İBN-İ DAKİKULÎD

Muhammed bin Ali bin Vehb bin Mutî bin Ebi’t-Taat Hadis, usul, nahiv, edebiyat ve Şafiî fıkıh âlimi
A- A+

Hadis, usul, nahiv, edebiyat ve Şafiî fıkıh âlimi. Şair ve hatip. İsmi Muhammed bin Ali bin Vehb bin Mutî bin Ebi’t-Taat’tır. Ebü’l-Feth künyesini almış, Kuşeyrî nisbet edilip Takıyyüddin lakabı verilmiştir. İbn-i Dakikulîd namıyla meşhurdur. 625 (m. 1228)’de Kızıldeniz’le Hicaz arasındaki Yenbu sahilinde seyreden bir gemide doğdu. Şam ve Mısır’a gitti. 702 (m. 1302)’de Kahire’de vefat etti. Mukattam dağı eteklerine defnedildi. Dedesinin giydiği çok beyaz elbiseyi görenler bayram unu (Dakikulîd) demeleri ona lakap olmuş ve oğlu ve torunları Dakikulîd’in oğulları diye tanınmıştır.

İbn-i Dakikulîd doğunca babası onu Mekke-i Mükerreme’ye götürdü. Kucağına alıp onunla beraber Kâbe-i Muazzama’yı tavaf eyledi. Daha sonra da Allahü tealaya münacatta bulunup çocuğunun “Âlim ve ilmiyle âmil” olması için yalvardı. Duasının kabul olduğu kalbine ilham olundu. Memleketine dönüp evladını en iyi şekilde yetiştirmek için gayret etti. Küçük yaştan itibaren ona Kur’an-ı Kerim öğretti. Arapçayı en iyi konuşan kabileler arasına götürdü. Oğluna, dinin temel bilgilerini, hadis ve Malikî mezhebi fıkıh ilmini öğretti. Kur’an-ı Kerim kıraatinde çok ilerleyen İbn-i Dakikulîd, hadis-i şerif öğrenmek için Şam, İskenderiyye ve daha başka yerlere gitti. Babasından, Behaeddin Ebu Hasan bin Hibetullah bin Selame, Abdülazim Münzirî, Ebu Hasan Muhammed bin Enceb, Ebu Abdullah bin Abdurrahman Sûfî, Ebu Ali Hasan bin Muhammed bin Ahmed bin Muhammed Teymî, Ebu Abbas Ahmed bin Abdüddaim, Ebü’l-Hasan Abdülvehhab bin Hasan bin Muhammed bin Hasan Dımaşkî, Ebu Hasan Ali bin Ahmed bin Abdülvahid Makdisî, Kadılkudat Ebü’l-Mealî, Muhammed bin Ali bin Muhammed Kureşî, Ebü’l-Mealî Ahmed bin Abdüsselam bin Mutahhar, Ebü’l-Hasan Abdüllatif bin İsmail Ebü’l-Hasan Yahya Attar, Necib Ebü’l-Ferec ve daha birçok âlimin ilminden istifade etti. Hocalarından duyduklarını yazıp ezberledi. Yüzbin hadis-i şerifi ezberden bilirdi.

Malikî ve Şafiî mezhebi fıkıh bilgilerinde ve usul bilgilerinde söz sahibi oldu. Tarih, Arabî bilgiler ve aklî ilimlerde çok ileriydi. Zamanındaki âlimlerden bazıları onun müçtehitlik makamına yükseldiğini söylediler, İmam-ı Sübkî, İbn-i Dakikulîd’in her asırda gönderilen ve dine karışan bidatleri ayıklayan mücedditlerden olduğunu söyledi. O, hiç şüphe ve tereddütsüz doğru yolun yolcusu idi. Her yönüyle üstün sıfatlara, maddî manevî güzelliklere sahipti. Dinî meseleleri hâlletmekte, suallere uygun cevap bulmakta çok mahirdi. Bir meselenin içinden çıkamayana hemen yardım eder, sıkıntılarını giderirdi. Ortaya sürdüğü delilleri, söylediği sözleri herkes tarafından hayret ve takdirle karşılanırdı. Çok az konuşurdu. Söylediklerini açık söyler, herkesin anlamasını temin ederdi. Hiç kimse ile hiçbir şekilde münakaşa yapmaz, anlaşmazlık ve tereddütleri herkesi tatmin edecek bir şekilde hâllederdi. Meşgalesi çok olmasına rağmen hiçbir şekilde ilimden uzak kalmazdı. Hiçbir işi onu ilimden alıkoyamazdı. Gece sabahlara kadar ilim ve ibadetle meşgul olurdu. Her gün fecir doğuncaya kadar ilim ve tefekkürle meşgul olmayı, zikretmeyi, kendisine aslî vazife kabul etmişti.

İbn-i Dakikulîd’in Kahire’de Mukattam Dağı eteklerindeki makamı.

Allahü tealaya ulaştıran en sağlam yol olduğundan takva ve veraya yani haram ve şüphelilerden sakınmaya yapıştı. Zamanının âlimlerinden hiçbirinin takat getiremeyecekleri araştırma ve inceleme işini üstlendi. Elde ettiği mevki ve makamlarla oyalanmayı bırakarak ve çekişmelerden uzak kalarak, din ve ilim yolunda oldu. İlmi ve onunla amel etmeyi kendisine en üstün vazife kabul etti. İşte bundan dolayıdır ki yüz sene sonra bir büyük zat onun hakkında şöyle buyurmuştur: “İnsanlar arasında onun gibisini görmedim. İlim, din ve nezaket sahibiydi. Bundan dolayı da kadri, makam ve ünü büyük oldu. Hakikaten kim ilim ağacı ekerse şeref meyvesini toplar, işte bu zat, herkesin kabul ettiği faziletlerin hepsini kendisinde topladı. Her güzel iş ondaydı. Hakikaten; “Zaman, onun gibisine pek rastlamadı” denilse yeridir”

Muhaddis Fethüddin Muhammed el-Ya’merî, onun hakkında şöyle buyurdu: “Onun gibisini görmedim. Ondan daha büyük bir başka zattan okumadım. Bütün ilimlere sahip bir zattı. İlimlerin bütün dallarında mütehassıstı. Hadis-i şerifleri ayırmakta, ravileri hakkında malumat sahibi olmakta akranlarından önde idi. Zamanının bir tanesiydi. Bu meseleyi en iyi bilendi” Kitap ve Sünnetten hüküm çıkarmak ve çıkarılan hükmü açıklamak konusunda iyi bir derecedeydi. Akılları durduran, başkalarının içinde boğulup kaldıkları konuları açıklamakta herkesi hayrette bırakacak bir akla ve fikre sahipti. Kadılığı esnasında verdiği kararlarla çok iyi bir örnek olmuştu. Hayırlı işlerinden bir tanesi şöyleydi: O zamanda hâkimler, mahkemeye üzerlerine bir şal alarak çıkarlardı. Kadı İbn-i Dakikulîd, üzerine yünden yapılmış bir kumaş alarak çıktı. Bu hâl, ondan sonra diğer kadılar tarafından devam ettirildi. Zamanının idarecilerine mektup yazarak, onlara nasihat eder kötülüklerden sakındırır, Allahü tealanın emir ve yasaklarına uymalarını tavsiye ederdi. İhmim şehri kadısı Muhlis Behnisî’ye yazdığı mektubu meşhurdur. Hakkı ve hakikati her yerde kabul ederdi. İnsaf sahibi bir kimse olup muhatabının kendisine üstünlüğünü hiç çekinmeden söyler, onu takdir ederdi. Devlet adamlarına da ziyaretlerde bulunur, onlara emr-i ma’rûf yapardı. Birgün Mısır sultanını ziyarete gitti. Mısır Sultanı Laçin, kendisini makamında bekliyordu. Şeyh hazretlerinin yavaş yavaş yürümesi üzerine, vazifeliler, sultanın beklemekte olduğunu, acele etmesini söylediler. O da; “Hızlı yürümek borcum mu?” dedi ve sultanın yanına varınca doğru, sultanın oturduğu tahta oturdu. Halbuki o tahta sultandan başkası oturamazdı. Sonra kalkıp oradan indi ve üstünü sildi ve ellerini yıkadı. Sultan ellerini öptü. Şeyh hazretleri, bunun üzerine sultana buyurdu ki: “Bu hareketinin, âlimlere gösterdiğin tevazunun bereketini görürsün” buyurup Sultana hayır duada bulundu.

İbn-i Dakikulîd; geceleri uyumazdı. Bazen sabahlara kadar aynı ayetleri okuyarak, Allahü tealanın büyüklüğünü tefekkür ederdi. Hatta birgün Müminun suresini okurken, bu surenin 101. ayetini ta güneş doğuncaya kadar tekrar etmişti. İbnü’l-Kettanî anlatır: “Birgün huzuruna çıkmıştım. Bana ciltli bir kitap verdi ve; “Geçtiğimiz gece mütalaası ile meşgul olduğum kitaptır.” buyurdu.

İbn-i Dakikulîd’in Makamı’nın girişi (sağda) ve İbn-i Dakikulîd’in kabri (solda).

İmam-ı Sübkî, İbn-i Dakikulîd’in ilminin, tahmin edilenden çok ileri olduğunu bildirdikten sonra buyuruyor ki: “Mısır’ın Kus şehrindeki Necibiyye Medresesi kitaplığında, zamanın en seçme kitapları bulunurdu, İbnü’l-Kusar’ın 30 ciltlik Uyunü’l edille isimli eseri de bunlardan biriydi. Bu kitaplarda İbn-i Dakikulîd’in okurken koyduğu işaretleri vardı. Sabikıyye Medresesi kitaplığındaki kitaplarda da aynı işaretler vardı. Vahidî’nin Besit’inde, Kebir isimli kitapta, Mu’cemü’t-Taberanî’de, Tarihü’l-Hatib’de, Beyhekî’nin Sünen-i kebir’inin her bir cildinde aynı şekilde İbn-i Dakikulîd hazretlerinin bunları tetkik ederken koyduğu işaretleri gördüm”

Kitap okumaya, bilhassa fıkıh kitaplarına çok düşkündü. Siraceddin ed-Denderavî şöyle haber verdi: Rafi’î’nin Şerh-i kebir’i piyasaya çıkınca 1000 dirhem vererek İbn-i Dakikulîd hazretleri bu kitabı satın almıştı. Bu kitabı mütalaa etmek için namazların sadece farzlarını kılıyordu. Kitabın mütalaasını bitirinceye kadar böyle yaptı.”

Kitaplarında zikrettiği garip hadiseler, değişik yorumlar ve nakiller, diğer birçok kitapta yoktur. Araştırma ve incelemesi fevkalade yüksekti. Bu konuda kendisine denk hiçbir araştırıcı yoktu. Bunu, kendisini sevmeyenler, kusur bulanlar da kabul etmiştir. Kadı Zeyneddin anlattı: “Şeyh, bir defasında Mısır’a geldi. Sonra Kahire’ye gitmeyi isteyince; “Yanında Vesit isimli kitap bulunanız var mı?” diye sordu. Birisi ciltli şekilde Vesit’i ona verdi. O da bir sayfasını açtı. Sonra biz, onunla derse gittik. Derste, o sayfayı açıkladı. Esirüddin; “O kadar geniş açıklıyordu ki her bir lafzına bir cüz (20 sayfa kadar) açıklama yapıyordu. Birçok hadisleri rivayet silsilesi ile beraber okuyordu. Bu açıklamalarında, birçok maddî ve manevî konular bildiriyordu. Ben öyle anladım ki o, içtihat derecesinde bir ilme sahipti” dedi.

İbn-i Dakikulîd’in ahkam hadislerle ilgili yazdığı Elİmam fî marifeti ehadisi’lahkam adlı eserinin kapak sayfası (sağda) ve İhkamü’l-ahkam şerhu umdeti’l-ahkam adlı eserinin kapak sayfası (ortada) ve Şerhu’l-erbeine hadisen Neveviyyen adlı eserinin kapak sayfası (solda).

Açıklamaları, çok geniş ve ilmî hazinelerdi. Bazen konusu ağır olan hususları açıklamak için birçok faydalı bilgileri bildirir, konuyu anlaşılabilir hale getirmek için meselenin en ince teferruatına kadar dalardı. Bunu belirtmek için Şemseddin Muhammed bin el-Kammah şöyle bildirmiştir: “Biz birçok dersinde bulunduk. İlmam isimli eserini açıklar, bir kelimesi için çok uzun açıklamalarda bulunurdu”

Şihabeddin Ahmed bin İdris el-Karafî el-Malikî; “Şeyh İbn-i Dakikulîd hazretleri, kırk sene sabah namazına kadar hiç uyumadı. Kuşluk vaktinde bir miktar yatar, böylece dinlenirdi” derdi. Her zaman kendisini hesaba çeker, nefis muhasebesi yapardı. Kıyamet günü hesabını vermek mecburiyetinde kalacağı hiçbir sözü söylememeye, hiçbir işi yapmamaya gayret ederdi. Ömrünün sonlarına doğru, 695 (m. 1295) yılında Kus kadılığını kabul etmesi ve kadılık yapması sebebiyle bazı kimselerin dedikodusuna hedef oldu. Bu yüzden sıkıntılara maruz kaldı. Bu sıkıntılara, sabırla ve teslimiyetle göğüs gerdi. İnsanlara karşı olan affı ve merhameti herkesin takdirini kazandı.

Burhaneddin el-Mısrî anlatır: “Kus şehrinde uzun zaman ikamet ettim. Bir vakfın mütevellisi idim. İbn-i Dakikulîd’in kardeşi Şemseddin, bunu elimden alıp bir başkasına verdi. Bu hadise benim bir hayli ağrıma gitti. Şeyh İbn-i Dakikulîd hakkında bir hiciv yazdım. Bir defasında arkasında gidiyordum, birden bana döndü ve; “Ey fakih! Bana gelen haberlere göre beni hicvetmişsin” dedi. Ben bunun üzerine bir müddet sustum. O devam ederek; “Hicvini oku” dedi ve ısrar etti. Ben de; “Yazıklar olsun züht senden tamamen gitmiş. Anladım ki sen göründüğün gibi değilsin. Dünyaya yöneldin, dünya adamları ile oturup kalkıyorsun. Eğer bunda cebr olsaydı, o zaman mazur olurdun” dedim. Bu hicvi dinledikten sonra bir müddet sustu. Sonra; “Seni böyle söylemeye teşvik eden nedir?” dedi. Ben de; “Ben fakir bir adamım. Bir vakfın işlerini yürütüyordum. Bunu benden falan kişi aldı” dedim. “Bu durumu bilmiyordum. Sen yine eski işindesin” dedi. Ben de eski işime yine bir müddet devam ettim. Bu esnada hacca gitmeyi arzu ettim, izin istemek için yanına gittim. Arkasında durdum. Bana dönerek; “Başka hicivlerin var mı?” buyurdu. Ben de; “Yok, yalnız hacca gitmek istiyorum. Müsaadenizi almak için geldim” dedim. “Selametle git. Sana kızgın değiliz” buyurdu.

Çok cömert bir zattı. Değişik vakitlerde, çeşit çeşit mal ve parayı sadaka verirdi.

İbn-i Dakikulîd’in El-İlmam bi ehadisi’l ahkâm adlı eserinin yazma nüshasının kapak sayfası (sağda) ve ilk sayfası (ortada) ve müellin bu esere yaptığı şerhin matbu nüshasının kapak sayfası (solda). Yazma nüsha Melik Suud Üniversitesi Kütüphanesi No: 1282’de kayıtlıdır.

Hadis öğrettiği talebelerinden Muhammed bin Havasibî anlatır: “Hocam bana her zaman bir şeyler verirdi. Birgün hiçbir şeyim kalmamıştı. Bunun üzerine bir kâğıda; “Hizmetçiniz Muhammed el-Kusî çok ihtiyaç içinde kalmıştır” diye yazdım. Kendisine gönderdim. O da benim için bir şey yazdı. Sonra ikinci günü ben tekrar; “Hizmetçiniz İbnü’l-Havasibî” diye yazdım. O da benim için bir şey yazdı. Sonra üçüncü gün oldu, ben tekrar, “Hizmetçiniz Muhammed” diye yazdım. Bunun üzerine beni çağırıp; “İbnü’l-Havasibî kimdir?” dedi. “Bendenizim” diye cevap verdim. O, tekrar; “Kusî kimdir?” diye sordu. Ben de yine; “Bendenizim” dedim. Bunun üzerine; “Farklı isim kullanmak suretiyle beni kandırmış oluyorsun?” buyurdu. Ben de; “Zaruret durumu efendim” dedim. Bu cevabıma tebessüm etti ve yine bir şeyler verdi. Sonra: “Benden bir şey istemenin usulü şudur, istemek, dinimizin müsaadesi dahilinde olursa; ben cimri olamam” buyurdu.

İbn-i Dakikulîd, 701 (m. 1302)’de vefat ettiği zaman bütün insanlar ona karşı vazifelerini yapmak için koştular. Mısır askerî birlikleri, bölükler hâlinde namazını kıldılar. Zamanın meşhur şairleri, onun için mersiyeler yazdılar. Her biri, bu büyük âlimin vefatından duyduğu üzüntüyü dile getirmeye çalıştı.

İbn-i Dakikulîd pek çok talebe yetiştirdi. Allahü tealanın dinini daha çok kimsenin öğrenmesi için gayret sarf eyledi. Kendisinden; Kadılkudat Şemseddin Muhammed bin Ebü’l-Kasım Tunusî, Kadılkudat Şemseddin Muhammed bin Ahmed, Kadılkudat Alaeddin Ali bin İsmail Konevî, Esirüddin Ebu Hayyan Muhammed Gırnatî, İbn-i binti Ebu Sa’id, Taceddin Muhammed bin Düşnavî, Fethüddin ibni Seyyidünnas Ya’murî, Şerefeddin Muhammed bin Kasım İhmimî, Kutbüddin Abdülkerim bin Abdünnur Halebî ve daha birçok âlim, hadis-i şerif ve diğer ilimleri tahsil etti. İbn-i Dakikulîd, Mısır’ın belli başlı medreselerinden olan, Fazıliyye, Kâmiliyye, Salahiyye ve Kus Darülhadisi gibi medreselerde taliplerine ilim öğretti.

Camiu keramati’l-evliya kitabının müellifi olan Yusuf bin İsmail Nebhanî, İbn-i Dakikulîd’in kerametlerinden ve yüksek hâllerinden şöyle bahseder:

“Moğolların İslam memleketlerine doğru gelmesi üzerine, sultanın, ulemanın toplanıp Buharîi şerif’i okumalarına dair mektubu Mısır bölgesine geldi. Bunun üzerine Buharî-i şerif okunmaya başlandı. Buharî-i şerif’in büyük bir kısmı okunduktan sonra geriye kalan bir oturumluk okuma Cuma gününe tehir edildi. Cuma günü olunca İbn-i Dakikulîd, Buharî-i şerif’i okuyanlardan birisine; “Buharî-i şerif’i okuma işini ne yaptınız?” diye sorunca; “Bir miktar kaldı. Onu da bugün tamamlayacağız” diye cevap verdi. Onlara; “Dün ikindi vakti işin neticesi belli oldu. Şöyle şöyle oldu” dedi. Nitekim İbn-i Dakikulîd’in dediği gibi oldu. Mısır’da savaş durumunda olan Moğol askerleri geri çekildi. Onların tehlikesi, Allahü tealanın izni ve Buharî-i şerif’in bereketiyle uzaklaştırıldı.

Büyüklerin hâlini anlamayan bir kimse, İbni Dakikulîd’e karşı edepsizlik yaptı. Uygun olmayan sözler söyledi. İbn-i Dakikulîd onun fazla yaşamayıp üç gün sonra vefat edeceğini söyledi ve yanındakileri teskin etti. Dediği gibi, o edepsiz kimse, üç gün sonra vefat etti.

İbn-i Dakikulîd’in kardeşine eziyet edildi. Bu hadiseyi duyunca çok üzüldü. Gaipten bir ses, o kötülüğü yapan kimsenin helak olacağını söyledi. Çok geçmeden o kimse vefat etti.

Bir kimse, İbn-i Dakikulîd’den para istemeye gelmişti. İbn-i Dakikulîd kendisinde para kalmadığını, bittiğini söyleyince o şahıs; “Sen insan kayırıyorsun. Eğer senin şehrinden, Kus halkından olsaydım, bana istediğim parayı verirdin” dedi. İbn-i Dakikulîd onun sözüne çok üzüldü. Biraz sonra o şahsın katırı, tekmesiyle sahibinin ölümüne sebep oldu.

Yine bir kimse İbn-i Dakikulîd’i çok üzdü. Yüzüne karşı çok kötü şeyler söyledi. İbn-i Dakikulîd hiç cevap vermedi. O şahıs, vefatına kadar başını beladan kurtaramadı.

En büyük kerameti, Allahü tealanın dinine sarılması, Resulullah Efendimizin sünnet-i şerifine tâbi olması, Selef-i salihîn’in yolunda olması idi. “Yaptığım bir iş ve söylediğim bir söz olmasın ki yarın kıyamet gününde Huzur-i İlahî’de cevabını hazırlamamış olayım” buyurur, böylece diğer insanlara örnek olurdu.

Emir Seyfeddin Hussamî anlatır. “Birgün sahraya çıkmıştım. İbn-i Dakikulîd’i, titrer ve korkulu bir vaziyette, kabir başında okuyor, dua ediyor ve ağlıyor bir vaziyette buldum. Sebebini sordum. Buyurdu ki: “Şu anda yanında bulunduğum kabirdeki zat, dostlarımdandı. Benden ders alırken vefat etti. Dün gece rüyamda gördüm. Hâlini sordum. Dedi ki: “Beni niçin bu kabre koydunuz? Kaplan gibi yırtıcı, benekli bir köpek kabrime geldi. Beni korkutmaya başladı. Çok korktum. Bu esnada sevimli yumuşak bir zat geldi ve köpeği kovdu. Bana arkadaşlık ederek yanıma oturdu. Bunun üzerine ona; “Sen kimsin?” dedim. O da; “Her Cuma günü okuduğun Kehf suresinin mükâfatıyım” dedi”

İbni Dakikulîd buyurdu ki: “Kadı o kimsedir ki her işe kıymetine göre değer verir. Her bir duruma da ancak layık olduğu hakkı verir”

Buyurdu ki: “Allahü teala, Tahrim suresi 6. ayet-i kerimesinde mealen buyuruyor ki: “Ey iman edenler! Kendinizi ve evlerinizde olanları Cehennem ateşinden koruyunuz. O ateşin odunları insanlar ve taşlardır. Orada vazifeli, sert ve acımasız kızgın melekler vardır. Onlar, Allah’ın emirlerine isyan etmezler. Ne ile emrolundularsa onu yaparlar” İşte bu ayet-i kerime, din sahiplerine bildirilen bir emirdir. Allahü teala, bu nasihati kabule bizi muvaffak eylesin. Bu nasihati kabul edene, kendisine her yönüyle yaklaştıracak faziletleri ihsan buyursun”

Yazılarından en meşhuru, zamanının kadılarından İhmim şehri kadısı El-Behnisî’nin El-Muhalla’sına yazdığı mukaddimedir. Burada, Besmele’den sonra şöyle buyurmaktadır:

“Kitabıma Allahü tealaya hamd ettikten sonra başlıyorum. Rabbimiz, gözlerin hainliğini ve kalblerin gizlediklerini bilir. Dünya lezzet ve zevklerine dalıp ahireti unutarak aldanan kimseler, işledikleri günahların hemen peşinden cezalandırılmadıklarını görerek, Allahü tealanın kendilerini cezasız bırakacağını zannederler. Halbuki Allahü teala, ahiretin sıkıntıları ile insanları uyarıyor ve Hac suresi 43. ayet-i kerimede mealen buyuruyor ki:

“Rabbinin katında bir gün, sizin saydığınız bin sene gibidir” İşte bu ayetle, dünyayı ahirete tercih edenlerin pazarlıklarının yanlışlığına dikkat çekiyor. Allahü teala, bu ikazına dikkat etmemizi ve faydalanmamızı nasip eylesin. Bu nasihatları, Cehennem ateşine karşı siper edinmeliyiz. Bu tehlikeye düşmekten ve orada kalmaktan korkuyorum. Bu durumdan Allahü tealaya sığınırız. Bu ayetin bildirilmesinin maksadı; kalblere yerleşmiş olan gafletten kurtulmamızı, Rabbimize karşı mesul olduğumuz vazifeleri yapmaktan çeşitli düşüncelerle geri kalmamamızı, bizi kendisinden uzaklaştıracak bu dünyaya bağlanmamamızı bildirerek bizi uyarmakta, ibret almamızı istemektedir. Özellikle zayıf insanlara hüküm verme vazifesini alan hâkimler daha da dikkatli olmalıdır. Bu kimseler halkın nazarında büyük görünürler. Allah’a yemin olsun ki durum mühim, vaziyet vahimdir. Allah’ım bizi şaşırtma! Bir kimse, şayet ahireti arkasına atar, arzu ve isteklerine boyun eğer, bütün gayret ve düşüncelerini dünyalık işine teksif ederse bu kimsenin isteğinin sonu makam sevgisidir. İnsanların gönlünde yer etmektir. Şık gözükmek, iyi giyinmek ve insanların kendisine saygı duymalarını sağlamaktır. Bu durumda, hiçbir şekilde aşağılık hâllerini ve maksatlarının bozukluğunu hissetmezler. İşte, bunlara söylenecek söz yoktur.

İbn-i Dakikulîd’in yazdığı El-İktirah fî beyani’lıstılah adlı eserin kapak sayfası (sağda) ve neşre esas olan yazmanın ilk iki sayfası (solda).

İbn-i Dakikulîd’in yazdığı Tuhfetü’l-lebib fî şerhi’t-Takrib adlı eserin kapak sayfası (sağda) ve İbn-i Dakikulîd hakkında yapılmış Akidetü’l-imamel-müctehid Takiyyüddin bin Dakikulîd el-Eş’arî adlı eserin kapak sayfası (solda)

Nitekim Rabbimiz, Neml suresi 80. ayet-i kerimede mealen; “Sen ölülere bir şey işittiremezsin” ve Fatır suresi 22. ayet-i kerimede mealen; “Kabirde olanlara sen duyurucu değilsin” buyurdu. İşte böyle olanlar, hakiki ölülerdir. Allah’tan kork! Şuara suresi 218. ayet-i kerimede mealen; “Kalktığın vakit Allah seni görmektedir” buyuruldu. Bütün isteklerini Allah’ın rızasına muvafık eyle. Allah’ın ihsanından mahrum olan kimse merhamet olunmuş değildir. Ben ve siz, Habib-i Acemî’nin dediği gruptanız. Nitekim ona birisi şöyle demişti: “Keşke yaratılmasaydık” O da buna cevaben buyurdu ki: “Mademki yaratıldınız, size emredilenleri yapıp kurtulun” Eğer bütün bunlardan sonra hâlâ işin tehlikesini anlamadıysan ve bu tehlikeyi idrak etmekten dünya seni meşgul ediyorsa şu emri düşün: Peygamberimiz; “İki kişiye emir olma, yetimin malına elini sürme” buyurdu. Lâ havle ve lâ kuvvete illa billahi’l-aliyyi’lazim. Heyhat! Kalem yazmaz oldu. Allah’ın emri vaki olur ve hükmüne mâni hiçbir şey de yoktur. İşte bundan dolayı insanlar, Hazreti Ebu Bekr’den yanık ciğer kokusu hissettiler. (Yani Hazreti Ebu Bekr, bu durumları düşünerek “Ah!” demişti de nefesi yanık ciğer gibi kokmuştu) Hazreti Ömer de; “Keşke, anası Ömer’i doğurmasaydı” Hazreti Osman da bunu kabul ederek; “Kılıcını kınına sokan kişi hürdür” buyurmuşlardır. Önünde dolu hazineler bulunan Hazreti Ali de; “Bu kılıcımı benden kim satın alacak? Eğer bir gömlek satın alacak bir şey bulabilseydim, bu kılıcımı satmazdım” buyurmuştur. Bu korkudan Hazreti Ömer bin Abdülaziz’in aort damarı çatlamış ve bu korku sebebiyle vefat etmişti. Selef-i salihîn’den bazıları gevşekliğe düştüğü zaman, evlerinde bulundurdukları sopa ile kendilerini döverlerdi. Bilmiyorum, bu başı boşluğu görüyor musun? Yani biz Allah’a yakın insanlarız da onlar mı uzak idiler? Evet değerli kardeşim, bütün bu yüksek hâllere, huşu ve hudu’ ile açlığa ve susuzluğa tahammül etmek, geceleri uykudan uzak kalmakla ulaşabilirsiniz. Benim seni davet ettiğim bu yüceliğe ulaşma ve bu hâlleri kazanma yolculuğunda sana yardım edecek şey, özel bir vakit tayin edip bu vakitte zikir ve tefekkürle meşgul olmandır. Kalbinin parlaması için sana hazırlanma imkanı verecek zamanlar tespit etmen gerekir. Dünyalık işler kalbe yerleşirse bunları söküp atmak zor olur. Bunları en iyi bilen kişi, dünyalıktan yüz çevirir. Öyle ise bütün gayretini ahirete hazırlanmaya ve kabirde sual soracak meleklere cevap hazırlamaya gayret et! Nitekim, Allahü teala, Hicr suresi 92 ve 93. ayet-i kerimelerinde mealen şöyle buyuruyor: “Rabbine yemin ederim ki onları mutlaka yaptıkları şeyden hesaba çekeceğiz.”

Gayretinde bir gevşeklik görürsen, kendinde bu yüksek hâllere kavuşmaktan uzaklaşma gibi bir hâl hissedersen, Allahü tealadan yardım dile! Huzuruna el kaldır. Çünkü O, kendisine gelenleri boş çevirmez. Ve O’nun ilminde kalblerin gizlilikleri saklı değildir. Çünkü Mülk suresi 14. ayet-i kerimede mealen buyuruyor ki: “Yaratan hiç bilmez mi?” İşte bu benim sana nasihatimdir. Eğer sen taşkınlık gösterirsen, Rabbine karşı senin için vazifemi yaptığıma delilim olacaktır. Kendim ve senin için Rabbimden; nasihat kabul eden, keremine, ihsanına razı olmuş bir kalb ve zikreden bir lisan istiyorum”

İbni Dakikulîd, İbn-i Hacib’in Muhtasar’ına yaptığı şerhin mukaddimesinde buyurdu ki:

“Kur’an-ı Kerim’i bizlere indiren, doğruyu bildiren, doğru kapıları açan, sevap yollarını bizlere gösteren Allahü tealaya hamdolsun. Ben şehadet ederim ki O’ndan başka ilah yoktur. O’nun ortağı ve benzeri yoktur.

Yine şehadet ederim ki Muhammed, Allahü tealanın kulu ve Resulüdür. Uzun müddet bir peygamberin gelmediği, doğru yolun unutulduğu, insanların nefislerinin arzu ve isteklerini beğenip bunlara daldıkları, sadece dünyaya itibar edildiği, putlara tapıldığı bir sırada, Allahü teala, en şerefli ve temiz soyluların arasından Muhammed Aleyhisselam’ı seçti. O’nu, azabı ile korkutucu, hakkı kabul edip O’na itaat edene müjdeleyici yaptı. O’nu mucizelerle teyid eyledi (destekledi). Bu mucizelerle O’nun Peygamberliği hakkındaki şüpheleri hakikat nurları ile aydınlattı. Kalbler mutmain oldu.

Bu eser, hükümleri, helali ve haramı bildirir. Bu esere çok ihtiyaç olduğundan, böyle bir eseri meydana getirmek için bütün gayreti, gücü ve imkanları bunun için sarf etmeyi icab ettirir. Çünkü bu bilgilerin mühim meselelerden olması, onlardan bahsetmenin, onları anlatmanın ne kadar zor olduğunu gösterir ve Allahü tealanın rızasına uygun hüküm vermek için çok dikkatli olmayı, bu hususta düşülecek hatalardan korkmayı gerektirir.

İşte hükümleri, doğru ve dinin sahibinin muradı üzere verebilmek gerçekten pek zordur. Sonra insanın yaratılışında var olan noksanlık, devamlı çalışma ve çeşitli düşünceler sebebiyle zihinde meydana gelen yorgunluk ve insanın şahsî ve umumî muhtelif meseleler üzerinde düşünmesi sebebiyle zihin meşguliyeti de nazar-ı itibara alınırsa hükümlerle ilgili hususlar hakkında doğru olarak söz söyleyebilmenin ağır bir iş olduğu açıkça görülür.

Selef-i salihîn bu korkulu yola girmişler, ancak; onlar, bu yolda çok dikkatli olarak herhangi bir hataya düşmekten, yanlış bir iş yapmaktan korkarak yürümüşlerdir. Bu hususa o kadar titizlik göstermişler ki takvalarının çokluğundan dolayı, sorulan fetvaları birbirlerine havale etmişler, sorulan birçok sualden sadece birkaçına cevap vermişler, diğerlerini bilmediklerini söylemişler. Sorulan suallere yanlış cevap verdilerse yarın ahirette hâllerinin ne olacağını düşünerek gözyaşları dökmüşler, bu meseleyi iyice araştırmadan, üzerinde konuşmamışlardır.

Fakat onlardan sonra iş, bu hususlarda müsamahalı hareket etmeye döndü. Kalemlerden ipler çözüldü. Yanlış sözler söylendi. Selef-i salihîn’in fetva verirkenki sakınma ve korkmaları ortadan kalktı. Eğer birisine bir mesele sorulur da o da yanlış cevap vermekten korkarak duraklama gösterirse cahil veya vesveseci olarak kabul edildi. Süratli ve çabuk cevap vermek; ilmin çokluğu olarak, cevap vermekten çekinmek ve geri durmak ise; bilginin azlığına delil olarak kabul edildi. Bu hususta söz sahibi olanlar için iki hâl ortaya çıktı; ya onlar Selef-i salihîn’den daha âlim olduklarını iddia edecekler yahut da kalblerine Selef-i salihîn’in kalblerine gelen Allah korkusunun gelmediğini kabul edecekler. Bu ise yarın kıyamet gününde perişan olmayı icab ettiren bir şeydir”

Gece sabahlara kadar ibadet etmek, Kur’an-ı Kerim okumak ve kitap mütalaa etmekle meşgul olan İbn-i Dakikulîd, gecede bir veya iki cilt kitabı mütalaa ederdi.

İbn-i Dakikulîd’in edebî yönünü anladan İbn-i Dakikulîd Hayatuhu ve Divanuhu adlı eserin kapak sayfası.

Eserleri:

Ömrü boyunca birçok kitap yazdı. İslam âleminde meşhur olmuş kitaplara, pek faydalı şerhler ve ilaveler yaptı. Şiir ve nesirin her dalında eser yazdı. Eserlerinden bazıları şunlardır:

1-El-İmam fî marifeti ehadisi’l-ahkam: Hacimli bir eser olup yedi, yirmi ve yirmibeş cilt olduğu gibi rivayetler vardır. Eserin bir kısmının İbn-i Dakikulîd’i sevmeyenler tarafından imha edildiği rivayet edilir.

2-El-İlmam bi ehadisi’l-ahkâm: Bir önceki eserin özeti durumundadır. Eser son olarak 1994’te Riyad’da basılmıştır. Çeşitli şerhleri yapılmıştır. Bizzat müellifin yaptığı şerh 1997’de Riyad’da basılmıştır.

3-İhkamü’l-ahkam şerhu umdeti’l-ahkam: Ahkam hadislerini ihtiva eder. Son olarak 1987’de Beyrut’ta basılmıştır.

4-El-İktirah fî beyani’l-ıstılah ve ma üdife ila zalike mine’l-ehadisi’l-ma’dude mine’s-sihah: Hadis usulü ile alakalıdır. 1996’da Beyrut’ta basılmıştır.

5-Şerhu’l-erbeine hadisen Neveviyyen: İmam-ı Nevevî’nin kırk hadisle ilgili eserinin şerhidir. 1984’te Beyrut’ta basılmıştır.

6-Erbaune hadisen tüsaiyyete’l-isnad: Bir nüshası Darü’l-kütübi’l-Mısriyye’de bulunmaktadır.

7-Tuhfetü’l-lebib fî şerhi’t-Takrib: Şafiî fıkhı ile alakalıdır. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Harput Kısmı No: 387’de vardır.

8-Akidetü İbn-i Dakikulîd: İtikat kitabıdır. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Şehid Ali Paşa Kısmı No: 1803’te vardır.

İbn-i Dakikulîd’in şiirleri toplanarak İbn-i Dakikulîd hayatühü ve Divanuh adıyla 1960’ta Kahi-re’de yayınlanmıştır. Müellifin kaynaklarda geçen diğer eserleri de şunlardır: Tabakatü’l-huffaz, El-Emalî, Et-Teşdîd fi’r-red ala gulati’t-taklid, Şerhu Muhtasarı İbn-i Hacib, Şerhu’l-Umde, Şerhu Uyuni’l-mesail, Şerhu Muhtasari’t-Tebrizî, Şerhu Unvani’l-Vüsul, Şerhu Mukaddimeti’l-Mutarrizî, Şerhu’l-Mahsul, İktinasü’s-Sevanih, Divanü hutab vb.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası