İBN-İ HAFİF

Muhammed bin Hafif eş-Şirazî Evliyanın büyüklerinden.
A- A+

Evliyanın büyüklerinden. Künyesi, Ebu Abdullah olup, adı Muhammed bin Hafif eş-Şirazî'dir. Şiraz'da doğup, orada yaşamıştır. Zamanın Şeyhü'l-meşayıh'ı (şeyhlerin şeyhi) idi. Zahirî ilimlere vakıf, hakikatlere dair geniş bilgiye sahip, büyük bir ifade gücüne malik bir zattı. İbn-i Hafif, Ebu Talib Hazrec-i Bağdadî'nin talebesiydi. Kettanî, Yusuf bin Hüseyin er-Razî, Ebü'l-Hüseyin Müzeyyen, Ebü'l-Hüseyin ed-Dirac, Tahir-i Makdisî, Ebu Amr Dımaşkî, Hallac-ı Mansur, Cüneyd-i Bağdadî ve birçok âlimin sohbetlerinde bulunmuş, onlardan ilim öğrenmiştir. Kelam ilmini İmam-ı Eş'arî'den öğrenmiştir. 371 (m. 983) senesinde Şiraz'da vefat etti. Kendisinden ise, Ebü'l-Fadl Muhammed bin Ca'fer el-Husaî, Muhammed bin Hüseyin es-Sülemî, Ebu Nuaym İsfehanî ve Ebu Bekr Bakıllanî ve birçok âlim hadis-i şerif rivayet etmiş ve ilim öğrenmiştir.

İbn-i Hafif, Allahü tealaya çok ibadet ederdi. Bazen bir rekatte on bin İhlas-ı şerif okurdu. Genellikle sabahtan akşama kadar bin rekat namaz kılardı. Çok sadaka dağıtır, bazen halkın yanına çıkacak elbisesi kalmazdı. Her sene kırk defa riyazete çekilirdi. Vefat ettiği senede kırk defa riyazete çekilmiş, bunların sonuncusunda vefat etmişti.

İbn-i Hafif hazretlerinin gıdası her gece sadece yedi kuru üzümdü. Hizmetçisi yedi tane üzüm hazırlar ve onu yerdi. Bedenen hafif, ruhen yüksek bir hâle sahipti. Hizmetçisi bir gece sekiz üzüm verdi. Farkına varmadan bu sekiz kuru üzümü yedi. Kendinde, önceki ibadet ve zikir zevkini bulamayınca, hizmetçisine sorup yedi yerine sekiz verdiğini öğrendi. Hizmetçiye; “Bundan sonra sen benim dostum değilsin! Dost olsaydın bunu yapmazdın!” diyerek, hizmetinden uzaklaştırdı. Bu vazifeyi başka bir talebesine verdi.

Tasavvufta yetişmesini şöyle anlatmıştır: “Karşılaştığım ve elinde tövbe ettiğim ilk zat, Ebü'l-Abbas Ahmed bin Yahya hazretleridir. Önce bana hadis-i şerif yazmayı emretti. Sonra tasavvufta yetiştirdi. İlk muamelesi şöyle oldu: Beni çarşıya götürdü. Bir mescidin önünde oturup, et satan bir kasap geçinceye kadar bekledi. Kasaptan bir parça et satın aldı. Eti benim elime verip; “Bunubizimevegötür, bırakgel!” dedi. Eti elime aldım. Fakat insanlardan utanıyordum. Mescide girdim eti önüme koyup, bir hamal tutup onu taşıttırsam mı diye düşünüp, Allahü tealanın yardımı ile; “Şeyh hazretlerine muhalefet etmeyeceğim. Emrini yerine getireceğim.” diyerek eti alıp götürmek için dışarı çıktım. İnsanlar bana bakıp; “One?” diye sordukça, utancımdan bir şey söylemiyordum. Eve varıp eti bırakıp geri döndüm. Utancımdan iyice terlemiştim. Hocamın yanına gelince, bana; “Ey evladım! İnsanlar seni melik çocuğu olarak bilip hürmet gösterirler. Nefsin o eti taşımaktan ne hale geldi?” diye sordu. Ben de hadiseyi aynen anlattım. Tebessüm edip; “Ey evladım! Senin işinden dolayı Allahü tealaya hamdettim. Bunun karşılığını ilerde göreceksin.” buyurdu.”

DEVEYİ DAMA ÇIKAR!

Vefat etmeden önce on yedi gün hiçbir şey yemedi. Ağzından misk gibi güzel bir koku yayılıyordu. Huzurunda bulunanlar; “Böylesine güzel kokuya hiç rastlamadık.” dediler. Ahmed bin Muhammed şöyle anlatmıştır: Bir defasında kulunç hastalığına yakalanmıştım. Sıhhatime kavuşmak için tabiplere gidip ilaç aldım. Ne kadar uğraştıysam hastalıktan bir türlü kurtulamadım. Bir gece rüyamda İbn-i Hafif hazretlerini gördüm. Bana; “Sana ne oldu?” diye sorunca; “Bu hastalık beni aciz bıraktı. Tabipler de çare bulamadı.” dedim. Bunun üzerine; “Üzülme. Yarın o hastalıktan kurtulacaksın. Artık acı çekmeyeceksin.” buyurdu. Uyanınca, üzerimde hastalıktan eser kalmamış, tam sıhhate kavuşmuştum.

Kendisi şöyle anlatır: Bir gün hacca gitmek için yola çıktım. Bağdat'a geldiğimde, Cüneyd-i Bağdadî'yi ziyaret etmedim. Çöl yoluna çıktığımda çok susamıştım, yanımda bir ip ve su kovası vardı. Bir kuyu gördüm. Bir ceylan bu kuyudan su içiyordu. Kuyunun başına geldim ve suyun dibe çekildiğini gördüm. Susuzluğa dayanamayarak, “Ya Rabbî! Bu kulunun şu ceylan kadar da mı değeri yoktur?” dedim. Sonra şöyle bir ses duydum. “O ceylanın yanında, ipi ve kovası yoktu. O bize güveniyordu.” Bunun üzerine ipi ve kovayı attım ve yoluma devam ettim. Bir süre gittikten sonra yine bir ses; “Ey İbn-i Hafif! Biz seni nasıl sabredeceksin diye imtihan ettik. Şimdi geri dön ve suyunu iç.” dedi. Geri döndüğümde, kuyunun ağzına kadar su ile dolu olduğunu gördüm ve suyumu içip abdest aldım. Medine'ye varıncaya kadar hiç su ihtiyacı duymadım.

Şöyle anlatılır: İbn-i Hafif'in iki talebesi vardı. Bunların birisinin ismi Ahmed-i Mih, diğerinin ismi Ahmed-i Kih idi. İbn-i Hafif daha çok Ahmed-i Kih'i severdi. Sohbetine katılanlar bu durumu kıskanmışlardı. Bu durumu öğrenen İbn-i Hafif, Ahmed-i Kih'in daha üstün olduğunu onlara göstermek istedi. Dergâhın kapısının önünde bir deve uyuyordu. İbn-i Hafif; “Ey Ahmed-i Mih! Şu deveyi dergâhın damına çıkar.” deyince Ahmed-i Mih; “Hocam deve dama nasıl çıkarılır?” dedi. İbn-i Hafif; “O hâlde bırak kalsın.” deyip, diğer talebesine; “Ey Ahmed-i Kih! Şu deveyi dama çıkar.” buyurdu. Bunun üzerine Ahmed-i Kih, peki efendim diyerek hemen dışarı çıktı ve iki elini devenin altına sokarak kaldırmaya çalıştı, fakat kaldıramadı. İbn-i Hafif; “Ey Ahmed-i Kih, iş tamam olmuş ve hâlin öğrenilmiştir.” deyip, sohbetinde bulunanlara dönerek; “Ahmed-i Kih, Ahmed-i Mih'ten daha iyi hareket etti. Emre itaat etti ve itiraz etmedi. Bu iş yapılır veya yapılmaz diye mütalaa yapmadı. Ahmed-i Mih ise, deliller getirmek istedi ve münakaşaya tutuştu. Zahir hâlden batın hâl açıkça anlaşılır.” dedi.

İbn-i Hafif hazretlerinin Şiraz'da bulunan türbesi.

Mekke'den geri dönüşümde Bağdat'a uğradım. Cuma günü camiye gittiğimde Cüneyd-i Bağdadî'yi gördüm. Bana; “Eğer sabretseydin, su ayaklarının altından fışkıracak ve arkandan akacak idi.” dedi. Kendisi yine şöyle anlatır: Bir gün bana biri geldi ve; “Falan yerde Allahü tealaya yakın bir insan vardır. Size bir şey sormak istiyor. Fakat sizin yanınıza gelecek gücü yoktur.” dedi. Bunun üzerine ben onu görmeye gittim. Bana; “Burada acaip bir hadise oldu. Aramızda yaşayan bir çocuk vardı. Bu çocuk gündüz yemek yemez ve kimse ile konuşmazdı. Koyunları otlatmaya gittiğinde, koyunları bir tarafa bırakır, kendisi başka bir tarafta namaz kılardı. Bir gün bu çocuk hastalandı. Onun için kabilenin kenarında bir çardak yaptık. Bir süre sonra öğle vakti, çocuğun aniden yerden yükselerek, havada değirmen taşı gibi döndüğünü gördük. Annesi tutmak istedi ise de tutamadı. Çocuk gittikçe yükselerek kayboldu. Kabilemizin erkeklerini, çocuğun bir yere düşmüş olacağını düşünerek, aramaları için sağa sola gönderdik. Fakat çocuğu bulamadık.” diye anlatınca, ben anlatılanları düşünmeye başladım. Fakat o, benim bu hadiseye inanmadığımı sanarak, kabileden birçok kişiyi şahit olarak gösterdi. Mecliste biri vardı ki, bu anlatılanları dinlediği zaman buna inanmayarak; “Ey efendim! Bunların söylediği hâl mümkün mü?” diye sordu, İbn-i Hafif, “Ey Cahil adam! Burada öyle biri var ki, o durumun meydana gelmesini ve Allahü tealaya kavuşmasını bekler.” dedi.

Yine kendisi anlatır: “Gençliğimde bir zatın yanına gitmiştim. Bende açlık eseri görünce, evine yemeğe davet etti. Önüme pişirilmiş, fakat biraz tadı tuhaf et getirdi. Onu yemekten tiksindim ve yiyemedim. Benim bunu yememem üzerine o zat mahcup oldu. Ben de utandım. Daha sonra bir cemaatle yola çıktım. Bir ara yolumuzu kaybettik. Yanımızda yiyecek bir şey kalmamıştı. Birkaç gün açlığa sabrettikten sonra dayanamaz duruma geldik. En sonunda yiyemeyeceğim bir şey temin ettim. Tam bir lokma alacağım sırada, o zatın evindeki yemek aklıma geldi. Kendi kendime; “Bu, o zatın mahcup olmasına sebep oluşumun cezasıdır.” dedim. Derhal tövbe edip geri döndüm ve o zattan özür diledim.”

İbn-i Hafif hazretlerinin Adabü'l-müridin adlı yazma eserinin ilk iki sayfası. Eser, Süleymaniye Kütüphanesi Pertev Paşa Kısmı 652/2 numarada kayıtlıdır.

Kendisi şöyle anlatır: “Horasanlı bir genç, hacılara yoldaşlık ediyordu. Şiraz'a geldiği zaman hasta oldu. Yanımızda salih bir zat ile hanımı vardı. O genci, bakmaları için onların evine gönderdim. O zat, bir gün ansızın geldi. Rengi değişmiş idi. Bana; “Allahü teala ecrini yükseltsin. O genç vefat etti” deyince, ben ona, “Senin rengin niye böyle değişti?” diye sordum. “Genç dün gece bize, benim yanımdan ayrılmayınız. Bu gece benim işim tamamdır.” dedi. Ben de evde bulunan yakınıma; “Gecenin ilk yarısı sen başında bekle, gecenin ikinci yarısı ben bekleyeyim.” dedim. Nöbet sırası bana geldiğinde seher vaktine kadar gencin durumunu kontrol ettim. Bir ara uyuyakalmışım. Aniden bir ses, “Uyuyormusun? Halbuki Allahü teala senin evine, akılalmaz şeyler göndermiştir.” dedi. Titreyerek uyandım. Evimde birtakım sesler ve muazzam nuranî bir aydınlık vardı. O genç, son nefesini vermek üzereydi. Elini ayağını uzattım. Genç ruhunu teslim etti.” diye anlattı. Bunun üzerine o zata; “Bunları kimseye söyleme.” dedim ve sonra teçhiz ve defin işleriyle uğraştık.”

Şöyle naklederler. “Bir gün iki evliya uzak bir yerden İbn-i Hafif'i ziyaret için dergâhına geldiler, İbn-i Hafif'i dergâhta bulamayınca nerede olduğunu sorup, Adudü'd-devle'nin sarayına gittiğini öğrendiler. Böyle bir evliyanın sultanların sarayında ne işi var? Ne yazık ki, bu zat hakkındaki kanaatimiz çok iyi idi.” dedikten sonra; “Çarşıyı şöyle bir dolaşalım.” diye gittiler. Çarşıya vardıklarında, yırtık elbiselerini diktirmek için bir terziye uğradılar. O sırada terzinin makası kaybolmuştu. Onlara, siz çaldınız dedi. Daha sonra onları zabıtaya teslim etti. Adudü'd-devle'nin sarayına getirdi. Ellerin kesilmesi için Adudü'd-devle emir verdi. Fakat orada bulunan İbn-i Hafif, bunlar o işi yapmamıştır, diyerek onları kurtardı ve o zatlara dönerek, “Sizinkanaatiniz doğrudur. Fakat benim saraya gelmem, böyle işler içindir.” dedi. O iki zat, sonra İbn-i Hafif'in talebesi oldular.

Ebu Abdullah Muhammed bin Ber'a hazretleri diyor ki, babam ile Mekke'de parasız kaldık. Ebu Abdullah bin Hafif de yanımızda idi. Güç hâl ile Medine'ye geldik. Ben çocuktum, acıktım diyerek ağlardım. Babamı çok üzdüm. Babam dayanamadı. Hücre-i saadete gelip, “Ya Resulallah! Bu gece sana misafiriz.” dedi. Bir yana oturdu. Gözlerini kapadı. Biraz sonra, başını kaldırıp güldü. Sonra ağladı. Gözünü açıp, “Resulullah elime para verdi.” dedi. Avucunu açtı. Paraları gördüm. Bunları hem kullandık, hem sadaka verdik. Rahatça Şiraz'daki evimize geldik.

Kendisi rüyalarından birini şöyle anlatır: Bir gece rüyamda Peygamber Efendimizi gördüm. Yanıma geldiler ve mübarek ayağının ucuyla beni uyandırdılar. Kendisine bakınca buyurdular ki: “Bir kimse Allahü tealaya giden yolu öğrenir, sonra bu yoldan ayrılırsa, Allahü teala bu kişiyi, âlemde hiçbir kimseye vermediği bir azap ile cezalandırır.” Peygamber Efendimiz, iki ayak parmağının ucunda durarak namaz kılmıştı, İbn-i Hafif de bu şekilde namaz kılmak istedi. İki rekat kıldı. Fakat ikincisini eda edemedi. Gece rüyasında Peygamber Efendimizi gördü ve İbn-i Hafif'e; “Bu namaz bana hastır, sen bunu kılma.” buyurdu.

Şöyle anlatılır: İbn-i Hafif vefatı yaklaştığı zaman hizmetçisine; “Ben asi bir kul idim. Boynuma zincir vur, ayağımı da bağla, böylece yüzümü kıbleye çevir, belki Allahü teala affeder.” dedi. Ölümünden sonra, hizmetçisi vasiyetini yerine getirmeye başlayınca; “Ey gafil adam! Bizim aziz kıldığımız bir zatı, sen zelil kılmak mı istiyorsun? Sakın böyle bir şey yapma.” diye bir ses işitti.

İbn-i Hafif'in rivayet ettiği hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz; “Eğer Allahü tealanın katında, bütün dünyanın bir sinek kanadı kadar kıymeti olsaydı, kâfirlere bir yudum su vermezdi.” buyurdu. İbn-i Hafif buyurdu ki: “Nefsin kırılması Allahü tealanın dinine hizmet etmek ile olur.”

“Dört şey talebeye zarurî olarak lazımdır: Birincisi; bir binek hayvanıdır ki, bu sabırdır. İbadetlere yönelmede, günahlardan sakınmakta ve musibetlere tahammülde ona binilir. İkincisi; oturup rahat edebileceği ve korunup barınacağı geniş bir evdir ki, bu akıldır. Onunla şeytanın vesvesesinden ve nefsin helak edici muhalefetinden korunmak mümkün olur. Üçüncüsü; görenin beğeneceği güzel bir elbisedir ki, bu hayâdır. Bununla kötü iş ve sözlerden korunulmuş olur ve nefsi terbiye etmek mümkün olur. Dördüncüsü; aydınlatıcı bir kandildir ki, bu da faydalı ilimdir. Bu, talebeyi doğru yolda hidayet nuruna ulaştırır.”

“İnsanlara vasiyetim, şu altı şeyi muhafaza etmeleridir: Birincisi; ahdi (anlaşmayı) muhafaza etmektir. Ahde uymamak alçaklıktır. İkincisi; söz verince tutmaktır. Üçüncüsü; Allahü tealadan gelen bütün bela ve musibetleri, nefsine lazım bilip tahammül etmektir. Dördüncüsü; her hâlde ve her durumda, Allahü tealayı unutmamak ve O'na ibadet etmektir. Beşincisi; fakirliğine sabredip, gizlemektir. Altıncısı; Allahü tealanın yolunda, O'na kulluk etmek için bulunmaktır.”

“Salih bir insana en zararlı şey, nefsine kolaylık göstermesidir.”

“Takva, seni Allahü tealadan uzaklaştıran her şeyden uzaklaşmandır.”

“Tevekkül; olan şey ile yetinmek ve olmayan şeye razı olmaktır.”

“Kalbin olgunlaşması, Allahü tealanın zikri ile olur.”

“İman, Allahü tealanın gayba ait bildirdiği bütün şeyleri, kalbin tasdik etmesidir.”

“Tasavvuf, Allahü tealaya giden yolu bulmaktır.”

“Riyazet, nefsi hizmetle kırıp, Allahü tealaya ibadette gevşeklik göstermesine mâni olmaktır.”

“Sizden birisi beni kendi nefsinden, ailesinden, malından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe kâmil iman etmiş olmaz.” Hadis-i şerif.

ALLAH SEVGİSİ FARZDIR

Kendisi anlatır: “İbn-i Süreyc'in huzurunda fıkıh dersi öğreniyorduk; “Allah sevgisi farz mıdır, yoksa farz değil midir?” diye sordu. “Farzdır.” diye cevap verdik. İbn-i Süreyc; “Deliliniz nedir?” diye sorunca; “Tevbe suresi 24. ayetinde Allahü tealanın mealen; “Ey Resulüm, o hicreti terk edenlere de ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, hanımlarınız, akrabalarınız, kazandığınız mallar, geçersiz olmasından korktuğunuz bir ticaret, hoşunuza giden meskenler, size Allah ve Resulünden ve O'nun yolunda cihattan daha sevgili ise, artık Allah'ın azabı gelinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” buyurduğu delilimizdir. Allahü teala burada, kendi sevgisini ve Habibinin sevgisini diğer sevgilere üstün kıldı. Kendi sevgisine ve Resulünün sevgisine ortak bir sevgiye karşı azap vaat etti. Allahü tealanın azabı, ancak farzı terk etmek üzerinedir.” diye cevap verdik. Ayrıca; “Resulullah'ın sevgisi de farzdır. Bunun delili de, Resulullah Efendimizin şu hadis-i şerifidir: “Sizden birisi beni kendi nefsinden, ailesinden, malından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe kâmil iman etmiş olmaz.” buyuruldu.” dedik.”

İbn-i Hafif hazretlerinin Kitabü'l-itikad (Risaletü'l-mu'tekad) adlı yazma eserinin baş tarafı.

“Kul, ancak dünyadan yüz çevirmekle Allahü tealaya ulaşır.”

İbn-i Hafif'in talebelerine yaptığı vasiyeti şöyledir: “Bir hocaya talebe olmaya karar vermiş bir kimse, bildireceğimiz hasletlere riayet ederse (uyarsa) ve onları muhafaza ederse, nefsin isteklerinden kurtularak ve kulluk vazifesini yaparak Allahü tealaya kavuşur. Bu da Allahü tealanın ihsanı ve muvaffak kılması ile mümkün olur. Bu hasletler yirmi beş tane olup şunlardır:

İlk haslet nedamettir. Gaflet ve günahlarla geçen vakitlerine pişman olup, Allahü teala ve kul haklarından borcu olanlara ödeyip tövbe etmek.

İkincisi; kullanacağı faydalı ilimleri öğrenmek.

Üçüncüsü; sükut, halvet ve zikre devamdır. Sükut (susmak) nefsin konuşmasını (vesveseyi) önler. Halvet (yalnızlık) hislerin dağılmamasını sağlar. Zikir, kalbin tasfiyesini (saflaşmasını, temizliğini) temin eder.

Dördüncüsü; ayakta durma, oturma ve bütün hâllerinde Allahü tealanın emir ve yasaklarını düşünüp, hareketlerini ona göre düzeltmek.

Beşincisi; her işine, meşveret etmeden (danışmadan) başlamamaktır. Böylece, işin bozuk ve kötü olmasından korunur.

Altıncısı; bir din kardeşi ile birlikte bulunup, vesveselerden kurtulmak gerekir.

Yedincisi; her işinde ve sözünde sadık (doğru) olmaktır.

Sekizincisi; mide ve dili korumaktır. Çünkü, talebe şehvet sevgisine mübtela olursa, günleri gaflet ve tembellik ile geçer ve Allahü tealaya ulaşmaktan mahrum kalır. Dil konuşmaya meylederse, gönlü zikre alışmaz. Zira dilin günahı (isyanı) diğer bütün günahlardan daha çoktur.

Dokuzuncusu; bütün azalar ile, içten ve dıştan edepli olmaktır. Susmalı ve ancak lüzum olunca konuşmalıdır.

Onuncusu; üç şeye riayet etmelidir: İlki, çok acıkmayınca yememelidir. İkincisi, çok susamadıkça su içmemektir. Böylece uyku basmasından korunulmuş olur. Üçüncüsü, çok uyku bastırmadıkça uyumamalıdır.

On birincisi; kadınlarla sohbet etmekten ve bilhassa şehvet uyanmasına sebep olacak yerlerde onlarla beraber bulunmaktan sakınmalıdır. Ancak böyle yapmakla nefsin ve şeytanın şerrinden korunabilirsin.

On ikincisi; lüzumsuz veya zararlı yerlere bakmaktan gözü korumaktır. Hadis-i şerifte; “Müslümanların odalarına, gizlice ve kötü gözle bakanlar münafıktır.” buyurulmuştur.

On üçüncüsü, yemek ve uyku öncesi dahil olmak üzere, devamlı abdestli bulunmaktır. Bunun faydaları çok olup, bundan gafil olmamak lazımdır.

On dördüncüsü; zaruret hâli hariç, gaflet ehli, yani Allahü tealayı hatırlamayanlar ile beraber bulunmamalıdır ki, onların gafletleri sirayet etmesin (bulaşmasın).

On beşincisi; saliha bir hatun bulup, bir an önce onunla evlenmektir. Evlenmekte acele edin ki, akıllarınız bununla meşgul olup Allahü tealadan uzaklaşmayasınız.

On altıncısı; boş sözleri dinlemekten sakınmalıdır. Kalbin fesat ve dağınıklığı, çoğu zaman bundan doğar. Boş sözleri çok dinleyen, dünya sevgisine müptela olup, helak olmasından korkulur.

On yedincisi; “Şöyle yapsaydım, böyle olurdu. Şöyle yapmasaydım. Böyle olmazdı...” gibi sözlerden sakınmalıdır. Bunlar münafıkların sözlerindendir. “Hakk'ın dilediği oldu, dilemediği olmadı. Takdir ettiği olacak. Sadece Allahü teala bize kâfidir. O ne iyi vekildir.” diye söylemelidir.

On sekizincisi; kaçınılmaz durumlar hariç, bozuk fırkalar ve bidat ehli ile münazara etmemelidir. Bunların itikatlarını değiştirmeleri, normal olarak mümkün değildir. İlmi ve aklı az olan biri, bu münazara yüzünden sapıtabilir.

On dokuzuncusu; kimseyi azarlamamalıdır. Çünkü, Hak yolu taliplerine bu iş yakışmaz, insanlara Allahü teala için iyi davranılırsa, insanın tabiatı iyi ahlâklara alışır ve gazaplardan, olur olmaz şeylere kızmaktan kurtulur.

Yirmincisi; nefsin vesveseye kapılıp, kendisini başkalarından hayırlı (daha iyi) veya başkalarının bilmediğini biliyor olarak görmesini önlemelidir. Böylece nefsin, işlerin en hayırlı olanları ile meşgul olması sağlanır.

Yirmi birincisi; kibirden sakınmalıdır. Kibrin alameti; kendini yüksek veya başkalarını aşağı görmektir. Çok büyük bir kusurdur.

Yirmi ikincisi; ucubdan (kendini beğenmekten) sakınmalıdır. Ucbun alameti; kendini, kendi aklını ve fikrini beğenip, kimseden nasihat kabul etmemektir. Ucub sahibi, çok bildiğini sandığından çok yanılır.

Yirmi üçüncüsü; hasetten sakınmalıdır. Hasedin alameti; Allahü tealanın bir kuluna verdiği nimetlerin, o kuldan gitmesini istemektir.

Yirmi dördüncüsü; kalbini, Allahü tealayı unutturacak hiçbir şeyle meşgul etmemelidir.

Yirmi beşincisi; kalbini, diline uygun hale getirmek ve dünya sevgisini kalbinden uzaklaştırmaktır.”

İbn-i Hafif, yazdığı İtikatname'sinde şöyle buyuruyor: “Akıllı olan insan, önce itikadını düzeltir ve Rabbine ulaşmaya hazırlanır. Niyetini hâlis yapar, işlerini temiz kılar. İbadetini güzel yapar ve ahiret azığı toplar. Kendisinin başıboş yaratılmadığını bilir.

İlk önce tevhide, yani Allahü tealanın birliğine ve şeriki (ortağı) olmadığına inanmaktır. İnanır ki: Allahü teala birdir. Fakat bu birlik rakam cinsinden değildir. O birdir, fakat diğer şeyler (mahluk olan varlıklar) gibi değildir. Yarattıklarından hiçbirine benzemez. Mülkünde hiçbir şey O'nun zıddı değildir. Yarattıklarının hiçbiri O'nun aynı değildir. Cisim ve cismanî değildir. Hiçbir hadis (sonradan, yoktan var olanlar) veya hadise O'nu kaplayamaz ve kaplayamayacaktır. Eşyaya hulul etmez. Eşyada O'na hulul edemez. Olmuş, olan ve olacak olan her şeyi bilir. Henüz olmamış bir şeyin, nasıl olacağını bilir. Öncelik, sonralık ve zaman, mekan mahluklar içindir. O, zamansız ve mekansızdır. Allahü teala vardır. O, Âlimdir (bilici), malum (bilinmiş) değildir. O, kâdirdir (gücü yeten), makdur (güç yetirilen) değildir. O her şeyi görür, kendisi görülmez. Rızıkları O verir. Yaratandır, yaratılmış değildir.

Ebü'l-Hasan ed-Deylemî'nin, İbn-i Hafif hazretlerinin hayatını anlattığı Sirete'ş-Şeyhü'l-kebir Ebu Abdullah İbne'l-Hafif eş-Şirazi adlı eserinin kapak sayfası.

Allahü teala, ilim sıfatı ile âlimdir. Kudret sıfatı ile kâdirdir. O'nun isim ve sıfatları mahluk değildir. Kıyamet gününde Müminler Allahü tealayı göreceklerdir. İnsan, amelleri sayesinde değil, yalnız Allahü tealanın takdiri sayesinde Cennet'e girecektir.”

Eserleri: İbn-i Hafif'in yazmış olduğu kitapların bazıları şunlardır:

1- El-İstizkar, 2- El-Fusul fi'l-usul, 3- El-Münkatı'în, 4- Kitabü'l-lübsi'l-murakkat, 5- Kitabü'l-i'ane, 6- El-Mirac, 7- Kitabü'l-itikad: Risaletü'l-Mu'tekad ismiyle de bilinir. 8- El-İktisad, 9- El-Levami', 10- El-Müfredat, 11- Kitabü'l-belva, 12- El-Enbiya, 13- Marifetü'z-zeval, 14- El-Meşayıh, 15- Şerhü'l-fedail, 16- Vasiyetü İbn-i Hafif. 17- Adabü'l-müridîn.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları