İBN-İ SEM'UN

Muhammed bin Ahmed bin İsmail bin Anbes Vaaz ve nasihatlarıyla meşhur âlim
A- A+

Vaaz ve nasihatlarıyla meşhur âlim. İsmi, Muhammed bin Ahmed bin İsmail bin Anbes; künyesi, Ebü'l-Hüseyin olup, en-Natıku bi'l-Hikmeti (Hikmetli konuşan) lakabı verilmiştir. 300 (m. 912) senesinde Bağdat'ta doğdu. 387 (m. 997)'de orada vefat etti.

Vaaz ve nasihatta zamanının seçkin âlimlerinden olup, nasihatları pek tesirli ve faydalı olmuştur. Halk arasında; “İbn-i Sem'un'dan vaaz dinle, nasihat al!” sözü meşhur olmuştur. İlim aldığı âlimlerden bazıları; Abdullah bin Ebu Davud Sicistanî, Muhammed bin Mahled Durî, Muhammed bin Muhammed bin Ebu Huzeyfe, Âmir bin Hasan eş-Şeybanî'dir. Kendisinden ise; Hamza bin Muhammed bin Tahir ed-Dekkak, Kadı Ebu Ali bin Ebu Musa el-Haşimî, Ebu Bekr et-Tahirî, Abdülaziz bin Ali el-Ezcî ve diğer zatlar ilim almıştır.

Zamanının insanları onun hikmetli sözlerini toplayıp yazmışlardır. Ebü'l-Kasım İsmail bin Abbad şöyle nakletmiştir: “İbn-i Sem'un bir gün kürsü üzerinde vaaz veriyordu. Şöyle buyurdu: “Etikonuşturan, yağıgördüren, kemiğe işittiren Allahü Teâlâyı tesbih ederim.” (Bu sözünde etten maksat dil, yağdan maksat göz, kemikten maksat kulak idi)”

Irak halkı ona karşı büyük bir sevgi besler, çok severdi. Onun nasihat ve vaazlarından istifade etmek için büyük kalabalıklar hâlinde etrafında toplanırlardı. İnsanların kalblerinden, hatırlarından geçen şeyleri bilirdi. Bu vasfıyla meşhur olmuştur. Ebü'l-Feth Kavvas şöyle anlatmıştır: “Bir defasında şiddetli bir darlığa düştüm. Hiç param kalmamıştı. Bir şeyler satmak için evi aradım taradım. Bir yay ve bir de giydiğim mestlerden başka bir şey yoktu. Bunları satmaya karar verdim. Sabahleyin bunları satmak üzere evden çıktım. O gün İbn-i Sem'un'un vaaz günüydü. Önce İbn-i Sem'un'un vaazını dinleyeyim, sonra gidip bunları satayım diyerek vaazı dinlemeye gittim. Vaazı dinledikten sonra kalkıp gidiyordum. İbn-i Sem'un bana uzaktan seslenerek, mesti ve yayı satma, Allahü Teâlâ sana rızık gönderecek buyurdu.”

Ebu Tahir bin Halef anlatır: İbn-i Sem'un bir gün Bağdat'ta, minberde vaaz veriyordu. Minberin önünde oturanlardan Ebü'l-Feth Kavvas uyudu. İbn-i Sem'un hemen sustu. Uyandığı zaman, “Resulullah'ı rüyada gördün değil mi?” dedi. “Evet gördüm.” dedi. “Seni uyandırıp da, tatlı rüyanı yarıda bırakmamak için sustum.” buyurdu.

Ebu Ali bin Ebu Musa el-Haşimî şöyle anlatmıştır: “Bana Taî lillah'ın azatlı kölesi Vehî şöyle anlattı: Taî lillah bana İbn-i Sem'un'un hükûmet konağına çağrılmasını söyledi. O gün pek kızgındı. Bu hâlinden çekinilirdi. Çünkü hiddetli biriydi. Birini gönderip, İbn-i Sem'un'u çağırttım. Fakat onun kızgın hâlinden içime bir şüphe düşmüştü. İbn-i Sem'un gelince haber verdim. Yanına girip usulüne uygun şekilde selamladı ve oturdu. Sonra vaaz ve nasihata başladı. Önce Emirü'l-Müminîn Ali'den “kerremallahü vecheh” şöyle nakledilmiştir, diyerek söze başladı ve Hazreti Ali'den yapılan bir rivayeti nakletti. Sonradan konuşmasına devam etti. Taî lillah onu dinlerken ağlamaya başladı, sesi işitiliyordu. Elindeki mendili, gözyaşlarıyla sırılsıklam olmuştu. Bunun üzerine İbn-i Sem'un konuşmasını bitirdi. Taî lillah bana, içinde güzel koku ve diğer hediyelerin bulunduğu bir kutu verdi. İbn-i Sem'un'a hediye edilmesi için verilen bu kutuyu ona verdim. Bundan sonra İbn-i Sem'un ayrılıp gitti. Ben Taî lillah'ın yanına girip, “Efendim, önce çok kızgın idiniz. İbn-i Sem'un ile görüştükten sonra bu kızgınlığınız geçti. Sebebi nedir?” dedim. Dedi ki: “Bana İbn-i Sem'un'un Hazreti Ali hakkında yanlış düşündüğü söylenmişti. Bunun, doğru olup olmadığını araştırdım. Fakat o, yanıma gelir gelmez Hazreti Ali'den gelen bir rivayeti nakletti ve onu methetti. Hâlbuki rivayet hususunda geniş ilim sahibi olduğundan, istese başka bir rivayeti söyleyebilirdi. Anladım ki, o bu hususta kendisine yapılan iftirayı anladı ve söze Hazreti Ali'den bahsederek başladı ve kendisinin böyle bir ithamdan uzak olduğunu ortaya koydu. O bunu keşfetti, kalb gözü ile gördü.” dedi.

Ebü'l-Kasım, Şükrü'l-Adudî'den naklen şöyle anlatmıştır: Melik Adudü'd-devle Bağdat'a girip, Bağdat'ı harap, halkı da tehdit etmişti. Sonra da, hiçbir kimse ne camilerde, ne de yollarda konuşma yapmayacak diye ilan edilmişti. İbn-i Sem'un'un Cuma günü Mansur Camii'nde kürsüye çıkıp, insanlara vaaz ettiğini haber aldı. Bunun üzerine bana, birini gönder, onu getirttir emrini verdi. Birini gönderdim. Onu getirdi. Yanıma girdiğinde baktım, heybetli ve yüzünden nur akan bir zat olduğunu gördüm. Elimde olmadan hürmeten ayağa kalktım. Sonra onu yanıma oturttum. O da oturdu. Benim elimden ve benim sebebimle ona bir zarar dokunmasını istemiyordum. Dedim ki, efendim bu melik çok zalim birisidir. Onun emrine uymamanız sebebiyle size bir zarar dokunmasını istemem. Şimdi ben sizi ona götüreceğim. Onu görür görmez yeri öp, size bir şey sorduğu zaman yumuşak cevap ver. Allahü Teâlâdan yardım dile, umulur ki sizi affeder.

Bu sözlerim üzerine İbn-i Sem'un her şeyi yaratan ve her şeyin sahibi Allahü Teâlâdır dedi. Sonra onu melikin odasının yanına kadar götürdüm. Melik, kendisine yapılacak herhangi bir saldırıdan çekinerek, emniyetli bir odada tek başına duruyordu. Kapının önüne geldiğimizde, sen burada dur, ben, dönünceye kadar bir yere ayrılma ve selam verince yumuşak ve huşu içinde ol dedim. İzin istemek için melikin yanına girdiğimde, bir de baktım, İbn-i Sem'un da yanımda peşimden gelmiş. Yüzünü duvara dönüp, Hud suresinin 102. ayet-i kerimesini okudu. Sonra melike dönüp Yunus suresinden; “Sonra onların arkasından, sizi arzda halifeler yaptık ki, bakalım nasıl ameller işleyeceksiniz.” mealindeki ayet-i kerimeyi okudu.

Bundan sonra da vaaz ve nasihate başladı. İnsanı hayrete düşürecek öyle şeyler anlattı ki, melikin gözleri dolup ağlamaya başladı. Kolunu yüzüne tutup ağlıyordu. Melikin böyle ağladığını hiç görmemişimti. İbn-i Sem'un döndü ve çıkıp, benim odama gitti. O gidince melik bana dedi ki, Beytülmaldan üç bin dirhem ve elbise deposundan, da on elbise al, onları götürüp İbn-i Sem'un'a ver. Almam derse, al; arkadaş ve yakınlarına dağıtırsın de. Şayet alırsa, onu öldür, başını bana getir dedi. Bunun üzerine beni şiddetli bir üzüntü aldı. Parayı ve elbiseleri götürüp bunları al, parayı harcarsın, elbiseleri de giyersin dedim. Almadı, yakınlarına verirsin dedim, yine almadı. Dönüp, durumunu melike haber verdim, o da Allah'a hamdolsun ki, bizi ondan, onu da bizden kurtardı dedi.

İbn-i Sem'un, vefat etmesine yakın bir zaman; “Ben defnolunurum, sonra kabrim açılır.” demişti. Vefat edince, cenazesini Ebu Nasr ve Hanbelî fakihi Ebu Abdullah bin Hamid yıkadı, kardeşi Hasan ilk cenaze namazını, Ebu Fadl Temimî de ikinci defa cenaze namazı kıldırdı. Vefat ettiği evinde defnedildi. Halkın çoğu, onun vefatını duyup, cenaze namazının mescitte kılınacağını bekliyordu. Defnedildiği söylenince halk ayaklanıp, defnedildiği yerden cenazesini çıkarıp, mescide götürdüler ve büyük bir kalabalık hâlinde yeniden cenaze namazını kıldılar. Sonra yine aynı yere defnedildi. 427 (m. 1036) senesinde cesedi defnedildiği yerden alınıp, “Makberat-ı Ahmed” denilen kabristana taşındı. Kadı Şerif Ebu Ali bin Ebu Musa şöyle anlatmıştır:

DÜŞÜNEN VAR MI?

İbn-i Sem'un hazretleri buyuruyor ki, “Günahlarından dolayı Rabbinden af dileyen yok mu? Rabbime karşı kulluk vazifemi niçin yapamadım diye boyun büküp ağlayan yok mu? Af ve mağfiret ümidiyle Allahü Teâlâya koşanlar yok mu? Ölmeden önce ölüme hazırlananlar yok mu? Kin, nefret, haset ve gıybet gibi kalb hastalıklarından kurtulmak isteyenler yok mu? Doğru yolun yolcusu olacaklar yok mu? Hâlinin perişanlığına ah edenler yok mu? Günahlara son verilmeyecek mi? Gevşeklik ve tembellikten sakınma olmayacak mı? Ahmaklıklar terk edilmeyecek mi? Salih amel işlemeye gayret gösterilmeyecek mi? Ecelin gelişini bekleyip, hazırlık yapanlar yok mu? Yalnızlıklarında hâlini düşünüp, gözyaşı dökenler yok mu? Şehvetlerine esir olmaktan kurtulmak isteyenler yok mu? Her gün insanları alıp götüren ölümü gören yok mu? Ayıplardan, günahlardan kaçan yok mu? Önceki günahlarını hatırlayıp, pişmanlık duyan yok mu? Bir gün ölüm gelip elin ayağın tutmaz, gözün görmez, kulağın işitmez, dilin söylemez olacağından ibret alanlar yok mu? Ömrünü boşa geçirdiği için üzülenler yok mu? Dünyanın geçici lezzetlerine aldanmayıp, ahireti kazanmak için çalışan yok mu? Nefsin arzu ve isteklerinden kurtulmak isteyenler yok mu? Allahü Teâlânın sevdiği ve kendine yakın kıldığı kullarından olmak için yalvarıp, yakaran yok mu? Takvaya sarılıp, haramlardan sakınanlar yok mu? İnsanların değil, Rabbinin rızasını arayanlar yok mu? Ahiret yolculuğuna azık hazırlayan yok mu? Her geçen gün, ömrünün tükenmekte olduğuna ağlayan yok mu? Gafletinden dolayı Rabbine tövbe eden yok mu? Resulullah Efendimiz Muhammed Aleyhisselam'ın sünneti ve O'nun sevgili Eshabının yolundan giden yok mu? Günahlardan uzaklaşıp, Allahü Teâlânın affına kavuşmak isteyen yok mu? Şu kısacık dünya hayatını, ebediyyen kalacağı yer olan ahireti için sermaye yapan yok mu? Kabirdeki yalnızlığına ve orada tek başına sorgu suale çekileceğine ağlayan yok mu? Kabrin karanlığında, kendisine bir aydınlık arayan yok mu? Dünyada salih ameller işleyerek, kabrinde yapayalnız kalacağı zaman için kendisine bir arkadaş, sadık bir dost edinmek isteyen yok mu? Ömür bitip, ölüm gelince; ailesinden, çoluk çocuğundan, dostundan, akrabasından, malından, mülkünden ve sevdiklerinden ayrılıp gideceğini hatırlayan, düşünen yok mu?”

İbn-i Sem'un vefat ettiğinde defnedilirken görmüştüm. Kabri değiştirilirken de (Vefatından 40 sene sonra) gördüm. Hiç çürümemiş, bozulmamış, ilk kabre konulduğu hâlde aynen duruyordu. Bu nakledilişi sırasında cemaat şöyle dediğini işitti: “Şüphesiz ben öldüm ve defnedildim. Defnimden sonra çıkarıldım...”

İbn-i Sem'un hazretlerinin sözleri pek meşhur olup, bir kısmı şöyledir:

“Mâsiyetleri (Allahü Teâlânın razı olmadığı, beğenmediği şeyleri) çok aşağı ve çirkin gördüm. Bundan dolayı onları terk ettim. Böylece sevaba ve saadete kavuştum.”

“Zahit olmayı, dünyaya gönül bağlamamayı söylüyorsun, kendin yeni, şık giyiniyorsun ve çeşitli yemekler yiyorsun.” dediklerinde, “Allahü Teâlâyı, İslamiyetin emrettiği gibi bilen kimseye, dünya malı zarar vermez.” buyurdu.

“Allahü Teâlânın adı bulunmayan söz, kıymetsizdir. Allahü Teâlâyı hatırlamadan susmak, boşuna vakit geçirmektir. İbret almadan bakmak faydasızdır.” buyururdu.

Eserleri:

1- El-Emalî: Hadise dairdir. Bir nüshası Zahiriyye Kütüphanesi'ndedir.

2- Cüz' fihi mesele min kelam: Bu da aynı kütüphanededir.

3- Muhtasarau'l-hikem: Sözlerini ihtiva etmektedir.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları