İBN-İ KUDAME, Ebu Ömer

Muhammed bin Ahmed Salihî Hanbelî mezhebi fıkıh âlimlerinden.
A- A+

Hanbelî mezhebi fıkıh âlimlerinden. İsmi Muhammed bin Ahmed Salihî, künyesi Ebu Ömer olup İbn-i Kudame ismiyle tanınmıştır. 528 (m. 1134)'te doğdu. 607 (m. 1210) senesinde Şam'da vefat etti. Önce Kur'an-ı Kerim'i ezberledi. Ebu Amr'dan Kur'an-ı Kerim dersi aldı. Babası, Ebü'l-Mekarim bin Hilal, Ebu Temim Selman ibni Rahbî, Ebu Nasr Abdürrahim bin Abdülhâlık bin Yusuf, Ebü'l-Feth Amr ibni Ali bin Hameveyh, Ebü'l-Mealî bin Sabir, Ebu Muhammed Abdullah bin Abdülvahid el-Kenanî, Ebu Abdullah Muhammed bin Ali Harranî, Ebü'l-Fehim Abdurrahman bin Abdülaziz el-Ezdî, Yahya bin Mahmud es-Sakafî ve Muhammed bin Hamza bin Ebi's-Sakr'dan hadis-i şerif işitti. Sonra Mısır'a gidip orada da eş-Şerif Ebü'l-Mefahir Sa'id bin Hasan, El-Me'munî ve Ebu Muhammed Nahvî'den hadis-i şerif dinledi. Ayrıca Hanbelî mezhebi fıkıh bilgilerini öğrendi. Mısır'da Ali ibni Berî'den de nahiv ilmini okudu.

Kendi hattı (yazısı) ile birçok kitabı yazıp çoğalttı. Bunlardan bazıları şunlardır. Ebu Nuaym İsfehanî'nin Hilyetü'l-evliya adlı eserini, Tefsir-i Begavî, El-Mugnî, El-İbane, El-Hırakî ve Kur'an-ı Kerim'i defalarca yazdı. Bunları yazdığından dolayı hiçbir ücret almadı. Yazısı çok seri olduğundan, bir günde formalarca yazı yazardı. Hafız Abdülganî bin Abdülvahid el-Makdisî onun rivayetlerinden olan kırk hadis-i şerifi toplamıştır. Hafız ez-Ziya onun için şöyle demiştir: “Fıkıh, feraiz, nahiv ilimlerini kendinde toplamış, ilmiyle amel eden, insanların ihtiyacını karşılayan, zahit (dünyaya düşkün olmayan) bir zattı. İşittiği her duayı ezberler ve yazardı. İşittiği her çeşit nafile namazı kılardı. Dine ait ne öğrendiyse, mutlaka öğrendiği ile amel ederdi. İhtiyar olduğu hâlde devam ettiği cemaatin en dinç olanı idi. Gençliğinden beri gece yarısı kalkıp teheccüd namazı kılmış, hiç terk etmemiştir. Bir defasında bir kafile ile yolculuk yapmıştı. Yolculuk boyunca geceleri namaz kılıp kafileye bekçilik yaptı. Vefatı yaklaştığında, çok az yemek yemekten o kadar zayıflamıştı ki sanki bir deri bir kemik kalmıştı. Hanımı şöyle demiştir: “Geceleri ibadet için kalkardı. Uyku bastırınca yanında bulunan bir asa ile ayaklarına vurarak uykusunu dağıtırdı.” Ebu Muzaffer Sıbt ibni Cevzî şöyle demiştir: “O, orta boylu, güzel yüzlü, yüzünde ibadet nurları parlayan ve devamlı tebessüm eden bir zat olup çok namaz kılmaktan, çok oruç tutmaktan zayıflamıştı.”

Oğlu da şöyle anlatmıştır: “Ömrünün son günlerinde devamlı oruç tutmaya başladı. Biraz ara vermesini söylediklerinde şöyle dedi: “Günlerimi oruç tutarak geçirmeyi ganimet biliyorum, değerlendiriyorum. Belki iyice ihtiyarlayınca oruç tutamaz hâle gelirim. Ölünce de amelim kesilir.” Bir cenaze olduğunu işitse, hemen namazını kılmaya, birinin hasta olduğunu duysa, hemen ziyaretine giderdi. Dine ait bir hizmet olsa, mutlaka giderdi. Her gece ve gündüzleri de öğle ile ikindi arasında Kur'an-ı Kerim'in yedide birini tertil üzere yavaş yavaş okurdu. Sabah namazını kılınca tesbihleri çektikten sonra Kur'an-ı Kerim'den şifa ayetleri denilen ayet-i kerimeleri okurdu. Bunları ayrıca bir forma hâlinde de yazıp mihraba asmıştı. Uyku bastırmaması için alıp çok defa okurdu. Sabah namazından sonra güneş iyice yükselinceye kadar Kur'an-ı Kerim okurdu. Sonra kuşluk namazı kılardı. Biri gece, biri de gündüz olmak üzere iki defa secde yapar, bu secdelerde uzun müddet durur, dua ve tesbih ederdi. Öğle ezanı okununca öğle namazından önce her gün iki rekat namaz kılardı. Kıldığı bu namazın birinci rekatinde Müminun suresinin baş tarafını, ikinci rekatte Furkan suresinin son kısmını okurdu. Akşam ile yatsı arasında da dört rekat nafile namaz kılardı. Bu namazda Secde suresini, Yasin, Tebareke (Mülk) ve Duhan surelerini okurdu. Her Cuma gecesi, akşam ile yatsı arasında uzun bir tesbih namazı kılardı. Cuma günleri ise iki rekat nafile namaz kılar, bu namazda yüz defa İhlas suresini okurdu. Her gece ve gündüz, yetmiş iki rekat nafile namaz kılardı. Bundan başka çok virdleri, hususi yaptığı dua, zikir ve tesbihleri vardı. Her Cuma ikindiden sonra kabirleri ziyaret ederdi. Abdestsiz uyumazdı. Uyurken okunacak dua ve tesbihleri, Mülk suresini ve diğer surelerden bazılarını okurdu. Sabah namazının farzı ile sünneti arasında kırk defa; “Ya Hay, Ya Kayyum, Lâ ilâhe illa ente.” derdi. Cuma günleri gusül abdesti almayı terk etmezdi. Her Cuma mutlaka sadaka verirdi. Beraber bulunduğu kimselerin sıkıntılarını giderir, yardım ederdi. Uzakta olanların çocuklarını sorar, ilgilenir, ihtiyaçlarını karşılar, yardım ederdi. Akrabasına ve diğer fakirlere yardım eder sadaka verirdi. Elbisesinden fazla olanları dağıtır, kendisi, zaruret miktarı ile kalırdı. Bazen elbisesiz ve gömleksiz kaldığı da olurdu. Kuru ekmek yer, hasır üzerinde yatardı. Çok kere kendi ihtiyacı olan şeyleri de muhtaçlara sadaka olarak verirdi.

Bir defasında, bulunduğu belde halkından bir kısmına devamlı yiyecek vererek sıkıntılarını gidermişti. Evine bir şey geldiği zaman, gelen şeyi herkese paylaştırırdı. “Sahibi ile kabre girmeyen, sahibinin kabirde faydasını görmediği ilim, ilim değildir.” ve; “Siz sadaka vermezseniz, size de verilmez. İsteyene siz vermezseniz, başkaları verip sevabını alır.” derdi. Kaymağı çok severdi, bir defasında hazırlanıp getirildiğinde yemedi. “Onu çok sevdiğim için ona düşkün olduğum için artık onu yemeyi terk ettim.” dedi ve bir daha yemedi. İnsanlara hitap ettiğinde, kalbleri rikkate getirir, çok tesirli konuşurdu. Bazıları onun sohbetini dinlerken çok ağlayıp gözyaşı dökerdi. Son derece heybetli bir zattı. Bir talebe ondan bir mesele sormak istese, heybeti ve vakarı karşısında toparlanırdı. O, mescide girdiği zaman, talebeler susup kısık sesle konuşurlardı. Yolda oynayan çocuklar onu görseler, onun heybetinden ve ona olan sevgi ve hürmetten dolayı kenara çekilirlerdi. Bir şey emredince derhal yerine getirilirdi.

Valilere ve devlet adamlarına mektuplar yazıp muhtaçlara yardım etmelerini isterdi. Kendisine muhtaç bir kimse gelince bir mektup yazıp valiye gönderirdi. Bir gün valilerden biri ona; “Sen bize, yardım etmeyi arzu etmediğimiz kimseleri de gönderiyorsun. Fakat senin mektubunu geri çevirmek istemediğimizden yardım ediyoruz.” deyince valiye şöyle dedi: “Biz, bize gelen hiçbir kimseyi geri çevirmiyoruz. Siz gönderdiğim mektubu ya kabul edersiniz veya hiç göndermem.” Bunun üzerine vali; “Sizin gönderdiğiniz hiçbir mektubu asla geri çevirmeyeceğiz.” dedi.

Bir defasında insanlar kuraklık sebebiyle çaresiz kaldılar. Ona gelip dua etmesini istediler. Bunun üzerine yağmur duasına çıktı. O, yağmur duası yaptıktan sonra yağmur yağmaya başladı. İnsanlar sıkıntıdan kurtulup ihtiyaçlarını karşıladılar. Bir zat şöyle anlatmıştır: “Biz bir defasında İbn-i Kudame hazretlerinin huzuruna gittik. Üç kişi idik ve çok acıkmıştık. Yiyecek bir şeyler istedik. Bize, içi süt dolu küçük bir tabak getirdi. İçine ekmek doğranmıştı. Biz ondan yedik ve doyduk. Yerken bakıyordum, tabaktakiler hiç eksilmiyordu.”

Muhammed bin Ebu Bekr bin Amr şöyle anlatmıştır: “Bir defasında beni yanına çağırdı. Ben rahatsızdım. Perhiz yapıyordum. Beni yemeğe başlattı ve; “Bir kimse yemekten önce; “Şehidallahü ennehu Lâ ilâhe illahü.” (Âl-i İmran suresi: 18) ayet-i kerimesini ve Kureyş suresini okursa ve sonra yerse, o yemek ona zarar vermez.” buyurdu.” Ebu Bekr Abdullah bin Hasan bin Nühhas şöyle anlatmıştır: “Babam onu çok severdi. Bir Cuma günü bana; “Cuma namazını onun arkasında kılacağım.” dedi. Ben de onunla beraber aynı camiye gittim. Benim mezhebimde Fatiha'dan önce Besmele çekilir. Onun tâbi olduğu mezhepte çekilmez. Acaba bundan namazıma bir zarar gelir mi diye düşündüm. Mescide vardık. Muhammed bin Ahmed hazretleri oradaydı. Babama selam verip sarıldı. Sonra buyurdu ki: “Kardeşim namazını kıl, kalbini hoş tut. Çünkü ben, insanlara imam olduğum günden beri her namazda Fatiha'dan önce Besmele çekiyorum.” Babam bana dönüp; “Bunu unutma!” dedi.”

Bir kimse her sene ona bir miktar dinar (para) gönderirdi. O da kabul ederdi. Bir defasında gönderdiğini kabul etmeyip geri çevirdi. Gönderen kimse buna çok üzüldü. “Acaba neden geri çevirdi?” diye düşündü. Sonra anladı ki, o paranın bir kısmına şüpheli para karışmıştı. Bunun üzerine tekrar başka parasından gönderdi. Onu kabul etti. Kabir ziyareti için veya başka bir sebeple bulunduğu dağlık bölgeden indiği zaman, hurma toplayıp götürür, kimsesizlere ve yetimlere dağıtırdı. Geceleri kim olduğu bilinmeyen, tanınmayan kimseler ona para ve un getirirdi. Kimseyi azarlamaz geri çevirmez ve hiç kimsenin kalbini kırmaz, incitmezdi. Haramlardan son derece sakınırdı. Sultan Selahaddin Eyyubî Kudüs'e geldiğinde onu ziyaret etmek için yanına gitmişti. O sırada namazdaydı. Namazını ve duasını tamamlamadıkça sultan ile ilgilenmedi. Sonra Sultan Selahaddin Eyyubî ile savaşlara katıldı, cihat etti.

Kardeşi el-Muvaffak onun için şöyle demiştir: “O, bizim şeyhimizdir. Bizi terbiye edip yetiştirdi. Bize çok ihsanda ve iyilikte bulundu. Bize ilim öğretti, üzerimize titredi, bizimle ilgilendi. Talebelerine ve diğerlerine karşı baba gibiydi. Birisi bir yere gitse, onun ailesi ve çocukları ile ilgilenir, yardım ederdi. Yola çıkanlara, yolda lazım olacak şeyleri verirdi. Dünyaya düşkün olmaktan ve lüzumsuz işlerden çok uzak dururdu. Daima, işlerde kendisine müracaat edilen bir zattı. Onunla birlikte Bağdat'a gittik. Bağdat'ta bir tekke yaptırdı. Bağdat'tan döndükten sonra beni evlendirdi. Bir ev temin etti ve ihtiyaçlarımızı karşıladı. Bir de medrese yaptırdı. Duası makbul bir zattı. Duası ile çok kimse şifaya kavuşmuştur.”

Ebu Muzaffer şöyle anlatmıştır: “Bir defasında kulunç hastalığına yakalanmıştım. Ağrıların şiddetinden çok sıkıntı çektim. Bir gün yanıma İbn-i Kudame hazretleri geldi. Elinde küçük parçalar hâline getirilmiş harnub (keçiboynuzu) vardı. Bana; “Bundan ye.” dedi. Yanımda bulunanlar; “O kulunca zararlıdır, arttırır.” dediler. Ben onların sözüne aldırmayıp alıp yedim ve hastalıktan kurtuldum.” Nasıh ibni Hanbelî onun için şöyle demiştir: “Fakih, zahit, abid bir âlimdir. Hadis ilminde ve Hanbelî mezhebi fıkhında pek çok kitabı yazıp çoğaltmıştır. Kardeşinin El-Mugni adlı eserini de yazmıştır. Bunların yanında, çok namaz kılar, Kur'an-ı Kerim okur, hacca ve cihada giderdi. Sultan Nureddin Mahmud Zengî ona hürmet eder, ziyaretine giderdi. Talebeleri için bir mescit ve çeşme yaptırmıştır.

İbn-i Kudame hazretlerinin Cebel denilen yerde bir medresesi vardı. Bu medreseyi Kur'an-ı Kerim ve fıkıh ilmi öğretilmesi için vakfetmişti. Pek çok talebe o medresede ilim öğrenip Kur'an-ı Kerim'i ezberlemiştir. Ehl-i Sünnet itikadında olup mezhep imamlarına ve âlimlere karşı çok muhabbeti olan evliya bir zattı. Bidat ehli olan kimselerden sakınıp salih kimselerin sohbetlerinde bulunmayı tavsiye ederdi. Vefatından önce hastalanıp günlerce hasta yattı. Bu hastalığı sırasında, önceki gibi namazlarını kıldı. Nafile ibadetlerini, Kur'an-ı Kerim okumayı, zikir ve duaları terk etmedi. Vefat edeceği sırada yakınlarını yanına topladı. Kıbleye döndü. Onlara takvayı, Allahü tealanın emirlerine uyup yasakladıklarından sakınmalarını, Allahü tealanın kendilerini her an gördüğünü ve yaptıklarını bildiğini, ona göre hareket etmelerini, dosdoğru olmalarını tavsiye etti. Sonra başında Yasin-i şerifi okumalarını söyledi. Son nefesinde; “Şüphe yok ki Allah, razı olduğu İslam dinini sizin için seçti. O hâlde ancak Müslüman olarak can verin.” mealindeki Bakara suresi 132. ayet-i kerimesinin bir kısmını okuyarak vefat etti. Vefatında hiç malı ve parası yoktu. Kasiyun Dağının eteğine defnedildi.

Abdülmevla bin Muhammed'den şöyle nakledilmiştir: “İbn-i Kudame hazretlerinin kabri başında Kur'an-ı Kerim okuyordum. Bir yerinde yanlış okumuşum. Kabirden seslenip yanlışımı düzeltti. Sesini duyunca korkup titremeye başladım.” Yine şöyle anlatmıştır: “Kabri başında Kehf suresi okunuyor, o da kabirden, “Lâ ilâhe illallah.” diye sesleniyordu.” İbn-i Kudame hazretlerinin bir şiirinin tercümesi şöyledir: “Ne zaman oyalanmaktan ve boş şeylerden vazgeçeceksin? Saçın ağardı, zayıflık, ihtiyarlık ve elem geldi (ölüm yaklaştı). Başa gelen bu işten (ve gafletten) dolayı hayatım boyunca ağlasam ve gözyaşım bitseydi, bundan dolayı kınanmazdım!”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları