğu için, Türkçe dilinde icazetname yazdım. Her kim ona gönül verip bağlansa, bizim muhabbetimize kavuşur. Ona tâbi olup elinde tövbe eden zikirle meşgul ola. Muhabbet ile gönlünü bizden ayrı bilmeye. Zira gönüle uzak (olan muhabbeti sebebiyle) yakındır. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Gönül kimi severse onunla haşrolunur.” Kıyamet gününde size şu lazımdır ki gönlünüze Allahü Teâlâ'dan başka bir şey koymayasınız. Kendinize mürşid-i kâmil (rehber) edindiğiniz hakiki İslam âlimini sırf Allah için çok sevesiniz. Bir kimseye gönül verirseniz bu muhabbetiniz Allahü Teâlâ'nın rızası için olsun. Nefse ait bir gayeyi bu sevgiye katmamalıdır. Böyle yapan hakikat yolunda şeytandan daha kötü bir yol ortaya koymuş olur.

Nefsî bir gaye ile amel yapmak, puta tapmaktan daha şiddetlidir. İbadet yaparken nefsin arzuları işe karışırsa o amelde ihlas yok olur. Şirk çok gizlidir. Gayret ediniz ki yaptığınız amellerde, nefis işe karışmasın. Amellerinde ihlas sahibi olanlara gıpta edesiniz. İslamiyet doğru yoldur. Hakkın yoludur. Azgınlara uyup eğri yola gitmeyesiniz. Bu nasihatları kulağınıza küpe gibi takasınız. Hakkın sözünü kabul edesiniz. Batıl söze kulak vermeyesiniz. İnkarcıların eğri sözlerine aldanarak doğru yoldan çıkmayasınız. Resulullah'ın söylediklerinden başkasını söyleyenlere kulak vermeyesiniz. Böyle bozuk sözler söyleyenler su üzerinde yürüyüp havada uçsalar da bu hâllerine aldanmayasınız ve bu hâllerini keramet zannetmeyesiniz. Onlardan meydana gelen böyle fevkalade hâlleri istidraç bilesiniz. Dinimizin zahirî hükümlerine uymakta gevşek davrandığı, bazı emirleri terk ettiği, alış veriş bilgilerine uymadığı hâlde tarikattan ve hakikatten dem vuranlara aldanmayasınız. Böyle kimselerin hâllerini hakikat zannetmeyesiniz. Onların tasavvuf hâllerini iyi bilmediklerini iyi bilesiniz. İbadetleri tam yapmaya çok rağbet edesiniz. İbadetleri suret şekil olarak değil, hakikî mânâ olarak yapmaya gayret ediniz. Muhdese (sonradan yaratılanlara), kadim (öncesi olmayan) diyerek, azıp azdırıcı olmaktan ve böyle sapık fikirlere uyanlardan sakınmazsanız, Allahü Teâlâ katında yüzünüz kara olur. Böyle fikirlere ve bunların sahiplerine uymaktan pekçok sakınınız. Onların tatlı diye sunduklarını, zehirden daha kötü biliniz. Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat yolu hakikat yolu olup Resulullah Efendimizin yoludur. Bu yoldan kıl kadar da olsa ayrılmayasınız. Allahü Teâlâ'nın emrini tutup yasaklarından sakınasınız. Bâtıldan yana sapmayınız. Bu nasihatlarımı kulağınıza küpe gibi takınız.”

Hasan Sezaî Efendi, gayet kibar, asil ve heybet sahibi, iyi ahlaklı, çok zeki ve güzel suretli bir zat idi. Edirne'deki dergahında 53 sene talebe yetiştirdi. Talebelerinin sayısının beşyüzbini bulduğu ve bunların yiyip içmelerinin bizzat kendisi tarafından karşılandığı bilinmektedir. İlme çok hizmet etti. Dergahın yanında bir sebzeci dükkanı vardı. Birgün talebeleri ile sohbet ederken o dükkana bakarak şu şiiri söyledi:

Dost bâğınun güli oldı küşâde,

Bülbülüz o güle figâna geldük,

Yârün elinden içmişüz bâde,

Anunçün bunda mestâne geldik.

Dostun illerin iderken seyrân,

Bunda uğrayıp olmuşuz mihmân,

Sanma sen bizi gezerüz hayvân,

Özimüz bilip irfâna geldük.

Aslımuz bildük nûr-ı ezelî,

Ayrılmaz andan sırrın sezeli,

Cânıla sevdük biz o güzeli,

Yolunda el'ân kurbâna geldük.

Derdile dâ'im yanmakda bu dil,

Âşkı nârına olmışdur fitil,

Pervâne-sıfat olmağa vâsıl,

Şem-i cemâle sûzâna geldük.

Cismümüz bunda cânumuz anda,

Gevherimizün aslı ol kanda,

Şimdi Sezaî biz bu dükkânda,

Biraz eğlenüp seyrâna geldük.

Talebeleri önce bu sözlerin hikmetini anlayamamışlardı. Ancak çok geçmeden dükkanın yeri satın alınarak dergaha ilave olundu ve Sezaî Efendi vefat edince o yere defnolundu. Yerine oğlu Muhammed Sadık Efendi geçti. Bundan sonra gelen torunları da asırlar boyunca ilme hizmet etmişler, Edirne'de ilim ve feyz kaynağı olmuşlardır. Kaynaklarda Seyyid Osman Efendi diye geçen zatın kızıyla evlendiği belirtilen Hasan Sezaî Efendi'nin kaç evladı olduğu kat'i olarak bilinmemekte olup büyük oğlu Sadık Efendi tanınmaktadır. Bundan başka bir oğlu ve iki kerimesi (kızı) bilinmektedir. Kerimelerinden birini Ahmed Müslim Efendi, diğerini de Hafız Mustafa Efendi ile evlendirmiştir. Oğlu Sadık Efendi ve her iki damadı da tasavvuf yolunda yüksek derece sahibi olup her üçü de Sezaî Efendi'nin halifelerinden idiler. Tekkesi Cumhuriyetin ilk yıllarında harabe hâline gelmiş, 1933'te keresteci İsak oğlu Jak'a satılmıştır. Günümüzde tekke binasından eser kalmamıştır. Türbesi ve haziresi bakımlıdır.

Hasan Sezaî Efendi çok yüksek bir zattı. Devamlı olarak Allahü Teâlâ'yı zikrederdi. Yani O'nu hiç unutmaz, hep hatırında tutardı. Etvar-ı seb'ayı (nefsin yedi hâlini) nazım olarak tarif ve sırlarını izah etmek üzere uzunca bir kasidesi vardır. Buna, Şümu'u lami' denir. Damadı Ahmed Müslim Efendi de bu kasideyi gayet arifane olarak, çok güzel şerh edip açıklamış ve bu şerhine, Şerh-i kasideti'ş-Şümu'u'llami' bi beyani etvar-ı seb'a ismini vermiştir. Bu eser 1210 (m. 1795) senesinde basılmıştır. Etvar-ı seb'a, nefsin yedi hâli olup şunlardır: 1- Nefs-i emmare, 2- Nefs-i levvame, 3- Nefs-i mülhime, 4- Nefs-i mutmainne, 5- Nefs-i radıyye, 6- Nefs-i merdıyye, 7- Nefs-i safiyye.

Hasan Sezaî Efendi'nin menkıbe ve kerametleri pekçoktur. Rivayet edilir ki: Zamanın Edirne valisi, adamlarından ikisine birer kese altın vererek; “Gidiniz. Bunların birini Güzelcebaba'daki dergahın şeyhi Enis Dede'ye, diğerini de Bostanpazarı'ndaki Hasan Sezaî'ye veriniz.” dedi. Vazifeliler Enis Dede'ye gelip parayı vermek istediklerinde, Enis Dede; “Evladım, vali paşaya selamlarımı söyleyiniz. Biz bir şeyimiz kalmadığı zaman sahip olduklarımıza bakarız ve Rabbimize şükrederek ne kadar çok nimete kavuştuğumuzu anlarız. Siz lütfen bunu muhtac birine veriniz. O zaman ben de memnun olurum.” dedi. Bunun üzerine oradan ayrılan vazifeliler Hasan Sezaî'nin dergahına doğru yola çıktılar.

Bu sırada Sezaî Efendi dergahının esnafa olan borçları birikmiş olduğundan, bazı esnaf, alacaklarını istemek üzere dergaha gelmişlerdi. Hasan Sezaî alacaklıları iltifat ile karşılıyarak; “Buyurunuz. Lütfen oturunuz. Paranız gelmek üzeredir.” dedi. Hasan Sezaî'nin yanında para olmadığını bilen talebeleri bu alacaklıların sıkıştırmasından, bu sebeple hocalarının zor durumda kalacağından dolayı üzgün idiler. Az sonra valinin adamları geldiler. Hasan Sezaî onları görünce; “Nerede kaldınız evlatlarım. Bizleri beklettiniz. Şu altınları verin de alacaklıların hesaplarını kapatalım. Kendilerini bekletmeyelim.” dedi. Oradakiler Sezaî hazretlerinin bu kerameti karşısında şaşa kaldılar. Hepsi onun talebesi oldular.

Anlatılanlara göre bir gece Hasan Sezaî, dostları ile sohbet ederken, kerametleri ile o meclise Enis Receb Dede'nin gelmekte olduğunu anlamış ve Muhyiddin-i Arabî'nin; “İzâ câ'er-recebü tera'l-aceb.” yani; “Receb ayı gelince garip şeyler görülür.” sözünü söylemiştir. Meclistekiler bu söz üzerine birbirlerine bakışırlarken Enis Receb Dede içeri girerek: “Aferin İbn-i Arab, sad âferîn İbn-i Arab.” yani; “Ey İbn-i Arabî aferin bin defa aferin.” diyerek yerine oturmuştur. Orada bulunanlar her iki zatın bu üstün hâlleri ve kerametleri karşısında hayretler içinde kalmışlar ve onlara olan bağlılıkları artmıştır.

Hasan Sezaî hazretlerinin hayatında çok kerametleri görüldüğü gibi vefatından sonra da böyle fevkalade hâlleri, kerametleri çok görülmüştür. Vefatından yüz sene kadar sonra Kabrini su basmıştı. Dergahın bulunduğu yerdeki caminin hatibi rüyada birkaç defa ikaz olundu. Bunun üzerine, hürmetle ve hükümetin de malumatı olarak, tasavvuf ehli zatların da huzurunda, besmele ile kabir açıldı. Bu arada Hasan Sezaî'nin cesedi de göründü. Vefatından sonra aradan yüz küsur sene geçmiş olmasına rağmen, vücudu eskisi gibi duruyordu. Kabirden alınıp yan tarafta bir odaya kondu. Oraya konulduğu anda etrafı çok güzel bir koku kapladı. Kabir tamir edilip ve su basması önlendikten sonra tekrar aynı kabre defnolundu. Bu hâli gören ve duyanların muhabbet ve bağlılıkları daha da arttı.

Sefinet-ül-Evliya kitabının müellifi Hüseyin Vassaf Halvetî şöyle anlatır: “1906 senesinde Sezaî hazretlerinin türbesini ziyaret için Edirne'ye gitmiştim. Ziyaret esnasında duyduğum, hissettiğim manevi haz pek yüksekti. Başucundaki taşın üzerine kutubluk alameti olmak üzere siyah bir sarık sarılmıştı. Bu ziyaretim manevî bir hava içerisinde geçti. Edirne'ye daha sonraları birkaç defa gittim. Son ziyaretim 1922 senesinde oldu. Sezaî Efendi'nin güzel kokulu türbesini ziyaretle şereflendim. O sıralarda türbeye bakmakla vazifeli olanlar her nasılsa dünyaya düşkün kimseler olduğundan, onların alâkasızlığı ve lakayt hâlleri sebebiyle türbe bakımsız hâldeydi. İçeriyi örümcek ve tozlar kaplamıştı. Cildleri bozulmuş, sahifeleri eskimiş Kur'an-ı kerimler de ortalıkta duruyordu. Bu duruma çok üzüldüm. Hatta bir kimse içeriye kadar girmiş, sandukanın üzerinde örtülü bulunan değerli kumaşın yarısını keserek, götürüp satmıştı. Bunu öğrenince üzüntüm daha da arttı. Çok mahzun oldum. Böyle yüksek bir zatın türbesinin bu derece bakımsızlık içinde bulunması ne kadar acıydı. Mahallî vakıfların bozulması ve dergaha bakanların geçim derdine düşmeleri, türbeye hizmeti aksatmıştı. Hemen türbeyi temizlemek için teşebbüse geçtim. Allahü Teâlâ'nın izni ve yardımı ile türbeyi layık olduğu hâle getirdik.”

Hasan Sezaî Efendi uzak bir yere gittiğinde oğullarına ve talebelerine yahut uzakta bulunan sevdiklerine mektuplar gönderir, onların dinin emir ve nehiylerini yerine getirmekte gayret ve şevklerini artırırdı. Hasan Sezaî Efendi'nin Mektubat'ından seçmeler:

Oğluna yazdığı bir mektuptan bazı kısımlar:

“Gözümün nuru evladım. Her hâlde seni Cenab-ı Hakk'a emanet ettim. Kalb gözün açık olsun. Mahluklara güzel ahlâk ile muamele edesin ki bütün amellerin en güzeli, güzel huylu olmaktır. Dili tatlı olanın dostu çok olur, buyurulmuştur. Daima insanların ayıbını gizle. Kimsenin ayıbını yüzüne vurma. Gazap ve kızgınlığını yenmeye çalış. İhtiyarlara karşı hürmette bulun. Bir fakir gördüğün zaman, gücün yettiği kadar elinde bulunandan yardımda bulun. Bunlara riayet edersen ömrün uzun olur, Hak teala her yerde seni azîz eder. Daima affedici ol. Vasiyetlerimi tutarsan hem dünyada rahat ve muhterem, hem de ahirette mükerrem olursun ve rızamı kazanmış olursun. Daima itikadı düzgün, salih kimselerle birlikte bulun. Dünya fanîdir. Ne sana kalır ne de başkasına. Bakî kalacak şey Allahü Teâlâ için olan muhabbettir.”

Yine oğluna yazdığı başka bir mektuptan bazı kısımlar:

“Göz bebeğim evladım. Seni, her hâlde Allahü Teâlâ'ya ve O'nun sevdiklerine emanet ettim. Hak teala encamını (akıbetini, sonunu) hayreylesin (Âmin). Vaktini ganimet bil. Nefsini tanımaya çalış. Bedeninde feyiz ve ihsan olunan kuvvetler emanettir. Fırsat elde iken, vaktini kemal sahibi olmak için harcayasın. Daima nefsine muhalefet et. Mahluklardan gelen eziyet ve sıkıntıyı nefsini terbiye eden ilaçlar say ve sabreyle. Tahammül et. Böyle yaparsan ruhun kuvvet bulur. Dünya hayatı üç beş gündür. Aldanıp da fırsatı kaçırmayasın. Tembel kimselere uymayasın. Dinsizler ile görüşmeyesin. Ehl-i Sünnet olanlar ile yâr ve kardeş ol.”

Babadağlı Muhtarizade Derviş Ahmed'e yazdığı mektuptan bir kısım:

“Canım oğlum. Allahü Teâlâ yardımcın olsun. Varlık âleminde her surette selamette olasın. Dervişlik çok kıymetli bir hâldir. O güzel sıfat herkese nasip olmaz. Allahü Teâlâ bunu sevgili kullarından bazılarına ihsan eder. Nefse her ne güç gelirse, iyi bil ki insana ondan hayırlısı olmaz. Mektubun geldi. İnşaallah kalb genişliğine nail olursun. Seni her hususta Cenab-ı Barî'ye emanet ettim. Devamlı bizi hatırlayınız. Ben unutmam seni ey gözümün nuru, Sen de an zaman zaman bu mehcuru (ayrı düşmüşü).”

GEYİK BOYNUZU

Derviş Yusuf Efendi'ye yazdığı bir mektuptan bazı kısımlar:

“Esselamü aleyküm. Oğlum Derviş Yusuf! Ne hâldesin, seni çok özledim. İnşaallah yakında görüşürüz. Orada bulunan sevdiklerimize hayır dualarımı bildiriniz. Cümleniz hak yolunda gidiniz. Günlerinizi gafletle geçirmeyiniz. Ömür sermayenizi beyhude yere sarf etmeyiniz. Birbirinize sevgi ve kardeşlikle muamele ediniz. Bu yüksek yolda gayrılık yoktur. Muhabbet üzerine kurulmuştur. İnsanlık icabı meydana gelen ve kusur gibi görünen beşerî sıfatlara değil, hakikî mânâya bakınız. Size, orada bulunanlara ve çocuklarınıza, bu duacınız ve burada bulunanlar çok selam ederler.”

Rivayet edilir ki: Hasan Sezaî Efendi zamanında, Edirne'de, kötü yola düşmüş bir kadın vardı. Bir zaman bu kadın halisane olarak tövbe edip eski hâlinden vazgeçti. Salih ameller işlemeye başladı. Fakat, uygunsuz kimseler tarafından tedirgin ediliyor, rahat bırakılmıyordu. Bu kadın Hasan Sezaî'ye gelerek yardım istedi. O da kadına dergahta kadınlara mahsus kısımda kalabileceğini bildirince bir oda tahsis edilip kadın orada kalmaya, ibadet ve taatla meşgul olmaya başladı.

Bu arada boş durmayan fitneciler, Hasan Sezaî Efendi hakkında çirkin iftiralar yaymaya başladılar. Daha da ileri giderek, bir gece dergahın kapısına geyik boynuzu astılar. O ise bu hâllere sabrediyor kimseye bir şey demiyordu. Geyik boynuzunu dergahın içine aldırdı. Edirne vilayeti günlerce bu dedikodularla çalkalandı. Hasan Sezaî Efendi yine sabrediyor, hiç ses çıkarmıyordu.

Bu şayianın yayılmasından az zaman sonra Edirne'de müthiş bir uyuz hastalığı peydah oldu. Hasan Sezaî hakkında her kim iftira ve dedikodu etmiş ise ve her kim bu dedikoduları dinleyip kabul etmiş ise bu hastalığa yakalandı. Hastalık, bu sözlere adı karışmış olanlara yayılıyor, diğer insanlara bir şey olmuyordu. Hastalığa yakalananların bütün vücutları yara bere içinde kaldı. Hiçbiri derdine çare bulamadı.

Affı ve merhameti pekçok olan Hasan Sezaî hazretleri onların bu hastalık sebebiyle şiddetli acı ve sıkıntı çekmelerine dayanamadı. Mübarek kalbi tahammül edemeyip bir gece kılık kıyafetini değiştirerek çarşıya çıktı. Kahvelerden birine girdi. Hiç kimse onu tanıyamadı. Uyuz olanlara yaklaşarak; “Sizin derdinizin ilacı Hasan Sezaî'dedir.” deyip oradan ayrıldı. Ertesi gün dergahın önü ana-baba gününe döndü. Hastalığa tutulan herkes çare bulmak ümidiyle dergaha koşuyordu.

Hasan Sezaî Efendi, gelenlerden herbirine, onların dergahın kapısına astıkları geyik boynuzundan kazıyıp toz hâlinde veriyordu. O tozu yarasına süren herkes Allahü Teâlâ'nın izni ile şifa buldu. Bu arada herkes hatasını anlayıp yaptıkları iftira ve dedikodalara pişman oldular, tövbe ettiler. Böyle bir dertten kurtulmuş olmanın verdiği sevinçle, bir sergi açıp üzerine para attılar. Toplanan paralarla dergahın kapısına bir çeşme yapıldı.

Yine aynı zata yazdığı başka bir mektuptan bazı kısımlar:

“Esselamü aleyküm. Oğlum Derviş Yusuf! Hak teala yardımcın olsun. Büyükler dünya ve ahirette elinden tutsunlar. İnşaallah Hak teala sana zahirî ve bâtınî yükselmeler nasip eylesin. Sûretini mamur, hâl ve gidişatını pür nur eylesin. Her hareketinde, dinimizin emirlerine, tasavvuf yolunun edep ve inceliklerine riayet edesin. Allahü Teâlâ'dan, Resulullah Efendimizden ve Resul Aleyhisselam'ın vârisleri olan büyük âlimlerden başkasına gönül vermeyesinsin. Böyle yaparsan her işin gönül hoşluğuyla olur. Biz senden hoşnutuz. Allahü Teâlâ da razı ve hoşnut olsun.

Allahü Teâlâ'nın mahlukuna ibret nazarıyla bakasın. Hiç kimseye kem gözle bakmayasın. Baktıklarına merhametle bakasın. Böylece Allahü Teâlâ'nın rahmetine nail olman ümit olunur. Hak teala hepinize, manevî olarak ilerlemek ve yüksek derece sahibi olmak nasip eylesin. Size olan sevgi ve hasretimiz pekçoktur. Yanımızda olmanızı ne kadar istiyoruz. Gerçi yanımızda hizmet edecek adamımız çoktur. Lakin sizin hizmetinizden hoşnut ve emin olduğumuz için sizleri hatırladıkça gönlümüz parçalanıyor. Bununla beraber orada da büyüklerin hizmetinde bulunuyorsunuz. Berhudar olasın. Yani güzel hâl üzere olasın ve büyükler, hizmetinizden memnun ve mesrur olalar.”

Yine Derviş Yusuf'a yazdığı bir mektuptan bazı kısımlar:

“Daima batınını nurlandırmak ve tamir etmekle ve zahirini (dış görünüşünü) de dinimizin emirlerine tam uymakla süsle! Her an edebe riayet et. Başkalarının yalan yanlış işlerine, hâllerine tâbi olma! Bilakis sen öyle güzel hâl üzere bulun ki başkaları senin bu hâline imrenerek sana tâbi olsunlar, sana benzemeye çalışsınlar. Herkese merhamet et! Sana iyilik edenlere olduğu gibi kötülük edenlere de iyilik etmek için gayret et! Herkese hâline göre muamele et. İyilik yapmaya ve hayır eserleri bırakmaya çok gayret göster ki kıyamete kadar ismin hayırla yad edilsin. Devamlı olarak Allahü Teâlâ'yı zikrediniz ve her işinizde O'nu hatırlayınız ki bulunduğunuz yer, Allahü Teâlâ'yı zikretmenin nuru ile nurlansın.”

Yine aynı zata yazdığı bir mektuptan bazı kısımlar:

Allahü Teâlâ büyüklerin dergâhında yüzünü ak eyleyip büyüklerin yoluna kavuştursun. Sizi dünyada evliyalık nuru ile aziz ve ahirette didarını göstermekle ikramda bulunduklarından eylesin! Geçmiş büyüklerimizin yolu üzere bulununuz. Onlar gibi hareket ediniz. Devamlı olarak Allahü Teâlâ'yı hatırlayınız. O'nu hiç unutmayınız. Bir an O'ndan gafil olmayınız. Dünyalık için hiç kimseye yaltaklık yapmayınız. Yalnız Allahü Teâlâ için tevazu ediniz. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Allah için tevazu edeni, Allahü Teâlâ yükseltir.” Devamlı olarak kendi hâlinle meşgul olasın.”

Yine aynı zata yazdığı başka bir mektuptan bazı kısımlar:

“Oğlum Derviş Yusuf! Hak teala seni üstadın Hazreti Gülşenî'nin sırrına mazhar eylesin. Allahü Teâlâ'nın dostları olan evliyaya hizmette bütün kuvvetinle gayretli olasın ve onların her işlerini kendi işlerinden önce tutasın. Hevasına tâbi olanlara uymayasın. Daima başkalarını hakka davet edesin. Kalbini bir an Allahü Teâlâ'dan ayırmayasın. Her ne ki seni, Cenab-ı Hak ile meşgul olmaktan alıkoyarsa o şeyi put bilip ondan o şekilde kaçınasın.

Talebe arkadaşlarınız ile birlik ve beraberlik içinde bulunasınız ve birbirinize karşı daima dostluk ve muhabbet gösteresiniz. Allahü Teâlâ'nın sünneti, Peygamberlerin (aleyhimüsselam) sünneti ve evliya zatların sünneti vardır. Allahü Teâlâ'nın sünneti; mahlukatın ayıp ve kusurlarını setretmek, gizlemektir. Peygamberlerin sünneti müdaradır. Müdara, kendisine veya başkalarına zarar gelmek korkusundan dolayı iyiliği emretmek ve haramı menetmek mümkün olmazsa, böyle hâllerde fitneye sebep olmamak için, fitneye mâni olmak için susmak, idare ederek güzel muamelede bulunmak ve yüze gülmek demektir. Evliyanın sünneti ise insanların eziyet ve sıkıntılarına tahammül etmektir. Bu sünnetler ile amel etmeye gayret edesin.”

Başka bir mektuptan bir kısım:

“Bir güçlükle karşılaştığın zaman Allahü Teâlâ’ya tevekkül et ve O'na güven. O müşkül işini büyüklere havale eyle. Böyle yaparsan her işinde galip ve muvaffak olursun. Mektubunu eksik etmeyesin. Hâllerini sık sık bildiresin. Her işinde Allahü Teâlâ’nın yardımı üzerine olsun. Orada bulunanlara da selam ederiz.”

Talebelerinden Seyyid Osman'a yazdığı mektuptan bir kısım:

“Oğlum Seyyid Osman! Hazreti Allah her hususta yardımcın olsun, ilim ve tasavvuf erbabına hizmet etmeyi ibadet bilesin. Onların en aşağısına bile hizmet etmekten ar etmeyesin (utanmayasın). “Bir kavmin efendisi, onlara hizmet edendir.” buyurulmuştur. Kibirlenmek, kendini var kabul etmek, yani kendini bir şey zannetmek çok tehlikelidir. İnsana ne zarar gelirse hep böyle düşüncelerden gelir.”

Yine Seyyid Osman'a yazdığı mektuptan bir kısım:

“Her hususta seni Cenab-ı Hakk'a emanet eyledim. Zahirî (görünen) işler ile meşgul olmak seni hak yolunda ilerlemekten mahrum etmesin. Bundan evvel geçen zamanı muhafaza et. Geçmiş olan zamandan elde ne var. Hiçbir şey değil mi? Geleceği de ona göre düşün. Onun da gelip geçeceğini hatırla. Vaktini ganimet bil. Netice-i kârı bulmaya gayret eyle. Netice-i kâr nedir dersen, nefsi tanımaktır. Nefsini tanıyan onun kötülüklerine hilelerine aldanmaz. Hepinize samimî sevgi ve selamlarımızı bildiririz.”

Yine aynı zata yazmış olduğu bir mektuptan bazı kısımlar:

“İnsanın söz, fiil ve fikir olarak yani her hâliyle hidayete tâbi olması, nefsi her neyi emrederse ona muhalefet etmesi lazımdır. Fikir, uygunsuz düşüncelerden uzak olmalıdır ki bu uygunsuz düşünceler kalbi meşgul etmesin ve o şekilde hareket etmeye sebep olmasın. Sonra nice uygunsuz düşünceler meydana gelir ve kalbi kaplar da güzel ahlâkı yok eder. Nihayet, o bozuk düşünceler insanı aşağı derecelere düşürür ve sonunda hidayet menzilinden ayırır. Nitekim, Peygamberimiz; “İnsanın bedeninde bir et parçası vardır. Bu iyi olunca bütün uzuvlar iyi olur. Bu kötü olunca bütün organlar bozuk olur. Bu kalbdir.” buyurmuştur. Yani bu, yürek denilen et parçasındaki gönüldür. Buna göre, kalbin bozuk düşüncelerden korunması en başta gelmektedir.”

Damadı Mustafa Efendi'ye yazdığı mektuptan bir kısım:

“İnsan, neşe sahibidir ve fikrine yani gönündeki düşüncelerine bağlıdır. Fikri nasıl ise neşesi de o şekilde olur. Bu vücudun aslı sahrada yapılmış bir eve benzer ki o ev ile güneş arasında perde yoktur. Fakat düşünün ki bu evin bütün pencereleri kapatılmış. Bu hâlde güneşin ziyası o evin iç kısmına tesir eder mi? Etmez. Ama bu evin dört tarafında bulunan pencerelerin hepsi açık olsa, perde bulunmasa, güneşin ziyası evin içine girer. Güneşin ziyası girmemiş olsa bile ziyasının aksi eve girer ve ev aydınlık olur. Evde olan görülür. İşte feyiz ve hidayete kavuşmuş olan kimse pencereli eve benzer. Kalbine hidayet nuru akseder ve kalbine geleni gideni görür ve bilir.”

PEKİ ÖYLE OLSUN

Bir gün içkiye mübtela olan bazı gençler, torbalarına içki şişeleri koyarak, kıra içki içmeye gidiyorlardı. Giderken, Hasan Sezaî'nin dergahının önünden geçmeleri icabetti. Sezaî Efendi onları görerek; “Evlatlar, nereye gidiyorsunuz. Torbaların içindeki şişelerde ne var?” diye sordu. Gençler, muziplik olsun diye ve hâllerini gizlemek için gülerek; “Efendi baba! Kıra gezmeye gidiyoruz. Şişelerimizde de şerbet var.” dediler. Hasan Sezaî tebessüm edip; “Peki öyle olsun.” buyurdu. Gençler ayrılıp gittiler. Kıra vardıklarında sofralarını kurdular. Şişelerindeki içkiyi içmeye başladıklarında hepsi birden çok şaşırdı. Çünkü şişelerin içindeki içkilerin hepsi şerbet olmuştu. Sonra yolda Sezaî Efendi ile karşılaştıklarını ve konuşmalarını hatırladılar. Bu hâlin, o büyük zatın bir kerameti olduğunu anlayıp tövbe ettiler, artık bir daha içki içmediler.

Halifesi Hacı Muhammed Dede'ye yazdığı mektuptan bazı kısımlar:

“Bismillahirrahmanirrahim. Oğlum! insanı Allahü Teâlâ’ya yaklaştıran evliyalık hâlleri, Allahü Teâlâ’nın ihsanlarından bir ihsandır. Cenab-ı Allah bu nimeti dilediğine ihsan eder. Bir kulunu evliyalığın yüksekliklerine kavuşturmayı murad ettiğinde, göklerde bulunan meleklere; “Filan kulumu seviyorum, siz de sevin.” diye nida eder. Bu nidaya muhatap olan göklerdeki melekler, yeryüzünde bulunan meleklere nida ederek bu hâli bildirirler. Yerdeki melekler de insanların kalblerine, o bahtiyar ve şerefli zatın muhabbetini yerleştirirler. Sevilmek kişinin kendi işi değildir. Allahü Teâlâ’nın bir ihsanıdır. Yani Allahü Teâlâ bir kimsenin muhabbetini kulların kalblerine yerleştirmedikçe, o kimse ne kadar isterse ve gayret etse de sevilmez.

Bütün amellerini Allahü Teâlâ’nın rızası için edesin. Yani yaptığın bütün işler O'nun razı olduğu işler olsun ve yalnız O'nun rızası için yapılmış olsun. Bir amel yaparken, sırf Allah rızası için değil de bir arzuya kavuşmak niyeti araya girerse, kalbine ilahî feyizlerin gelmesine mâni olan perdeler hasıl olur. Bu ise dünya ve ahiret saadetinin elden gitmesine, sonsuz felaketlere düşmeye sebep olan şeylerin başta gelenlerindendir. Sen seni sevenler için nasıl hayır dileyici, hayır isteyici isen, seni sevmeyenlere dahi aynı şekilde ol.”

Mehmed Dede isminde bir zata yazdığı mektuptan bir kısım:

“Gözümün nuru evladım. Hazreti Allah basiret nurunuzu ziyade eylesin. Hakkı hakkıyla görmek nasip etsin. Cennet'ine, sonsuz nimetlere dahil eylesin! Hak yoluna girenlerin en başta yapması icab eden şey, nefsin arzularını terk etmektir ve kendisinden ilim ve edep öğrendiği, hakiki âlim olan rehberinin, üstadının rızasını kazanmaktır. Üstadının, sakınılmasını emrettikleri şeylerden mutlaka sakınmalıdır. Evliyaya karşı çok muhabbet etmelidir. Tohum ekilen bir yerde, mahsul elde edilmesinin mutlak olduğu gibi, büyüklere muhabbet etmenin meyvesi de vallahi zuhur eder. Bunda hiç şüphe bulunmasın.”

Talebelerinden birine yazdığı mektuptan bir kısım:

“Hak teala bâtın (kalb) gözünü açıp kalbini mamur ve mesrur eyleye. Âmin. Cenab-ı Hak insan-ı kâmili kendi zatına ayna eylemiştir. O aynanın cilası, parlaklığı muhabbetle olur. Nur-u Hüda'nın gelmesi, kulun gönündeki düşüncelerine, ihlas ve muhabbetine göredir. Nurun gelmesine mâni olan perde var ise bu kuldandır. Haktan değildir. Bunun misali şuna benzer ki güneş ışığı bütün evleri kaplamıştır. Lakin pencerelerini kapalı tutanların, perdeleyenlerin evlerinin içleri aydınlık olur mu? Elbette olmaz. Güneşin bunda ne kusuru vardır. Allahü Teâlâ gönül genişliği, ferahlığı versin. Mektubunu eksik etme. Biz de yazıyoruz. Lakin gönül bununla teselli bulmuyor. Daima kavuşmak, görüşmek istiyor. İnşaallah o da nasip olur.”

Talebelerinden birine yazdığı bir mektuptan:

“İnsan vücudunun Hak tealanın aynası olduğunda şüphe yoktur. Lakin aynayı çok tozlandırıp da hakikati görmemek de büyük bir mahrumiyettir. İhlas ile ibadet ederek, o aynayı parlak tutmak lazımdır. Bunun için çok gayret etmelidir. Hiçbir zaman nefis ile mücadeleyi terk etmemelidir. İlerlemeye çalışmalıdır. Tarlaya tohum ekilmese mahsul meydana gelir mi? Elbette gelmez. O hâlde ilerleyebilmek için gayret lazımdır. Allahü Teâlâ’nın bizim amelimize hiç ihtiyacı yoktur. Bizim amelimiz ancak yine bize aittir. Hak teala hepimizi İslamiyet yolunda daim eylesin. Akıbetimizi hayreylesin. Görünüşte insan olan, fakat hâl ve gidişatı insanlığa yakışmayan kimselerden uzak eylesin. Her an biraz daha ilerlemek, yükselmek nasip eylesin. Selam ve dua ederim.”

Başka bir talebesine yazdığı bir mektuptan:

Allahü Teâlâ manevî nimetlerden hisse almanı nasip eylesin. Sakın ha, dünya itibarına aldanıp manevî yükselmeden geri kalmayasın. Surete, görünüşe itibar etmeyesin. Zira görünüşteki itibar, olsa olsa su üzerinde meydana gelen dalgaya benzer. Su üzerindeki dalganın devamlı olması mümkün müdür ve ona bağlanıp kalmak akıl kârı mıdır? Hak teala mâna âlemimizi ihya eylesin. Bize hidayet versin. Çeşitli yanlışlara düşerek, maneviyatımızın harap olmasından Allahü Teâlâ’ya sığınırız.”

Hasan Sezaî Efendi, ilim ve evliyalığı yanında çok kuvvetli şiir söyleme kabiliyetine de sahip idi. Bu yönü ile kendisine; “Osmanlıların Hafız-ı Şirazî'si” ünvanı verilmiştir. Şiirlerinin ekseriyetini ilahî aşk ve muhabbet ile söylemiştir. Hasan Sezaî Efendi'nin Peygamber Efendimiz için yazdığı bir şiiri:

Vücudum mülkümün sultanı sensin,

Muhakkak canımın cananı sensin.

Sezaî varını mahvetti şimdi,

Hemin mevcut olan ihsanı sensin.

 

Muhammed Ma'den-i sıdk ve safadır,

Muhammed menbaı cud ve atadır.

 

Derunumu ateş-i aşkınla yandır ya Resulallah!

Dil teşnemi (susuzluğumu) mey-i vaslınla kandır ya Resulallah!

Ayrılık ateşin bağrımı yakıp aşkın revan etti,

İki gözüm çeşmesi dolu kandır ya Resulallah!

Sezaî derd-i menddir (dert sahibidir) bab-ı lütfuna iltica eyler,

Bilirim ki dergâhın darül emandır ya Resulallah!

Hazreti Hakkın habibi, sevgilisi, bir danesi,

Olduğu için oldu âlem hüsnünün divanesi.

Zat-ı pakindir sebep bu âlemin icadına,

Olmasa teşrifin olmazdı cihan kaşanesi.

Kenz-i aşkın mahzeni olmuş Sezaî galiba,

Hiç imaret istemez bu gönlüm divanesi.

Gel dikensiz gül istersen gülşen irfanındadır,

Buy-ı cananı talep kıl gülistan canındadır.

Eserleri: Hasan Sezaî Efendi'nin eserleri şunlardır:

1- Divan: Ekserisi tasavvufî mahiyette olmak üzere, çok güzel şiirlerinden tertib edilmiştir. 1840 yılında Bulak'ta basılmıştır. Yazma bir nüshası da Süleymaniye Kütüphanesi Halet Efendi Kısmı No: 681'de kayıtlıdır.

2- Mektubat: Talebelerinden, devlet adamlarından, mevki ve ilim sahiplerinden ve başkalarından mühim şahsiyetlere yazdığı mektuplarının toplanmasından meydana gelmiştir. Yazma bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Raşid Efendi Kısmı No: 58'de kayıtlıdır. Eser 1289'da İstanbul'da basılmıştır.

3- Şerh-i Gazel-i Niyazi-i Mısrî: Niyazî-i Mısrî'nin; “Halk içre bir ayineyim. Herkes bakar bir an görür.” mısraı ile başlayan altı beytlik bir gazelinin şerhidir. Bu eser 1840'ta Bulak'ta basılmıştır. Yazma bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi İzmir Kısmı No: 622'de kayıtlıdır.

4- Makale-i Şerîfeleri: Bir nüshası Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kütüphanesi No: 26200'de kayıtlıdır.

5- Nutk-ı Ârifâne: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Pertev Paşa Kısmı No: 619'da kayıtlı olan eser 2005'te İstanbul'da neşredilmiştir.

6- Risâle-i Eşrat-ı Saat: Kıyamet alametlerini anlatır. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Serez Kısmı No: 3832'de kayıtlıdır.

Hasan Sezâi Hazretlerinin bir şiiri

Bu harâb olmuş gönlümü tecellîn ile yeniden şenlendirdin,

Bu Mecnûn kulunu sana kavuşturup Leylâya döndürdün,

Beni ayrılık çöllerinden alıp kavuşma meclisine koydun,

Bana sunduğun kadehleri kırmızı şaraba döndürdün,

Bu harâb olmuş gönlümü tecellîn ile yeniden şenlendirdin,

Cehennem iken yerim lutf eyledin Cennet'e döndürdün,

Seni sevmenin tesellisi benim gönlümde saklıdır,

Bana bu dünya mülkünü sen zindana döndürdün,

Senin mum gibi parlayan güzel yüzüne pervâneyim ben,

Aşk meclislerine attın beni deli divaneye döndürdün,

Sezaî'nin eline aşk kadehini verdin ey Mevlâ,

Sezaî'nin eline aşk kadehini verdin ey Mevlâ,

Senin gül yüzüne karşı ağlayıp inleyen gönlümü sultânım,

Durmadan ağlayıp inleyen bülbül-i şeydâya döndürdün.

Hediyyetü'l-ârifîn; cilt-1, sh. 298

Kamusü'l-A'lam; cilt-4, sh. 2562

Sefinetü'l-Evliya; cilt-3, sh.128

Sicill-i Osmanî; cilt-3, sh. 15

Osmanlı Müellifleri; cilt-1, sh. 84

Tercüme-i Hal-i Hazreti Sezaî (Mektubat-ı Hazreti Sezaî, Matbaa-i Amire, İstanbul-1289)

Menakıb-i Şeyh Sezaî-i Gülşenî (Üniversite Kütüphanesi Türkçe Yazmalar No: 424)

Tezkire-i Sâlim; sh. 350

Tıbyanü'l-vesail; cilt-2, vr. 290

Tekmiletü'ş-Şekayık; sh. 397

Tomar-ı Halvetiyye; sh. 50

Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye (49. Baskı) ; sh. 1079

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları