Evliyanın büyüklerinden. Künyesi Ebu Abdurrahman olup, adı Hatim bin Ünvan bin Yusuf el-Esam'dır. Belh şehrinde doğmuştur. Doğum tarihi kesin belli değildir. Hatim-i Esam, Şakik-i Belhî'nin talebesi, Ahmed-i Hadravî'nin hocasıdır. 237 (m. 852) senesinde Ceyhun Nehri üzerindeki küçük bir şehir olan Vaşecird'de vefat etmiştir.
Kendisine “Esam” (kulağı duymaz) denilmesinin sebebi şudur: “Birisi onunla konuşurken kazayla yellendi. Hatim-i Esam o şahıs utanmasın diye; “Yüksek sesle konuş, ancak yüksek sesle konuşulanları duyabiliyorum.” dedi. Bu yüzden ona Esam denilmiştir.”
Akil baliğ olduğu andan itibaren, Şakik-i Belhî'nin sohbetlerine devam etti. Onun talebesi oldu. Şakik-i Belhî'den İslam ilimlerini öğrenerek âlim oldu. Zahirî ve batınî ilimlerin mütehassısı olan Hatim-i Esam bir gün talebelerinden birkaçına; “İnsanlar size Hatim'den ne öğrendiniz deseler, ne dersiniz?” buyurdu. “İlim öğrendik deriz.” dediler. “Hatim'in ilmi yoktur derlerse ne dersiniz?” buyurdu. “Hikmet öğrendik deriz.” dediler. “Hikmet i de yoktur derlerse, ne dersiniz?” diye sordu; “Elinde olana kanaat eder, başkalarından bir şey beklemez deriz.” dediler.
Medine-i Münevvere âlimleri de Hatim-i Esam'ın ilmini takdir etmiştir. Medine âlimleri ona; “Allah'ım bana rızık ver.” duasıyla ilgili olarak sorduklarında, Hatim-i Esam; “Hacet anında istenir; eğer mevcutsa yenilir ve yedirilir; çünkü Allahü Teâlâ bunların yerine daha fazla verir.” dedi. Bunun üzerine Medine âlimleri şöyle dediler: “Ey Abdurrahman! Allahü Teâlâya şükrederiz, sizden bilmediğimizi öğrendik.”
Bir gün Şakik-i Belhî, Hatim-i Esam'a sordu: “Ne kadar zamandır buraya geliyor, beni dinliyorsun?”“Otuz üç sene.” “Bu kadar zaman içinde benden ne öğrendin, neler istifade ettin?” “Sekiz şey istifade ettim.” dedi. Şakik bunu duyunca; “Yazıklar olsun sana ey Hatim! Bütün zamanımı sana harcadım, senin ise, sekiz şeyden fazla istifaden olmamış.” dedi ve çok üzüldü. Hatim dedi ki: “Ey hocam, doğrusunu istiyorsan, böyledir. Bundan fazlasını zaten istemem. Bana bu kadar yetişir. Çünkü iyi biliyorum ki, dünyada ve ahirette felaketlerden kurtulup ebedî saadete kavuşmak, bu sekiz bilgi ile olacaktır.” dedi. Şakik-i Belhî; “Söyle! Bunları ben de anlayayım.” dedi.
Hatim-i Esam hazretlerinin “Mesail-i Hatimi'l-Esam” adlı yazma eserinin 66b ve 67a sayfaları. Eser Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya kısmı 511/3 numarada kayıtlıdır.
Hatim dedi ki: “Ey Hocam! Birincisi, insanlara baktım, herkes bir şey i seçmiş, onu sevmiş gördüm ve bu sevgilerin çoğu, onlara ölüm yatağına kadar, bazıları öldüğü vakte kadar, bazıları da mezara girinceye kadar arkadaşlık ediyor ve sonra onları yalnız ve zavallı olarak bırakıp ayrılıyorlar gördüm. Onunla beraber kimse mezara girmiyor, dert ortağı olmuyor. Bu hali görünce, düşündüm ve kendime dedim ki, dünyada öyle dost seçmeliyim ki, mezara benimle gelsin, bana orada arkadaşlık etsin. Aradım, taradım, Allahü Teâlâya yapılan ibadetlerden başka, böyle sadık bir sevgili bulunmadığını gördüm. Dost olarak onları seçtim ve onlara sarıldım.”
Şakik, bunu duyunca; “Çok güzel yapmışsın ya Hatim, çok doğru söylüyorsun, ikinci faydayı da söyle, anlayayım.” dedi.
Hatim dedi ki: “Ey Hocam! İkinci faydam: İnsanlara baktım, herkesi, arzuları, keyifleri peşinde koşuyor, nefsin istekleri arkasında yürüyor gördüm ve şu ayet-i kerimeyi düşündüm: “Allahü Teâlâdan korkarak nefslerine uymayanlar, elbette Cennet'e gideceklerdir.” Çok düşündüm. Kur'an-ı Kerim'in baştan başa doğru olduğunu, bilgilerimle, tecrübelerimle, aklımla, vicdanımla anladım ve tam inandım. Nefsimi düşman bilerek, ona aldanmamaya, uymamaya karar verdim ve mücadeleye başladım. Nefsimin arzularını yapmadım. Nihayet teslim olarak, ibadetlerden kaçan o nefsin, şimdi Allahü Teâlâya itaata koştuğunu, isteklerden vazgeçtiğini gördüm.” Şakik bunları işitince; “Allahü Teâlâ sana iyilikler versin. Ne güzel yapmışsın. Üçüncü faydayı da söyle dinleyeyim.” dedi.
Güzel Namaz
Hatim dedi ki: “Üçüncü faydam, insanların haline baktım, herkes dünyada bir sıkıntıya girmiş, böylece dünyalık toplamaya uğraşıyorlar gördüm. Sonra şu ayet-i kerimeyi düşündüm: “Dünya malından, sarıldığınız, sakladığınız her şey, yanınızda kalmayacak, sizden ayrılacaktır. Ancak Allah rızası için yaptığınız iyilikler ve ibadetler sizinle beraber kalacaktır.” Dünya için topladıklarımı, Allah yolunda harcadım, fukaraya dağıttım. Yani bakî kalmaları için, Allahü Teâlâya ödünç verdim.” Şakik bu sözleri işitince; “Ne güzel yapmışsın ve ne güzel söylüyorsun ya Hatim! Dördüncü faydayı da söyle dinleyeyim.” dedi.
Hatim dedi ki: “Dördüncü faydam: İnsanlara baktım, herkesin başkalarını beğenmediğini gördüm. Buna sebep, birbirlerine haset etmeleri, birbirlerinin mevkilerine, mallarına ve ilimlerine göz dikmeleri olduğunu anladım ve şu ayet-i kerimeye dikkat ettim: “Dünyadaki maddî, manevî bütün rızıklarını aralarında taksim ettik.” Herkesin ilim, mal, rütbe, evlat gibi rızıklarının, dünya yaratılmadan evvel, ezelde taksim edildiğini, kimsenin elinde bir şey olmadığını ve çalışmayı, sebeplere yapışmayı emrettiğinden, O'na itaat etmiş olmak için, çalışmak lazım geldiğini ve haset etmenin büyük zararlarından başka, zaten lüzumsuz olduğunu anladım ve Allahü Teâlânın ezelde yaptığı taksime ve çalışınca Rabbimin gönderdiğine razı oldum. Bütün Müslümanlarla sulh üzere olup herkesi sevdim ve sevildim.” Şakik bunları işitince; “Ne iyi yapmışsın ve ne iyi söylüyorsun; beşinci faydayı da söyle dinleyeyim ya Hatim!” dedi.
Hatim dedi ki: “Beşinci faydam: İnsanlara baktım, birçoklarının insanlık şerefini, kıymetini, âmir, müdür olmakta, insanların kendilerine muhtaç olduklarını ve karşılarında eğildiklerini görmekte zannettiklerini ve bununla iftihar ettiklerini, öğündüklerini gördüm. Bazıları da, kıymet ve şeref, çok mal ve evlat ile olur sanarak, bunlarla iftihar ediyorlar. Bir kısmı da insanlık şerefi, malı, parayı, insanların hoşuna gidecek, herkesi eğlendirecek yerlere sarf etmektir sanarak, Allahü Teâlânın emrettiği yerlere ve emrettiği şekilde harcayamıyorlar ve bununla övünüyorlar gördüm ve şu ayet-i kerimeyi düşündüm: “En şerefliniz ve en kıymetliniz, Allahü Teâlâdan çok korkanınızdır.” İnsanların yanıldıklarını, aldandıklarını anladım ve takvaya sarıldım. Rabbimin affına ve ihsanlarına kavuşmak için, O'ndan korkarak dinin dışına çıkmadım, haramlardan kaçtım.” Şakik bunları işitince; “Ne güzel söylüyorsun ya Hatim! Altıncı faydanı da söyle.” dedi.
Ebah bin el-Hirevî şöyle anlatır: “İsa bin Yusuf bir mecliste konuşan Hatim-i Esam'a uğradı ve şöyle sordu: “Ey Hatim! Sen namazını güzel kılıyor musun?” Hatim; “Evet.” dedi. O; “Nasıl kılıyorsun?” diye sordu. Hatim şöyle buyurdu: “Emre uyuyorum, korku ile yürüyorum, niyetle giriyorum, büyük bilip tekbir alıyorum, tertil ve tefekkürle okuyorum, huşu ile rüku ediyorum, tevazu ile secde ediyorum, tam teşehhüd içinde oturuyorum, sünnete göre selam veriyorum ve selamı Allah'a has kılarak veriyorum. Namazımın kabul olunmayacağından korkarak, korkuyla nefsime dönüyorum. Ölünceye kadar onu muhafaza ediciyim.” Bunun üzerine İsa bin Yusuf; “Sen namazını güzel kılıyorsun.” buyurdu.”
Hatim dedi ki: “Altıncı faydam: İnsanlara baktım. Birbirlerinin mallarına, mevkilerine ve ilimlerine göz dikerek, fırka fırka ayrılarak, birbirlerine düşmanlık ettiklerini gördüm ve şu ayet-i kerimeyi düşündüm: “Sizin düşmanınız şeytandır. Yani sizi, Allah yolundan, Müslümanlıktan ayırmak için uğraşanlardır. Bunları düşman biliniz!” Kur'an-ı Kerim'in doğru söylediğini bildim ve şeytanı ve onun gibi Müslümanlarla uğraşanları düşman bilip, sözlerine aldanmadım, onlara uymadım. Onların tapındıklarına tapınmadım. Allahü Teâlânın emirlerine itaat ettim. Ehl-i Sünnet âlimlerinin gösterdiği yoldan ayrılmadım. Kurtuluş yolunun, doğru yolun, yalnız Ehl-i Sünnet yolu olduğuna inandım. Nitekim, Allahü Teâlâ; “Ey Âdemoğulları! Şeytan'a tapınmayınız. O sizin en belli düşmanınızdır diye sizden söz almadım mı idi. Bana itaat, ibadet ediniz! Kurtuluş yolu, ancak budur.” Onun için Müslümanları aldatmaya uğraşanları dinlemedim. Muhammed Aleyhisselam'ın yolunu gösteren Ehl-i Sünnet âlimlerinin kitaplarından ayrılmadım.” deyince Şakik; “Ne güzel yapmışsın ve ne güzel söylüyorsun, yedinci faydayı da söyle.” dedi.
Hatim dedi ki: “Yedincifaydam: İnsanlara baktım. Gördüm ki, herkes yiyip içmek, para kazanmak için uğraşıyor. Bu yüzden haram ve şüpheli şeyleri de alıyorlar ve zillete, hakaretlere katlanıyorlar. Şu ayet-i kerimeyi düşündüm: “Allahü Teâlâ tarafından rızkı gönderilmeyen yeryüzünde bir canlı yoktur.” Kur'an-ı Kerim'in Allah kelamı olduğunu ve elbette doğru olduğunu ve o canlılardan biri olduğumu bildim. Rızkımı göndereceğine söz verdiğine, elbette göndereceğine güvenerek, O'nun emrettiği gibi çalıştım.” deyince Şakik; “Ne iyi yapmışsın ve ne iyi söylüyorsun, sekizinci faydayı da söyle!” dedi.
Hatim dedi ki: “Sekizinci faydam: İnsanlara baktım. Herkesin, bir kimseye veya bir şeye güvendiğini, sırtını ona dayadığını gördüm. Bazıları altınlarına, mal ve mülküne bazıları sanatına ve kazancına, bazıları mevkive rütbelerine, bazıları da kendi gibi bir insana güveniyor. Sonra şu ayet-i kerimeyi düşündüm: “Allahü Teâlâ, yalnız kendisine güvenenlerin her zaman imdadına yetişir.” Her zaman ve her işimde yalnız Allahü Teâlâya güvendim. O emrettiği için çalıştım, sebeplere yapıştım. Fakat yalnız O'na güvendim. O'ndan istedim ve O'ndan bekledim.” dedi.
Farzedin ki Arasattasınız!
Şakik bu sözleri işitince; “Ya Hatim! Allahü Teâlâ, her işinde imdadına yetişsin! Hazreti Musa'nın Tevrat'ına, Hazreti İsa'nın İncil'ine, Hazreti Davud'un Zebur'una ve Hazreti Muhammed Aleyhisselam'ın Kur'an-ı Kerim'ine baktım. Bu dört kitabın bu sekiz temel üzerinde bulunduğunu gördüm. Bu sekiz esası ezberleyip bunlara uyanlar, hayatlarını bunların üzerine kuranlar, bu dört kitaba uymuş, emirlerini yapmış olurlar.” dedi.
Bir adam, Hatim'e tevekkül hakkında sordu, o da tevekkülün dört hasletten ibaret olduğunu söyledi. “Rızkımı, başkasının yiyemeyeceğini bildim ve nefsim buna mutmain oldu. Allahü Teâlânın her şeyi gördüğünü bildim ve onun için devamlı hayâ ettim.”
Bir gün Belh'teki meclisinde; “Ya Rabbî! Bu meclistekilerden bugün kim günah işlemiş, kimin defteri siyah olmuş, kim günaha cesaret etmiş ise onu bağışla.” dedi. Orada mezar açıp, devamlı kefen soyan birisi vardı.
Gece olunca, eskisi gibi kabristana gitti. Bir mezarı açarken mezarın içinden; “Utanmaz mısın ki, Esam'ın huzurunda bağışlandın ve şimdi aynı günahı işlersin.” sesini duydu. Kalktı ve Hatim'in huzuruna geldi. Başından geçenleri anlattı ve tövbe etti.
Şöyle naklederler: “Birisi bir gün Hatim-i Esam'ı evine davet etmişti. Fakat o bunu kabul etmemişti. Israr edince ona; “Gelirim ama, üç şartım var. Nereye istersem oraya otururum, istediğimi yerim. Ne dersem onu yapacaksınız.” dedi. Adam kabul etti. Hatim-i Esam davet edeninin evine gitti ve ayakkabıların konulduğu yere oturdu. Seninyerin orası değil dediklerinde; “Ben önceden şart koştum.” dedi. Sofra gelince, yanında getirdiği ekmeği çıkarıp yedi. Efendim buradan yiyin dediklerinde; “Ben ne istersem onu yerim diye şart koşmuştum.” dedi. Sofra kalktıktan sonrahizmetçiye; “Demir tavayı ateşte kızdır getir.” dedi. Hizmetçi söyleneni yaptı. Hatim-i Esam demir tavanın içine ayağını koydu ve, “Somun yedim.” dedi. Sonra oradakilere; “Yarın kıyamet günü yaptığınız her işten ve yediğiniz her şeyden Allahü Teâlânın sizden hesap soracağına inanıyor musunuz?” diye sorunca oradakiler; “Evet.” dediler. “Diyelim ki, burası Arasat meydanı, her biriniz sırayla gelip şu tavaya ayağınızı koyarak, burada yediklerinizin hesabını veriniz.” dedi. Bunun üzerine oradakiler; “Buna gücümüz yetmez.” dediler. “Yarın kıyamet günü Allahü Teâlâya nasıl cevap vereceksiniz? Arasat meydanının kızgın zemini üzerinde nasıl duracaksınız? Halbuki Allahü Teâlâ; “Her nimetin şükründen muhakkak sorulacaksınız.” (Tekasür suresi: 8) buyurmaktadır.” dedi. Bunun üzerine orada bulunanların hepsi ağlamaya başladılar.”
Kendisi anlatır: “Harpteydim. Bir düşman beni yakaladı, öldürmek için yere yatırdı. Kalbim onunla hiç meşgul olmadı. Allahü Teâlânın, hakkımdaki hükmünün ne olacağını bekliyordum. O ise belinden bıçağı çıkarmakla meşgulken, nereden geldiğini görmediğim bir ok geldi, onu öldürdü. Adam üstümden yana yıkıldı ve bende kurtuldum.”
Muhammed Razî anlatır: “Senelerce Hatim-i Esam'ın hizmetinde bulundum. Sadece bir kere hariç, hiç kızdığını görmedim. O da, pazardan geçerken bir bakkal talebesini yakalamış; “Malımı alıp yedin, parasını ver.” diyordu. Hatim bunu görünce; “Ey Efendi! Biraz yardımcı ol, borcunu ödemesi için biraz mühlet tanı.” dedi. Fakat bakkal; “Olmaz.” diye dayattı. Bunun üzerine çok sinirlenen Hatim-i Esam, yanında taşıdığı havlusunu yere vurdu. Bir anda pazarın ortası altınla doldu. Hatim-i Esam bakkala; “Alacağın ne kadarsa onu al, fazlasını alma, sonra elin kurur.” dedi. Bakkal alacağını aldı: Fakat para hırsından biraz daha almaya kalkınca derhal eli kurudu ve çolak oldu.”
Kendisi şöyle anlatır: “Her sabah şeytan bana vesvese verip şöyle diyor: “Bugün ne yiyeceksin?” Bende ona; “Ölümü.” diyorum “Ne giyeceksin?” diyor. Ben de; “Kefeni.” diyorum. “Nerede yatacaksın?” diyor. Bende; “Mezarda.” diye cevap verince, bana; “Sen hiç hoş bir adam değilsin diyor.” ve defolup gidiyor.”
Birisi Hatim-i Esam'a; “Nasıl namaz kılarsın?” diye sordu. O da şöyle buyurdu: “Namaz vakti gelince temiz bir kalbileniyet ederek abdest alırım. Abdest uzuvlarımı yıkar, kalben de tövbe ederim. Sonra camiye giderim. Mescid-i Haram'ı gözümün önüne getirir, Makam-ı İbrahim'i iki kaş arasında tutar, Cennet'i sağımda, Cehennem'i solumda, Sırat'ı ayaklarımın altında, can alıcı meleği arkamda düşünür, kalbimi Allahü Teâlâya ısmarlar, sonra tazimle Allahü ekber der, hürmetle kıyam, heybetle kıraat, tevazuyla rüku, tazarru ile (kendini alçaltarak) secde, hilm ile cülus (tehiyyattaki oturuş), şükürle selamı yerine getiririm. Benim namazım böyledir.”
Abdullah Havvas anlatır: “Hatim-i Esam ile beraber hacca gidiyorduk. Yanımızda üç yüz yirmi kişi vardı. Rey şehrine varınca, orada misafiri seven bir tüccarın evine misafir olduk. Tüccar Hatim-i Esam'a; “Sizden bir ricam var, izin verin, burada bir fıkıh âlimi var. O hastadır, onu ziyaret edeyim.” dedi. Hatim-i Esam; “Madem fıkıh âlimi hastadır. Ziyaretine ben de gideyim. Fıkıh âliminin yüzüne bakmak ibadettir.” dedi. Hasta olan fıkıh âlimi, Rey şehrinin kadısı Muhammed bin Mukatil idi. Tüccarla beraber Mukatil'in evine gittik. Hatim-i Esam, evi görünce tefekküre daldı. Sonra; “Nasıl olur da bir âlimin evi saray gibi olur?” dedi. İçerigirince Mukatil'in çok lüks eşyalar içinde ve çok kıymetli yastıklar üzerinde yattığını gördü. Tüccar oturdu. Hatim-i Esam oturmadı, ayakta durdu. Mukatil oturmasını isteyince, yine oturmadı. Mukatil bunun üzerine; “Benden bir isteğin mi var?” dedi. “Evet benim senden bir isteğim var, fakat bunların yanında söyleyemem.” dedi. Orada bulunanları dışarı çıkardılar. Hatim-i Esam, Mukatil'e; “Bu ilmi nereden öğrendin?” dedi. O da; “Bizden öncekiler, bize bildirdiler.” dedi. Hatim-i Esam; “Kimler size haber verdiler?” dedi. Mukatil; “Peygamber Efendimizin Eshabı.” dedi. Hatim-i Esam; “Ya Mukatil, Cebrail Allahü Teâlâdan Peygamberimize getirdi. Resulullah eshabına öğretti. Eshab-ı Kiram da Tabiîn'e öğretti. Tabiîn de sana öğretti. Sen Resulullah'ın ve Eshabından salih kimselerin böyle süslü ve güzel evlerde oturduklarını işittin mi? Böyle lüks eşyaları kullandıklarını duydun mu? Peygamberimiz ve Eshabı böyle yaşamamışlardır. Benim bildiğim âlimler, Peygamber Efendimize ve O'nun Eshabına tabi olurlar.” dedi ve oradan çıktı.
Hatim-i Esam israf konusunda çok titiz idi. Bir âlimin çok israf ettiğini duydu. Onun evine giderek; “Ben Farslı bir kimseyim, bana dinimi öğret.” dedi. “Önce ne öğrenmek istiyorsun?” diye sorunca, Hatim-i Esam; “Bana abdest almayı öğret.” dedi. O zat bütün uzuvlarını sırayla ve üç defa yıkadı. Abdesti tamamlayınca Hatim-i Esam; “Ben senin huzurunda bir abdest alayım da, benim yanlışlarımı düzelt.”dedi. Hatim-i Esam abdest alırken kollarına gelince dörder defa yıkadı. Bunun üzerine o zat; “Suyu israf ettin.” deyince, Hatim-i Esam; “Ben nerede israf ettim?” dedi. O zat da; “Kolunu üç kere yıkayacağın yerde dört defa yıkadın.” dedi. Hatim-i Esam da; “Ben bir avuç suyu israf ettim. Sen ise çok ve güzel şeyleri israf ediyorsun.” dedi. O zat anladı ki: Hatim-i Esam dinî bilgi öğrenmeye değil, ders vermeye gelmiş. Evine girdi ve kırk gün kimsenin yüzüne bakmadı.
Nükteli ve hikmetli sözler söyleyen Allah dostu Hatim-i Esam buyurdu ki:
· “Dünya için üzülmen kötü, ahiret için üzülmen iyidir.”
· “Kim şu dört şeyi doğru olarak yaparsa, Allahü Teâlânın rızasına kavuşur: Allah'a bağlılık, tevekkül, ihlas ve marifet.”
· “Tövbe, gafletten uyanmak, günahı hatırlamak, Allahü Teâlânın lütfunu, hükmünüzü zikretmektir.”
· “Tövebekar dört şeyi yapar: Lisanını gıybetten, yalandan, hasedden, boş sözden korur. Kötü arkadaşlardan ayrılır. Günahını hatırladığı zaman, Allahü Teâlâdan hayâ eder. Ölüme hazırlanır. Böyle olup da Allah'ın rızası dışında iş yapmayan kimseyi, Allahü Teâlâ sever. Şeytandan korur ve Cehennem'den emin kılar.”
· “Taatin aslı üçtür: Korku, reca ve sevgi. Günahın aslı üçtür: Kibir, hırs ve haset.”
· “Her söz için doğruluk, her doğruluk için iş, her iş için de sabır gerekir.”
· “Şu beş şey hariç, acele şeytandandır: Misafir geldiğinde yemek yedirmek, ölüyü gömmek, baliğ olan kızı evlendirmek, borcunu ödemek, günah işleyince tövbe etmek.”
· “Nefsinden dört şey iste: Riyasız olarak iyi bir iş yapmayı, tamahsız olarak almayı, başa kakmadan vermeyi, cimrilik yapmadan yardım etmeyi.”
· “Zühdün başı Allahü Teâlâya itimat, ortası sabır, sonu sabırdır.”
Hatim-i Esam hazretlerine; “Bizden bir kimse nasıl ve ne zaman dünyaya ibret gözü ile bakanlardan olabiliriz?” diye sorduklarında; “Dünyada her şeyin sonunun harap, herkesin gideceği yerin toprak olduğunu gördüğünüz zaman! Bir kimsenin evinden veya yakınından bir cenaze çıkar da o kimse bundan ibret almazsa, ona ne ilmin, ne hikmetin, ne de vaaz ve nasihatın bir faydası olur.” buyurdu.
“Ey kul! Allahü Teâlâya isyan ettikleri için insanlara buğzettiğin halde, kendin Allahü Teâlâya isyan edince, kendi nefsine buğzetmeyişin sende insafın olmayışındandır.”
Bir kimse Hatim-i Esam hazretlerinden nasihat istedi. Bu kimseye nasihat olarak şöyle buyurdu: “Eğer dost istersen Allahü Teâlâ yeter, yol arkadaşı istersen kiramen katibin melekleri yeter. Eğer arkadaş istersen, Kur'an-ı Kerim yeter. Eğer iş istersen, Allahü Teâlâya ibadet etmek yeter. Eğer vaaz, nasihat istersen, ölüm yeter. Eğer bu söylediklerimi kabullenmemiş isen sana Cehennem yeter.” buyurdu.
“Dilinle doğru söylemeye ve gözünle (haramdan sakınıp, aleme) ibret nazarı ile bakmaya dikkat et! Allahü Teâlâya sığınarak kendine sahip ol.”
Bir zata Hatim-i Esam; “Nasılsınız?” dedi. O da; “Selamet ve afiyetteyim.” deyince buyurdu ki: “Selamet ancak Sırat Köprüsü'nü geçtikten sonra olur. Afiyet ise Cennet'te bulunmandır.”
“Eğer sizde şu üç şey varsa ne alâ! Şayet bu üç şey sizde yoksa, haliniz harap, çaresiz Cehennem'de yanarsınız. Birincisi, elinizden kaçmış olan geçmiş günlerinizin hasreti içinde olmayınız. Çünkü geçmiş günlerinizde yapmış olduğunuz ibadetlere ne ilavede bulunabilirsiniz, ne de günahlar için bir bahane ve mazeret bulabilirsiniz. Şayet bugün geçmiş günleriniz için mazeret aramakla meşgul olursanız, bugünün hakkını ne zaman ödeyeceksiniz? Bugün dünü düşünmek dünü zayi etmek olmaz mı? İkincisi; bugünü ganimet bilip çalışmak mümkün olduğu kadar taat ve ibadet yapmak, haksızlık yapılmış olan hasımları hoşnut etmek. Üçüncüsü; acaba yarın kurtulacak mıyım yoksa mahv mı olacağım diye korkup endişelenmek.”
“Şu üç halde iken seni ölümün yakalamasından sakın! Kibir, hırs ve böbürlenme halleri. Çünkü Allahü Teâlâ kibirlenen kimseye en miskin kimseden gelen bir zillete düşürmeden, gururlanan kimseyi aç ve susuz bırakmadan, yemek istediği bir şeyin boğazından geçmesine mani olmadan, hırslı kimseyi de idrar ve necasetin içinde bırakmadan bu dünyadan ayırmaz.”
“Beş türlü kalb vardır. Kalb vardır ölüdür, kalb vardır hastadır, kalb vardır gafildir, kalb vardır mühürlüdür, kalb vardır sapasağlamdır. Kafirinki albi ölüdür. Günahkarın kalbi hastadır. Nasipsiz kimsenin kalbi gafildir. Kalbimizde perde vardır diyerek fena iş yapanın kalbi de mühürlüdür. Allahü Teâlâdan korkup daima ibadette bulunan kimsenin kalbi de sağlam olan kalbtir.”
“İnsanlara ilim öğretip, insanlar ondan öğrendikleri ilim ile amel ettikleri halde kendisi amel etmeyen kimse, kıyamet günü pişmanlığı en çok olan kimsedir.”
“Dört şey olmadan, dört şeyi iddia eden yalancıdır. 1- Allahü Teâlânın haram kıldığı şeylerden sakınmadan, Allahü Teâlâyı sevdiğini iddia eden, 2- Fakirleri yoksulları aşağı görerek, Resulullah Efendimizi sevdiğini iddia eden, 3- Elinden geldiği halde fakirlere sadaka vermeyerek, Cennet'i sevdiğini iddia eden, 4- Günahlardan sakınmadığı halde, Cehennem ateşinden korktuğunu iddia eden yalan söylemiştir.”
Cimri birinin hastalandığı zaman sadaka dağıttığını görünce; “Allah'ım bu kulunun hastalığını devam ettir. Çünkü bunun böyle sadaka dağıtması, kendi günahları için keffaret, fakirler için de daha faydalı olmaktadır.” diye dua etti.
“Şu üç halde kendine dikkat etmeyi vazife bil: Bir iş yaptığında Allahü Teâlânın seni gördüğünü aklından çıkarma. Bir şey söylediğin zaman, Allahü Teâlânın duyduğunu hiç unutma. Sükut ettiğin zaman da Allahü Teâlânın senin halini ve nasıl sükut ettiğini bildiğini daima hatırında tut.”
Hatim'in bazı sözleri derlenip zamanımıza kadar gelmiştir. O'nun Şakik-i Belhî'nin sorduğu sekiz sual ve cevabı Fatih Kütüphanesi (No: 4492/2), Ayasofya (No: 511/3, bazı sözlerini ihtiva eden Fevaid ve'l-ahbar adlı bir risalede Şam'da Zahiriye Kütüphanesi'ndedir.