On iki imamın on birincisi. İmam-ı Ali Hadî'nin oğludur. Künyesi Ebu Muhammed, lakabı Zeki, Halis, Sirac'dır. Babasının olduğu gibi, kendisi de “Askerî” ismi ile meşhur olmuştur. 232 (m. 846) yılı Rebiülevvelin dördüncü gününde Medine-i Münevvere'de dünyaya geldi. 260 (m. 874) senesinde Samarra'da vefat etti. Babasının yanına defnedildi.
İmam-ı Askerî hazretleri, cesur, kerim, cömert ve âlim bir zattı. Yalnız bir oğlu olup, o da, on iki imamın on ikincisi yani sonuncusu olan Muhammed Mehdi hazretleridir. Birçok kerametleri vardır. Kendisini çok sevenlerden bir zat anlatır:
“Zindana düşmüştüm. Zindan çok dar ve ayağımdaki zincirler de çok ağırdı. İmam-ı Askerî hazretlerine bir mektup yazarak sıkıntımı anlattım. Mektuba geçim sıkıntımın da olduğunu yazacaktım, fakat utandığım için yazamadım. İmam-ı Askerî hazretleri, mektuba verdikleri cevapta; “Bu mektubu aldığın gün, öğle namazını evinde kılacaksın.” diye yazmıştı. Hakikaten o gün öğle üzeri, beni zindandan çıkarıp serbest bıraktılar. Sevinç içinde evime geldim, namazımı kıldım. Kapım çalındı, kapıyı açtığımda İmam-ı Askerî hazretlerinin hizmetçisi ile karşılaştım. Bana yüz altın ile bir mektup bıraktı. Mektubu açtığımda; “Ne zaman bir ihtiyacın olursa iste! İstediğin şeye, Allahü Teâlâ'nın izniyle kavuşursun.” yazılı olduğunu gördüm.”
İmam'ı sevenlerden biri, başından geçen bir hadiseyi şöyle anlatır: “İmam-ı Askerî hazretlerine bir mektup yazarak bazı şeyler sordum. Bahar hummasından da soracaktın. Fakat unutmuştun. Daha sonra suallerimin cevabı geldi. Suallerin cevabından sonra şöyle yazmışlar: “Bu suallerle beraber bahar hummasını da soracaktın, fakat unuttun. Onun cevabını da verelim: “Ey ateş! İbrahim'in üzerine soğuk ve emin ol.” mealindeki ayet-i kerimesini yazıp, hummalı hastanın boynuna asılırsa şifa bulur.” buyurdu. Dedikleri gibi yaptım. Hasta şifa buldu.”
Fakir bir kimse anlatır: “İmam-ı Askerî'nin huzurunda idim. Fakir olduğumu, bazı ihtiyaçlarımı temin edebilmem için paraya ihtiyacım olduğunu söyledim. O anda elinde baston vardı. Bastonun ucu ile yeri kazdı. Biraz sonra yerden, beş yüz altın kıymetinde, bir kalıp külçe altın çıkardı. Çıkan altını bana verdi. Ben de ihtiyacımı karşıladım.”
Halife'nin huysuz bir atı vardı. Değil binmek, eyer bile vuramazlardı. Halife'nin hizmetçilerinden biri; “Bu atı İmam-ı Askerî görsün. Ya bu at onu öldürür, veyahut at kullanılır hale gelir.” dedi. İmam saraya çağrıldı. Sarayın bahçesine girince, doğruca o atın yanına gitti. Ata elini sürdü. At hemen terlemeye başladı. Sonra Halife, Hazreti İmam'ın yanına gelerek, tazimden sonra; “Efendim biz bu atı hiç kullanamıyoruz. Terbiye de edemedik. Buna bir eyer vurup eğitebilir misiniz?” dedi. İmam-ı Askerî hazretleri atın yanına vardı, eyerini vurdu. Halife; “Bir de biner misiniz?” dedi. Bunun üzerine ata bindi. Sarayın bahçesinde koşturdu. At, en ufak bir serkeşlik yapmadı. Sonra attan inip halifenin yanına gelerek; “Bundan daha iyisini görmedim.” buyurdu. Halife çok hayret etti ve atı İmam-ı Askerî hazretlerine hediye etti.
CÖMERTLİK
Muhammed bin Ca'fer isimli bir genç anlatır: “Geçim sıkıntısı içindeydik. Birgün babam bana dedi ki: “Oğlum gel İmam-ı Askerî hazretlerine gidelim. Onun çok cömert olduğunu söylüyorlar. Bizi de boş çevirmez. Bir ihsanda bulunabilir.” Bende; “Peki baba sen onu hiç gördün mü?” deyince; babam; “Hayır.” diye cevap verdi. Daha sonra gitmeye karar verip beraber yola çıkınca bana dedi ki: “Beş yüz akçe verse, üç yüz akçesi ile elbise, iki yüz akçesi ile de un, geri kalanla da diğer ihtiyaçlarımızı alırız.” Bende; “Bana da üç yüz akçe verse, yüz akçe ile elbise, yüz akçe ile yiyecek ve yüz akçesi ile de merkep alıp, Kuhistan tarafına gitsem.” dedim. İmam-ı Askerî hazretlerinin kapısına geldiğimizde, kapıya birisi çıkarak, babamı ve beni ismimizle çağırdı ve içeri girdik. İmam-ı Askerî hazretleri; “Şimdiye kadar niçin gelmediniz?” diye sordu. Babam da; “Perişan halimizle yanınıza gelmeye utandık.” dedi. Ziyaretten sonra çıkıp giderken, arkamızdan hizmetçi koşarak geldi ve bir kese babama vererek; “Bu kesede beş yüz akçe vardır. İki yüz akçesi ile elbise, iki yüzü ile un ve yüz akçesi ile çeşitli ihtiyaçlarınızı alırsınız.” dedi. Bana dönerek bir kese de bana verdi. Bana da; “Bu kesede üç yüz akçe vardır. Yüz akçesi ile elbise, yüz akçesi ile yiyecek, yüz akçesi ile de bir merkepalırsın, yalnız Kuhistan tarafına gitme.” dedi. Daha sonra meydana gelen hadiselerden, oraya gitmemin benim için iyi olmayacağını anladım.”
Kendisini sevenlerden biri; “İmam-ı Askerî hazretlerine bir mektup yazarak, Kur'an-ı Kerim'de geçen mişkât kelimesinin manasını sormuştum. Doğacak çocuğuma ad koymasını ve dua etmesini de istirham ettim. Cevabî mektubunda; “Mişkât, Resulullah'ın kalbidir.” buyurdu. Doğacak çocuk için bir şey yoktu. Ancak mektubun sonuna; “Allahü Teâlâ sana büyük ecir ve sonra hayırlı bir evlat versin.” yazmıştı. Çocuğum ölü doğdu. Daha sonra da bir erkek çocuğum dünyaya geldi.” diye anlatmıştır.
Birisi anlatır: “İmam-ı Askerî hazretlerinin huzurunda oturuyordum, içeriye temiz yüzlü bir genç girdi. Kendi kendime; “Acaba bu kimdir?” diye merak ettim. Hemen bana dönüp; “Bu genç Ümmü Ganim'in oğludur. Bütün dedelerimin yüzükleriyle, mühürlerini bastıkları taşın sahibidir. Taşa benim de mühür basmam için geldi.” buyurdu. Sonra o gence; “Taşı ver.” dedi. Genç, taşı çıkarıp verdi. Yüzüğünü taşın mühür olmayan düz bir yerine bastı. Mühür meydana çıktı. Açık olarak (Hasan bin Ali) yazdığını gördüm. Sonra genç çıkıp gitti.”