HEMEDANÎ, Emir-i Kebir

Ali bin Şihabeddin bin Muhammed Keşmir'in İslamlaşmasında büyük tesiri olan meşhur velilerinden.
A- A+

Keşmir'in İslamlaşmasında büyük tesiri olan meşhur velilerinden. İsmi Ali bin Şihabeddin bin Muhammed'dir. Peygamber Efendimizin soyundan olup seyyiddir. Mir Seyyid Ali, Emir-i Kebir, Seyyid Ali Hemedanî, Şah-i Hemedanî gibi isimlerle tanınır. 714'te (m. 1314) Hemedan'da doğdu. 786 (m. 1384) senesinde Kebrusvar'da vefat etti. Önce Huttalan'a defnedildi. Daha sonra da bugün Tacikistan sınırları içinde bulunan Kulab'a nakledildi. Aklî ve naklî ilimlerde büyük âlimdi.

Tasavvufta önce Alaüddevle Semnanî'nin halifesi Mahmud Mezdakanî'ye intisap etti. Sonra onun izni ile Takiyyüddin Ali Dostî'nin sohbetlerine katıldı. Bu hocasının vefatı ile tekrar Mahmud Mezdakanî'ye döndü. Onun tavsiyesi ile seyahate çıktı. Muhammed Ezkanî'de fütüvvet hırkası giydi. Yirmi sene müddetle çeşitli beldeleri dolaştı. Türkistan, Hindistan, Maveraünnehr, Anadolu, Mezopotamya, Mısır gibi İslam memleketlerindeki ilim ve tasavvuf erbabı ile görüşerek ilim ve feyz aldı.

774 tarihinde 700 seyyidle beraber Keşmir'e gitti. Dört ay kaldı. Yedi sene sonra tekrar gidişinde iki buçuk sene kaldı. Burada dergah kurup insanlara rehberlik edip Allahü Teâlâ'nın emir ve yasaklarını anlattı. Gayr-i müslimlerden yüzlerce insanın Müslüman olmasına sebep oldu. Hemedanî'nin vefatından sonra oğlu Mir Muhammed Keşmir'de babasının vazifesini sürdürdü. Sultan İskender onu çok sever ve onun sözünü dinlerdi. Onun tavsiyesi ile putları kırmış ve bu sebeple Putkıran lakabını almıştır.

Hemedanî önceleri Hanefî iken ilahî bir işaret ile Şafiî mezhebine geçmiştir. Tekkesi ve sevenlerinin Keşmir'deki faaliyetleri ve kendisinin tasavvufa dair birçok eser yazması sebebiyle Hemedaniyye yolu meydana gelmiştir. Bu tarikat Kübreviyye yolunun bir kolu olarak kabul edilmiştir.

Hemedanî'nin pek çok menkıbesi vardır: Kendisi şöyle anlatmıştır: “Defalarca hacca gittim. Bir hac seferinde yolumuz çöle düştü. Yirmisekiz gün hiçbir şey yiyip içmeden yürüdüm. Yemek içmek hiç hatırıma gelmiyordu. Bir müddet sonra bende yemek yeme ihtiyacı hasıl oldu. Yanımda yiyecek ve içecek hiçbir şey yoktu. Rastladığım birkaç çadıra yiyecek bulurum ümidiyle uğradım. Fakat kimseden bir şey isteyemedim. Sonra bir köşeye çekilip murakabeye vardım, oturup öylece kaldım. Bir müddet sonra bulunduğum kafilenin gittiğini gördüm. Yetişmek için kalkıp yürümeye başladım. Yol üzerinde bir su kuyusuna rastladım. Kuyudan su çekecek bir kabım yoktu. Sonunda kuyunun içine inip doyuncaya kadar su içtim. Bir müddet kuyunun dibinde bekledim. Çok derin olduğu için dışarı çıkamadım. Kuyu çıkılabilecek şekilde değildi. Ben böyle bekleyip dururken, kuyunun başına biri geldi. Bana bakıp başındaki sarığını çıkarıp bana doğru sarkıttı. Sarığın ucundan tuttum. Beni çekip kuyudan çıkardı. Dışarı çıkınca kim olduğunu sormak istediğimde, gözden kayboluverdi. Bunun üzerine süratle yürüyüp kafileye yetiştim. Beni görünce sağ sâlim nasıl geldin diye hayret ettiler. Eşkıyadan nasıl kurtuldun dediler. Bu sebeple kafile arasında meşhur oldum. Yolculuk sırasında çoğu kere kafileden ayrı giderdim. Geceleri onlardan ayrı geçirirdim. Çok korkulu yerler olmasına rağmen, Allahü Teâlâ beni korurdu.”

Gerçek Kardeş

Seyyid Hemedanî buyurdu ki: “Ahî, gerçek kardeş olan kimsenin güzel ahlaka ve beğenilen hasletlere sahip olması gerekir. Yaşlılara hürmet, gençlere nasihat, çocuklara şefkat, zayıflara merhamet, fakirlere cömertlik, âlimlere hürmet eder. Zâlimlere düşmanlık, facirleri tahkir eder. İnsanlara iyilik eder ve mertlik gösterir ve onlarla sulh içinde yaşar, iyi geçinir. Allahü Teâlâ'ya yalvarır, nefsine karşı savaş açar, onun boş isteklerine muhalefet eder. Şeytanla mücadele eder. İnsanlardan gelen sıkıntılara tehammül eder. Düşmanlık edenlere yumuşak davranır. Musibetler karşısında sabırlı olur. Kendi ayıplarına bakıp başkalarının ayıpları üzerinde durmaz. İnsanlara musibete uğradıklarında ve gamlı hallerinde yardımcı olur. Takdire, kadere razı olur. Bid'atden ve nefsin boş isteklerinden sakınır. Dinin emirleri üzere hareket eder. Töhmet altında kalacak yerlerden uzak durur. Lazım olan din bilgilerini öğrenmekte çok hırslı olur. Gaflet ehlinden nefret eder. Dostlarla yardımlaşır. Cemaate devam eder. Emri altında bulunanlara nasihat eder. Daima ahireti düşünür. Hallerine ve sözlerine dikkat eder. Kıyamet gününde rüsva, rezil olmaktan korkar. Allahü Teâlâ'nın fazlından ve ihsanından ümit kesmez.”

Talebelerinin meşhurlarından Nureddin Cafer Bedahşî şöyle anlatmıştır: “Seyyid Ali Hemedanî hazretlerinin sohbetleri sırasında huzurunda bulunduğumda hatırımdan her ne geçse onu bana açıkça söylerdi. Eğer hatırımdan geçen şeyler bir faydaya sebeb olmayacaksa, açıklamazdı.”

Kendisi anlatır: “Şeyh Muhyiddin Arabî hazretleri bazı eserlerinde şöyle zikretmiştir: Yetmiş gün hiçbir şey yemedim, diye kaydetmiştir. Ben de kendimi denemek için yüzyetmiş gün hiçbir şey yemedim. O hale geldim ki yemek yemek sünnet olmasaydı, geri kalan ömrüm boyu bu derviş hiçbir şey yemezdi.”

Yine şöyle anlatmıştır: “Bir defasında, Rum diyarına gitmiştim. Bir mescitte ikamet ediyordum. Bir gece ihtilam oldum. Hava son derece soğuktu. Nefsim gusül abdesti alma hususunda gevşeklik göstermek istedi. Nefsime bu gevşekliği sebebiyle şöyle bir ceza verdim. Kırk gece buzu kırıp soğuk su ile sana gusül abdesti aldıracağım, dedim. Büyük bir taş alıp her gece buzu kırarak gusül abdesti aldım. Böyle kırk gece devam ettim. Bu sırada eski bir elbisemden başka giyecek bir şeyim yoktu.”

Seyyid Ali Hemedanî hazretleri fütüvvetle ilgili olarak buyurdu ki: “Ey aziz! Ahî (kardeşlik) sözü halk arasında kullanılan bir lafızdır. Bunun yüksek bir manası ve geniş bir hakikati vardır.”

Tasavvuf ehli kardeşliği üç mertebede açıklamışlardır. Birincisi, anne ve babası bir olan kimseler. İkincisi müminlerin kardeşliğidir. Ayet-i kerimede mealen; “Şüphesiz ki müminler kardeştir.” (Hucurat suresi:13) buyruldu. Üçüncü mertebe ise gönül ehli ve hakikate erenler arasındaki kardeşliktir. Bu makama fütüvvet denir. Bir kimse cömertlikle, af, emanete riayet, şefkat ve hilm (yumuşak huyluluk), tevazu ve takva ile vasıflanırsa, fütüvvet ehli böyle kimseye (ahi) kardeş adı vermişlerdir. Fütüvvet her ne kadar fakr makamından bir makam ise de bütün makamların aslıdır. Bütün makamlar ona bağlıdır. Bütün insanî olgunlukların aslı fütüvvete bağlıdır. Çünkü bu bütün dereceleri ve mekarim-i ahlakı, üstün ahlakı şamildir.

Hakikate eren büyükler, meşayıh-ı kiram, fütüvvetin hakikatı hakkında çok söz söylemişlerdir. Hasan-ı Basrî kuddise sirruh; “Fütüvvet, Rabbin için nefsine düşman olmandır.” buyurdu. Haris-i Muhasibî ise; “Fütüvvet herkese insaflı davranmayı kendine vazife bilmek, kimseden insaf beklememektir.”buyurdu. Cüneyd-i Bağdadî; “Fütüvvet, açık elli olmak ve eziyet vermemektir. Yani fütüvvetin hakikatı; hayra, iyiliğe ve Allahü Teâlâ nın kullarının rahatına vesile olmaktır.” buyurdu. Sehl bin Abdullah da; “Fütüvvet, sünnet-i seniyyeye uymaktır.” buyurdu.

Hazreti Ali buyurdu ki: “Fütüvvet dört kısımdır. Gücü yettiği halde affetmek, gadab, kızgınlık anında yumuşak davranmak, düşmanlığı olduğu halde karşısındakine nasihat etmek, kendi ihtiyacı olduğu halde başkasına vermek.” Bütün bu buyrulanlardan anlaşıldı ki fütüvvetin bütün mertebeleri ve şekli kul hakkı ile ilgilidir. Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifte; “Kul, Müslüman kardeşinin ihtiyacını karşıladığı müddetçe Allahü Teâlâ da onun ihtiyaçlarını giderir.” buyurdu.

“Biliniz ki dünya, kıyamet çölünün kenarında yapılmış bir menzildir. Öyle bir menzildir ki ezel çölü ile ebed çölü arasında konmuştur. Allahü Teâlâ nın kulları, misafirleri alem-i ervah çölünden kıyamet karargahı sahrasına sefer yapsınlar. Bu menzilde ahiret seferine çıkmak için azık hazırlasınlar, bu uzun ve nihayetsiz yolculuk için tedbir ile meşgul olsunlar. Dünyada bir yerde konaklamış misafirler gibi gidici olan insanlar, Allahü Teâlâ nın hikmetiyle değişik haldedirler. Bazısı bedenen kuvvetli, manen zayıf, bazısı manen kuvvetli, bedenen zayıfdır. Bazısı her iki bakımdan da kuvvetli, bazısı da her iki bakımdan da zayıf yaratılmıştır. Kur'an-ı Kerimde mealen; “...İşte bütün bunlar aziz olan (ve her şeyi) iyi bilen Allah'ın takdiridir.” (En'am suresi: 96) buyrulmuştur. Bunda sayılması, anlatılması mümkün olmayacak derecede çeşitli hikmetler vardır. Bir hikmeti, insanların güçleri nisbetinde birbirine yardımcı olmalarıdır. Peygamber Efendimiz hadis-i şerifte; “Müminler binanın tuğlaları gibidirler. Biri diğerini destekler.” buyurdu. İman sahibi olanlar, din ve dünya işlerinde birbirine yardımcı olurlar. Bu dünyadaki ahiret seferinde kulluk yükünü taşımaları için birbirlerine yardımcı olurlar. Ayet-i kerimede müminlerin kardeş olduğu bildirilmiştir. Güç kuvvet sahibi olanlara bu fani nimet Allahü Teâlâ tarafından verilmiş bir emanettir ki bununla ebedî saadet tohumlarını ekerler. Bu ebedî nimeti kazanırlar. Mağrur ve gafil olanlar ise bu cismanî bir nimet olan güç ve kuvveti şu birkaç günlük kederli dünya hayatı için harcarlar. Kısa ömrü bu murdar dünyaya ait şeyleri toplamakla zayi ederler. Uzun ahiret yolculuğu için hazırlanmaktan gafil olurlar. Böylece din kardeşlerinin de dünyaya ve ahirete ait haklarını unuturlar, yerine getirmezler. Allahü Teâlâ nın emirlerine uymayı elden kaçırırlar. Ayet-i kerimede mealen; “Onlar dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise tamamen gafildirler.” (Rum suresi: 7) ve; “...Allah'ı unuttular, Allah da onları unuttu.” (Tevbe suresi: 67) buyruldu. Bu insanlar dünyanın fani, geçici nimetlerine dalıp Allahü Teâlâ yı unutmaları sebebiyle ahirette Cehennem'e atılacaklar ve rahmet edilmeyecekler.”

“Bütün mertebelere, yüksek derecelere ve ahiret saadetlerine kavuşmak, taatlar ile ibadet ve kulluk ağacının meyveleri ile geçer. Ayet-i kerimede mealen; “Hakikaten, insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” (Necm suresi: 39) buyruldu. Taatların çeşitleri çok ise de hepsi üç kısımda toplanır. Bunlar; kalp ile beden ile ve mal ile yapılan ibadetlerdir. Kalp ile olan; taat, iman, tevekkül, sabır, şükür, teslimiyet ve işleri Allahü Teâlâ ya havale etmek, O'na sığınıp güvenmek. Sıdk, ihlas, rıza, yakin, muhabbet, marifet ve diğerleri. Bunlar keşf kapılarının anahtarları, müşahede meclisinin ışıklarıdır.”

Eserleri

Seyyid Ali Hemedanî hazretleri kıymetli kitaplar yazmış olup bir kısmı şunlardır:

1- Zahiretü'l-müluk: Siyâsetname türünde Farsça bir eserdir. On bölümdür. 1979'da Tebriz'de basılmıştır. Eser Muslihuddin Mustafa Sürûrî tarafından Türkçe'ye çevirilmiştir.

2- Risale-i Fütüvvetiyye: Kübreviyye tarikatıyla fütüvvet müessesesi arasındaki ilişkiyi ortaya koyması bakımından önemlidir. Yazma bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya Kısmı No: 2873'te kayıtlıdır. Eser 1961'de İstanbul'da basılmıştır.

3- Risale-i Telkiniyye veya Risale der Tevbe: 1989'da İslamabad'da basılmıştır.

4- Risaletü'l-i'tikadiyye: 1961'de Şam'da basılmıştır.

5- Risale-i Beyan-ı İ'tikad: Bu eser de 1961'de Şam'da basılmıştır.

6- Risale-i Dih Kaide: Necmeddin-i Kübra'nın Usul-i Aşere'sinin tercümesi olup 1337'de Tahran'da basılmıştır.

7- Çihil Esrar: Hemedanî'nin bazı şiirlerini ihtiva eder. 1968'de Tahran'da basılmıştır.

8- Varidatü'l-gaybiyye ve'l-letaifü'l-kudsiyye: Abdullah-i Ensarî'nin münacatları tarzında bir eserdir. 1333'te Delhi'de basılmıştır.

9- Risâle-i Zikriyye: Hasan bin Hamza Şirâzî'nin 1367'de Tahran'da Tezkire-i Şeyh bin Muhammed bin Sıddik adlı eserinin içinde yayımlanmıştır.

10- Risale-i Kuddusiyye veya Risale-i Akabat: 1989'da İslamabad'da neşredilmiştir.

11- Meşaribü'l-ezvak: İbnü'l-Farıd'ın Kaside-i Hamriyye'sinden otuz iki beytin şerhi olan bu risale 1983'te Tahran'da basılmıştır.

12- Kitabü'l-mevedde li'l-kurba: Hazreti Ali ve Ehl-i Beyt'in faziletlerine dair hadisleri ihtiva eder. Eser son olarak 1990'da Şam'da basılmıştır.

13- Evradü'l-fethiyye: Hemedanî'nin tertip ettiği bu vird 1289'da İstanbul'da Gümüşhanevî'nin Mecmuatü'l-ahzab adlı eserinin içinde basılmıştır.

14- Kitabü Esrari'n-nokta: Hazreti Ali'ye nisbet edilen; “İlim bir noktadır, onu cahiller çoğalttı.” şeklindeki sözün şerhi olup 1314'te Tahran'da yayınlanmıştır.

Muhammed Riyâz, Ahval ü Asar ü Eş'ar-ı Mir Seyyid Ali Hemedanî bâ Şeş Risale ez Vey adlı çalışması içinde (İslamabad-l985) Hemedânî'nin Risale-i Fütüvvetiyye, Meşâribü'l-ezvak, Risale-i Muradat-ı Divan-ı Hafız, Çihil Esrar, Risale-i Dervişiyye, Es-Seb'in fî fedaili Emîri'l-mü'minîn ve Risale-i Zikriyye'sini neşretmiştir.

Hemedanî'nin diğer bazı eserleri şunlardır: Istılahatü's-sufiyye, Esraru'l-vahyi Sübhani, Mir'atü't-taibin, Siyerü't-talibin, Mektubatü'l-Emiriyye, Risale-i Hall-i Müşkil, Risale-i İnsaniyye, Minhacü'l-ârifîn, Hakikat-i İman, Mekarimü'l-ahlak, Risale-i Akliyye, Müfredât-ı Kur'an, Şerhu'l-esmai'l-hüsna, El-Erbeinü'l-Emiriyye, Havassu ehli'l-batın, En-Nasih ve'l-mensuh fi'l-Kur'ani'l-Kerim, Tefsiru hurufi'l-mu'cem, Çihil Makâm-ı Sufiyye, El-İnsanü'l-kamil. Bu eserlerin büyük bir kısmı Süleymaniye Kütüphanesi'nde mevcut iki mecmuada (Şehit Ali Paşa Kısmı No: 2795, Ayasofya Kısmı No: 2873) külliyat halinde bulunmaktadır.

Eserlerinin çoğu talebesi Nureddin Cafer Bedahşanî tarafından büyük bir kitap halinde bir araya toplanmıştır. Menkıbeleri de aynı talebesi tarafından eserlerini topladığı mecmua içinde Hülasatü'l-Menakıb adını verdiği eserde anlatılmıştır.

 

RESULULLAH'IN EMRİ

Seyyid Ali Hemedanî şöyle anlatır: Bir hac seferi için Hutlan vilayetinin Alişah köyünden yola çıkmıştım. Yolculuğum sırasında yanımda bulunan şeyleri muhtaçlara dağıtırdım. Bir müddet yol aldıktan sonra çok az param kalmıştı. Bir yerde konaklamıştık. Bu sırada birisi gelip bana iki bin dinar verdi ve kabul etmemi istedi. Sonra parayı Peygamber Efendimizin manevî işaretiyle bana getirdiğini söyledi. Bunun üzerine kabul edip aldım. Sonra ona Peygamber Efendimiz sana ne suretle işaret buyurdu diye sordum. Dedi ki: “Bu dirhemleri hacca gitmek niyetiyle saklamıştım. Bir gece rüyamda Peygamber Efendimizi gördüm. Bana; “Bu dirhemleri sakla benim evladımdan birisi hacca giderken falanca yerde konaklayacaktır. Dirhemleri ona ver.” buyurdu. Resulullah Efendimiz böyle buyurunca; “Ya Resulallah! O torununuzun ismi nedir?” diye sordum. “Ali Hemedanî'dir.” buyurdu. İşte o zamandan bu güne kadar bir sene geçti. Bu bir sene içerisinde daima oraya gelecek birini bekledim, takip ettim. İşte şimdi zat-ı alinizle müşerref oldum.” dedi.

Bu dirhemleri alıp Bağdat'a kadar yanımda taşıdım. Fakat o sene bir hadise yüzünden hacca gidemedim. Bağdat'tan geri döndüm. Üç deveye çeşitli yiyecekler ve su ile iki deveye de diğer eşyaları yükledim. Kervandakiler beni yanımda üzeri yiyecek yüklü develerle görünce şaşırdılar. “Bu seyyid az yerdi, yanında fazla şey bulunmazdı. Neden böyle yanına çok azık aldı.” dediler. Halbuki on dört günde ancak bir yiyecek bulunan yere varabiliyorduk.

Kervanla birlikte birkaç gün yol aldıktan sonra kervan yolu şaşırdı. Kervandakilerin azıkları tamamen tükendi. Benden yiyecek istediler. Ben de onlara yiyecek içecek verdim. Bunları yiyerek bir müddet sonra yiyecek bulunan mamur bir beldeye ulaşabildik. Böylece Şam'a ulaştık. Ben yanımdaki dirhemleri muhtaçlara vermek için gayet iktisatlı bir şekilde harcıyordum. Bu sırada biz Şam'da iken sıkıntıya sebep olan başka bir hadise meydana geldi. Yanımdaki dirhemler de iyice azalmıştı. Nihayet imkan bulup Şam'dan Mekke'ye gittim, hac ibadetimi yapıp memleketim Hutlan'a döndüm.

Hac dönüşünden sonra ziyaretine gidenlere bir sohbeti sırasında şöyle buyurmuştur: “Buradan ayrılıp dönünceye kadar on ay müddetle ikamet ettiğim, konakladığım her yerde Allahü Teâlâ kalbime; “Git insanları irşat et, rehberlik yap.” diye ilham etti.”

 

DELİLİN VAR MI?

Seyyid Ali Hemedanî şöyle anlatmıştır: “Yedi sene yorgan örtünmedim. Arpa ekmeğinden başka bir şey yemedim. Yedi seneden sonra bir büyük zat gelip güzel bir yorgan ile lezzetli bir yemek getirdi. Bunları Peygamber Efendimizin işaretiyle getirdiğini, kabul etmemi söyledi. Ben de; “Bunun böyle olduğuna dair bir delilin var mı?” dedim. O zat tebessüm ederek; “Nasıl bir şahit istiyorsun?” dedi. “Öyle bir şahit ki bana da işaret buyrulsun.” dedim. “Senin de Resulullah Efendimize teveccüh etmen gerekir.” dedi. O meclisten ayrılıp Resulullah Efendimize teveccüh ettim. Resulullah Efendimizi gördüm. Bana tebessüm buyurup; “O teklif benim işaretimledir.” buyurdu. Bunun üzerine o zatın verdiği şeyleri kabul ettim.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları