Bağdat'ta yetişen fıkıh âlimlerinin büyüklerinden. Kıraat ve usul ilimlerinde de âlim idi. İsmi, Ali bin Akîl bin Muhammed bin Akîl'dir. Künyesi, Ebü'l-Vefa olup 431 (m. 1040) târihinde Bağdat'ta doğdu. 12 Cemaziyelevvel 513'te (21 Ağustos 1119) Bağdat'ta vefat etti ve Ahmed bin Hanbel'in kabri yanına defnedildi. Cenazesinde hadiselerin çıktığı ve bazı Hanbelîlerin tabutuna saldırıp kefenini yırttıkları, bazı kimseleri de yaraladıkları nakledilir.
Ailesinin Hanefî mezhebine mensup olduğu tahmin edilmektedir. On yaşında iken Kur'an-ı Kerim'i ezberledi. Yirmiüç hocadan başta Arap dili ve edebiyatı, tefsir, hadis, fıkıh, kelam ve tasavvuf olmak üzere hemen hemen bütün İslamî ilimlere dair dersler aldı. Arap dili ve edebiyatını Ebü'l-Kasım İbn-i Berhan'dan, kıraat ilmini İbn-i Şeyta, fıkhı Kadı Ebu Ya'lâ el-Ferra, kelam ilmini İbnü'l-Velid ve İbnü't-Tebban'dan tahsil etti. Ebu Mansur el-Attar'ın sohbetlerine katılarak tasavvufta yetişti. İslamî konulara derin vukufu, kuvvetli hafızası, üstün zekası güçlü muhakeme ve istidlal, delil ile anlama kabiliyeti sayesinde çağdaşları arasında temayüz edip devrinde Hanbelî mezhebinin önde gelen bir şahsiyeti oldu. Hanbelî mezhebine bağlanmasında hocası Ebu Ya'lâ el-Ferra'nın yanı sıra zengin bir tüccar olan ve Hanbelîliğe destek veren Ebu Mansur bin Yusuf'un büyük etkisinin bulunduğu nakledilir. İlme olan aşırı sevgisi sebebiyle mezhep farkı gözetmeden imkan nisbetinde her âlimden istifade etti.
Hocası Ebu Ya'lâ'nın vefatından sonra Ebu Mansur'un aracılığıyla Mansur Camii'nde vazifelendirildi. Hayatı boyunca kitap okumak, eser telif etmek ve talebe yetiştirmekle meşgul oldu. Ebü'l-Muammer el-Ensarî, Ebu Bekr Muhammed bin Mansur es-Sem'anî, Ebu Tahir es-Silefî, İbn-i Nasır es-Selamî ve Ebu Bekr es-Sincî onun yetiştirdiği talebelerinden bazılarıdır. Devrinde en büyük Hanbelî âlimi oldu. Kendisini himaye eden Ebu Mansur'un 460 (m. 1068) yılında vefat edip desteğinden mahrum kalması üzerine Hallac-ı Mansur hakkında müsbet kanaat beyan ettiği gerekçesiyle muhalif grup tarafından öldürülmek istendi, ancak sultanın evine sığınmak suretiyle canını kurtardı. Beş yıl süreyle devletin koruması altında yaşadıktan sonra halifenin huzuruna çıkarılarak orada da sorgulandı ve bundan sonra serbestçe dolaşmaya başladı. İbn-i Akîl sayısız başvuru münasebetiyle pek çok fetva verdi. Hayatı ve ilmî şahsiyeti üzerinde araştırma yapanlar onun Hallac-ı Mansur hakkındaki olumlu düşüncesini değiştirmediği kanaatindedir. 475 (m. 1082) yılında Bağdat'ta çıkan bir fitne sebebiyle bir süre vaaz etmeyi terk etti ve sadece ders okutup eser telifiyle uğraştı. Ebü'l-Hasan Akîl ve Ebu Mansur Hibetullah adlı iki çocuğu vardı.
İbn-i Akîl'in kelam ile ilgili yazmış olduğu kaynaklarda Resail fi'l-Kur'an ve isbatü'l-harf ve's-savt adı ile geçen eserinin matbu nüshasının kapak sayfası (sağda), yazma nüshasının unvan sayfası (ortada) ve yazma nüshasının ilk sayfası (solda). Yazma nüshası Şam Zahiriye Kütüphanesi Hadis Kısmı no: 245'te kaytılı mecmua içindedir.
İbn-i Akîl ilmî şahsiyetinde usul, kelam ve tefsir ilimlerinde öne çıkan bir âlimdir. Usul-i fıkha dair El-Vazıh fî usuli'l-fıkh ve El-Cedel adlı eserleri onun bu ilme ilişkin görüşlerinin öğrenilebileceği iki önemli kaynaktır. Ona göre Kitap ve Sünnet'ten hüküm çıkarırken sırasıyla “nas”, “zahir” ve “umum” kaideleri uygulanır. Tearuz eden (birbirine zıt olan) başka bir nas bulunmadıkça nas terk edilmez. Zahirin ise en muhtemel manası tercih edilir. Kitaptan farklı olarak sünnette Hazreti Peygamber'in fiilleri ve takrirleri (görüp de mani olmadıkları) de hükme kaynak teşkil eder. Şer'î delillerin üçüncüsü olan icmaın geçerli olabilmesi için vuku bulan hadiseyle ilgili olarak aynı hükmü veren bütün müçtehitlerin bu kanaat üzere kalması gerekir. Eğer âlimlerden biri ölmeden önce içtihadından dönerse icma teşekkül etmez. Müçtehit olmayan kimselerin bir konuda icma etmeleri hukukî bakımdan bir anlam taşımaz. Kıyas, asla verilen hükmün illetini taşıyan fer'e de verilmesinden ibarettir. Tek bir Sahabiye ait olsa bile hiçbir içtihat Sahabe sözünün önüne geçirilemez. Bu deliller bulunmadığı takdirde fakih istishaba başvurur.
Deliller arasında tercihe gitmenin keyfiyeti, Kitap ve Sünnet'le istidlalin (hüküm çıkarmanın) nasıl gerçekleştirileceği, sahabe sözüne ve kıyasa yapılan itirazlarla bunların cevapları gibi usul-i fıkhın temel konuları üzerinde duran İbn-i Akîl Hanbelî mezhebi çerçevesinde bunları çözümlemeye çalışmıştır. Ayrıca, muhalif mezhep
mensuplarıyla yürütülecek tartışmalara ilişkin kurallara da açıklık getirmiştir.
İbn-i Akîl'e göre insanlar tarafından bilinmeleri itibariyle dinî hükümler üç kısma ayrılır:
1- Sadece akıl yürütmekle bilinenler: Allah'ın varlığına, birliğine ve sıfatlarının ispat edilmesine, kainatın yaratılmışlığını ve nübüvvetin doğruluğunu ispata ilişkin hükümler bu kısma dahildir.
2- Sadece nakille bilinenler: Yapılması emredilen fiillerin iyi, yasaklanan fiillerin ise kötü olduğuna ilişkin hükümlerle, helal, haram, itaat, isyan, farz, vacip, mendup gibi hususlara dair hükümler bu kısmın örneklerini teşkil eder.
3- Bir yönü akıl yürütmekle, bir yönü de nakille bilinenler: Allahü tealanın gözle görüleceğine, kafirlerin dışındaki günahkârların bağışlanabileceğine ve haber-i vahide dayanarak ibadet etmenin doğruluğunu bilmeye dair hükümler bu türdendir.
İbn-i Akîl'in tefsire dair görüşlerini de ihtiva eden El-Fünun adlı hacimli eserinin bir cildi dışındaki bölümleri günümüze ulaşmadığından bu konudaki fikirleri hakkında fazla bir şey bilinmemektedir. İbn Akîl'in kelamcılığına gelince, o tevile başvurmakla meşhur olan önemli âlimlerden biridir. Nefyü't-teşbih, El-İntişar li's-sünne, Risale
fi'l-harf ve's-savt, Zemmü't-teşbih ve isbatü't-tenzih adıyla eserler yazarak itikadî konularda tafsilî yöntemi benimsemiştir. Gençlik yıllarında Ebü'l-Hüseyin el-Basrî'nin görüşlerine uyan Mu'tezilî âlimlerden İbnü'l-Velid ve İbnü'tTebban'dan kelam ilmini öğrenmesi, Cüveynî ve İmam-ı Gazalî gibi kelam âlimleriyle görüşmesi, ayrıca eserlerinde kelamî konulara da yer veren âlimlerden Ebu Ya'lâ el-Ferra'ya talebelik yapması, tafsilî yöntemi benimsemesinde etkili olmuştur.
İbn-i Akîl, dünya işlerinden başka dinî konularda da tefekkür ve istidlalde bulunmanın farz olduğunu savunup geçmiş âlimlerin görüşlerini taklit etmeyi eleştirmiş, teşbih ve tecsim (Allahü tealaya benzetme ve cisim ifade etme) ifade eden ahat (tek kişinin bildirdiği) haberleri aklî delillerin ışığında tevil etmeyi gerekli görmüş, âlemin yaratılmış olduğunu, delillerle ispatlamaya çalışmış, aklî bir engel bulunmadıkça nasların zahirine bağlı kalınması, ancak dinî bir delil bulunmadan ortaya konan batınî manaların da reddedilmesi gerektiğini söylemiştir.
İbn-i Akîl'in, Eshab-ı Kiram'ın tutumunu dikkate alarak kelam kültürünün herkes için gerekli bir alan olmadığını söylediği de nakledilir. Ancak İbn-i Akîl'in kelamcılara ve kelam yöntemine yönelttiği eleştiriler sahte tarikatçılara yönelttiği eleştirilerden daha azdır. Ona göre kelamcılar sahte tarikatçılardan daha hayırlıdır. Zira kelamcılar
insanları içine düştükleri şüphelerden kurtarmaya çalışırlar, sahte tarikatçılar ise “kalbim rabbimden haber verdi ki...” diyerek pek çok hurafeye dalar ve dinde olmayan bidatler çıkararak hakikati şeriatın ötesinde ararlar; keşf ve ilhamı bilgi kaynağı kabul etmek suretiyle kahinler zümresine benzerlik arz ederler. İbn-i Akîl, Şiîleri de eleştirerek onları dînin esasını yıkmayı ve nübüvveti yaralamayı hedef alan bir grup olarak değerlendirir. Çünkü Şia dîni nakleden Eshab-ı Kiram'a güvenilemeyeceğini iddia etmiştir. Halbuki Eshaba güvenilmezse dîne de güvenilemez.
İbn-i Akil'in mukayeseli mezhepler hukukuna dair yazmış olduğu Kitabü'lcedel adlı eserinin kapak sayfası (sağda) ve Ahmed Timur yazmaları arasında bulunan yazma bir nüshasının 2 ve üçüncü sayfası (solda).
İbn-i Akîl'in itikadî konulara dair görüşlerini de şöylece özetlemek mümkündür:
Akıl insanlar için sınırlı bir bilgi kaynağı olup ilahî hikmetleri kuşatmaktan acizdir. Bundan dolayı insanın vahyin getirdiği bilgilere teslim olması gerekir. Allah'ın varlığını inkar edenler bu kanaatlerini genellikle O'nu duyularla idrak edememiş olmalarına dayandırırlar. Ne var ki bu akılcı bir tavır değildir. Zira bir varlığın duyularla idrak edilememesi yokluğunu gerektirmez. Allahü tealaya nispet edilen ilim, sem', basar, irade gibi sıfatlar kendi başlarına varlık ve yoklukla nitelenemeyen hallerdir. Fiilî sıfatlar ezelîdir, fakat bu sıfatların neticesi olan yaratıklar hadistir. Allahü tealanın kelam sıfatını zatında mevcut bir mana olarak tevil etmek yanlıştır. Aksine O harf ve sesle konuşur. Zira Kur'an-ı Kerim'de kelam bu anlamda kullanılmıştır. Eğer kelam zatta mevcut bir mana olsaydı Hazreti Meryem'in; “Bugün insanlarla konuşmayacağım.” demesi anlamsız olurdu. Ayrıca Hazreti Musa'nın “Kelimullah” diye adlandırılması da mantıklı olmazdı. Her peygambere Allah'ın kelamı bir mana olarak vahyedilmiştir. İbn-i Akîl, avamın, nasların zahirî manalarına sarılmasının gerektiği kanaatindedir. Çünkü onların zihnî yapısı tenzihe değil teşbihe elverişlidir. Nitekim Peygamber Efendimiz Allahü teala hakkında avama bilgi verirken bu yolu takip etmiştir. Âlimler ise tenzihe yatkın olduklarından haberi sıfatlara ilişkin nasları tevil etmelidir. Buna göre İbn-i Akîl “yed”i zat, “ayn”ı üstünlük. “dıhk”ı da rıza diye tevil etmiştir. Ona göre haberî sıfatları Selef de tevil etmiştir. Kulların fiilleri ise Allahü tealanın kalblerinde yarattığı düşüncelere bağlı olarak gerçekleşir. Resul-i Ekrem Efendimizin gayba dair verdiği haberlerin aynen gerçekleşmesi O'nun hak peygamber olduğunu gösterir. Çünkü vahiy almayan bir kişinin gaybı bilmesi imkansızdır. Bunun yanında Hazreti Peygamber'in geçmiş iki dîni neshedip yerine İslamiyeti ikame etmeye muvaffak olması da nübüvvetinin delilleri arasında zikredilmelidir. Zira Allahü tealanın kendisi hakkında yalan konuşan bir kişiyi muvaffak kılması ilahî sünnete aykırıdır. Ayrıca Kur'an-ı Kerim'in taşıdığı ifade ve üslupla Resul-i Ekrem Efendimizin kendi sözleri arasında görülen açık farklılık da O'nun Allahü tealadan vahiy alan bir peygamber olduğunu ispat eder mahiyettedir. İbn-i Akîl Hanbelî mezhebi içinde yankı uyandırmış, İbnü'l-Cevzî büyük ölçüde onun tesirinde kalmıştır. İbn-i Kudame gibi âlimler buna işaret etmişlerdir.
Eserleri:
Kaynaklarda İbn-i Akîl'in tefsir, hadis, fıkıh, kelam, tasavvuf gibi temel İslamî ilimlere dair çeşitli eserler telif ettiği belirtilirse de zamanımıza ulaşan kitapları pek fazla değildir. Belli başlı eserleri şunlardır:
1- Resail fi'l-Kur'an ve isbatü'l-harf ve'ssavt redden ale'I-Eş'ariyye: Allahü tealanın harf ve sesle konuştuğunu ispat etmek amacıyla yazılmış bir risaledir. Eser Bulletin d'Etudes Orientales içinde 1971'de Beyrut'ta yayınlanmıştır.
2- El-irşad fî usuli'd-din: İtikadî konulara dair olan eserin sadece giriş kısmına ait bazı satırlar zamanımıza intikal etmiştir.
3- El-Fünun: Müellifin en hacimli ve meşhur eseri olup kaynaklarda farklı rakamlar verilmekle birlikte yetmiş cilt veya 200 cüzden oluştuğu nakledilir. Tefsir, hadis, fıkıh, Arap dili ve edebiyatı, gibi değişik konuları ihtiva eden bir külliyat niteliğindeki eserin günümüze intikal eden yaklaşık bir cilt hacmindeki cüzleri Beyrut'ta 1971'de yayınlanmıştır. Bu eserin İbnü'l-Cevzî tarafından yapılan on ciltlik ihtisarı günümüze ulaşmamıştır.
4- Kitabü'l-Cedel: Usul-i fıkha dair olan eser şer'î delillerle mezhepler arası tartışma kurallarını ihtiva eder. Şam'da 1967'de basılmıştır.
5- El-Vadıh fî usuli'l-fıkh: Her biri müstakil bir kitap olarak da kabul edilen üç ciltlik eserin birinci cildinde usul-i fıkıhta mezhep, ikincisinde usulcülerin cedeli ile fakihlerin cedeli ve üçüncü cildinde hilaf konusu incelenir. Eserin ilk iki cildinin yazma nüshaları Şam Darü'l-kütübi'z-Zahiriyye'de, üçüncü cildin yazma nüshası Amerika Birleşik Devletleri Princeton Üniversitesi Firestone Kütüphanesi'ndedir. Eser 1996 yılında Beyrut'ta basılmıştır.
İbn-i Akîl hazretleri Nebzetün min füsuli'l-adab ve mekarimü'l-ahlâk isimli eserinde buyuruyor ki:
SELAM
Selâmda öncelik; yürüyenin oturana, binek üzerindekinin yaya yürüyene ve oturana selâm vermesi şeklindedir. Selâm veren bir kimseye, yayaya, süvariye cemâatten birisinin karşılık vermesi ve oturmak isteyen birine, cemâatten birisinin otur demesi kâfidir. Selâm, “Selâmün aleyküm” diye verilir ve “Aleyküm selâm” şeklinde alınır. “Ve rahmetullahi ve berakatüh” ilâve etmek ise müstehabdır. Bundan fazla ziyâde etmek müstehab değildir. Yabancı kadınlara selâm vermek mekruhtur. Zîrâ onlara selâm verilince cevap vermeleri icâb etmekte, böylece sesleri duyulmakta, fitne çıkması mümkün olmaktadır. Acuze (ihtiyar) kadınlara selâm vermekte bir beis yoktur. Zîrâ ortada fitne korkusu yoktur. Çocuklara selâm vermek caizdir. Böylece onlara selâm öğretilmiş olur. Onlara güzel ahlâk sevdirilmiş ve alıştırılmış olur. Bir mekana girerken olduğu gibi, ayrılırken de selâm vermek müstehabdır. Girerken selâm vermek daha kuvvetli müstehabdır. Müslümanların, birbiri ile karşılaştığı zaman müsâfeha etmeleri sünnettir.”
Kaynaklarda İbn-i Akîl'e nisbet edilen diğer bazı eserler de şunlardır:
1- El-İntisar li ehli'I-hadis,
2- Er-Rivayeteyn ve'l-vecheyn,
3- Tafdilü'l-ibadat ala na'imi'lcennat,
4- Tehzibü'n-nefs,
5- El-Fusul fi'lfıkh,
6- El-İşare fi'l-usul,
7- Umdetü'l-edille,
8- El-Müfredat,
9- Et-Tezkire,
10- Nefyü'tteşbih,
11- Zemmü't-teşbih ve isbatü'ttenzih,
12- Nebzetün min füsuli'l-adab ve mekarimü'l-ahlâk.
İbni-i Akil'in kıymetli sözlerinden bazıları şunlardır:
“Din ve ilim sahibi, yaşlı müslümanların elini öpmekte bir beis yoktur. Âdil imam, anne ve baba ve dindar, müttekî, ilim ve kerem sahiplerine ve seyyidlere karşı ayağa kalkmak müstehabdır. Bunlardan başkaları için ayağa kalkılmaz.”
“Yürürken böbürlenmek ve kibirlenmek mekruhtur. Ancak orta hâlli yürümelidir. Zîrâ, kibirli yürüyenlere Allahü teâlâ buğz eder.”
“İnsanların, farkında olmadan ortaya çıkan kusurlarını görmemelidir.”
İbn-i Akil'in usul-i fıkıhla ilgili yazmış olduğu El-Vadıh fi usuli'l-fıkh adlı eserinin matbu nüshasının kapak sayfası (sağda) ve Şam Zahiriye Kütüphanesi No: 77-79'da kayıtlı yazma nüshasının kapağı (ortada) ve ilk sayfası (solda).
“On şey fıtrattandır. Beşi başta, beşi bedendedir. Başta olanlar, mazmaza (ağza su vermek), istinşak (burna su vermek), dişleri misvaklamak, bıyıkları kısaltmak ve sakalların kenarlarını düzeltmek. Bedende olanlar ise; etek temizliği, koltuk altı temizliği, tırnakları kesmek, istincâ ve sünnet olma.”
“İhtiyarlayıp da (saçta ve sakalda) beyazlaşan kılları yolmak mekruhtur. Hadis-i şerifte, bu kılların Allahü teâlânın nuru olduğu ve yine ölümü hatırlatan, tûl-i emelleri yok edici, güzel amele teşvik edici olduğu bildirilmiştir.”
“Yemeğe Besmele ile başlanır, “Elhamdülillah” diyerek bitirilir. Sağ eliyle önünden yemeli, yemeğin ortasından yememeli, kenarlarından yemelidir, ölçü budur. Zîrâ böyle yapmak, yemeğe bereket getirir. Sünen kitablarında bildirilen hadîs-i şerifte Resûlullah Efendimiz buyurdu ki: “Sıcak yemeğe ve soğuk yemeğe üflenmez.” Bir yere dayanarak yemek mekruhtur. Yemekte yanlarında bulunanların ağzına lokmayı vermekte mahzur yoktur. Zîrâ Resûlullah Efendimiz de böyle yaparlardı.”
“Uyumak isteyen kimse kapısını kapatır. Su kaplarının ağzını bağlar, yemeklerin üstünü örter, lambasını söndürür. Bunların, Peygamber Efendimizin sünnetlerinden olduğu bildirilmiştir.”
“Mescide namaz veya i'tikâf için giden kimsenin, soğan, sarımsak gibi kötü koku yapan şeyleri yememesi gerekir. Peygamber Efendimiz böyle şeyleri yiyenleri mescide gelmekten men etmiştir. Düğün velimesine icabet sünnettir. Sünnet velimesine icabet sünnet değildir. Zîrâ sonradan ortaya çıkmıştır. Davete icabet edip, birşey yemese de icabet etmiş olur. Davete icabet edilen yerde, münker (haram olan şeyler) varsa, oraya gitmek haram olur. Eğer orada mekruh olan bir iş varsa, oraya gitmesi mekruh olur. Âlimlerin, İslâmiyete uymayan şeylere göz yuman kimsenin davetine gitmeleri mekruhtur. Zîrâ halkın gönlünde itibarlarını kaybederler. Müslümanların hasta kardeşlerini ziyaret etmesi, cenazesinde hazır bulunması, ölen kimsenin ailesine taziye etmesi müstehabdır. Zımmî hastaları da ziyarette bir beis yoktur. Zîrâ, Resûlullah Efendimiz de bir Yahudiyi ziyaret etti.”
“Büyük günahları ve kabahatleri bilinmeyen kimseyi gıybet etmek haramdır. Ayet-i kerimede mealen buyuruldu ki: “Ey îmân edenler! Zannın bir çoğundan sakınınız. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. (Müslümanların ayıp ve kusurlarını) araştırmayın; bir kısmınız bir kısmınızı (arkasından hoşlanmayacağı sözle) çekiştirmesin. Hiç sizden biriniz, ölü kardeşinizin etini yemek ister mi? Bundan tiksindiniz (değil mi?) O hâlde (gıybet etmekte) Allah'tan korkun. Muhakkak ki Allah, tövbeleri kabul edendir ve çok merhametlidir.” (Hucurât suresi:12) Fasıkı kötülüğünden sakındırmak için, evlenecek kimselere, evleneceği kimsenin kusurunu söylemek haram değildir. Böyle yapanlara nasihat sevabı verilir. Hadisi şerifte buyuruldu ki: “Fasıkta olan şeyi (kötülüğü) söyleyerek insanları ondan sakındırınız.”
“Gıybet; Müslüman kardeşini, arkasından yüzüne söyleyemeyeceğin bir ayıb, bir noksanlık ile zikretmendir.”
“Dili tutmak, malayani (boş ve lüzumsuz şeyleri) konuşmaktan uzaklaşmak müstehabdır. En iyisi susmaktır. Konuşulacaksa, başkasına ve kendisine faydalı olacak şeyi konuşmalıdır. Mesela, Kur'ân-ı Kerim okumak, ilim öğretmek, Allahü teâlâyı zikretmek, emr-i ma'rûf ve nehyi münkerde bulunmak, insanların arasını bulmak gibi. İpek giymek erkeklere haram, kadınlara mübahtır. Altını zînet olarak takınmak da böyledir. Elbise üzerine canlı hayvan resmi yapmak caiz değildir. Zira hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Canlı suret bulunan eve melekler girmez.”
“Mescidde tırnak kesmek, koltuk altlarını temizlemek, bıyıkları kısaltmak gibi temizlik hareketlerinin yapılması mekruhtur.”
“Anne ve babaya iyilik vaciptir. Ahmed bin Hanbel'e; “Anne ve babaya iyilik farz mıdır?” diye sorulunca buyurdu ki: “Farz diyemem, ancak o vaciptir. Onlar küfre teşvik ederlerse, haram işlemeyi isterlerse itaat edilmez.”