HASAN EBRİKAN

Hasan bin Mahluf bin Mes'ud bin Sa'd el-Müzilî er-Raşidî Evliyanın büyüklerinden
A- A+

Evliyanın büyüklerinden. İsmi Hasan bin Mahluf bin Mes'ud bin Sa'd el-Müzilî er-Raşidî olup künyesi Ebu Ali'dir. Doğum tarihi ve yeri bilinmemektedir. Teni esmer olduğu için o beldenin lisanında Ebrikan denilmiştir. 807 (m. 1404) senesi Şevval ayının sonlarında Cezayir'in Tlemsan bölgesinde vefat etti.

Hasan Ebrikan, büyük âlim Masnudî ibni Merzuk el-Hafîd'den ilim öğrendi. Babasının vefatından sonra başka beldelere gitti. Oralarda uzun müddet kaldı. Tahsilinin çoğunu Cabiye'de, Abdurrahman Vaglisî ve talebesi olan âlimlerden tamamladı. Ebu Abdullah Merrakeşî'den de ilim öğrendi.

Hasan Ebrikan, hac farizasını yerine getirmek için Mekke-i Mükerreme'ye gitti. Mekke'de beş sene kaldı. Mekke'den dönünce Tlemsan'a yerleşti. Burada İbrahim Masmudî ile görüştü. Yahya Metgarî'nin yanında ilim tahsil etti. Hufî'nin feraiz kitabı üzerinde bazı açıklamalar yaptı. Feraiz, hesap ve fıkıh ilimlerinde söz sahibi oldu. İbn-i Malik'in Elfiye'sini güzel bir şekilde okudu. Bunu okurken, Mekudî'nin Elfiye şerhi'ni mütalaa etmekle yetindi.

Hasan Ebrikan'ın nakilleri sağlam, anlayışı çok yüksekti. Gelişigüzel söylemezdi. Anlattıklarını karıştırmazdı. İlme ve ilim sahiplerine çok hürmet ederdi. O ders okuturken, kimse konuşmazdı. Talebelerin hiçbiri sağa sola bakmazdı. Kendisinden Tensî, Ali Talutî ve üvey kardeşi Senusî ve birçok âlim ilim öğrendi. Büyük âlim Senusî, Hasan Ebrikan'ın yanında kalıp ondan çok istifade etti.

Kardeşi Senusî, onun hakkında şöyle demektedir; “Çok âlim ve evliya gördüm. Fakat hocam ve ağabeyim Hasan Ebrikan gibisini görmedim. O, Allahü Teâlâ nın rızasının olduğu işlerde kınayanın kınamasından korkmazdı. Gülmez, sadece tebessüm ederdi. Müslümanlara çok merhametli ve şefkatliydi. Onların sevinmesi ile sevinir, üzülmesi ile üzülürdü. Allahü Teâlâ yı devamlı zikreder, bu hususta asla gevşeklik göstermezdi. Büyük-küçük herkes, ona hürmet ederdi. İbn-i Malik'in Elfiye'sini ve İbn-i Hacib'in Muhtasar'ını okuturken, derslerinde ben de bulundum. O, dersi, dinleyenler anlayıncaya kadar anlatırdı. Önce meseleyi ana hatlarıyla anlatırdı. Sonra o mesele ile alâkalı olarak şerhlerden nakiller yapardı. Sonra kendi söyleyecekleri varsa onları söyler, sonra meşhur kaynak ve geniş kitaplardan nakiller yapardı. Böylece meselenin anlaşılmasını ve tahkikini temin etmiş olurdu. Derslerine büyük âlimler gelirdi. Onun nakillerini ve zekasını takdir ederlerdi. Muhammed bin Abbas, Muhammed bin Accar, Süleyman Buzeydî ve birçok âlim bunlardandır.”

Hasan Ebrikan, ana-babasına ve akrabalarına çok iyilik ederdi. Annesine hürmeti çok ileri seviyeye ulaşmıştı. Annesi vefat ettikten sonra onun eşyalarını sakladı. Bu hususta şöyle buyurdu: “Hayır ve bereketi, ancak ana-babaya ve hocaya iyilikte gördüm.” O bununla, Allahü Teâlâ nın ebeveyne itaat etme emrini de yerine getirmiş oluyordu.

Hasan Ebrikan'ın zühtü pek çoktu. Çok az bir yemekle yetinirdi. Gündüzleri oruç tutar, geceleri ibadet ederdi. Gece ve gündüz çok az uyurdu. Sadece ölüm hastalığında yatağa yatmıştır. Vefatına yakın, çocukları, akrabaları, hem yeri dar, hem de yattığı yatak sert olduğu için ona geniş bir yer ve yumuşak bir yatak yapmaya karar verdiler. Karar verdikleri yeri ve yatağı hazırladıktan sonra oraya geçmesini istediler. O da onların bu sözüne muvafakat ederek, hazırladıkları geniş odaya ve yumuşak yatağa, onların yardımı ile geçti. Çünkü kendi başına geçebilecek durumda değildi. O gece orada kaldı.

Ertesi gün çoluk çocuğuna ve akrabalarına üzülerek; “Beni eski odama ve sert yatağıma götürün. Çünkü dün gece, nefsim yatağın yumuşaklığını hissetti. Ömrümün sonunda beni, hayatım boyunca kendisinden kaçtığım dünya evine koydunuz.” dedi. Bunun üzerine onu hemen eski odasına götürdüler ve sert yatağa yatırdılar.

Hasan Ebrikan'ın verası da çoktu. O, günahlardan çok sakınırdı. Yakınlarından birisinin haramlardan sakınma hususunda gevşek davrandığı haberi ona ulaşınca; “Kur'an-ı Kerim okuyan, Allahü Teâlâ nın ve Resulullah'ın emirlerini dinleyen kimseden günah sadır olması çok garip ve şaşılacak bir iştir.”buyurdu.

Hasan Ebrikan, akşam ile yatsı arasını ihya ederdi. Buna hiç ara vermeden ve gevşeklik göstermeden devam ederdi. Allahü Teâlâ yı zikre, özellikle Kur'an-ı Kerim okumaya çok önem verirdi. Sadece Kur'an-ı Kerim'i okumakla yetinmez, aynı zamanda Kur'an-ı Kerim'i yazarak da bir senede hatim ederdi. Bu hâline, vefatına kadar devam etti.

Meseleler hakkında derinlemesine tetkik ve tahkik yapmadan konuşmazdı. Hatta birçok âlim, o zaman onun fıkıh ilmindeki bu tetkik ve tahkikini başkasında görmediklerini söylemişlerdir. O, meseleyi iyice tetkik etmedikçe, ne bir sözü tasdik eder, ne de gelişigüzel bir söz söylerdi. Zamanının âlimlerinden Muhammed bin Abbas onun meclisine gelip ilmî meseleler üzerindeki tahkik ve tetkikini görünce çok beğenip onun büyük bir âlim ve kâmil bir zat olduğunu söyledi. İbadet, taat ve velayet sahipleri onun yanına gelmiş olsalar, onun hâllerini kabul ederlerdi. Çünkü onu bu hususlarda kendilerinden daha üstün bulurlardı. Sultan ve makam sahibi kimseler ona gelmiş olsalardı, Allahü Teâlâ nın ona lütfettiği heybet ve yüksekliği görerek, kendilerini onun yanında pek küçük görürlerdi.

SELAMETLE GİT

Bir gün büyük âlim Muhammed bin Abbas, Huncî'nin Cemel adlı eserini okuturken, Hasan Ebrikan'ın hizmetinde bulunanlardan birisi bir mesele sormaya geldi. Bunun üzerine Muhammed bin Abbas ona; “Biz bunları Hasan Ebrikan'dan soruyoruz, ondan öğreniyoruz.” diyerek, Hasan Ebrikan'ı çok güzel vasfeyledi.

Senusî yanına girince ona tebessüm eder ve; “Allahü Teâlâ seni müttekî âlimlerden eylesin.” diye dua ederdi.

Hasan Ebrikan'ın pek çok kerameti görülmüştür. Bunlardan bir kısmını, büyük âlim Senusî ile kardeşi Ali nakletmiştir. Menkıbelerinden bazıları şunlardır:

Hasan Ebrikan, bir gün sahrada abdest alıyordu. Bu sırada büyük bir aslan ona doğru geldi ve yakınında bir yere çöktü. Hasan Ebrikan abdestini bitirince aslana doğru yönelip; “... Bak ki şekil verenlerin en güzeli olan Allah'ın şanı ne kadar yücedir.” mealindeki Müminun suresi 14. ayet-i kerimesinin son kısmını üç defa okudu. Aslan onun karşısında, hayâsından başını eğen birisi gibi duruyordu. Sonra aslan kalkıp oradan ayrıldı.

Sa'id bin Abdülhamid Asnunî şöyle anlattı: “Sıcak bir günde, hocam Hasan Ebrikan'ın huzuruna girmiştim. Büyük bir yorgunluk içerisinde görünüyordu. Vücudunda terler vardı. Bana; “Şu içerisinde bulunduğum yorgunluk niçindir biliyor musun?” dedi. Ben; “Bilmiyorum.” dedim. Bunun üzerine bana; “Az önce burada oturuyordum. O sırada şeytan asıl suretinde yanımıza girdi. Ben ona doğru kalkınca önümden kaçmaya başladı. Ben, ezan-ı Muhammedî'yi okuyarak onu kovalıyordum. Bir müddet onu kovaladım. Sonra kayboldu. Onun için bu hâldeyim.” dedi.

Ahmed bin Ya'kub isminde bir zat şöyle anlattı: “Sultan beni hapsetmişti. Bunun üzerine ben dualarımda, hocam Hasan Ebrikan'dan yardım istiyordum. Bir gece rüyamda Hasan Ebrikan'ı gördüm. Yanıma gelip beni hapishaneden çıkardı. Benimle beraber Sultan Ebu Faris'in yanına gitti. Sultan'ın yanında bazı kimseler vardı. Ben onları tanıyordum. Hasan Ebrikan, Sultan'a; “Senin bununla ne işin var? Onu serbest bırak.” deyince Sultan; “Onu serbest bıraktım.” dedi. Uykudan uyanınca yanımda bulunan arkadaşıma; “Bugün ben çıkıyorum.” dedim. O da; “Nasıl biliyorsun?” diye sordu. Ben; “Hocam Hasan Ebrikan beni serbest bıraktı.” deyip rüyamı ona anlattım. Aradan birkaç saat geçtikten sonra ismimle çağrıldım ve Sultan'ın yanına çıkarıldım. Onu rüyada gördüğüm şekilde buldum. Yanında, rüyada gördüğüm kimseler vardı. Sultan bana; “Dün gece gördüğüm rüyamda, hocam Hasan Ebrikan seni serbest bıraktı. Selametle git.” dedi. Salimen ve hocamın bereketiyle hapis hayatından kurtulmuş oldum.”

Senusî anlatır: “Hocam, ağabeyim Hasan Ebrikan ile beraber şark taraflarından geliyorduk. Yolda, Cuma isminde bir köye rastladık. Harabe bir hâldeydi. Halkı Tlemsan'a yerleşmişlerdi. Hatırımdan, bu köyü tamir edip yeniden kurmak geçti. Allahü Teâlâ nın bu belde ahâlisini azapla nasıl cezalandırdığını görüp ibret almak için köye girdik. Bu sırada bize doğru gelen bir kedi gördüm. Yakınımıza gelip oturdu. Bitkin bir hâli vardı. Bu arada ben kendi kendime; “Acaba bu köy tekrar mamur hâle gelir mi?” diye düşünürken, o kedi başını kaldırdı, gayet güzel bir ifade ile; “Bu köy, kıyamete kadar asla mamur olmaz.” dedi. Ben Hasan Ebrikan'a doğru baktım. “Doğru söylüyor.” buyurdu.

İbrahim bin Reddan isminde büyüklerden bir zat şöyle anlattı: “Hacca giderken, yolda birkaç kişi bineğimi elimden almak istiyorlardı. Halbuki binek bana çok lazımdı. Binek olmadan yola devam etmem çok zordu. Bunun üzerine, hocam Hasan Ebrikan'dan yardım istedim. O anda hocamı karşımda gördüm. Elimden bineğimi almak isteyenlere yüksek sesle bağırdı. Onlar korkarak, bineğimi almaktan vazgeçtiler. Hocam, bir süre benimle Hicaz istikametine doğru yolculuk yaptı. Sonra bir anda gözden kayboldu.”

Önde gelen talebelerinden Ahmed Hüseynî şöyle anlattı: “Hocam Hasan Ebrikan'ı tanımadan önce servetim ve malım çoktu. Bir gün Sultan Abdülvahid bana hem para cezası verdi, hem de hapis edilmemi emretti. Hiçbir suçum yoktu. O zaman ben Hasan Ebrikan'ı tanımıyordum. Çünkü daha o sıralar Hasan Ebrikan meşhur olmamıştı. Ancak damadım âlim birisi olup onun meclisine devam eder ve yanında ders okurdu. Onun için benim durumumu Hasan Ebrikan'a arz etti. Bundan sonrasını damadım şöyle anlattı: “Hasan Ebrikan, kayın pederimin işinin üzerinde durdu. Büyük camiye gitti. Orada ders veren ve Sultan'ın imamlığını yapan zatla görüştü. Ona kayın pederimin durumunu anlattı. Sultan'a söyleyip onun hapisten çıkarılmasını istedi. Bunun üzerine Sultan'ın imamı olan zat, Hasan Ebrikan'a; “Efendim! Sultan sert birisidir. Ancak böyle bir teklifi, zatı âlinizin ismini söyleyerek yaparsam daha münasip olur.” dedi. O zaman Hasan Ebrikan ona; “Nasıl istersen öyle yap.” dedi. Bunun üzerine o zat, o gün Sultan'ın yanına girdi ve şöyle dedi: “Burada salih bir zat var. Hüseynî denen şahsı, Allah için serbest bırakman için beni sana gönderdi.” dedi. Sultan ona; “O zat kimdir?” diye sordu. Sultan'ın imamı şöyle cevap verdi: “O, salih birisidir. Ona Hasan Ebrikan denir.” deyince Sultan; “Şu Zir Kapısı'nda oturan zatı mı diyorsun?” dedi. İmam olan zat; “Evet, odur.” dedi. Fakat Sultan; “Ona saçları adedince dayak attırmaya ve beşyüz dinar ceza almaya yemin ettim.” dedi. Sultan'ın imamı bunları duyunca böyle bir işe karıştığından dolayı çok pişman oldu. Sonra Sultan'ın yanından çıktı. Hüseynî, beyaz, ince tabiatlı bir zattı. Bir tek sopaya bile dayanamaz diye düşünen imam, durumu Hasan Ebrikan'a arz etti. Hasan Ebrikan buna çok üzüldü. Durumu Allahü Teâlâ ya havale etti. Sonra küçük bir kağıda bir şeyler yazıp bana verdi ve; “Bunu kayın pederine götür ver. Dövmek için çıkardıkları zaman, onu yanında bulundurmasını, mümkün ise ağzına almasını söyle.” buyurdu. Gidip durumu kayın pederime anlattım ve o kâğıdı verdim.”

Ben de o kâğıdı sakladım. Başıma gelecekleri beklemeye başladım. O gün ve gece, bana dokunmadılar. Ertesi gün Cuma idi. Sabah güneş doğunca beni dövmek için hücreden çıkardılar. Çıkarken Hasan Ebrikan'ın göndermiş olduğu kâğıdı kuşağımın arasına gizledim. Sonra beni bağlayıp dövmek için avluya çıkardılar. Tam bana vuracakları sırada, Sultan'ın sarayından; “Onu hücresine götürünüz.” diye bir ses duydum. Gardiyanlar hemen beni hücreme geri götürdüler. Ben hücremde büyük bir azabın bekleyişi içindeydim. Malımı, çoluk çocuğumu ve her şeyimi unutmuştum. Sultan, Cuma namazını kılıncaya kadar hücremde kaldım. Böyle heyecanla beklerken beni dışarı çıkardılar. Korku içerisinde çıktım, işkence etmek için çıkardıklarına hiç şüphem yoktu. Beni doğruca Sultan'ın huzuruna götürdüler.

Sultan bana; “Evine emniyetle gidebilirsin. İşkence korkun olmasın. Üzerinde herhangi bir borcun da yoktur.” dedi. Bundan dolayı çok sevindim. Geri dönüp huzurundan çıkarken, Sultan'ın bir şeyler söylediğini işittim. Fakat bana söylediğini anlayamamıştım. Tam dışarı çıkarken, Sultan'ın veziri kızarak bana bağırdı. Ağzı bozuk birisiydi. Bana; “Sultan seni çağırıyor. Sen ise gidiyorsun.” dedi. Ben hemen korkarak döndüm.

Sultan bana; “Seni Allah için serbest bıraktım. Bunu Allahü Teâlâ dan bil.” dedi. Sonra yanındakilere dönüp; “Bunu niçin serbest bıraktığımı biliyor musunuz?” dedi. Onlar; “Hayır bilmiyoruz.” dediler. Bunun üzerine Sultan kolunu açtı. Kolundan, kınında bulunan çok sağlam ve keskin bir bıçak çıkardı ve bize gösterip; “Eğer Allahü Teâlâ nın lütuf ve ihsanı olmasaydı şimdi ben aranızda yoktum.” dedi ve bunu şöyle açıkladı:

“Cuma namazında secdeye vardığımda, bu bıçak kolumdaki kınından çıktı. Sanki birisi onu kolumdaki kınından çıkarmış, boynumu ve bütün damarlarımı kesmek için onu bana doğru çevirmişti. Fakat bu sırada Allahü Teâlâ, lütuf ve ihsanı ile onu benden çevirdi. Allahü Teâlâ o anda kalbime, hapisteki o şahıs ve o salih zat onun hakkında ricada bulunduğu hâlde ona yine işkence yaptırmakta inat etmem sebebiyle bu bıçağın kınından çıktığını ilham etti. Ben o sırada, Allahü Teâlâ beni ölümden kurtardığı için şükür olarak, namazdan sonra hapisteki kişiyi salıvereceğime ve ondan herhangi bir şey almayacağıma yemin ettim.” Bunları duyan meclistekiler, Sultan'ı ölümden kurtardığı için Allahü Teâlâ ya hamdettiler. Buradan ayrıldıktan sonra damadım ile beraber Hasan Ebrikan'ın yanına gittik. Onu, Kassarin kabristanında bulduk. Cuma namazından dönüşte oraya uğramıştı. Âdeti üzere Cuma namazlarını Ecadir denilen yerde kılardı. Damadımı görünce; “Ne haber, o işiniz nasıl oldu?” diye sordu. Daha beni tanımıyordu. Damadım; “Efendim! Allahü Teâlâ hacetimizi yerine getirdi. İşte hapiste bulunan kayın pederim bu zattı. Allahü Teâlâ onu oradan kurtardı.” dedi. Ben de olanları Hasan Ebrikan'a anlattım. Bu haber üzerine o, Allahü Teâlâ ya hamd etti. Kıbleye dönüp Allahü Teâlâ ya şükür için secdeye vardı. Secdede, ikindi ezanı okununcaya kadar kaldı. Hasan Ebrikan'ın yüksek hâllerini ve ondaki bereketi gördükten sonra devamlı onunla beraber oldum. Ondan hiç ayrılmadım.

Abdurrahman bin Tumert anlattı: “Yüzümde bir hastalık meydana gelmişti. Aradan epeyce bir zaman geçtiği hâlde bu hastalıktan kurtulamamıştım. Hastalık ilerliyordu. Artık hastalığın iyileşmeyeceğine kanaat getirmiştim. Cuma günü Hasan Ebrikan ile karşılaştım. Ecadir'de Cuma namazını kılmış, bineğine binmiş bir hâlde evine doğru gidiyordu. Hemen onun yanına vardım ve selam verdim. Ona hâlimi arz ettim. Bunun üzerine Hasan Ebrikan yüzüme bakıp yüzümün feci durumunu gördü. Mübarek tükürüğü ile yüzümü sıvazladı. Yüzümdeki yaralar kısa zamanda iyileşti ve hastalıktan hiçbir eser kalmadı.”

Komşu ülkenin Sultanı Ümare Zedalî, Sultan Ahmed'in topraklarına saldırarak eziyet ve sıkıntı veriyordu. Sultan Ahmed, daha önceleri bu durumdan birkaç defa Hasan Ebrikan'a şikayette bulunmuştu. Yine bir gün Sultan Ahmed, Hasan Ebrikan'ı ziyaret etmek için yanına gitmişti. Hasan Ebrikan, ona ne hâlde olduğunu sordu ve; “O adam ile alâkalı bir şey duydun mu?” dedi. Sultan Ahmed, duymadığını söyledi. Hasan Ebrikan bir müddet bekledikten sonra Sultan Ahmed'e; “Şimdi gidebilirsin. Allahü Teâlâ hacetini giderdi.”dedi. Sultan Ahmed evine gidince birisi gelip yapılan muharebede Ümare Zedalî'nin başının kesildiği haberini verdi.

Muhammed Camî şöyle anlattı: “Hacca gitmek için bir gemiye binmiştim. Fakat gemi kaptanı yolcularını yarı yolda indirdi. Ben bu duruma çok üzülmüştüm. Uyku ile uyanıklık arası bir hâlde iken, rüyamda Hasan Ebrikan'ı gördüm. Bana; “Sabret, Allahü Teâlâ senden bu sıkıntıyı giderecektir.” dedi. Dediği gibi oldu ve rahata kavuştum. Kısa bir zamanda Mekke'ye vardım.”

Allahü Teâlâ, Hasan Ebrikan'a insanların batınlarındaki hâllerini gösterirdi. O şöyle derdi: “Bazısı var ki yanıma domuz suretinde girer. Yüzü ve dişleri domuzunkinden farksızdır. Bazısı Yahudi suretinde girer. Müslümanlara benzer tarafı, sadece sarığıdır. Allahü Teâlâ dan hüsn-i hatime, dünya ve ahirette affetmesini dilerim.”

Kendisi şöyle anlatır: “Babam ve dedem, salih ve evliyadandılar. Daha sabi yani küçük yaşlarda iken diğer çocuklarla oynardım. Oyun oynarken bazen avret mahallerimiz açılırdı. Ben bu hâlde dedem Sa'id'in kabrinin yanına uğradığım zaman, dedemin kabrinden, benim hâlimi hoşgörmediğini, bana kızdığını işitirdim.”

Yine kendisi şöyle anlatır: “Babamın bir bahçesi vardı. Ne gece, ne gündüz, hiçbir hırsız oraya giremezdi. Hırsız oraya gireceği zaman, karşısına bir yılan çıkar, hırsız canını kurtarmaktan başka bir şey düşünmez ve kaçardı. Ancak biz oraya gideceğimiz zaman, o yılan sakinleşir ve hiçbirimize zarar vermezdi.”

Hasan Ebrikan'ın yakınlarından birisi şöyle anlattı: Bir gün, Hasan Ebrikan'ın huzurunda ders okuyorduk. Bu sırada Sultan Ahmed oraya geldi. Hasan Ebrikan ile görüşecekti. Önce veziri, Hasan Ebrikan'ın huzuruna girdi. Bizim ders okuduğumuzu gördü. Fakat Hasan Ebrikan'ın heybetinden onun yanına yaklaşamadı. Arkada durup kaldı. Sultan da mescidin kapısında bekliyordu. Hasan Ebrikan onların geldiğini gördüğü hâlde dersi yarıda kesmedi. Hatta onlardan tarafa bile dönmedi. Sultan ile vezir uzun müddet bekledi. Onun dersi kesmeyeceğini anlayınca sessizce dönüp gittiler.

Yine Ramazan-ı şerif ayında Hasan Ebrikan'ın yanında Sahih-i Müslim'i okurken, Sultan Ahmed, Hasan Ebrikan'ı ziyarete gelmişti. Ben Sultan'ı görünce edeben ayağa kalkmak istedim. Bu sırada Hasan Ebrikan bana; “Hadis-i şerifi kesme.” diye seslendi. Kendisi yerinden hiç kıpırdamadı. Sultan ona doğru yaklaşıp elini öptü. Onun karşısına oturdu. Ders bitinceye kadar Hasan Ebrikan onunla konuşmadı.

Ahmed bin Halid Ya'kubî şöyle anlattı: “Bir gün Sultan Ebu Muhammed ibni Ebu Tafşin ile beraber Hasan Ebrikan'ı ziyarete gittik. Sultan, Hasan Ebrikan için içerisinde pek çok mal bulunan bir bohçayı bir kenara bırakmıştı. Benim ondan haberim yoktu. Çünkü bohçayı Hasan Ebrikan'dan çekindiği için eline vermeye cesaret edememişti. Biz oradan ayrıldıktan sonra Hasan Ebrikan bohçayı görmüş. Sultan onu unuttu zannederek, arkamızdan birisiyle gönderdi. Gönderdiği kişi, yanıma gelip durumu bana anlattı. Benim haberim olmadığı için bilmiyorum diyerek Sultan'a sordum. Sultan; “Evet. Onu bilerek, Hasan Ebrikan'ın onunla dilediğini yapması veya istediği yere dağıtması için bırakmıştım.” dedi. Bunun üzerine ben, Hasan Ebrikan'ın yanına gittim ve durumu anlattım. Hasan Ebrikan bana; “Vallahi, bunu ne kabul ederim, ne de başkalarına dağıtırım. Sultan'a söyle, onu istediği yere dağıtsın.” dedi.

Hasan Ebrikan'ın ihlası bütün hareketlerinde görülürdü. Kendisi şöyle anlatır: “Bir şahısla dostluğumuz vardı. Arasıra onun dükkânına gider, bir süre otururdum. Bir Ramazan-ı şerif bayramı idi. Bayram günü onun yanına uğramadım. Sonra yanına vardığımda bana; “Bayramlarda âdet olduğu üzere, sizi yemek için bekledim. Fakat siz gelmeyince onları dağıttım.” dedi. Onun bu sözünü duyduktan sonra bir daha dükkânına gitmedim. Çünkü ben onunla Allahü Teâlâ nın rızası için arkadaş olmuştum. Fakat o, benim dostluğumu, fakirlerin zenginlerden bir şeyler faydalanabilmek için olan dostluklardan zannetmişti. Bu sebeple, niyeti hâlis olmadığı için ondan ayrıldım.”

“Allahü Teâlâ sizden ilmi almak için ilmi ile âmil olan âlimleri kaldırır, câhiller kalır. Dinden suâl edenlere kendi akılları ile cevap verip insanları doğru yoldan ayırırlar.”

Hadis-i Şerif

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları