İBN-İ SEMMAK

Muhammed bin Semmak el-Kufî Vaaz etmekte eşsiz bir hadis âlimi
A- A+

Vaaz etmekte eşsiz bir hadis âlimi. Zamanının imamı, insanların makbulü, güzel hikmetli söz ve beyan sahibidir. İsmi, Muhammed bin Semmak el-Kufî; künyesi Ebü'l-Abbas'tır. Kufe'de doğmuş; İbn-i Semmak diye meşhur olmuştur. Çok ibadet eden ve zahit (dünyaya kıymet vermeyen) bir insandır. Sözleri ve vaazlarının çoğu toplanmıştır. Ayrıca Hişam bin Urve, A'meş, Süfyan-ı Sevrî, Yezid bin Ebu Ziyad ve bir kısım hadis âlimlerinden hadis dinlemiştir. Alâ bin Amr, Yahya bin Yahya, Muhammed bin Abdullah ve Ahmed bin Hanbel gibi birçok hadis âlimi de kendisinden rivayette bulunmuştur. Harun Reşid zamanında Bağdat'a gelmiş, orada bir müddet kalmış ve halifeye nasihatlerde bulunmuştur. Sonra Kufe'ye dönüp, orada 183 (m. 799) yılında vefat etmiştir. Ömrü boyunca da evlenmemiştir.

Vefat etmeden önce; “Allahü Teâlâya itaat etmediğin zaman (azabından) kork. O'na isyan etmedikçe de (rahmetini) bekle.” buyurmuştur. İbn-i Semmak, yaşayışı ve hikmetli sözleriyle, binlerce insanın Allahü Teâlânın razı olduğu yola kavuşmasına sebep olmuştur. Hıristiyan bir genç iken, İbn-i Semmak'tan işittiği sözlerden kalbinde iman nuru parlayan Ma'ruf-i Kerhî'yi, İmam-ı Ali Rıza'ya götüren ve orada iman etmesine sebep olan İbn-i Semmak'tır. Çok tevazu sahibi olup, kendini herkesten aşağı görürdü. “Tevazuun en üstünü, kendini hiç kimseden üstün görmemektir.” buyururdu.

İbn-i Semmak, bildiklerini, öğrendiklerini yerine getiren Allah'ın sevgili kullarındandır. Bir defasında vaazında; “İçinizde Allahü Teâlâyı hatırlatan fakat kendileri Allahü Teâlâyı unutan pek çok kimse vardır. Yine öyleleri vardır ki Allahü Teâlânın yasak (haram) kıldığı şeylere karşı cüretkar olup, haram işledikleri halde başkalarını Allahü Teâlâya yaklaştırmaya çalışırlar. Yine sizden öyleleri vardır ki kendileri Allahü Teâlâdan kaçtıkları halde, insanları Allahü Teâlâya çağırırlar.” diyerek, ilmiyle âmil olmayan, bildikleriyle amel etmeyen ve böylece gaflet içinde kalan kimselerin halini dile getirmiştir.

Yine; “Amelsiz ilim peşinde koşanın misali şeytan; kendisini makam, mevki arzusuna kaptıranın misali de Firavun'dur. Yani makam korkusundan iman etmemiştir.” sözleriyle amelsiz ilim sahipleri ile makam ve mevki peşinde koşanların halini haber vermiştir.

Buyurdu ki: “Allahü Teâlânın emirlerine itaat etmenin faydaları, sadece yüzleri nurlandırıp güzelleştirmek, kalblere sevgisini yerleştirmek, vücut azalarını kuvvetlendirmek, nefse emniyet bahşetmek ve insanlara karşı şehadetinin kabulüne vesile olmak gibi faydalardan ibaret bile olsa; günahlardan el çekip Allahü Teâlâya yönelmek için yine kafi gelirdi. Günahlar ise yüzü çirkinleştirmek, kalbleri karartmak, lanetle anılmaya sebep olmak, nefsin kendine güvenini arttırmak ve şehadetin (şahitliğin) düşmesi gibi zararlardan başka zararı olmasa bile, kişiye yeter de artar. Allahü Teâlâ; her itaat eden kuluna itaatin sevincini, her isyan edene de isyanın hüznünü tatmaları için çabucak alametler verir.”

Muhammed bin Hasan, Rukbe'ye vali tayin edildiğinde ona nasihat olarak yazdığı mektupta; “Her halin de takva üzere ol, Allahü Teâlânın nimetlerine şükret ve O'ndan kork. Nimete şükretmek, günah işlememekle olur. Muhakkak her nimette bir delil (hüccet) ve mesuliyet vardır. Hüccet, o nimetin Allahü Teâlâ tarafından verilmiş olmasıdır. Mesuliyetine gelince; o nimet olduğu halde günah işlememektir. Allahü Teâlâ sana afiyet versin, işlediğin günahları ve yaptığın kusurları affetsin.”buyurmuştur.

Yine buyurdu ki: “Senden kaçan ve görüşmek istemeyen kişiyle görüşme, onu arama. Fakat seni soran ve arayan kişiyi gözet (her halini sor) ve her halinden haberdar ol.”

İbn-i Semmak, Harun Reşid'in bulunduğu bir meclise geldi ve Eshab-ı Kiram (aleyhimürrıdvan), Hazreti Ebu Bekr, Ömer ve Osman'ı şu sözlerle methetti: “Allahü Teâlâya hamd; Resulullah'a salat ve selam olsun. Sonradan gelenlerden (yani Eshab-ı Kiram'dan olmayanlar) bin tanesi, Eshab-ı Kiram'dan en aşağıda olanın derecesine yaklaşamaz. Onlar (yani Eshab-ı Kiram) Allahü Teâlânın azabından, babalarımız ve dedelerimizde iman edip, kılıç korkusundan emin oldular.”

“Ya Eba Bekr! Sen Allahü Teâlâya kulluk ve itaatte öyle bir dereceye ulaştın ki, Allahü Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de seni meth ve sena ediyor. Ya Ömer! Sen bir halife, emir değil, Müslümanların babasısın. Ya Osman! Sen mazlum ve günahsız olarak şehit edilip defnedildin ve olgunluk yaşında idin. Ama küçük bir çocuk gibi (günahsız) vefat ettin.”

Buyurdu ki: “İlim ve amel sahibi olduğu halde riyakar olan kimse, içinde gizlediğini (riyayı) insanlara bildirseydi, elbette insanlar ondan yüz çevirir ve akılsız olduğuna hükmederlerdi.”

Herkesin birbirine karşı vazifeleri ve hakları olduğunu anlatır ve bunların yerine getirilmesini isterdi. “Hükümdarların kendi tebeasına (halkına), tebeasının da hükümdarlarına karşı insaf ile hareket etmesi lazımdır. Misalen Halife Ömer bin Abdülaziz, hilafet makamına oturduğu zaman ağlamaya başladı. Hanımlarını, çocuklarını ve cariyelerini toplayıp, onları kendisiyle beraber kalıp kalmamakta serbest bıraktı. Onlara; “Ben bugünden itibaren öyle bir iş ve mesuliyeti yüklenmiş bulunuyorum ki artık sizinle meşgul olmaya zamanım kalmayacak. İnsanlar kıyamet gününde hesaplarını verinceye kadar, boş vaktim yok demektir.” dedi. Bunun üzerine aile efradı ağlayıp öyle çığlıklar attılar ki, yakın komşular onlardan birinin vefat ettiğini sanmışlardı.” sözleriyle bu haklardan bahsetmiştir.

Buyurdu ki: “Bize göre insanlar üç kısımdır: Zahitler, sabredenler ve dünyaya rağbet edenler. Bunlardan zahitler dünyadan kendilerine bir şey verildiği zaman sevinmez, kaybettikleri bir şey içinde üzülmezler. Sabredenler ise iki kısımdırlar. Bunlar zahirde (dış görünüşünde) zahit gibi olanlar ile hakiki sabredici olanlardır. Zahitlere benzeyenler zahit değildirler. Dünyaya rağbet edenlerde oyun, eğlence ve ne yaptıklarının farkında olmadan yaşayıp giderler.”

İbn-i Semmak; “Akıllı kimselerin arzusu, düşüncesi, Cehennem'den kurtulmak ve haramlardan kaçmaktır. Ahmak olanın arzusu ise oyun ve eğlencedir. Ölüm meleği yastığının dibinde durduğu halde uyuyana, (gaflette olan kimseye) çok şaşılır.” sözleriyle ahireti unutup gaflette olan insanlara duyduğu hayreti bildirmiştir.

Her şeyden evvel farzları yapıp haramlardan ve şüpheli olan şeylerden sakınmayı söyler, nafilelerle uğraşılacak zaman olmadığını bildirir: “Zaruri din bilgilerini alıp, fudul yani faydasız şeyleri terketmek, akıl sahiplerinin işidir.” buyururdu. Kendisi dünyaya kıymet vermez ve herkesin haram olan dünya lezzetlerini terketmesini isterdi. “Allahü Teâlâ dünyayı lezzetlerle ve afetlerle doldurdu. Helalleri güçlüklerle, haramları da mesuliyetlerle beraber kıldı.” buyurarak haramdan sakınanların ahiretteki azaplardan kurtulacağını ve Allahü Teâlânın emrine uyanların çektikleri güçlüğe karşı, ahirette mükafat göreceklerini bildirmiştir.

İbn-i Semmak hazretlerinin rivayet ettiği, “İnsanlara merhamet etmeyene Allahü Teâlâ da merhamet etmez.” manasındaki bir hadis-i şerif yazılı levha.

Muhammed bin el-Yeman diyorki: “Bağdatlı arkadaşlarımdan birisi, İbn-i Semmak hazretlerine mektup yazıp dünyayı kendisine anlatmasını istedi. Cevap olarak; “Allahü Teâlâ dünyayı şehvetlerle ve afetlerle doldurdu. Helalleri güçlüklerle, haramları da mesuliyetlerle birleştirdi. Helaller için hesaba çekeceğini, haramlar için azap edeceğini bildirdi vesselam.” yazıp gönderdi.”

İbn-i Semmak hazretleri her yerde, herkese Allahü Teâlâyı hatırlatırdı. Pazara girdiği zaman; “Ey pazardakiler! Pazarınızda kesat (durgunluk), iyilerinizde haset, alışverişlerinizde fesat (İslamiyete uygunsuzluk) var. O halde nefislerinizi gaflet uykusundan uyandırınız.” sözleriyle herkese ahireti hatırlatır ve Allahü Teâlânın emirlerine itaat etmeyi, hile yapmamayı tavsiye ederdi.

Söze çok dikkat edilmesini herkese söyler ve; “Sen, duyduğunu başkalarına söyleyenden daha çok, gizler görünenden kork. Çünkü böyle olan kimseye, insanlar yalan yakıştıramaz, daha çok inanırlar. Sizden biriniz, bazen kendisine itimat eden birine bir söz söyler. O da onu yayar, bu yüzden ülkeler harap olur.” buyurarak gıybet edilmemesini ve az konuşmayı, sırrını hiç kimseye söylememeyi tavsiye ederdi.

İbn-i Semmak, Süfyan-ı Sevrî'den rivayetle şöyle anlattı: “Bir kadın günlerden bir gün zor duruma düştü. Yusuf Aleyhisselam ile görüşmek üzere elbiselerini giyip evden çıkarken, kocası nereye gittiğini sordu. O da; “Yusuf Aleyhisselama gidip derdimizi ona anlatacağım.” dedi. Kocası; “Başından bir kötülük gelmesinden korkarım.” deyince kadın; “Ben Yusuf'tan hiç korkmam. Çünkü o, Allahü Teâlâdan korkar.” dedi ve Yusuf'un geçeceği yol üzerine oturdu. Yusuf geçerken ayağa kalktı ve; “Taati sebebiyle köleyi melik (sultan) yapan ve isyanı (günahı) sebebiyle meliki köle yapan Allahü Teâlâya hamd ederim.” dedikten sonra ihtiyacını söyledi. Bunun üzerine Yusuf Aleyhisselam kadının ihtiyacı olan şeyin temin edilmesini istedi.”

Buyurdu ki: “Herkesin muhtaç olduğu kıyamet günü için hazırlanan, ölüm gelmeden önce ölüme hazırlanıp; önden bir şeyler gönderen, gençliği ve kuvveti kendisini aldatmayıp arzusuna koşan (Allahü Teâlânın emrine sarılan) gençlere müjdeler olsun.”

Yine buyurdu ki: “İnsanlar üç kısımdır: Birincileri, günahkarlar sınıfı olup, günahlarına tövbe edip bir daha günahlara dönmek istemeyenlerdir. Bunlar iyidir. Makbuldür. İkincileri, Günah işlerler, sonra tekrar tekrar günah işlerler, sonra üzülürler, sonra yine günah işlerler, sonra da ağlarlar. Bunların kurtulması umulur. Fakat helak da olabilirler. Üçüncüleri, günah işlerlerken pişman olmazlar, pişman olurlar üzülmezler ve yine günah işlerler; ağlamazlar. Bunlar Cennet yolundan Cehennem yoluna sapmış olanlardır.”

“Irak'tan çıkıp sahil şehirlerinden birisine gitmek istedim. Karanlık bir gecede dağda yürürken, dağın başında insanlardan uzaklaşıp kendi başına yaşayan bir adama rastladım. Selam verdim. O da selamımı aldı ve sonra bana; “Nereden geliyorsun?” diye sordu. “Irak'tan geliyor, sahil şehirlerinden birine gitmek istiyorum.” dedim. “Orada bir işin mi var, yoksa gezmek için mi gidiyorsun?” dedi. “Bir işim yok.” dedim. Ahu figan etti (ağlayıp sızladı). “Ey Allah'ın kulu seni ağlatan, inleten şey nedir?” dedim. “Kalbi rahatlayan, Allahü Teâlâdan başka şeyleri unutan ve azabı ilahiden müsterih olan kişilerin yaşayışını hatırladım.” dedi. Bende; “Kederli bir kimseyim.” diye cevap verdim. Bu sefer; “Senin derdin, kederin nedir?” dedi. “Üç sualdir.” dedim. “Onlar nelerdir?” deyince bende; “Allahü Teâlâdan korkmanın alameti nedir?” diye ona sordum. “Hüzündür.” dedi. Allahü Teâlâyı istemenin alameti nedir?” dedim. “Taleptir.” dedi. “Ümidin alameti nedir?” dedim. “Ameldir.” dedi. “Bizim zayıflığımızın (Allahü Teâlânın emirlerini yapmaktaki gevşekliğimizin) sebebi nedir?” dedim. “Çünkü, siz Allahü Teâlânın affına güveniyorsunuz. Eğer Allahü Teâlâ size ceza vermekte acele etseydi, günahları bırakır itaate dönerdiniz. Fakat Allahü Teâlâ sizin günahlarınızı örttü.” Dedi ve sonra şu şiiri okudu: “Dinleyip düşünerek anlasaydın sözümü, Ölmeden evvel ölüp tanırdın sen özünü. İbadet eyle daim, uy helal ve mubaha, Bir gün öleceksin sen devam etme günaha.”

İbn-i Semmak, Abbasî halifelerinden birinin huzuruna gitti. Halife bu sırada bardak ile su içiyordu. Halife, İbn-i Semmak'a; “Bana nasihat et.” dedi. İbn-i Semmak; “Susuzluktan ölecek bir halde olsan ve seni ölümden kurtaracak suyu sana, bütün servetin karşılığında verecek olsalar ne yapardın?” diye sordu. Halife; “Bütün servetimi verir suyu alırdım.” deyince İbn-i Semmak; “O halde, bir bardak su kadar kıymeti olan servetinle ne diye öğünüp duruyorsun?” dedi.

Kendisinden nasihat isteyen bir kimseye; “Gizli halinde sırdaşın, açık hallerinde koruyucun, gece ve gündüz her halinde seni gören ve bilen Allahü Teâlâyı her an kalbinde bulundur. (O'nu bir an unutma ve) O'nu çok sev. Mülk ve saltanat O'nundur. O'nun mülkünden çıkamazsın. O halde O'ndan korkun ve sakınman çok olsun. Biliniz ki akıllı olan kimsenin günah işlemesi, ahmak kimsenin günah işlemesinden, âlimin günah işlemesi fasıkın günah işlemesinden, zenginin günah işlemesi fakirin günah işlemesinden çok daha fenadır. Delinen bir kapta balın durmadığı gibi, delik olan (Allahü Teâlâdan başkasına bağlanan) kalbde de hikmet durmaz.” buyurmuştur.

İbn-i Semmak, halife Harun Reşid'e; “Ey müminlerin emiri! Senin Allahü Teâlânın huzurunda bir yerin vardır. Ancak ilahî huzurda duruşun bittikten sonra sende Cennet'e veya Cehennem'e gideceksin. Acaba senin yerin bunlardan hangisi olacak?” diye nasihat etti. Harun Reşid bu sözleri duyunca, kendini tutamayıp ağlamaya başladı.

Yine; “İnsan günahlardan sakındığı kadar, Allahü Teâlâyı tanır.” buyurarak Allahü Teâlâyı tanıyan kimsenin günah işlemeyeceğini bildirmiştir. İbn-i Semmak, A'meş'ten, A'meş Süfyan-ı Sevrî'den, o da Abdullah bin Mes'ud'dan Resulullah'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: “Hiçbir kul yoktur ki, atmış olduğu her adımdan hesaba çekilmiş olmasın.”

Yine İbn-i Semmak, Muhammed bin Amr'dan, o Ebu Seleme'den, o da Ebu Hüreyre'den rivayetinde, Resulullah şöyle buyurdu der: “Fakirler zenginlerden, bin yıl evvel Cennet'e girerler.”

Yine Avvam bin Havşeb'den, o da Ebu Hüreyre'den; “Halilim (sevgilimiz) Hazreti Peygamber bana her ayda üç gün oruç tutmayı, uyumadan evvel vitr namazını ve duha (kuşluk vakti) namazını kılmayı tavsiye buyurdu.”

Muhammed bin Semmak, Eş'ab bin Sa'd Ya'la bin Ata ve Abdullah bin Ömer'den rivayet etti: “Resulullah şöyle buyurdu: “Allahü Teâlânın rızası, babanın rızasındadır (rızasına bağlıdır).” diye buyurdu. “Merhamet etmeyene, merhamet olunmaz.” hadis-i şerifi de onun rivayetlerindendir.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları