Büyük kelam âlimlerinden. Künyesi, Ebu Abdullah olup; ismi, Hüseyin bin Abdullah bin Hatem el-Azerî'dir. Kendisine Azerbaycanlı olduğu için Azerî dendi. Ebu Abdullah hazretleri, güzel ahlâk sahibi, güler yüzlü ve tatlı dilli idi. Güzel latifeler yapardı. 423 (m. 1032) senesinde Kayrevan'da garip olarak vefat etti.
Şam'da Dımaşk (Emeviyye) Camii'nin içinden bir görünüş.
Ebu Abdullah Azerî hazretleri Bağdat'tan Şam'a gelerek; Camii Dımaşk'ta Müslümanların itikadlarını bozmaya çalışan Mücessime ve Müşebbihe fırkasındaki insanlara doğruyu anlatarak onları susturdu.
Ebu Abdullah Azerî, Kadı Ebu Bekr bin et Tayyib el-Bakıllanî'nin talebesidir. Birçok eserde Ebu Abdullah hazretlerinin ismi, Kadı el-Bakıllanî'nin seçilmiş talebesi ve Şafiî mezhebi büyüklerindendir diye geçmektedir.
Ebu Bekr Abdullah bin Muhammed el-Kureşî, Muhammed bin Ebu Bekr Atik bin Ebu Nasr Hibetullah bin Ali bin Malik, Kayrevan'da Ebu Abdullah el-Azerî hazretlerinin yetiştirdiği talebelerindendir.
Talebesi Fakih Ebu Abdullah Muhammed bin Musa bin Ammar el-Mayorkî, onun hakkında şöyle bilgi vermektedir: “Bakıllanî hazretleri çok talebe yetiştirdi. Bunlar çeşitli memleketlere gidip ilim neşrettiler. Çoğu Irak ve Horasan'a bir kısmı da Fas, Tunus ve Cezayir taraflarına gitti.”
Ebu Abdullah el-Azerî hazretleri, Kayrevan denilen beldeye yerleşti. Orada İslam bilgilerini yaydı. Talebe yetiştirdi. Kayrevan halkı kendisinden çok istifade etti. Vefat edeceği zaman, yerine talebelerinin ileri gelenlerini vekil olarak bıraktı. Onun şöyle dediğini işittim: “Vatanımdan ve çoluk çocuğumdan garip olarak elli senedir ayrı bulunmaktayım. Bu zaman zarfında ilim öğrenmek ve öğretmekten başka bir kazancım olmadı.”
Başkalarının onun hakkında şöyle dediklerini işittim: “O, kendilerine emek verip ilim öğrettiği talebelerinden, ücret olarak en küçük bir şeyi kabul etmedi. Talebelerinden mal mülk sahibi nice kimse olmasına ve dünya malı olarak çok şey vermek istemelerine rağmen, hiçbir şey kabul etmedi ve; “Bu ilmi Allah rızası için öğretmek benim güvendiğim bir dalımdır. Herhangi maddî bir ücret alırsam, ona bir şey bulaştırmanızdan korkarım. Allahü tealanın bana vereceği mükâfattan başka bir şeyde gözüm yoktur.” buyurdu.”
Talebelerinden bir zat şöyle anlatır: “Ebu Abdullah el-Azerî hazretleri, bize evinde ders okuturdu. Biz evde iken o dışarı çıkar, pazara alış verişe gider, oradan yiyecek içecek alır, elinde taşıyarak eve dönerdi. Biz kendisine; “Muhterem hocamız, biz sizin talebeleriniziz. Genciz, gücümüz kuvvetimiz yerindedir. Her birimiz zat-ı âlinizin ihtiyaçlarını karşılamaya can atıyoruz. Ne olur müsaade etseniz. Bu şekilde size yardım edememek bizleri çok üzüyor.” derdik. Fakat o kabul etmez, kendi ihtiyacını kendi görmeye çalışırdı ve bize; “Allahü teala sizlere iyilikler versin. Bana hizmet etmek arzu ve iştiyakınızı bilmez değilim. Fakat siz benim özrümü bilmektesiniz. Size ilim öğretmek için Allahü tealanın bana vereceği ecir ve mükâfatın bazısını, dünyadaki karşılıkları için alacağı sebebiyle endişe ediyorum. Ecrin ahirette verilmesini istemekteyim.” buyurdu.”
Fakih el-İmam Ebü'l-Hasan Ali bin Müslim bin Muhammed bin Ali bin el-Fethü's-Sülemî hocasından şöyle nakleder: “Ebü'l-Hasan bin Davud, Camii Dımaşk'ta namaz kıldırırdı. Orada Mücessime fırkasından bazı kimseler ileri geri konuşmaya, halkın güzel itikadını bozmaya başladılar. Haşeviyye veya Mücessime denilen bu sapıklar, bidat fırkalarının en kötüsü olup, Allahü tealayı mahluklara benzeten ve O'na madde, cisim diyen kâfirlerdir. Yetmiş iki bidat fırkasından biri olan “Müşebbihe” ve “Mücessime” denilen bu kâfirler, sapık fikirleriyle Müslümanlara zarar vermeye başlayınca, caminin hocası Ebü'l-Hasan bin Davud, hemen Bağdat'taki büyük kelam âlimi Kadı Ebu Bekr Muhammed bin et Tayyib bin el-Bakıllanî hazretlerine bir mektup yazdı. Durumu teferruatıyla arz edip, kendisinden çare olarak bir âlimi göndermesini ve Mücessime denilen bu sapıklara deliller göstererek doğruyu anlatmasını istedi. O da, en üstün talebesi olan Ebu Abdullah Hüseyin bin Hatem el-Azerî'yi gönderdi. Dımaşk'a gelen Ebu Abdullah Azerî hazretleri, derhal meseleyi enine boyuna açıklayıp anlatmak için, Camii Dımaşk'ta bir meclis kurdu ve herkesi oraya topladı. Ebu Abdullah Azerî hazretleri Allahü tealanın varlığını, birliğini ve hiçbir mahluka benzemediğini, madde ve cisim olmadığını, sıfatlarını, bu sıfatlarının da zatı gibi ezeli ve ebedî olduğunu, yani sonsuz olarak var olduklarını ve mukaddes olduklarını, mahlukların sıfatları gibi olmadıklarını akıl ile, zan ile ve dünyadakilere benzetilerek anlaşılamadıklarını izah etti. Deliller getirerek Mücessime fırkasındakileri susturdu. Söyleyecek şey bulamadılar. Camideki topluluk Allah bir, Allah bir diyerek dağıldılar. Ebu Abdullah el-Azerî hazretleri bir süre daha Dımaşk'ta ikamet etti.”
Şöyle anlatılır: “Ebu Abdullah el-Azerî hazretleri helvayı çok severdi. Dostları onun bu hâlini bildiklerinden, yemeğin arkasından helva koyarlardı. Bazen helvayı unuttuklarında, yemekten sonra herkes giderken; “Oruçlular orucunu açtı. Salih kimseler yemeğinizi yedi. Meleklerin yarısı da size dua etti.” buyururdu. Kendisine; “Siz, melekler size dua etti demeniz gerekirken ve doğrusu da böyle iken, size meleklerin yarısı dua etti, dediniz.” dendiğinde; “Meleklerin diğer yarısı da helva ile beraber kaldı.” buyururdu.”
Kitabün fî menakıbi'l-Kadı Ebu Bekr el-Bakıllanî isimli kitap, yazmış olduğu eserlerindendir.