İBN-İ ABDÜRABBİH

Ahmed bin Muhammed bin Abdürabbih Meşhur tarih ve edebiyat âlimlerinden
A- A+

Meşhur tarih ve edebiyat âlimlerinden. İsmi, Ahmed bin Muhammed bin Abdürabbih olup, künyesi Ebu Ömer, lakabı Şihabeddin'dir. Endülüsî veya Kurtubî diye de lakaplandırılmıştır. 246 (m. 860) senesinde Kurtuba'da doğup, 328 (m. 940) tarihinde yine burada vefat etmiştir. Tarihçi Yakut, Abdürabbih'in vefatını 348 (m. 959) olarak göstermiş ise de bu tarih doğru değildir. 

Abdürabbih, uzun bir ömür yaşadı. Emevî emirlerinden birçoğunun zamanına yetişti. Bunlardan, Muhammed bin Abdurrahman, Münzir bin Muhammed, Abdullah bin Muhammed ile yakınlığı olup, zaman zaman görüşürlerdi. İbn-i Abdürabbih, geniş edebiyat ve tarih bilgisine sahipti. Endülüslü âlimlerin yazdığı kaynak eserlerde, İbn-i Abdürabbih'i metheden şiirler vardır. Üçüncü Abdurrahman zamanında çok meşhur oldu. İbn-i Abdürabbih, emir oluşundan itibaren Üçüncü Abdurrahman'ın hayatının büyük bir kısmını yazdı. Burada, onun yaptığı muharebeleri, emirliğinin mühim taraflarını anlattı.

İbn-i Abdürabbih en çok El-Ikdü'l-ferid kitabıyla meşhurdur. Kitap, bu ismiyle geniş bir çevrede tanınmaktadır. Tahkiki yapılıp, yeniden basılmıştır. Eski kaynaklar, bu kitabı El-İkad diye zikreder. Yeni kaynakların ekserisi El-Ikdü'l-ferid diye yazmaktadır. İbn-i Abdürabbih El-Ikdü'l-ferid'in mukaddimesinde (önsözünde), bu kitabında takip ettiği metodu gayet açık bir şekilde anlatmaktadır. 

El-Ikdü'l-ferid'in ifadeleri akıcı ve tatlı, manalar kolay ve okuyucunun anlayabileceği bir şekildedir. Kitapta bildirilen haberlerde, çoğunlukla bu haberleri bildirenlerin isimleri, uzun isimlerin okuyucuya vereceği ağırlığı gidermek için zikredilmemiştir. İbn-i Abdürabbih, bu kitabının çeşitli mevzuları, muhtelif haberleri, özellikle, değişik mevzuları içine alan bir eser olmasına dikkat etmiştir. 

Bu hususta o şöyle der: “Yazılmış olan kitaplara baktım. Onların çok az konuyu içerisine aldıklarını gördüm. Ben bu kitabı daha çok mevzuyu ihtiva edecek şekilde yazdım. Bu kitapta anlatılanları, büyük-küçük, sultanların ve halkın konuşup anlatageldikleri haberleri içine alacak şekilde hazırladım.”

El-Ikdü'l-ferid kitabından seçmeler: 

Peygamber Efendimiz buyurdular ki: “İstişare eden pişman olmaz. İstihare eden zarar etmez.” 

Allahü teala, Kur'an-ı Kerim'de Resulullah'a, müşavere etmeyi emredip, mealen şöyle buyuruyor: “...İş hususunda, onlarla müşavere et. Bir iş için azmettiğin zaman, Allahü tealaya güvenip, dayan...” (Âl-i İmran suresi: 159).

“Hakimler (hikmet sahibi olanlar) dediler ki: “Sırrın senin kanın gibidir. Onun nereye akıttığına bak.” Onlar bununla, sırrı ifşa etmenin kanı akıtmak gibi olduğunu söylediler.” 

“Kişinin göğsü, kendi sırrı için dar olunca, sırrını emanet ettiği kişinin göğsü daha dardır.” 

“Birisine; “Senin sırrını gizleme durumun nasıldır?” diye sordular. O, “Kalbim, sırrım için kabirdir.” cevabını verdi.”

Allahü teala, Kur'an-ı Kerim'de Peygamber Efendimize mealen şöyle buyurdu: “...Eğer, kaba, katı yürekli olsaydın, muhakkak onlar etrafından dağılıp gitmişlerdi. Artık onları bağışla ve kendilerine Allahü tealadan mağfiret dile...” (Âl-i İmran suresi: 159). 

Peygamber Efendimiz buyurdular ki: “Kendisine yumuşaklık verilen kimseye, dünya ve ahiret iyilikleri verilmiştir.” 

Ömer bin Abdülaziz, halife olunca, Salim bin Abdullah'a ve Muhammed bin Ka'b'a birisini gönderip, çağırttı. Onlar gelince; “Bana tavsiyelerde bulunun, yol gösterin.” dedi. Bunun üzerine, Salim bin Abdullah; “Sen, insanları kendine; baba, oğul, kardeş yap. Baba makamında olanlara, babana yaptığın gibi iyilik yap. Kardeşin durumunda olanları koru ve gözet. Evladın mesabesinde olanlara, kendi çocuklarına yaptığın merhameti yap. Muhammed bin Ka'b da: Kendin için istediğini insanlar için de iste. Kendin için istemediğin, iyi görmediğin şeyi, onlar için de isteme. Şunu iyi bil ki, sen ilk ölen halife değilsin.” buyurdular.

Halife Mansur, oğlu Abdullah bin Mehdi'ye; “İyice düşünmeden bir iş hakkında karar verme. Çünkü, akıllı kimsenin düşünmesi, öyle bir aynadır ki, kişiye iyi ve kötü taraflarını gösterir. Halifeyi ancak takva, sultanı tebeasının ona itaati, halkı da adalet ile muamele etmek düzeltir. İnsanlardan affa en layık olanı, ceza vermeye en çok güç yetenidir. İnsanların aklı en az olanı, kendisinden aşağıda olanlara zulmedenidir.” diye nasihat ettiler. 

Halife Mehdi'nin kâtibi Ebu Ubeydullah dedi ki: “Kim, kibrin kötülüğünü bilmezse, dilinin hatalarından kendini muhafaza edemez. Büyük olsa bile günahını küçük görür.”

Meşhur hükümdarlardan Erdeşir, halka şöyle nasihatte bulundu: “Birbirinize kin tutmayınız. Yoksa size düşman musallat olur. İhtikar (karaborsacılık) yapmayınız, size kıtlık gelir. Bu dünyaya kıymet vermeyiniz. Çünkü bu dünya kimseye kalmamıştır. Fakat dünyayı da büsbütün terk etmeyiniz, Çünkü, ahiret dünya ile kazanılır.” 

“Allahü teala, kullarına onların güçlerine göre nimet verir, ihsanda bulunur. Onları, güçleri ve takatlarına göre şükürle mükellef tutar.” 

“Nimete nankörlük, nimetin yok olmasına sebep olur. Nimete şükür ise, o nimeti arttırır.” 

“İyilik sahibini iyiliğinden dolayı övmek, ona teşekkür etmek mesabesindedir. İyiliği yayan kimse, o iyilik için teşekkür vazifesini eda etmiş olur. İyiliği gizleyen kimse de, o nimete nankörlük etmiş olur.”

Vakıdî anlatır: Yahya bin Halid el-Bermekî'nin yanına gidip: “Burada bazı kimseler, sizin iyiliğinizi anlatıp methediyorlar”, dedim. Bunun üzerine o, bana; “Onlar (Yaptığım iyiliği) övüyorlar. Bu durumda bize de, onların teşekkürüne karşılık teşekkür etmek gerekir.” dedi. 

Adî bin Ertat, Ömer bin Abdülaziz'e bir mektup yazdı. Mektubunda; “Ben bereketli, bolluk bir yerde bulunuyorum. Ancak, daha önce burada bulunan Müslüman kardeşlerimin, Allahü tealanın bu kadar nimetlerine karşılık az şükretmiş olmalarından endişeliyim.” dedi. Ömer bin Abdülaziz de ona cevabında şöyle yazdı: “Allahü teala bir cemaate (topluluğa) bir nimet ihsan eder, onlarda o nimetten dolayı Allahü tealaya hamd ederlerse, onlara kavuştuklarından daha fazlası verilir. Allahüt eala, Kur'an-ı Kerim'de mealen şöyle buyurdu: “Gerçekten biz, Davud'a ve Süleyman'a bir ilim verdik de onlar şöyle dediler: “Hamdolsun o Allah'a ki, bizi Mümin kullarından çoğu üzerine üstün kıldı.” (Neml suresi: 15).

Bir gün Peygamber Efendimiz, Hazreti Aişe'yi, Züheyr bin Cenab'ın şu mısralarını okurken duydu: “Senden daha güçsüz ve zayıf olana yardımcı ol. Onu tutup kaldır. Onun bu güçsüz durumundan sana bir şey zarar vermez. Belki bir gün onun durumu iyi olur da, sana faydalı olur veya daha önce kendisine yardımcı olduğundan dolayı seni iyilikle anar. Çünkü, yapılan iyiliğe karşı iyilik sahibini methedip, öven, o iyiliğin karşılığını veren kimse gibidir.” Bunun üzerine Peygamber Efendimiz; “Doğru! Ya Aişe, insanlara teşekkür etmeyen kimseyi, Allahü teala övmez ve metheylemez.” buyurdular.

İbn-i Abdürabbih, El-Ikdü'l-ferid kitabında bazı meşhur cömert zatlardan bahsetmiş ve onlara dair menkıbeler anlatmıştır. Bu zatlar ve bazı menkıbeler şöyledir:

Ubeydullah bin Abbas, komşularına çok ikramda bulunan, gelip gidenlerin istifade etmesi için, yollara sofralar kuran bir zattır. Bir şair onun hakkında şu mealde bir şiir söylemiştir. “O kıtlık senede, acı, tatlı neyin varsa hepsini yedirdin. Sen yetimleri görüp gözetirsin. Herkese karşı şefkatli ve merhametli olan Ebü'l-Fadl senin babandır.”

Anlatılır ki, ona bir gün bir adam geldi. O, evinin avlusunda bulunuyordu. Gelen şahıs onun yanına yaklaşıp; “Ey İbn-i Abbas! Benim senin yanında bir elim var, şimdi ona ihtiyacım var, onu almaya geldim.” dedi. Ubeydullah bin Abbas, o şahsa dikkatlice baktı, fakat tanıyamadı. Sonra ona; “Senin benim yanımdaki elin nedir?” diye sordu. O şahıs; “Bir gün, seni, Zemzem'in yanında dururken gördüm. Hizmetçin sana Zemzem suyu verdi. Hava da gayet sıcak idi. Bu sırada sana, elbisemin bir tarafı ile gölgelik yaptım. Ondan sonra, sen suyu içtin.” Bunun üzerine Ubeydullah bin Abbas; “Evet, hatırlıyorum.” dedi. Biraz düşündükten sonra hizmetçisine; “Yanında ne kadar para var?” diye sordu. Hizmetçisi; “On bin dirhem ve iki yüz dinar var.” dedi. Ubeydullah bin Abbas hizmetçisine onların hepsini, o şahsa vermesini, haddizatında, bu kadar paranın bile onun elinin hakkını ödemediğini söyledi. O şahıs Ubeydullah bin Abbas'ın bu cömertliğine hayran kaldı.

Ubeydullah bin Abbas'a bir dilenci geldi. O, dilenciyi tanımıyordu. Ubeydullah'a; “Bana sadaka ver. Çünkü ben, Ubeydullah bin Abbas'ın kendisinden bir şey isteyene bin dirhem verdiğini duydum.” dedi. Ubeydullah bin Abbas; “Ben nerede, Ubeydullah bin Abbas nerede?” dedi. Dilenci; “Hangi hususu kastediyorsun, mal çokluğu bakımından mı, yoksa şeref ve kıymet bakımından mı?” diye sordu. Ubeydullah bin Abbas; “Her iki yönden de. Herkesin bildiği, tanıdığı Ubeydullah bin Abbas gibi olamam.” dedi. Dilenci; “Kişideki haseb, onun asaleti, yaptığı işler ve hareketlerinden belli olur. Bu bakımdan insan bir iyiliği, kendi isteğine bağlı olarak yapar. Eğer sen bir iyilik yaparsan, haseb sahibi olursun.” dedi. Ubeydullah bin Abbas ona iki bin dirhem verdi. Daha fazla veremediği için özür diledi. Şimdi durumunun dar olduğunu söyledi. Bunun üzerine dilenci; “Eğer sen Ubeydullah bin Abbas değilsen, ondan daha iyisin. Eğer sen o isen, bugün, dünden daha iyisin.” dedi. Ubeydullah bin Abbas ona bin dirhem daha verdi. Dilenci, Ubeydullah bin Abbas'ın bu ihsanı karşısında çok duygulandı.

Ubeydullah bin Abbas'a Ensar'dan bir zat gelir: “Ey Resulullah'ın amcasının oğlu! Bu gece benim bir çocuğum dünyaya geldi. Ben ona teberrüken (hayır umarak) sizin isminizi verdim. Fakat annesi vefat etti.” dedi. Bunun üzerine Ubeydullah bin Abbas; “Allahü teala, sana ihsan ettiği çocuğunu hayırlı mübarek eylesin. Hanımının vefatı sebebiyle de sana bol sabırlar versin.” dedi. Hizmetçisini çağırıp; “Hemen git, ona bakıp terbiye edecek bir cariye satın al, onun ihtiyaçlarına harcaması için de kendisine iki yüz dinar ver.” dedi. Sonra Ensar'dan olan o mübarek zata; “Birkaç gün sonra tekrar bize gel. Çünkü bu gelişinde, biraz darlık içerisinde olduğumuz için fazla ikramda bulunamadık.” dedi. O zat, Ubeydullah bin Abbas'ın bu iltifatından son derece memnun oldu.

İbn-i Abdürabbih'in El-Ikdü'l-ferid kitabında bildirdiği hadis-i şeriflerden ve büyüklerden bazılarının hutbe ve sözlerinden bir kısmı şöyledir: 

Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Sizden biriniz bir şey yediği zaman sağ eliyle yesin, sağ eliyle içsin. Muhakkak şeytan sol eliyle yer, sol eliyle içer.” 

Yemekten önce ve yemekten sonra el yıkamak sünnettir. Başlarken besmele okumalıdır. Sonunda da elhamdülillah demelidir. 

Hadis-i şerifte buyuruldu ki: 

“Sizden biriniz aksırıp elhamdülillah dediğinde, ona “yerhamükellah” deyiniz. Hamdetmezse ona teşmitte bulunmayınız. (Allah sana merhamet etsin, demeyiniz.)” 

İbn-i Ömer aksırdı ve elhamdülillah dedi. Oradakiler “yerhamükellah” deyince İbn-i Ömer, “Yehdikümullah ve yuslih baleküm.” diye cevap verdi. 

Hadis-i şerifte; “Evlat kokusu, Cennet kokularındandır.” buyuruldu. 

Hikmet sahipleri dedi ki: “Küçüklükte kim çocuğunu terbiye ederse, o büyüdüğünde sevindirir.”

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: 

“Tanıdığınız ve tanımadığınız Müslümanlara selam veriniz.” 

“Birbirinize selam veriniz. Birbirinize yiyecek ikram ediniz, akrabanızın haklarını gözetiniz. Gece herkes uyurken namaz kılınız. Bunları yaparak selametle Cennet'e giriniz.” 

Selamda sünnet şöyledir ki; önce büyük küçüğe, şehirli köylüye, devedeki ata binmiş olana, attaki merkepte olana, merkep üstündeki yaya yürüyene, ayakta olan oturana, az olan çok olana, efendi hizmetçisine, baba oğluna, ana kızına selam verir. Rütbe ve nimeti çok olan önce verir. 

Birisi Resulullah'a geldi ve; “Babam size selam söyledi.” dedi. Resulullah buyurdu ki: “Aleyke ve alâ ebikesselam.”

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: 

Müslümanın Müslüman üzerinde beş hakkı vardır: Selamına cevap vermek, hastasını yoklamak, cenazesinde bulunmak, davetine gitmek ve aksırıp elhamdülillah diyene, yerhamükellah diyerek cevap vermek.” 

“(Birinin evine girileceği zaman) izin üç defa istenir. (Birincisinde izin verilmezse, bir dakika kadar sonra ikinci defa istemeli, yine verilmezse, üçüncü defa istenmelidir. Yine izin verilmezse, dört rekat namaz kılacak kadar beklemiş ise içeri girmemeli, geri dönmelidir.)” 

“Rabbim bana dokuz şeyi yapmamı bildirdi. Ben de size (ümmetime) bildiriyorum: Aşikâre olsun gizlilikte olsun ihlası, öfkeli anda da rahatlık anında da adaleti, zenginlik ve fakirlikte orta yolu, bana zulmedeni affetmeyi, vermeyene vermeyi, benden alakayı keseni arayıp sormayı, susmamın tefekkür, konuşmamın zikir, bakışımın ibret olmasını.” 

“Sizi boş ve lüzumsuz konuşmaktan, malı israf etmekten ve lüzumsuz çok soru sormaktan men ederim.” 

“Mallarınızı zekat vererek koruyunuz. Hastalarınızı sadaka vererek tedavi ediniz. Size gelecek belaları dua ile önleyiniz.” 

“Veren el, alan elden hayırlıdır.” 

“İnsanoğlu malım malım der. Halbuki onun malım dediği; yiyip bitirdiği, giyip eskittiği yahut verip elinden çıkardığı şeylerdir.” 

“İlmi, bir yere yazmakla koruyunuz.”

Allahü teala peygamberini en güzel edep ile edeplendirmiştir. Onun için Kur'an-ı Kerim'inde mealen şöyle buyurdu: “Elini boynuna bağlı kılma (cimri olma) ve büsbütün de onu açıp israf etme ki, sonra kınanmış olursun ve eli boş açıkta kalırsın.” (İsra suresi: 29). Burada orta hâli emretmektedir. Cimrilikten ve çok dağıtıp israftan sakındırdı. Onlar ki, harcadıkları zaman israf etmezler, sıkılık da yapmazlar ve harcamalar bu ikisi arası ortalama olur. 

Allahü teala, Kur'an-ı Kerim'deki şu ayetlerinde bütün güzel ahlâkı Peygamberinde topladığını mealen şöyle buyurdu: “Sen bağışlama yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.” (A'raf suresi: 199). 

“Sana tâbi olan Müminlere kanadını indir (tevazu yap).” (Şuara suresi: 215). 

“(Uhud Savaşı'nda) sen, Allah'tan gelen bir merhamet sayesindedir ki onlara (Eshaba) yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, muhakkak onlar etrafından dağılıp gitmişlerdi.” (Âl-i İmran suresi: 159). 

“Hem iyilikle kötülük müsavi olmaz. Sen kötülüğü, en güzel olan iyi hareketle önle. O vakit bakarsın ki, seninle arasında bir düşmanlık bulunan, yakın bir dost gibi olmuştur.” (Fussilet suresi: 34).

Şu ayet-i kerime ile de Resulullah'ın edebinin çok yüksek olduğu mealen şöyle bildirildi: 

“Ant olsun, size içinizden bir peygamber geldi ki, zahmet çekmeniz onu incitir ve üzer. Size çok düşkündür. Müminlere çok merhametlidir, onlara hayır diler.” (Tevbe suresi: 128). 

Hadis-i şerifte; “Hayâ imandan bir şubedir.” buyuruldu. 

Avn bin Abdullah dedi ki: “Hayâ, hilm (yumuşaklık) ve susmak imandandır.” 

İbn-i Ömer dedi ki: “Hayâ ve iman birbirine bağlıdır. Birisi ayrılınca, diğeri de onunla birlikte gider. Her zaman beraber olurlar.”

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “Mümin yalancı olmaz.” 

“Allahü teala sizden ilmi almak için, ilmi ile âmil olan âlimleri kaldırır, cahiller kalır. Dinden sual edenlere, kendi akılları ile cevap verip, insanları doğru yoldan ayırırlar.”

Hadis-i kutside; “Kibriya benim ridam (belden yukarı örtülen örtü), azameti izarımdır (büyük örtü). Bunlardan biri için benimle çekişmeye gireni Cehennem ateşine atarım.” buyuruldu. 

Abdullah bin Mes'ud buyurdu ki: “İlmi öğreniniz. Öğrendikten sonra, o ilimle amel ediniz.” Şa'bî dedi ki: “Âlim ancak Allahü tealadan korkan kimsedir.” 

Hikmet sahipleri dedi ki: “Öğrendiğin ilmi, bilmeyene öğret. Bilenden de ilim öğren. Böyle yaparsan bildiğin şeyi çok iyi korumuş olursun ve bilmediğini de öğrenirsin.”

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: 

“İlmin fazileti, ibadetin faziletinden daha hayırlıdır.” 

“İlimle yapılan az amel, ilimsiz yapılan çok amelden hayırlıdır.” 

Esmaî dedi ki: “İlim öğrenmede ilk adım susmak, sonra dinlemek, sonra ezberlemek, sonra öğrenilen bilgi ile amel etmek, sonra da o bilgiyi insanlara öğretmektir.” 

Abdullah bin Mes'ud buyurdu ki: “Kişi âlim olarak doğmaz, ilim ancak çalışmakla öğrenilir.” 

Abdullah bin Abbas buyurdu ki: “İki sınıf insan vardır ki doymaz. Biri âlim öğrenmeye doymaz. Diğeri de tamahkârdır, dünyanın malına, mülküne doymaz.”

Hazreti Ömer'in hutbesi: Hamd ve senadan sonra, şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Kur'an-ı Kerim'i öğreniniz. Onunla amel ediniz. Kur'an-ı Kerim ehlinden olunuz.” 

Hazreti Ali'nin hutbesi: “İmdi, şüphesiz dünya sırt çevirip, veda zamanının geldiğini bildirdi. Muhakkak ki, ahiret yolculuğu göründü. Dikkat ediniz. Siz şimdi amel günlerindesiniz. Arkanızda ecel var. Kim ecel gelmeden önce, şu günlerde, amellerini Allahü tealanın rızasına uygun yaparsa, ameli ona fayda verir. Emeli ise zarar vermez. Kim de bu amel günlerinde, ecel gelmeden önce ahirete hazırlığını eksik yaparsa, ameli boşa gider ve emeli de ona zarar verir. Dikkat ediniz! Cennet'i isteyenleri de, Cehennem'den korkup kaçanları da uyur görüyorum. Dikkat ediniz! Ahiret yolculuğu ile emrolundunuz. Oraya azık hazırlamanıza işaret edildi. Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey; arzu ve isteklerinize tâbi olup, tuli emel yani uzun emel sahibi olmanızdır.”

Zehra'nın hutbesi: “Ey insanlar! Benden şu beş şeyi öğreniniz alınız. Eğer, bunları elde etmek için bineklerinize binip yolculuklar yapmış olsaydınız bunların benzerini yine elde edemezdiniz. Dikkat ediniz! Allahü tealadan başkasından bir şey beklemeyiniz. Bilmediğiniz şeyi öğrenmekten, bilmediğiniz bir şey sorulunca, bilmiyorum demekten utanmayınız. Dikkat ediniz. Sabır imandandır. Sabır, cesede göre baş mertebesindedir. Kur'an-ı Kerim'i düşünerek okumalı, ibadeti kim için ve niçin yaptığını bilerek yapmalıdır. Hilm, ilimle güzelleşir. Dikkat ediniz! Size gerçek âlimi haber veriyorum. Allahü tealanın kullarına, günahları, kötülükleri güzel göstermeyen, onlardan alıkoyan, onları Allahü tealanın mekrinden emin kılmayıp, rahmetinden ümit kestirmeyen âlim, gerçek âlimdir. Allahü tealaya karşı kulluk vazifesini yapanlar için, mutlaka Cennet'e gidecek, günahkâr Müslümanlar için de, mutlaka Cehennem'e girecektir diye kesin söz söylemeyiniz. Bunu sadece Allahü teala bilir. İyi kimseler için, onların artık Allahü tealanın azabından kurtulduklarına teminat vermeyiniz. Günahkâr Müslümanları da Allahü tealanın rahmetinden ümit kestirmeyiniz. Çünkü Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Allahü tealanın rahmetinden ancak kâfirler ümit keser.” (Yusuf suresi: 87) buyurmaktadır.

Ömer bin Abdülaziz'in ilk hutbesi: “Ey insanlar! İçinizi düzeltiniz ki, dışınız da düzelsin. Ahiretinizi iyi yapın ki, dünyanız iyi olsun.” Başka bir hutbesi: “Şüphesiz, her yolculuk için bir azık hazırlığı vardır. Öyleyse, dünyada iken ahiretiniz için takvadan azık hazırlayınız. Allahüt ealanın, ahirette kendisi için hazırladığı sevap ve ikabı görüp tatmış olan bir kimse gibi olunuz. Böyle yaparsanız, günah işlemekten korkar, Allahü tealanın emirlerine uymayı arzularsınız. Ömrünüz size uzun gelmesin, yoksa kalbiniz katılaşır. Düşmanlarınıza boyun eğersiniz. Gece olunca, sabahlayıp sabahlamayacağını, sabahlayınca, akşama kavuşup kavuşamayacağını bilemeyen kimse uzun emelli olamaz. Bazen, bu iki zaman arasında ölüm tehlikeleri olabilir. Dünyaya, ancak akıbetinden emin olanlar meyleder. Dünyada, bir yarasını iyileştiren kimseye, başka taraftan bir yara isabet eder. Öyleyse, insan dünyaya nasıl meyledebilir? Kendimi men ettiğim şeyleri size emretmekten, Allahü tealaya sığınırım. Yoksa, hak ve doğruluktan başka bir şeyin fayda vermediği kıyamet gününde, rezil ve rüsva olurum.” Ömer bin Abdülaziz bu hutbesinden sonra ağladı. Orada bulunanlar da onunla beraber ağladı.

Ömer bin Abdülaziz'in Şam'a yakın Hünasva denilen yerde okuduğu son hutbe: Ömer bin Abdülaziz, ölünceye kadar başka bir hutbe okumamıştır. O, Allahü tealaya hamd ve senadan sonra şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Siz, boşuna yaratılmadığınız gibi, başıboş da terk edilmiş, değilsiniz. Yarın kıyamet günü Allahü teala sizin aranızda hükmedecektir. Allahü tealanın her şeyi kuşatan rahmetinden çıkan kimse, hüsrana uğramıştır ve genişliği, gökler ve yer kadar olan Cennet'ten mahrum kalır. Biliniz ki, yarın kıyamet gününde emniyet ve güven; bugünden korkup, hazırlanan, azı (dünyayı) verip, çoğu (ebedî ahiret saadetini) satın alan kimseler içindir. Görmüyor musunuz? Siz, fani olan kimselerin çoluk çocuklarısınız. Sizden sonra onların soyunu, kalanlarınız devam ettirecek. Siz de gideceksiniz. Yine görmüyor musunuz ki, her gün aranızdan, ömrünü tüketen birisini ahirete uğurluyorsunuz. Sonra onu, topraktan bir çukur olan mezara gömüyorsunuz. Onu oraya, yastıksız veya yataksız bırakıyorsunuz. Artık o, orada hiçbir iş yapacak, bir ihtiyacını temin edecek hâlde de değildir. Dostlarından ve sevdiklerinden ayrılmış, hesap verme ile karşı karşıyadır. Onun orada, dünyada bıraktığı malına mülküne ihtiyacı yoktur. Fakat dünyada iken gönderdiği iyiliklere, yaptığı ibadet ve taatlere çok ihtiyacı vardır. Vallahi ben size bunları söylüyorum. Fakat aranızda günahı kendimden daha çok birisini de görmüyorum. Allahü tealadan beni ve sizi af ve mağfiret buyurmasını diliyorum.”

Harun Reşid'in hutbesi: “Nimetlerinden dolayı Allahü tealaya hamdederiz. O'na karşı itaatte muvaffak olmamız için, O'ndan yardım isteriz. Düşmanlarına karşı, O'ndan zafer dileriz. O'na kâmil bir imanla iman ederiz. İşlerimizi O'na havale eder, O'na güvenip dayanırız. Ben şehadet ederim ki, Allahü tealadan başka ilah yoktur. O'nun şeriki (ortağı) yoktur. Yine şehadet ederim ki, Hazreti Muhammed Allahü tealanın kulu ve Resulüdür. Allahü teala O'nu Cennet'le müjdeleyici ve Cehennem'le, korkutucu olarak gönderdi. Resulullah peygamberlik vazifesini tebliğ etti. Ümmete nasihat ve Allah yolunda muharebe eyledi. Allahü tealanın rızasına uygun iş yapanlar için yaptığı iyi vaatleri ve emrine karşı gelenler için yaptığı tehditleri bildirdi. Vefatlarına kadar bu vazifeyi yerine getirdi. 

Resulullah'a salat (hayırlı dualar) ve selam olsun. Ey Allah'ın kulları! Size takvayı tavsiye ederim. Çünkü takva günahları örter, iyilikleri kat kat yapar. Takva, Cennet'i kazanmaya ve Cehennem'den kurtulmaya bir vesiledir. Sizi öyle bir günden sakındırırım ki, o gün gözler korkudan dikilir kalır, bütün sırlar ortaya dökülür. Siz yakında bu geçici dünya hayatından, ebedî ahiret yurduna göçeceksiniz. Öyleyse, tövbe etmek suretiyle, Allahü tealanın mağfiretine, takva ile Allahü tealanın merhametine, O'nun hidayetine koşunuz. Çünkü Allahü tealayı anmak, müttekîleri O'nun rahmetine, tövbe edenleri O'nun mağfiretine, O'na dönenleri ve yalvaranları da O'nun hidayetine kavuşturur. Nitekim Allah üteala, Kur'an-ı Kerim'de mealen şöyle buyuruyor: “Rahmetim, dünyada her şeyi kuşatmıştır. (Mümine de kâfire de şamildir). Fakat ahirette onu, küfürden sakınanlara, zekatı verenlere ve ayetlerimize iman etmiş olanlara has kılacağım.” (A'raf suresi: 156). Başka bir ayet-i kerimede ise mealen şöyle buyurdu: “Bununla beraber, şüphe yok ki ben, tövbe eden, iman edip, salih amel işleyen, sonra da hak yolda sebat gösteren kimse için gaffarım (çok bağışlayıcıyım). (Taha suresi: 82). Siz geçen asırlardaki hadiseleri biliyorsunuz. Şunu da biliyorsunuz ki, babalarınızı, dedelerinizi dostlarınızı, ölüm, evlerinizden aranızdan kapıverdi de, siz onların ölümüne mâni olamadınız. Onlar dünyadan ayrıldılar. Ellerinde hiçbir imkan kalmadı. Şimdi dünya onları, hesapları görülmek üzere amelleri ile baş başa bıraktı. Dünyada günah işlemiş, kötü işler yapmış olanlar, yaptıklarının cezasını görecekler. Amel-i salih işleyenler ise mükafatlarını göreceklerdir. Sözlerin en güzeli, nasihatların en üstünü, Allahü tealanın kitabı Kur'an-ı Kerim'dir. Allahü teala, mealen buyuruyor ki: “Kur'an-ı Kerim okunduğu zaman hemen onu dinleyin ve susun. Olur ki, merhamet edilirsiniz.” (A'raf suresi: 204).

Hazreti Ali'nin hutbesi: Allahü tealaya hamd ü senadan sonra şöyle buyurdu: “Ey Allah'ın kulları! Size ve kendime Allahü tealadan korkup, yasaklarından sakınmayı, Allahü tealanın emirlerine itaate sarılmayı, salih ameller yapmayı, uzun emeli terk etmeyi tavsiye ederim. Ey gafil insan! Allahü tealanın habercisi (Azrail Aleyhisselam) sana geldiği hâlde, onun, kapını çalmayacağını sanıyorsun. Hâlbuki Azrail bu hususta senden bir bedel kabul etmeyecek. Senden bir kefil de almayacak. Senin küçük çocuklarına acımayacak, büyük çoluk çocuğuna da bu hususta hürmet edip seni bırakmayacak. Nihayet seni, karanlık mezarın dibine bırakacak. O mezarın etrafı sessiz ve sedasız ve kimseler yoktur. Azrail bunu daha önce geçmiş kavimlere de yapmıştı. Hani nerede, o bütün güçleriyle çalışanlar, servet yığanlar, yaldızlı ve süslü yüksek binalar kuranlar, hani nerede, aza kanaat etmeyip, çoktan da faydalanamayanlar. Nerede büyük ordulara kumandanlık edenler? Büyük bayrakları açanlar? Sonra toprak altında, ölüler hâline gelip, ufalıp, kırıntı hâline gelenler. Şimdi sizler, onların bardaklarıyla su içiyorsunuz, onların yürüdüğü yollarda yürüyorsunuz. Ey Allah'ın kulları! Allahü tealadan korkun. Onun emirlerine uyunuz. Dağların yürütüleceği, semanın (göğün) yarılacağı, amel defterlerinin, sağ ve sol taraflardan uçuşarak geleceği kıyamet günü için amel-i salih yapınız. O gün kendini hangisinden görüyorsun? “Gelin kitabımı okuyun.” (Hakka suresi: 19) diyen mi, yoksa; “Eyvah! Keşke kitabım bana verilmeseydi.” (Hakka suresi: 25) diyen mi? Emirlerini yerine getirdiğimiz zaman Cennetini vaat eden Allahü tealadan, bizi gazabından muhafaza buyurmasını dileriz. En güzel söz ve en üstün nasihat, Allahü tealanın kitabı Kur'an-ı Kerim'dir.”

Hazreti Ebu Bekr'in halife olduğu zaman yaptığı bir konuşma: “Ey insanlar! Sizin en üstününüz olmadığım hâlde, size halife seçildim. Bu sebeple, eğer siz beni hak üzere bulursanız, bana yardım ediniz. Eğer böyle bulmazsanız, bana doğruyu gösteriniz. Sizin hakkınızda Allahü tealaya itaat ettiğim müddetçe, siz de bana itaat ediniz. Eğer Allahü tealaya isyan edersem, bana itaat etmeyiniz. Dikkat ediniz, muhakkak ki, hakkını alıncaya kadar, sizin zayıflarınız benim yanımda en kuvvetli olanınızdır. En zayıfınız ise, zayıfın hakkını ondan alıncaya kadar, kuvvetlilerinizdir. Söyleyeceğim bunlardan ibarettir. Allahü tealadan beni ve sizi bağışlamasını diliyorum.”

Yahya bin Hayyan dedi ki: “Şerefli ve asil olan kişi, kuvvetli olunca, tevazu (alçakgönüllülük) yapar. Düşük ve bayağı olan ise, kibirli olur.” Hakimlerden bazısı: “Topraktan yaratılan insandaki kibir nasıl bulunur.” demişlerdir. 

Mahmud el-Verrak; “Kibir, insanın dindarlığını bozar. Aklını noksanlaştırır. İnsanların kınama ve kızgınlığını çeker. Güleryüz, güleryüz göstermeden verilen bağıştan daha güzeldir.” demiştir. 

Denilmiştir ki: “Her hastalığın bir ilacı vardır, tedavisi mümkündür. Fakat, ahmaklığın tedavisi zordur. Bu hastalık, tabipleri bile yordu.” 

Ebü'l-Atahiye dedi ki: “Ahmakla beraber olmaktan sakın. Çünkü ahmak, yamalı elbise gibidir. Bir tarafını yama yaparsan, yine rüzgârla bir tarafından yırtılıp, sonunda parçalanır.”

Resulullah buyurdu ki: “Kim tevazu gösterirse, Allahü teala onu yükseltir.” 

İbn-i Semmak, İsa bin Musa'ya; “Makam ve mevki sahibi iken tevazu göstermek, makam ve mevki sebebiyle kazandığı şereften daha yüksek bir şereftir.” demiştir. 

Hakimler (hikmet sahibi kimseler) dediler ki: “Yumuşaklıkla, şiddet ve sertlikle elde edilemeyecek şeylere kavuşulur. Görülmüyor mu ki, su, yumuşak olmasına rağmen, çok sert taşları aşındırmaktadır.”

Eşçeb bin Amre es-Sülemî dedi ki: “İnsanlarla ve mal ile kavuşulamayan şeylere, yumuşaklıkla kavuşulur.” 

Resulullah; “Ciddi de olsa, şakada olsa, yalan söylemek caiz değildir.” buyurdular. Yine şöyle buyurdular: “Mümin yalancı olmaz.” 

Abdullah bin Ömer: “Vaadine muhalefet etmek, münafıklığın üçte ikisidir.”

İbn-i Ömer, Tevrat'ta şöyle yazılı olduğunu bildirdi: “Hayâ etmezsen (utanmazsan) istediğini yap.” Kendisi de şöyle dedi: “Hayâ edilecek zatlarla beraber olmak suretiyle, hayâyı ihya ediniz (yaşatınız).” 

Resulullah; “Sizi dedikodudan, malı zayi etmekten ve çok sualden men ettim.” buyurdu. 

Resulullah'ın buyurduğu hadis-i şeriflerden birkaçı:

“Zekat vermek suretiyle malınızı koruyunuz. Sadaka vermek suretiyle, hastalarınızı tedavi ediniz. Belayı, dua ile karşılayınız...” (Hakkıyla dua eden kimseyi, Allahü teala bela ve musibetlerden muhafaza buyurur.) 

“Hakim, kızgın iken iki kişi arasında hüküm vermesin.”

Hazreti Ali'nin bazı buyurdukları: “Kim kendi ayıbına bakarsa, başkasının ayıbını görmez. Kardeşine kuyu kazan kimse, oraya kendisi düşer. Kendi sürçmesini (hatasını) unutan kimse, başkasınınkini büyük görür. Başkasının perdesini yırtan kimsenin, evinin gizli şeylerini örten perdesi yırtılır. İşlerinde başkasıyla yarışa kalkan kimse, başkalarının kızgınlığını üzerine çeker. Kendi görüşünü beğenen kimse, doğruyu bulamaz. Aklına güvenen kimse, hata eder. İnsanlara karşı büyüklük taslayan kimsenin ayağı kayar. Düşük ve bayağı kimselerle beraber olan kimse, hor görülür. Âlimlerle beraber olan kimse ise hürmet görür. Kim kötü işlerin olduğu yerlerde bulunursa, töhmet altında kalır. Ahlâkı iyi olan kimsenin, işleri kolay olur. Sözünü güzel yapan kimse, heybetli olur. Allahü tealadan korkan kimse, kazanır.”

Şebib bin Şeybe dedi ki: “Edepli olunuz. Edep, aklın bulunduğuna delalet eder.” 

Süfyan-ı Sevrî buyurdu ki: “Kendini tanıyan kimseye, başkasının hakkında söyledikleri zarar vermez.” 

İbn-i Kuteybe; “Eğer âlim olmak istiyorsan, tek bir ilmi seç. Eğer edip olmak istiyorsan, çeşitli ilimlerden haberin olsun.” dedi. 

Amr bin Utbe, oğlunun muallimine; “Oğlumu ıslah etmek istiyorsan, önce kendini ıslah et. Çünkü onların gözleri senin gözündedir. Onlara göre güzel ve iyi, senin yaptığın şeylerdir. Çirkin ise, senin yapmayıp, terk ettiğindir. Onlara Allahü tealanın kitabını (Kur'an-ı Kerim'i) öğret, onları fazla zorlama, yoksa birdenbire bıkkınlık gösterirler. Büsbütün de onları kendi hâllerine bırakma, sonra tamamen Kur'an-ı Kerim okumayı terk ederler. Onlara en güzel sözleri anlat. En temiz (ahlâkı bozmayan) şiirlerden naklet. Bir ilmi iyice öğrenmeden, onları başka bir ilme geçirme. Çünkü zihinde fazla ve kalabalık sözlerin birikmesi anlamayı zorlaştırır. Onlara büyük zatların hayatını veya yaşayışlarını öğret. Onlara lüzumsuz şeylerden bahsetme.”

Urve bin Züheyr ve Kasım bin Muhammed şöyle anlattılar: Hazreti Ebu Bekr, Hazreti Aişe'ye vefat ettiği zaman Resulullah'ın yanına defnedilmesini vasiyet etti. Hazreti Ebu Bekr vefat edince, kendisi için, Resulullah'ın yanında bir kabir kazıldı. Başı, Resulullah'ın mübarek iki omuzu hizasına kondu. (Hazreti Ömer'in başı ise, Hazreti Ebu Bekr'in böğrünün hizasına kondu.) 

Hişam bin Urve babasından anlatıyor: Ebu Bekr'in cenaze namazı gece kılındı ve gece defnedildi. Altmış üç yaşında iken vefat etti. Hazreti Ebu Bekr'in babası kendisinden sonra biraz daha yaşayıp vefat etti. Hazreti Ebu Bekr'in yüzüğünde; “Allahü teala ne iyi kâdirdir (kudret sahibidir)” yazılıydı.

Muhammed bin Abdülaziz şöyle bildirdi: Hazreti Ebu Bekr vefatına yakın, vasiyetini yazdı. Bunu Hazreti Osman ve Ensar'dan birisi ile, bütün Medine-i Münevverelilere okumaları için gönderdi. Herkes onların etrafına toplandı. Hazreti Ebu Bekr'in vasiyetini onlara okudular. Vasiyet şöyleydi: “Bu dünyadan ayrılıp ahiret hayatına gireceği zaman Ebu Kuhafe'nin oğlu Ebu Bekr'in (size olan) vasiyetidir. Ben size, Hazreti Ömer'i halife yaptım. Eğer adaletli olur ve (işleriniz hususunda) Allahü tealadan korkarsa, zaten onun hakkında benim zannım ve ondan beklediğim de budur. Eğer böyle olmazsa, ben hayır ve iyiliği kastederek böyle yapıyorum. Gaybı ise ancak Allahü teala bilir.”

Leys bin Sa'd bildiriyor: Ebu Bekr, Beytülmaldan ve Fey'den hiçbir şey almazdı. Sadece bir kere borç almıştı. Onu da vefatına yakın, Hazreti Aişe'ye, ödemesini söyledi. Hazreti Ömer ise, her gün için Beytülmaldan kendisi için iki dirhem alıyordu. Ömer bin Abdülaziz halife olunca, ona dendi ki: “Ömer bin Hattab gibi sen de kendine Beytülmaldan biraz bir şey alsan” dediklerinde: “Hazreti Ömer'in (geçimini temin edecek) hiçbir şeyi yoktu da aldı. Benim ise kâfi gelecek kadar malım var” dedi ve Beytülmaldan hiçbir şey almadı. 

Şa'bî, Seleme'den rivayet etti: Hazreti Ali'ye, Hazreti Ebu Bekr ile Ömer'den soruldu. O da; “Vallahi ikisi de salih ve başkalarını da ıslah eden halifelerdir.” diye cevap verdi.

Abdullah bin Ömer anlattı: Tebük Gazası'nda, Müslümanlar büyük bir açlık ve sıkıntıya düşmüşlerdi. Bunun üzerine Hazreti Osman Müslüman askerler için yiyecek aldı ve diğer ihtiyaçlarını giderdi. Resulullah: Mübarek ellerini kaldırıp, Hazreti Osman için; “Ya Rabbî! Ben Osman'dan razıyım sen de ondan razı ol.” diye dua buyurdu. 

Peygamber Efendimiz, Hazreti Osman'ı, kerimesi Rukayye ile evlendirdi. O vefat edince, diğer kerimeleri Ümmü Gülsüm ile evlendirdi. Zührî, Sa'id bin Müseyyib'den şöyle bildirir: Rukayye vefat edince, Hazreti Osman çok üzüldü. “Ya Resulallah! Benim seninle akrabalığım sona erdi.” dedi. Bunun üzerine Resulullah; “Senin benimle olan akrabalığın sona ermez. Çünkü Cebrail, Rukayye'nin kız kardeşi (Ümmü Gülsüm) ile seni evlendirmemi, bunun Allahü tealanın emri olduğunu söyledi.” buyurdu. 

Resulullah buyurdular ki: “Hasan ile Hüseyin, Cennetliklerin efendileridir. Babaları ise, oğullarından daha üstündür.” Birisi Ömer bin Abdülaziz'e; “Ne zaman konuşayım?” diye sorunca; “Susmayı arzu ettiğin zaman.” cevabını verdi. “Ne zaman susayım?” diye sorunca da; “Konuşmayı arzu ettiğin zaman.” dedi.

Buraya kadar olan bütün seçilmiş parçalar, İbn-i Abdürabbih'in El-Ikdü'l-ferid adlı kitabından alınmıştır.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası