İBN-İ HUZEYME

Muhammed bin İshak bin Huzeyme Hadis, kelam ve fıkıh âlimi
A- A+

Hadis, kelam ve fıkıh âlimi. İsmi, Muhammed bin İshak bin Huzeyme; künyesi, Ebu Bekr'dir. 223 (m. 838) senesinde Nişabur'da doğup, 311 (m. 924)'te yine burada vefat etti.

İbn-i Huzeyme; büyük hadis âlimlerinden olan İshak bin Raheveyh'i, Muhammed bin Humeyd er-Razî'yi dinledi. Fakat rivayette bulunmadı. Çünkü o zaman henüz küçüktü. Fakat, Mahmud bin Gaylan, Muhammed bin Eban el-Müstemlî, Ahmed bin Menig gibi daha birçok âlimden rivayette bulunmuştur.

Nişabur'da daha küçük iken, yolculuk sırasında Rey'e uğrayıp burada âlimleri dinlemiştir. Bunlardan başka, Bağdat, Basra, Kufe, Şam, Cezire, Mısır ve Vasıt gibi ilim merkezlerini, ilim öğrenmek için dolaşmıştır. Ondan da; İmam-ı Buharî, İmam-ı Müslim (Sahih'inin dışındaki kitaplarında), Ebu Amr bin Hamdan, Ebu Bekr Ahmed bin Mihran el-Mukrî ve daha başka büyük âlimler rivayette bulunmuşlardır.

İbn-i Huzeyme, Şafiî mezhebindedir. Fıkıh ilmini çok iyi bilir, ilmi herkes tarafından kabul edilirdi. Daha küçük yaşta iken hadis âlimlerinden hadis-i şerif dinleyip, bu sahada pek yükseldi. Cerh ve tadil ilmini (Hadis-i şerif rivayet eden ravilerin, rivayetlerinin hangi sebeplerle kabul edilip, edilemeyeceğini inceleyen ilmi) çok iyi biliyordu. O, büyük âlimlerin bulunduğu meclislerde meseleler hakkında rahatça konuşur, cevaplarını söyler, fetvalarını verirdi. Hatta, bir mecliste, meşhur âlim Müzenî kendisine sorulan bir sual üzerine susmuş, cevabını İbn-i Huzeyme vermişti. Bunun üzerine Müzenî, suali sorana; “İbn-i Huzeyme, hadisi benden daha iyi bilir.” demiştir.

İbn-i Hibban onun için; “Yaşadığı asırda Sünnet-i seniyyeyi, onun asıl lafızlarını ve ilave edilen kısımları çok iyi bilendir. Hatta, bütün Sünnet-i seniyyeyi gözünün önünde gibi bilen İbn-i Huzeyme'nin bir benzerini bu asırda görmedim.” der. Kaffal eş-Şaşî ise; “İbn-i Huzeyme, hadis-i şeriflerin manalarını ve onlardaki incelikleri cımbızla çeker gibi çıkarırdı.” demektedir.

Ebu Zekeriyya Yahya bin Muhammed bin Yahya et-Teymî anlatıyor: “Emir Ebu İbrahim İsmail bin Ahmed Nişabur'a gelince, İbn-i Huzeyme ile beraber onu karşıladık. Kendisine zamanın âlimlerinden Ebu Amr el-Haffaf ve şehrin diğer ulemasını (âlimlerini) takdim ettik. Bunlar arasında büyük âlim Ebu Bekr Carudî de vardı. Emirin, daha önce bu âlimlerle görüşüp tanışması olmadığı için, Carudî'yi İbn-i Huzeyme zannetti. İbn-i Huzeyme'yi tanımıyordu. Daha sonra İbn-i Huzeyme'yi kendisine takdim etmemize rağmen, emir, diğerlerine yaptığı iltifatı ona yapmadı.

Ebu Amr, emirin solunda idi. Emire bir şeyler anlatıyor idi. Bu sırada emir, Ebu Amr'a fey ile ganimet arasındaki farkı sorunca, Ebu Amr; “Bu suali üstadımız, İbn-i Huzeyme hâlleder.” dedi. Emir işin farkına yeni varmıştı. Kapıcıya İbn-i Huzeyme'yi çağırmasını emretti. Gelince, kendisini çok iyi karşıladı. Onu kucakladı. İlk karşılaşmada, kendisine gereken alakayı göstermediğinden dolayı kusuru için özür diledi. Sonra, aynı suali kendisine sordu.

İbn-i Huzeyme, emire mevzu ile alakalı ayet-i kerime ve hadis-i şerifleri okudu. Gerekli açıklamaları yaptı. Okuduğumuz hadis-i şerifleri saydık. Ravileriyle beraber 170 küsuru bulmuştu. Bundan dolayı emirin takdirini kazandı.”

Ebu Ali Hüseyin bin Muhammed el-Hafız; “Muhammed bin İshak gibisini görmedim. O, fıkıh ile alakalı hadis-i şerifleri, Kur'an-ı Kerim'den bir sureyi ezberleyen kimse gibi ezberlerdi.” dedi.

İbn-i Huzeyme hazretlerinin Sahihu İbn-i Huzeyme adıyla neşredilen eserinin kapak sayfası (solda), başı eksik olan yazma nüshasının 37a sayfası (sağda).

Büyük âlim Hakim; “İbn-i Huzeyme'nin faziletlerine dair yanımda yazılı çok malumat vardır.” demiştir. Taceddin es-Sübkî de, Tabakatü'l-kübra'sında şöyle der: “O, çok çeşitli ilimleri kendisinde topladı. Onunla kimse münazara edemezdi. Seçkin âlimler onunla boy ölçüşmekten âciz kalmıştır. Nişabur'da kalıyordu. Orada ilimde bir taneydi. Halbuki orada ilimde yüksek derecelere ulaşmış âlimler de vardı. Her taraftan, istifade etmek için ona gelirlerdi. Herkes ondan fetva alırdı.

Bir gün İbn-i Huzeyme'ye, “Bu kadar ilme nasıl kavuştun?” diye sordular. O, Resulullah Efendimizin; “Zemzem suyu ne için içilirse, onun içindir.” buyurduğunu söyleyip; “Ben zemzem suyunu içerken, Allahü Teâlâdan faydalı ilim istedim.” demiştir.

Yine ona; “Kendiniz için elbise yaptırsaydınız, daha iyi olmaz mıydı?” denildiği zaman; “Ben kendime pek ehemmiyet vermiyorum. Hâlbuki, birkaç elbisem bile var.” demiştir.

İbn-i Huzeyme şöyle der: “Bir eser yazacağım zaman, istihare yaparım. Eğer, hayırlı olduğuna kalbim kanaat getirirse, yazmaya başlarım.”

İbn-i Huzeyme, misafirlerine ikram ve cömertlik hususunda Hatem-i Taî gibiydi. Bir düğün ziyafeti tertip edip, bütün kasaba halkını davet etmişti. Gelen davetlilere pek çok ikramlarda bulundu. Ancak sultanlar böyle bir ikramda bulunabilirdi.

Muhammed bin Fadl derki: “Dedem Ebu Bekr hiçbir şey biriktirmez, ne varsa ilim sahipleri için sarf ederdi.”

İbn-i Huzeyme hazretlerinin Kitabü't-Tevhid adlı eserinin kapak sayfası (solda), Köprülü Kütüphanesi 259 numarada kayıtlı olan yazma nüshasının ilk sayfası (sağda).

İbn-i Huzeyme çok âlim yetiştirdi. Hatta bazı talebeleri, zamanın tanınmış âlimleri ve devlet adamları yanında parmakla gösterilir hale gelmişlerdi. Bunu çekemeyen Ehl-i Sünnet'ten olmayan bozuk itikada sahip olan Haşeviyye, Cehmiye ve Mu'tezileye mensup kişiler, İbn-i Huzeyme'nin talebelerinden bazılarını aldattılar. Onları dinî mevzularda şüpheye düşürdüler. İbn-i Huzeyme ile talebelerinin arasında fitne çıkarmaya çalıştılarsa da, Allahü Teâlâ yüce lütfu ile onlara fırsat vermedi. Ebu Bekr bin Huzeyme'ye yardım eyledi.

Hafız Zehebî, Tezkiretü'l-huffaz'da bu mevzu ile alakalı olarak şöyle der:

BİR GÜMÜŞ LİRA

Muhammed bin Hamdun ve âlimlerden bir topluluk anlattı; İbn-i Huzeyme yaşça ilerlemiş, ilmî yönden de zamanının tek âlimi derecesine erişmişti. Talebeleri hem fetva işlerinde ve hem de sultanın meclislerinde en önde geliyor, kıymetli eserler yazıyorlardı. Bu sıralarda, Mu'tezilî olan Mansur et-Tusî, İbn-i Huzeyme'nin derslerini dinlemek için gelip gidiyordu.

İbn-i Huzeyme, talebelerinin kelamî (itikatla alakalı) mevzulara dalmasına müsaade etmezdi. Mu'tezilî olan bu şahıs, vaiz birisi olan Ebu Abdurrahman ile beraber olup; “İbn-i Huzeyme, kelam ilmine müsaade etmiyor, onu yasaklıyor.” demeye başladılar. Bu hususta kendilerine taraftar bulup, talebeler arasında fitne ve fesat çıkarmaya çalıştılar, fakat muvaffak olamadılar.

Eserleri: İbn-i Huzeyme'nin 140 civarında kitabı, 100 civarında da cüz şeklinde risalesinin bulunduğu rivayet edilmektedir. Bunlardan bazıları şunlardır:

1- Es-Sahih: Fıkıh bablarına göre tertip etmiştir. Eserin dörtte biri günümüze kadar ulaşmıştır. “Sahihu İbn-i Huzeyme” adıyla 1975'te Beyrut'ta neşredilmiştir.

2- Şenü'd-dua: Dua hakkındadır. Şerhi ile birlikte Dımaşk'ta 1984'te yayınlanmıştır.

3- Kitabü't-Tevhid: Ehl-i Sünnet itikadını anlatır. Kitap, birkaç defa basılmıştır.

4- Ceyşü't-Tevşih: Kaynaklarda belirtilmemekle birlikte Tunus'ta 1967'de neşredilmiştir.

Muhammed bin İshak bin Huzeyme anlatır: “Kardeşim Ahmed, çok ibadet eden, zahit bir kimseydi. Dünya malından hiçbir şeyi yoktu. Bu hâlde iken kendini zorlar, her sene kurban keserdi. Ne kadar sıkıntı çekse, bu ibadeti terketmezdi. Bu kardeşim, dünyadan göçtü. Rüyada gördüm ki, kıyametteyiz. Bütün insanlar Arasat meydanında toplanmışlar. Aniden kardeşimi gördüm. Bir eşini görmediğim çok güzel bir at üzerinde idi. Ayrıca birçok binek huzuruna toplanmıştı. Kardeşime; “Allahü Teâlâ sana ne yaptı?” dedim. “Allahü Teâlâ beni bağışladı.” dedi. “Allahü Teâlâ nın seni bağışlama sebebi neydi?” dedim. O da şöyle anlattı: “Bir gün Cuma Camii'nde namaz kılıyordum. Cebimde bir gümüşüm vardı. Bir ihtiyar geldi. Direğin önünde durup; “Allahü Teâlâ bana bir gümüş verene merhamet etsin, borcum var. Alacaklım da beni sıkıştırıyor, kötü sözler söylüyor.” dedi. Namazı çabuk kılıp, bir gümüşü ona verdim. Beni kabre koyup, gittikleri zaman bir ses duydum. “Ey Ahmed bin İshak! Bir muhtaca merhamet ettin. Biz de sana rahmet eyledik. Yaptığın her şeyi affeyledim. Seni Cennet ve cemalime layık eyledik.” diyordu.

Kardeşime, yanındaki bineklerin ne olduğunu sordum. “Bunlar, benim kestiğim kurbanlardır. Üzerinde olduğum binek ise, ilk kurbanımdır.” dedi. “Şimdi nereye gidiyorsun?” dedim. “Cennet'e gidiyorum.”dedi ve gözümden kayboldu.”

Diğer eserlerinden bazıları da şunlardır: Kitabü'l-eşribe, Kitabü'l-İmame, Kitabü'l-ehval, Kitabü'l-iman, Kitabü'l-bir ve's-sıla, Kitabü't-Tefsir, Kitabü't-Tevbe, Kitabü't-tevekkül, Kitabü's-sadakat, Ali bin Hacer'in hadis rivayetlerini toplayan risale vb.dir.

Kitabü't-tevhid'den rivayet edilen hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır:

Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) rivayet etti: Bir kere Resulullah Efendimize et yemeği getirilmişti. Kol tarafından bir parça önüne kondu. Resulullah Efendimiz etin bu kısmını severdi. Ondan (mübarek ön dişleriyle) bir lokma kopardı. Sonra; “Ben, kıyamet gününde insanların efendisiyim. Bunun içindir, biliyor musunuz?” buyurarak, şu beyanda bulundular:

“Dünyada gelmiş geçmiş ne kadar insan varsa, hepsini Allahü Teâlâ kıyamet gününde, düz ve geniş bir meydanda toplayacaktır. Burası öyle bir yerdir ki, orada birisi seslenince sesini herkese duyurabilir. Bakan bir kimsede, mahşerde bulunanların hepsini görebilir. İşte burada güneş, (bütün hararet ve sıcaklığı ile) yaklaşır, öyle olur ki, artık insanların gam ve sıkıntısı dayanılamayacak ve tahammül olunamayacak bir dereceye ulaşır.

Bunun üzerine, insanlar birbirine; “İçerisinde bulunduğunuz şu sıkıntılı ve meşakkatli durumu görüyorsunuz. Rabbinizin katında size şefaat edecek birisine niçin bakmıyorsunuz?” diyecekler. Bunun üzerine mahşerde bulunanlar birbirlerine; “Haydi Âdem'e gidiniz.” diyecekler. Hazreti Âdem'in yanına gelerek; “Ey Âdem! Allahü Teâlâ seni yed-i kudreti ile yarattı. Sana kendi ruhundan üfledi. Meleklere emredip, onları sana secde ettirdi. Rabbine bizim için şefaat dile. İçinde bulunduğumuz şu hâli ve başımıza gelen musibeti görüyorsun.” diyecekler.

Hazreti Âdem de onlara; “Rabbim bugün celallidir. Bundan önce böylesine gazap etmediği gibi, bundan sonra da bu şekilde gazap etmez. Hem sonra, Allahü Teâlâ beni Cennet meyvesi yemekten menetmişti de, buna rağmen ben ondan yemiştim. (Artık bundan sonra size şefaat edecek durumum yok. Ben şimdi kendi hâlimi düşünüyorum): Vay nefsim, vay nefsim! Siz, benden başka bir şefaatçi bulup, ona gidiniz. Nuh'a gidiniz.” diyecek. Onlar da Hazreti Nuh'a gidecekler ve; “Ey Nuh! Sen, Allahü Teâlâ dan başkasına ibadet eden insanlara gönderilen resullerin şüphesiz büyüklerindensin. Allahü Teâlâ seni Kur'an-ı Kerim'de; “Çok şükreden kul.” diye isimlendirdi. (Ne olur) Rabbinin katında bize şefaat eyle. İçerisinde bulunduğumuz ve şu başımıza gelen acıklı hâli görüyorsun!” derler.

Hazreti Nuh da onlara; “Aziz ve celil olan Allahü Teâlâ bu gün celallidir. Daha önce böylesine gazaplanmamıştır. Ve bundan sonra da böyle gazaplanmaz. Sonra, benim bir endişem var. Vaktiyle kavmimin helak olması için dua etmiştim. (Bu bakımdan, ben şimdi halim nasıl olur diye kendimi düşünüyorum): Vay nefsim, vay nefsim! Siz gidiniz, başka şefaatçi arayınız, İbrahim'e gidiniz.” der. Bunun üzerine onlar, Hazreti İbrahim'e giderler. “Ey İbrahim! Sen yeryüzündeki insanlardan, Allahü Teâlâ nın peygamberi ve Allahü Teâlâ nın dostu olan bir zatsın. Allahü Teâlâ nın nezdinde bizim için şefaateyle! Şu acıklı hâlimizi görüyorsun.” diyecekler, İbrahim de; “Bugün Rabbimin celal sıfatı tecelli etmiştir. Bundan önce böyle gazap etmediği gibi, bundan sonra böyle gazap etmez der ve onlara mazeret beyan eder. (Onun için şimdi kendi nefsimi düşünüyorum.) Vay nefsim, vay nefsim! Siz kendinize başka bir şefaatçi arayınız, Musa'ya gidiniz.” diyecektir.

Onlar da Hazreti Musa'ya gidip; “Ey Musa! Sen Allahü Teâlâ nın resulüsün. Allahü Teâlâ seni, resul yapmak ve seninle konuşmak suretiyle insanlardan üstün kıldı. Rabbinin katında bize şefaatçi ol. Gördüğün gibi, biz çok acı ve ızdırap içindeyiz.” Hazreti Musa onlara; “Rabbim bugün celallidir. Bundan önce O, ne böyle görülmüş ve ne de görülecektir. Hem sonra ben, bir adam öldürdüm. Halbuki onu öldürmekle emrolunmamıştım. (Şimdi ben nefsimi düşünüyorum.) Ah nefsim, ah nefsim! Siz gidin, başka şefaatçi arayın, İsa'ya gidin.” der.

(Kasas suresinin 18. ayet-i kerimesinden itibaren bildirildiği üzere, Firavun'un adamlarından bir Kıbtî ile Hazreti Musa'nın kavminden bir adam dövüşüyordu. Hazreti Musa'nın kavminden olan şahıs yardım isteyince, Hazreti Musa, yardımına koştu. Göğsüne vurduğu yumrukla Kıbtî yere serildi. Ancak; “Rabbim! Şüphesiz ben nefsime zulmettim. Beni af ve mağfiret eyle.” dedi. Allahü Teâlâ da onu affetti.” mealindeki ayet-i kerime ile Hazreti Musa mağfiret olunmuştur.) Onlar da Hazreti İsa'ya gidip; “Ey İsa! Sen Allahü Teâlâ nın Resulüsün. Allahü Teâlâ tarafından Meryem'e konulan bir mucize ve mükerrem kılınmış bir ruhsun, sen beşikte daha sabi (bebek) iken insanlara konuştun. Rabbinden hakkımızda şefaat dile. Ne hâlde olduğumuzu görüyorsun.” derler.

Hazreti İsa da onlara, “Rabbim bugün celal sıfatıyla tecelli buyurmuştur. Öyle ki, daha önce bunun benzeri bir gazap ve celal görülmediği gibi, bundan sonra da benzeri görülmeyecektir.” diyecek ve o da bir mazeret beyan edecek ve; “Ah nefsim, ah nefsim.” diye endişesini bildirerek, “Benden başka bir şefaatçi bulunuz, Muhammed'e gidiniz.” diyecek. Onlar da bana gelecek; “Ey Muhammed! Sen Allahü Teâlâ nın resulü ve son peygamberisin. Allahü Teâlâ, geçmiş ve gelecekte yapılması muhtemel bütün günahlarını af ve mağfiret etmiştir. Allahü Teâlâ nın nezdinde bizim için şefaatçi ol!” diyecekler. Bunun üzerine ben, Arş-ı a'lânın altına gideceğim. Allahü Teâlâ ya secdeye kapanacağım. Secdemde Allahü Teâlâ daha önce hiçbir peygambere açıp, ilham etmediği hamd ve senaları bana ilham buyuracaktır.

İbn-i Huzeyme'nin Ali bin Hacer'in rivayet ettiği hadis-i şerifleri topladığı Hadis-i Ali bin Hacer bin İyas adlı risalesinden bir sayfa. Eser, Şam'da Zahiriyye Kütüphanesi'ndedir. İbn-i Huzeyme'nin “Kitabü't-Tevhid” adlı eserinde bildirdiği ve Ebu Hüreyre hazretlerinin rivayet ettiği, “Dünyada gelmiş geçmiş ne kadar insan varsa, hepsini Allahü Teâlâ kıyamet gününde, düz ve geniş bir meydanda toplayacaktır…” diye başlayıp devam eden, Peygamberlerin özellikle Peygamber Efendimizin şefaatinden bahseden hadis-i şerif.

Ben, banailham edildiği şekilde Allahü Teâlâ'ya hamd ve sena ederim. Sonra Allahü Teâlâ, “Ya Muhammed! Başını kaldır, iste. Dilediğin verilecektir. Şefaat eyle, şefaatin kabul edilecektir.” buyurur. Daha sonra, başımı secdeden kaldırıp; “Ya Rabbî! Ümmetim! Ya Rabbî! Ümmetim! Ya Rabbî! Ümmetim” diye ümmetim için şefaatte bulunacağım. Bunun üzerine; “Ya Muhammed! Ümmetinden hesap ve sual elüzum olmayanları Cennet kapılarından, sağ kapıdan Cennet'e koy, onlar bundan başka, Cennet'in öbür kapılarında da insanlar ile ortaktır.” buyurulacaktır.

Sonra Resulullah Efendimiz; “Hayatım yed-i kudretinde olan Allahü Teâlâ'ya yemin ederim ki, Cennet'in kapı kanatlarından iki kanadın arası, Mekke ile Himyer yahut Mekke ile Busra arası kadar geniştir.” buyurmuştur. (Himyer, San'a şehrinin eski adıdır. Mekke-i Mükerreme'ye 855 km. uzaklıktadır. Busra, Şam'ın 90 km. güneydoğusundadır. Havran mıntıkasında bir şehirdir.)

Enes bin Malik rivayet etti. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Her peygamberin ümmeti hakkında yaptığı bir dua vardır. Ben ise, duamı, kıyamet günü ümmetime şefaat için sakladım.” “Şefaatim, ümmetimden, büyük günahı olanlar içindir.” “(İnanarak) Lâ ilahe illallah diyen ve kalbinde zerre miktarı hayır bulunan kimse, Cehennem'den çıkarılır.”

Ebu Sa'id-i Hudrî rivayet etti. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Ümmetim arasında birçok kimseler vardır ki, onlardan bir kişi, insanlardan bir topluluğa şefaat eder. O topluluk onun şefaati sebebiyle Cennet'e girerler. Yine o kişilerden birisi, kendi aile ve çoluk çocuğuna şefaat eder de, onlar, onun şefaatiyle Cennet'e girerler.”

Muaz bin Cebel rivayet etti. Resulullah Efendimiz buyurdular ki: “Kim, Allahü Teâlâ'dan başka ilah olmadığına, Muhammed'in Allahü Teâlâ'nın resulü olduğuna kalbinden samimî ve doğru olarak inandığı hâlde ölürse, Cennet'e girer.”

Salim babasından rivayet etti. Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Üç kişi vardır ki, Allahü Teâlâ kıyamet gününde onların yüzüne bakmaz: (Birincisi), ana, babasına karşı gelen, (İkincisi), içki içmeye devam eden (Üçüncüsü), verdiğini başa kakan.”

Ebu Hüreyre anlatıyor: Abdullah bin Übey yüksekçe bir evin duvarı dibinde gölgeleniyordu. Bu sırada Resulullah Efendimiz oradan geçti. Bunun üzerine Abdullah bin Übey; “Ebu Kebşe'nin oğlu (yani Resulullah) bizi toz toprağa, boğdu.” dedi. Bu sözü duyan oğlu Abdullah bin Abdullah; “Ya Resulallah! Seni peygamber olarak gönderen Allahü Teâlâ'ya yemin ederim ki, istersen sana onun başını getireyim.” dedi. Resulullah; “Sakın öyle bir şey yapma. Bilakis babana iyi davran, onunla iyi geçin.” buyurdu. Abdullah bin Abdullah, iman etmeyen babasını öldürmek istiyor, fakat Hazreti Resulullah; “Babanı öldürme.” buyurup, ona bunun için izin vermiyordu.

Hibban bin Vasi, kavminin yaşlılarından bildiriyor: Bedr Muharebesi'nde Resulullah Efendimiz elinde bulunan bir çubukla ordunun saflarını tanzim ediyordu. Sevad bin Guzeyye'nin yanına gelince, çubukla onun karnına dokundu. “Ya Sevad! Hizaya gel.” buyurdu. Çünkü o, biraz ileri doğru çıkmıştı. Bunun üzerine Sevad; “Ya Resulallah, canımı acıttın. Halbuki Allahü Teâlâ seni Hak dinle, adil hareket etmen için gönderdi. Kısas yapmama izin ver.” dedi. Onun bu sözü üzerine Resulullah Efendimiz mübarek karnını açtı, “Haydi sen de benim sana yaptığım gibi yap.” buyurdu. Sevad, hemen Resulullah'ın, mübarek karnını kucaklayarak öptü. Resulullah Efendimiz; “Niçin böyle yaptın ya Sevad?” diye sorunca Sevad; “Ya Resulallah! Bildiğiniz gibi muharebeye başlıyoruz. Seninle bu son görüşmemizde, cildimin cildine değmesini istedim. Onun için böyle yaptım.” dedi.

Sa'd bin Ebu Vakkas anlattı: Dinaroğullarından bir kadının kocası, kardeşi ve babası, Resulullah ile birlikte muharebeye katılıp, şehit düşmüşlerdi. Bu kadına kocasının, kardeşinin ve babasının şehit oldukları haberi gelince, o, “Resulullah Efendimiz nerede, O'na bir şey oldu mu?” diye sordu. Orada bulunanlar; “Hayır, Resulullah'a hiçbir şey olmadı.” dediler. Bunun üzerine o kadın; “Öyleyse Resulullah'ı gözümle görmek istiyorum.” dedi. Kadına Resulullah'ı gösterdiler. Kadın, Resulullah'ı görünce; “Ya Resulallah! Sen kurtuldun ya başkası önemli değil.” dedi.

Üsame bin Zeyd şöyle anlatmaktadır. Resulullah'ın gönderdiği bir seriyyede Cüheyne kabilesinin bir parçası olan Hurfe üzerine hücum ettik. Onların içerisinde birisi vardı ki, bize pek şiddetli saldırıyor, kaçanları ise himaye ediyordu. Ensar'dan birisi ile onun etrafını sardık. Başka yapacağı bir şeyi kalmadığını görünce; “Lâ ilahe illallah.” dedi. O böyle söyleyince, Ensar'dan olan zat onu öldürmekten vazgeçti. Fakat ben onu öldürdüm. Sonra Resulullah'ın yanına geldik. Olanları anlattık. Resulullah Efendimiz; “Ya Üsame, kime güvenip de; “Lâ ilahe illallah.” diyen birini öldürdün?” diye sorunca ben; “Ya Resulallah! Ölümden kurtulmak için öyle söyledi” dedim. Tekrar Resulullah Efendimiz; “Ya Üsame! Kime güvenip de, “Lâ ilahe illallah.” diyen birini öldürdün?” diye sordu. Bunun üzerine Üsame bin Zeyd; “Resulullah'ı hak dinle yönlendiren Allahü Teâlâ'ya yemin ederim ki, Resulullah her soruyu tekrarladıkça ben, keşke o güne kadar Müslüman olmayıp, o gün Müslüman olmuş olsaydım ve onu öldürmeseydim.” dedim. Sonra, “Bundan sonra vallahi, “Lâ ilahe illallah diyeni öldürmeyeceğim.” diye söz verdim. Resulullah Efendimiz; “Benden sonra mı ya Üsame?” dedi. “Evet, benden sonra.” dedim.

Resulullah Efendimiz, İslam ordusuyla birkaç gün yürümüşlerdi. Bu sırada ordudan, Ebu Hayseme ayrılıp, geri döndü. Sıcağı pek şiddetli bir günde, ailesinin yanına geldi. Ailesi bahçedeki gölgeliklerde bulunuyordu. Etrafı sulayarak serinletmişti. Ebu Hayseme için sular soğutmuş, yemekler hazırlanmıştı. Ebu Hayseme kapıda durdu. Hanımına ve hazırladıklarına baktı. Sonra; “Resulullah güneş altında, toz toprak içinde muharebe etsin, Ebu Hayseme de, serin gölgede hazırlanmış lezzetli yemekler yiyerek hanımının yanında, malının yanında otursun. Bunu adalet de, insaf da kabul etmez, Allahü Teâlâ'ya yemin ederim ki, gölgeliğe girmeyeceğim, gidip Resulullah'a kavuşacağım. Bana azık hazırlayın!” dedi. Dediği yapıldı. O da devesini getirdi. Devesine binip, Resulullah'a ulaşmak üzere yola çıktı. Tebük'e vardığı zaman, Resulullah'a yetişti. Ebu Hayseme yolda, Umeyr bin Vehb el-Cehmî'ye rastgeldi. O da Resulullah'ın ordusuna katılmak için yola çıkmıştı. Tebük'e yaklaştığı zaman, Ebu Hayseme, Umeyr bin Vehb'e: Benim bir suçum var. Sen geride kal. Ben Resulullah'ın yanına yalnız gideceğim.” dedi. Umeyr, Ebu Hayseme'nin isteği üzerine geride kaldı. Ebu Hayseme hemen Tebük'ün yanında, Resulullah'ın yanına doğru yaklaşmaya başladı. Müslümanlar, yolda gelen birisi olduğunu, Peygamber Efendimize haber verdiler. Resulullah; “İnşaallah Ebu Hayseme'dir.” buyurdu Ebu Hayseme, devesinden inip Resulullah'a selam verdi. Resulullah ona; “Tehlikeye yaklaşmıştın.” buyurdu. Ebu Hayseme olanları Resulullah'a anlattı. Resulullah da ona; “İyi yapmışsın.” buyurup hayır duada bulundu.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları