İBN-İHACERASKALANÎ

Ahmed bin Ali bin Muhammed bin Muhammed bin Ali bin Ahmed olup, künyesi Ebü'l-Fadl Hadis âlimlerinin en büyüklerinden ve Şafiî mezhebinde meşhur fıkıh âlimi
A- A+

Hadis âlimlerinin en büyüklerinden ve Şafiî mezhebinde meşhur fıkıh âlimi. İsmi, Ahmed bin Ali bin Muhammed bin Muhammed bin Ali bin Ahmed olup, künyesi Ebü'l-Fadl'dır. Lakabı ise Şihabeddin'dir. El-Kınanî, El-Askalanî, El-Mısrî ve El-Kahirî nisbetleri vardır. Yedinci batından dedesine nisbetle İbn-i Haceradıyla meşhur olmuştur. Ailesi Filistin'in Askalan şehrinden olduğu için Askalanî; Benî Kinane'den olduğu için de Kinanî nisbetleri verilmiştir. 773 (m. 1372) senesi Şa'ban ayının yirmi ikisinde Kahire'de doğdu. 852 (m. 1449) senesi Zilhicce ayının yirmi sekizinde, Cumartesi gecesi Kahire'de vefat etti. Karafe kabristanında İmam Leys bin Sa'd'ın kabrinin yakınına defnedildi.

İbn-i Hacer, ilim, edep ve fazileti ile meşhur bir ailenin çocuğudur. Dört yaşında iken kaybettiği babası Nureddin, hem tacir; hem de ders okutmaya ve fetva vermeğe icazetli bir âlim idi. Kıraat-ı seb'aya vâkıf; şair ve Nevevî'nin El-Ezkar adlı eserine istidrak yapmış idi. İbn-i Hacer, babasının hemen ardından annesini de kaybetti. Ablası ile kaldı. Geride bir servet bırakan babası vefatından evvel Mısır'ın büyük tüccarlarından Zekiyyüddin el-Harrubî ile ulemadan İbnü'l-Kattan Semennudî'yi kendisine vasi tayin etmişti.

İbn-i Hacer, Harrubî'nin himayesi altında büyüdü. Ablası da küçük yaşta iken babasından ve babasının arkadaşı olan büyük âlimlerden ilim öğrenmiş, İbn-i Berdis, Şemseddin Kirmanî, Zeynüddin lrakî gibi muhaddislerden icazet almıştı. El-Harrubî, 784 (m. 1382) senesinde hacca giderken İbn-i Hacer'i de beraberinde götürdü. Burada dokuz yaşında iken Muhtasarü't-Tebrizî adlı eseri şerh eden Muhammed bin Muhammed Seftî'nin yanında Kur'an-ı Kerim'i ezberledi. Az bir süre sonra sarf, hadis ve fıkıh ilimlerini öğrenmeye başladı. İlk olarak Abdullah bin Muhammed en-Neşaverî'den Sahih-i Buharî ve Mekke Kadısı Cemaleddin İbn Zahire'den Umdetü'l-Ahkam okudu. Ebu İshak Şirazî'nin Et-Tenbih, Abdülgaffar Kazvinî'nin El-Havi's-Sagir, Harirî'nin Mülhatü'l-İ'rab, İbn-i Malik et-Taî'nin El-Elfiyye, İbnü'l-Hacib'in El-Muhtasar, Kadı Beydavî'nin Minhacü'l-Vüsul ve lrakî'nin El-Elfiye adlı eserlerini ezberledi. Vasisi Harrubî 787 (m. 1385) senesinde vefat etti. İbn-i Hacer üç sene tahsiline fasıla verdikten sonra, İbnü'l-Kattan es-Semennudî'den usul-i fıkh, fıkh, sarf, nahv ve hesap tahsil etti.

İbn-i Hacer 792 (m. 1390) senesinden sonra edebiyat ile meşgul oldu. Birçok edip ve lisan âlimi ile görüştü. Dinî mahiyette şiirler yazdı. 796 (m. 1394) senesinden itibaren hadis ilmine teveccüh etti. Zeynüddin lrakî'den ilim tahsil etti. Elfiyye ve şerhi, İbnü's-Salah'ın Mukaddime'sine şerh mahiyetinde Et-Takyid ve'l-İzah, Beyhakî ve Darekutnî'nin Es-Sünen adlı eserleri ile Buharî'nin El-Cami'u's-Sahih'ten başka eserlerini, İbn-i Hişam'ın Es-Sire'sini okudu. Hocası bunları okutması için kendisine icazet verdi. Hocası tarafından hadis hafızı olduğu ilan edildi.

İbn-i Hacer Askalanî hazretlerinin Mısır'da Karafe Kabristanında İmam Leys bin Sa'd'ın kabrinin yakınındaki kabri. Bugün bile hafız denildiği zaman akla İbn-i Hacer Askalanî gelmektedir. Tahsile başladıktan on sene sonra Irakî vefat edince, damadı ve talebesi Nureddin el-Heysemî'nin halkasına katıldı. Hadis ilminin ardından fıkıh, fıkıh usulü, tefsir, lügat, edebiyat ve tarihle meşgul oldu. Burhaneddin Ebnasî'den Nevevî'nin Minhacü't-Talibin'ini, İbnü'l-Mülakkin'dan Minhac şerhini, Bülkinî'den Müzenî'nin El-Muhtasar'ı ile Nevevî'nin Ravdatü't-talibin'ini okudu. Dokuz sene İbnü'l-Cemaa'dan ders aldı. Beydavî'nin Minhacü'l-Vüsul'ünü, İbnü'l-Hacib'in El-Muhtasar'ını, Sa'deddin Teftazanî'nin Mutavvel ve kendisinin Cem'ü'l-Cevami'sini okudu. Ayrıca Sahihayn, Sünenü Ebu Davud, Sünenü Nesaî, Ahmed bin Hanbel'in Müsnedve daha nice hadis kitabını meşhur hocalardan okudu. Süveydavî, Ebu'l-Mealî el-Halavî, el-Meydumî bunlardandır.

Daha sonra uzun müddet, zamanın en meşhur âlimlerinden ders aldı. Bülkinî, Bermavî, İbn-i Mülakkin ve İbnü'l-Cema'a'dan hadis ve fıkıh ilmini öğrendi. Sadr el-Ebşitî İbnü'l-Kattan'dan; fıkıh, Arap dili ve edebiyatını ve hesap ilimlerini öğrendi. Ebnasî'den fıkıh derslerini dinledi. Hümam el-Harezmî, Kanber el-Acemî, İbn-i Sahib, Şihabeddin Ahmed bin Abdullah el-Busırî ve Cemaleddin Merdanî'den ilim öğrendi. Lügat, Arab dili ve edebiyatının inceliklerini Gamarî, aruzu Bedr el-Beştekî'den, hat (yazı) ilmini Ebu Ali ez-Zeftavî ve Bedmasî'den, kıraat ilmini Tenuhî'den öğrendi. İbn-i Hacer-i Askalanî'nin hocalarının her biri, zamanında ve sahasında üstün zatlardı. Irakî hadis ilminde, Heysemî ilimlere dair metin kitaplarını ezberlemekte, Tenuhî kıraat ilminde, Bülkinî çok ezber ve geniş malumatıyla, İbn-i Mülakkin çok eser yazmakta, Firuzabadî lügat ilminde, Gamarî Arab dili ve edebiyatında mütehassıs idi. İbn-i Hacer elli beşi kadın olmak üzere, 628 hocadan istifade etmiştir. Nitekim bunların isimleri ile okuduğu kitapları El-Mecma'u'l-Müesses adlı eserinde saymaktadır.

İbn-i Hacer yirmi yaşından itibaren ilmî seyahatlere çıktı. İskenderiye, Dımeşk, Şam, Gazze, Remle, Kudüs, ve başka yerlerde hadis-i şerif dinledi. Hepsinden icazet aldı. Önce İskenderiye'deki âlimlerden okudu. Bunları Ed-Dürerü'l-Mudıyye adlı eserinde zikreder. Buradan Hicaz'a, oradan da Yemen'e geçti. Yemen'de Kamusü'l-Muhit sahibi Mecdüddin bin eş-Şirazî'den ve birçok âlimden ilim öğrendi. Yemen hükümdarı Melikü'l-Eşref er-Resulî kendisini Zebid'e davet ederek hürmet gösterdi. Hükümdara kendi el yazısıyla kırk cilt kitap hediye etti. Melikin tertiplediği hac kafilesi ile Mekke'ye gitti. Altı sene kaldıktan sonra gemiyle Yemen'e döndü. Yolda bindiği gemi battı. Çok sayıda eseri kayboldu. Bundan sonra 800 (m. 1398), 805 (m. 1403), 815 (m. 1414) ve 824 (m. 1421) senelerinde hacca gitti. Bir müddet Mekke'de oturdu. Âlimlerden ders dinledi. 802 senesi Şaban ayında (m. Nisan 1400) Şam'a gitti. Üç aydan fazla kaldı. Gazze, Nablus, Remle, Kudüs, el-Halil ve Salihiyye gibi ilim merkezlerinde ders okudu. Moğol istilası üzerine Mısır'a döndü. 836 (m. 1433) senesi Şaban ayında Memluk sultanı Barsbay'ın yanında Şafiî kadısı sıfatıyla Diyarbekir'e gitti. Yol boyu her beldedeki âlimlerden istifade etmeye çalıştı. Kendisi de hadis rivayet etti. Halep'te Sıbt İbnü'l-Acemî ve İbn-i Hatib en-Nasıriyye ile görüştü. Hanefî ulemasından ve Buharî şarihlerinden Bedreddin el-Aynî kendisini Ayıntab'a davet edince buraya gitti. Aynî'den hadis rivayet etti. Seyahati beş ay kadar sürdü. Dönüşte buradaki intibalarını Celebü Haleb'de dercetti.

İbn-i Hacer, 806 (m. 1403) senesinden itibaren Şeyhuniyye Medresesi'nde müderrislik yapmaya başladı. 809'da (m. 1406) Mahmudiyye Medreselerinde hadis-i şerif müderrisi oldu. 812 (m. 1409) senesinde Cemaliyyetü'l-Cedide Medresesi'nde hadis dersi vermeye başladı. 814 (m. 1411) senesinde, buradan ayrılıp eser yazmakla meşgul oldu. 813 (m. 1410) senesinde Baybarsiyye Hanegahı'nda meşihat (şeyhlik) makamına getirildi. Daha sonra Müeyyidiyyetü'l-Cedide, Şerifiyye, Harrubiyye. Salihiyye ve Salahiyye medreselerinde Şafiî fıkhı okuttu. 833 (m. 1430) İbn-i Tulun Camii'nde, Kamiliyye Darülhadisi'nde, 836 (m. 1433) seyahatinde Şam Eşrefiyye Darülhadisi'nde ve 851 (m. 1448) senesinde Kahire Zeyniyye Medresesi'nde hadis-i şerif dersi verdi. Ayrıca Nil kenarındaki evinde de ders okutmayı ihmal etmedi. 1150 kadar ders meclisinde rivayet ettiği hadis-i şerifleri imla ettirdi. Böylece 643 (m. 1245) senesinde İbnü's-Salah'ın vefatı ile sekteye uğrayan imla meclislerini canlandırmış oldu. El-Emali'l-Hadisiyye adlı eseri bu ilmî meclislerden meydana geldi.

İbn-i Hacer 819 (m. 1416) senesinde Ezher, sonra da Amr bin As camii hatibliğine tayin olundu. Kahire kadılığı ile sultanın da devam ettiği Kal'a Camii hatibliğini beraber yürüttü. Vefat eden Nureddin er-Reşidî'nin yerine Hüseyniyye'deki Zahir Camii vaizliğine getirildi. Vaizlik ve müderrislik yanı sıra Mahmudiyye Medresesi Kütüphanesi'nin müdürlüğünü yaptı, yöneticiliğini de üstlendi. Bu kütüphanede meşhur âlim Burhaneddin İbni Cemaa'nın çoğu müellif hattı olan 4.000 kadar kitabı saklanıyordu. İbn-i Hacer bunların fihristini yaparak, bazılarının nüshalarını yeniletmiştir. Sadece o kütüphanede, ne kadar eser ve içinde ne bilgi varsa bilirdi.

İbn-i Hacer 811 (m. 1408) senesinde Darüladl'de Şafiî müftülüğüne getirildi. Vefatına kadar bu makamda kaldı. Hükümdar tarafından kendisine teklif edilen kadılık vazifesini yıllarca kabul etmedi. En son 827 (m. 1423) senesi Muharrem ayının yirmi ikisinde Melik Barsbay kendisine El-Bülkinî'den boşalan Şafiî kadıyülkudatlığını teklif etti. Bu teklifi Bülkinî'nin ısrarına dayanamayarak kabul etti. Bu vazifede, çeşitli şikayetler sebebiyle yedi defa ayrılıp, haklılığı anlaşılarak tekrar tayin edilmek suretiyle, vefatına kadar yirmi bir sene bulundu. Ayrıca Barsbay'ın oğlu El-Melikü'n-Nasır'ın kendisine Zebid kadılkudatlığını teklif etti ve iki sene buraya kimseyi tayin etmediyse de İbn-i Hacer yanaşmadı. Aylık 10.000 dirhem maaşlı Şam kadılığını da kabul etmedi. Kadılığı sırasında muhtelif cami ve medreselerde ders vermeyi aksatmadı. Böylece nazariyat ile tatbikatı birleştirme imkanı bulmuş oldu.

852 (m. 1449) senesi Zilhicce ayının yirmi sekizinde, Cumartesi gecesi Kahire'de vefat etti. Vefatına dizanteri hastalığı sebep olmuştur. Cenaze namazında sultan da bulundu. Abbasî Halifesinin izni ile cenaze namazını meşhur âlim El-Bülkinî kıldırdı. Cenazesine ender rastlanan bir kalabalık iştirak etti. Karafe kabristanında İmam Leys bin Sa'd'ın kabrinin yakınına defnedildi. Kabri bugün de ziyaretgahtır. Pek çok şehirde kendisi için gıyabi cenaze namazları kıldırdı. Şairler hakkında mersiyeler düzdü.

İbn-i Hacer'in zevcesi Üns binti Abdülkerim de hadis âlimi idi. İbn-i Hacer'in bu hanımından beş, ikinci hanımından da bir kızı oldu. Kızlarının hepsi kendisinden evvel vefat etti. Tatar asıllı bir cariyeden bir oğlu oldu. Ebü'l-Mealî Bedreddin Muhammed diye bilinen bu oğlu, kendisinden başka, Mısır ve Suriye âlimlerinden okuyup icazet almış, İbn-i Hacer Büluğu'l-Meram adlı eserini oğlunun ezberlemesi için yazmıştır. Baybars Hankahı şeyhliği, İbn-i Tulun Camii imamlığı yapmıştır. Babasının Nuhbetü'l-Efkar adlı eserini Neticetü'n-Nazar adıyla şerh etmiştir. Ancak babasının istediği ilmî seviyeye gelememiştir. İbn-i Hacer'in en büyük kızı Zeyn'in oğlu Ebü'l-Mehasin Yusuf bin Şahin, Sıbtu İbn-i Hacer diye tanınmış fıkıh, hadis ve tarih âlimidir. Dedesinin Büluğu'l-Meram'ını Minhatü'l-Kiram adıyla şerhetmiştir.

Kaynaklar İbn-i Hacer'in orta boylu, zarif, heybetli ve hareketli bir zat olduğunu söyler. Abid ve zahid idi. Seyahatte iken veya hastalığında bile teheccüd namazını kaçırmamıştır. Beytülmalden yapılan ikramları kabul etmezdi. Fakirlere yardım ederdi. Babasından kalan mallarla geçinir; vazifesi dolayısıyla aldığı maaşları sadaka verirdi. Mütevazi ve kibar idi. Talebelerine muamelesi müşfikane idi. Onlara yardımcı olur, taleplerini yerine getirir, kitaplarını temin ederdi. Çok zeki olup, bir dinlediğini hemen ezberlerdi. Birçok ilmî eseri hıfzına almıştı. Hadis ravilerinin hal tercümelerini bilmede ve tarih ilminde üstüne yok idi. Okuması ve yazması süratli idi. Zihnindekileri kağıda dökmekte müşkilat çekmezdi. El-Vukuf adlı eserini üç günde yazmıştı. Yazarken kalemi kaldırmaz; yazı yazarken bir yandan da kendisine okunanları takip edip düzeltebilirdi. Bir anını boş geçirdiği görülmemişti. Ya kitap okur, ya yazı yazar, ya fetva verir, ya ders okutur, ya ibadet ederdi. Bineğinin üzerinde dahi boş durmazdı. Mekke ve Yemen seyahatlerinde bineği üzerinde kitap yazdığı anlatılır. Son derecede dürüst idi. Eserlerinde kendisine husumet besleyen ve rekabet edenler hakkında haksızlık yapmaz; doğru bildiğini söylemekten de kaçınmazdı. Sultandan vazife aldığı zaman bile müstakil hareket etmekten geri durmazdı.

Talebesi Sehavî, ders okuttuğu yerler hakkında şöyle demektedir: “Hocam İbn-i Hacer birçok yerde ders okuttu. El-Haseniyye ve el-Mansuriyye'de tefsir, el-Baybarsiyye, el-Cemaliyye, el-Haseniyye, ez-Zeyniyye, eş-Şeyhuniye, Cami-i Tulun, Kubbetü'l-Mansuriyye'de hadis, el-Harubiyye, el-Bedriyye, eş-Şerifiyye, el-Fahriyye, eş-Şeyhuniyye, es-Salihiyye, en-Necmiyye, es-Salahiyye, el-Müeyyidiyye ve başka yerlerde fıkıh dersleri verdi. Bu yerlerin sayısı on altıya ulaştı.”

Zamanın en büyük hadis âlimlerinden olan İbn-i Hacer'in dersleri çok büyük rağbet gördü. Mütehassıslar tarafından takip edildi. Eserleri üç yüze yakındır. Bunların ekserisi emsalsiz kıymette eserlerdir. Eserleri, o hayatta iken yayıldı. Hükümdarlar ve emirler, onun eserlerini birbirlerine hediye olarak gönderdiler. Çok talebe yetiştirdi. Bunlardan 500 kadarının ismini Sehavî bildirmektedir. Başta Sehavî olmak üzere, Ahmed bin Ebu Bekir el-Busayrî, Kemaleddin İbnü'l-Hümam, Necmeddin İbni Fehd, Takiyyüddin İbni Fehd, İbni Tagriberdî, İbn-i Kutluboğa, Bikaî, Ebül-Fadl İbnü'ş-Şıhne, Necmeddin İbni Kadi Aclun, Burhaneddin İbni Müflih, İbnü'l-Mibred, İbn-i Emiri Hac, İbnü'l-Haydin ve Zekeriyya el-Ensarî bunlardan önde gelenleridir.

İbn-i Hacer-i Askalanî, hafızü'l-hadis idi. Yani yüz binden fazla hadis-i şerif ezberinde idi. Bu büyük âlimin her sözü senet, sağlam bir vesikadır. Bütün ilim dallarında söz sahibidir. Hocası Hafız Irakî'ye, kendisinden sonra ilimde kimi halef bıraktığı sorulduğunda; “İbn-i Hacer, sonra oğlum Ebu Zür'a, sonra da Heysemî” buyurdu. Hafız Takıyyüddin Muhammed bin Muhammed bin Fehd onun hakkında: “İbn-i Hacer, faydalıyı talep eden biri olup, zamanının âlimleri arasında tek idi. Bilhassa hadis ilminde mütehassıs oldu. Kıymeti yüksek ve faydalı eserler yazdı. Eserleri, onun üstünlüğüne delildir. Âlimler onun üstünlüğünde sözbirliği ettiler. O; İmam, büyük âlim, hafız, muhakkik, kuvvetli iman ve güzel ahlak sahibi, konuşması tatlı, tabirleri güzel, benzeri görülmeyen bir zat idi.” demektedir.

Menhelü's-Safi kitabının sahibi ise, onun hakkında şöyle demektedir: “Allahü Teâlâ, İbn-i Hacer'e rahmet eylesin. O, zamanının hafızı idi. Doğu ve batıda tek hafız idi. Hadis ilminde müminlerin hocası idi. Kendisiyle bu ilmin riyaseti son buldu.”

İbn-i Münavî eş-Şafiî, Yevakit ve'd-Dürer adlı eserinde; “Şeyhülislam Şihabeddin Ebü'l-Fadl bin Hacer, zamanının bir tanesi idi. Zamanınında hadis-i şerif ilminin bayrağını dalgalandırdı. Asrının Zehebî'si idi. Ehl-i ilmin dayanak mercii oldu.” demektedir. İmam Süyutî de onun hakkında şöyle demektedir: “İbn-i Hacer, şeyhülislam, zamanının hafızı ve imamı idi. Kadıyülkudat idi. Eğer derslerinde bulunmayıp onun dilinden hadis-i şerif dinlememiş olsaydım, eserlerinden istifade ederdim. Kendisinden çok istifade ettim. Onun gibisini ondan sonra görmedim. İbn-i Hacer, heybetli ve vakar sahibi idi. Başkasını üzecek bir şey konuşmaz, kendisine kötü davranana iyilikle muamele ederdi. Kendi aleyhinde bulunan kimseye gücü yettiği halde mukabelede bulunmazdı. Çok zeki, ilimde meharetli, konuşması düzgün ve tatlı, sesi ahenkli idi. Çok oruç tutar ve çok ibadet ederdi. Kendisinden önceki âlimlerin, salihlerin yolunda ve âdeti üzere bulundu.”

İbn-i Hacer, bu üstün meziyetleri ile zamanında çok kıskançlık uyandırmıştır. Çok kimse kendisiyle müderrislik, kadılık, müftülük vesilesiyle rekabete girişmiş; ama hiç biri gölgesine varamamıştır. Hasımları işi iftiraya kadar vardırmışsa da, İbn-i Hacer bu ithamlara Reddü'l-Mücrim adlı kırk hadis mecmuasını telif ederek cevap vermiştir. Hadis ravilerinin hallerini cerh ve tadil (kritik) ederken sert davranması, hissilikle itham edilmesine sebep olmuştur. Ancak İbn-i Hacer yukarıda da belirtildiği gibi ilmî hususlarda hassas ve haksızlığa tahammülü olmayan bir zat idi.

Her ikisi de Sahih-i Buharî şarihi olan Aynî ile İbn-i Hacer arasında da bir anlaşmazlık vukua gelmiştir. Aynî, Buharî şerhi Umdetü'l-Karî'de, İbn-i Hacer'in eserine bazı tenkitler tevcih etmiştir. Bunun sebebi, Aynî'nin Hanefî oluşudur. İmam-ı Buharî ise Şafiî'dir. Eserindeki hadis-i şerifler ise umumiyetle İmam-ı Şafiî'nin ittihatlarına esas aldığı hadis-i şeriflerdir. İmam-ı Buharî'nin rivayet ettiği hadis-i şeriflerin çoğunun Hanefî mezhebinde delil alınmaması, bazılarını yanlış düşüncelere sevketmiştir. İşte Hanefî olan Aynî, bunu izah ederken, İbn-i Hacer'in eserindeki bazı ifadeleri de bu meyanda tenkit ederek mevzuya açıklık getirmek istemiştir. Aynî, eserini İbn-i Hacer'den üç sene sonra yazmaya başladığı için, bazı mutaassıp kimseler Aynî'nin İbn-i Hacer'in eserinden iktibasta bulunduğunu iddia etmişler; bu da İbn-i Hacer'i gücendirmiştir. İtiraz mahiyetinde İstinşar ve İntikad adı eserlerini kaleme almıştır. Burada İbn-i Hacer'in, Fethü'l-Bari'yi Buharî şerhlerinin en üstünü kabul etmesi; üstelik Aynî'nin bazı eserlerini tenkidi, aynı zamanda ahbabı olan Aynî'yi infiale sürüklemiştir. Halbuki Hanefî olan Aynî'nin Buharî'nin en mükemmel şerhlerinden birini yazması ayrıca bir övgü vesilesidir. Üstelik Umde, Fethü'l-Bari'den çok daha hacimlidir. Mevzuya dair bütün eserleri ele almaktadır. Bu sebeple Aynî'nin İbn-i Hacer'den intihalde bulunduğu iddiası doğru değildir. İlmî eserlerin birbirinden istifadesi çok tabiidir. Üstelik aynı mevzuyu işleyen eserlerin birbirini görmezden gelmesi beklenemez. Bu hususta İbn-i Hacer'i de, Aynî'yi de haklı görenler vardır. Şu kadar ki her ikisi de Buharî'nin en güzel şerhlerini yazmışlardır. Her iki âlim de birbirini sever ve sayardı. Bu anlaşmazlık ilmî çerçevenin dışına çıkmamıştır. Nitekim Aynî, İbn-i Hacer'i ölüm hastalığında ziyaret etmiş ve helalleşmiştir.

El-Kavlü'l-Müsedded adlı eserinin kapak sayfası (sağda) ve El-Metalibü'l-aliyye bi-Zevaidi'l-Mesanidi's-Semaniyye adlı eserinin kapak sayfası (solda).

İbn-i Hacer çok yönlü bir âlim olmakla beraber, ağırlığı hadis ilmine vermiş; bu sahada İslam tarihinin en önde gelen şahsiyetlerinden birisi addolunmuştur. Rical ilminde, yani hadis ravilerinin hâllerini bilmede bir benzeri olmadığı için eserlerinin kıymeti bir kat daha artmıştır. Her hadis-i şerifin farklı rivayetlerindeki ravileri tesbit etmiş, kendisinden önceki âlimlerin raviler hakkındaki beyanlarını incelemiş; bunları tashih etmiştir. O zamanın imkanları çerçevesinde bu kadar çok ismi tanıyıp kritik edebilmesi, büyüklüğüne bir delildir. İşte bundan dolayıdır ki İbn-i Abdüsselam, “İbn-i Hacer, İmam Buharî'den aşağı kalmaz.” demiştir. Gençliğinde kendisine Zehebî'yi örnek almış, onun gibi olmayı istemişti. Hakikat şudur ki İbn-i Hacer, Zehebî'yi de geçmiş; onun Mizan adlı eserini tamamlayarak Lisan ismini vermiştir. Zehebî gibi tarih ilmine vukûfu, onun hadis ilmindeki derecesini de arttırmaya yardımcı olmuştur. Çünkü hadis ilminde ravilerin hayatını ve hâlini bilmek çok mühimdir.

İbn-i Hacer'in bazı eserleri tarih ilmindeki derinliğini göstermeye delildir. 12 bini aşkın sahabinin hayatının anlattığı El-İsabe, meşhur âlimlerin hayatına dair Ed-Dürerü'l-Kamine, Mısır kadılarına dair Ref'ü'l-Isr adlı eserleri bunlara misaldir. Şiir ve edebiyata vukûfu da hadis ilmindeki derinliğine yardımcı olmuştur. Eserlerinde hadis-i şerifleri izah ederken şiir ve edebiyattan faydalanmıştır. Şiirleri çok rakik, üslubu seri idi. Ağır ifade ve sanatlardan ziyade, lirizmi ön planda tuttuğu görülmektedir. Şiirleri neşredilmiştir.

Hadis ilminde olan ihtisası bir yana, İbn-i Hacer'in tefsir ve fıkıhta da mühim bir mevkii vardır. Senelerce cami ve medreselerde tefsir dersi vermiş; bilhassa sebeb-i nüzul üzerinde durarak, görünüşte tearuz (tezat) arzeden ayet-i kerimelerin aslında birbirine zıt olmadığını isbat etmiştir. Fıkıhta icazetli bir âlim olup, müftülük ve kadılık yapması tatbikat ile nazariyatı bir araya getirmesi bakımından ilmî derecesine şüphesiz katkıda bulunmuştur.

Kızının veba hastalığından vefat etmesi üzerine yazdığı Bezlü'l-Ma'un fî Fazli't-Taun adlı eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Eser Köprülü Kütüphanesi No: 225'de kayıtlıdır.

Eserleri

İbn-i Hacer-i Askalanî, hadis, usul-i hadis, kıraat, fıkıh, usul-i fıkıh, kelam, tarih, tefsir gibi dinî ilimlerin her sahasında çok sayıda eser yazdı. Son senelerde yapılan tedkiklerle, İbn-i Hacer'in 282 eseri tesbit edilmiştir. Bunlardan en mühimleri şunlardır:

1- Fethü'l-Bari li Şerhi'l-Buharî: Sahih-i Buharî'nin şerhi olan bu eser çok meşhurdur. Bu eserini tamamladıktan sonra, beşyüz altın harcayarak büyük bir ziyafet verdi. Çeşitli yerlerde, son olarak da 1996'da Beyrut'ta baskısı yapılmıştır. Eserde günümüze ulaşmayan kaynaklardan da bilgiler aktarılması eserin değerini çok daha fazla artırmaktadır.

2- Tehzibü't-Tezhib: Mizzî'nin eserinin muhtasarıdır. Üçte bir kadar da ilave yapılmıştır. 1991'de Beyrut'ta basılmıştır.

3- Bezlü'l-Ma'un fî Fazli't-Taun: Kızını veba hastalığında kaybetmesi üzerine bu hastalığa dair hadisleri topladığı bir kitaptır. Matbudur.

4- Tağlikü't-Ta'lik: İlel-i hadise dairdir. Matbudur.

5- El-Kavlü'l-Müsedded: İmam-ı Ahmed'in Müsned'indeki bazı hadislerin sıhhatini ispatlamaktadır. Matbudur.

6- El-Vukûf ala ma fî Sahihi Müslim: Sahih-i Müslim'deki hadisler üzerinedir. Matbudur.

7- Et-Ta'lik ale'l-Mevzu'at li-İbni'l-Cevzî: Çok sayıda hadis-i şerife mevzu diyen İbnü'l-Cevzî'ye reddiyedir.

8- İtrafü'l-Müsnedi'l-Mu'teli bi-Etrafi'l-Müsnedi'l-Hanbeli: İmam Ahmed'in el-Müsned'indeki ravilere dairdir. Matbudur.

9- El-Metalibü'l-aliyye bi-Zevaidi'l-Mesanidi's-Semaniyye: Kütüb-i sitte ve Müsned'de bulunmayan 4702 Hadis-i şerifin mevzularına göre tasnif edildiği bir eserdir. Matbudur.

10- Netaicü'l-Efkar fî Tahrici Ehadisi'l-Ezkar: Matbudur.

11- Muvafakati'l-Hubri'l-Haber fî Tahrici Ehadisi'l-Muhtasar: Matbudur.

12- Ed-Diraye li Tahriri Ehadisi'l-Hidaye: Zeylaî'nin Nasbu'r-Raye adlı eserinin muhtasarıdır. Matbudur.

13- El-Ehadisü'l-Mevzuati'l-Varide fî Mesabihi's-Sünne li-Begavî: Mevzu olduğu ileri sürülen bazı hadis-i şeriflerin mevzu olmadığını müdafaa sadedinde yazılmıştır. Matbudur.

14- Tahricü'l-Ehadisi'n-Nebeviyyeti'l-Münkatı'a fi's-Sireti'l-Hişamiyye

15- El-İmta bi'l-Erbaine'l-Mütebayineti's-Sema: Kırk ayrı Sahabeden âli isnadla işittiği ve Kütüb-i Sitte'de yer alan kırkbeş Hadis-i şerifin bulunduğu bir kırk sahih Hadis mecellesidir. Matbudur.

16- Ta'cilü'l-Menfea: Dört mezheb imamının eserlerindeki Hadis-i şeriflerin ravilerine dairdir. Matbudur.

17- Nuhbetü'l-Fiker: İbnü's-Salah'ın usul-i hadise dair Mukaddime'sinin muhtasarıdır. Matbudur.

18- Fetava'l-Hafız İbn-i Hacer el-Askalanî fî Ahvali'l-Kubur ve Ehvali'n-Nüşur: Kabir ve ölüm hallerine dair fetvaları muhtevidir. Matbudur.

19- Takribü't-Tehzib: Tehzibü't-Tezhib'in muhtasarıdır. Matbudur.

20- Lisanü'l-Mizan: Zehebî'nin zayıf ravilere dair Mizanü'l-İ'tidal adlı eserinin muhtasarı ve zeylidir. Matbudur.

21- Ta'rifü'l-Ehli bi-Meratibi'l-Mevsufine bi't-Tedlis: Alaî'nin rical-i hadise dair Cami'u't-Tahsil adlı eserinin muhtasarı ve zeylidir. Matbudur.

22- El-İşar bi-Ma'rifeti Rüvati'l-Aşar: Rical-i hadise dairdir. Matbudur.

23- Tebsitü'l-Müntebih bi-Tahriri'l-Müştebih: Zehebî'nin Müştebih'ine şerh mahiyetinde geniş bir eserdir. Matbudur.

24- Nüzhetü'l-Elbab: Lakaplarıyla meşhur hadis âlimlerine dair ansiklopedik bir eserdir. Matbudur.

25- El-İsabetü fî Temyizi's-Sahabe: İbn-i Hacer'in en meşhur ve kıymetli eserlerindendir. Eshab-ı kiramın hayatları çok güzel anlatmaktadır. Öyle ki bu eser, İbnü'l-Esir'in Üsüdü'l-Gabe kitabından daha mükemmel bulunmuştur. Dört cilttir. 1280 (m. 1863) senesinde Hindistan'da ve 1328 (m. 1910) senesinde Mısır'da ve Beyrut'ta basılmıştır.

26- Ed-Dürerü'l-Kamine: Dört cilttir. Sekizinci asırda yaşayan meşhur, âlim, devlet adamı ve ileri gelenlerin hayatlarını anlatmaktadır, matbudur.

27- El-Mu'cemü'l-Müfehres: El-Makasıdü'l-Aliyyat veya Tecridü Esanidi'l-Kütübi'l-Meşhure diye de bilinen bu eserde müellif okuttuğu kitapların senedine dairdir. Millet Kütüphanesi'nde müellif hattı mevcuttur.

28- El-Mecmau'l-Müesses: İbn-i Hacer'in okuduğu 730 hocaya dair ansiklopedik bir eserdir. Matbudur.

29- Er-Rahmetü'l-Gaysiyye bi't-Tercemeti'l-Leysiyye: Müçtehid imamlardan Leys bin Sa'd'ın biyografisine dairdir. Matbudur.

30- Tevali't-Te'sis bi-Mecali İbn-i İdris: İmam-ı Şafiî'nin biyografisine dairdir. Matbudur.

31- Ez-Zehrü'n-Nadır fî Nebe'i'l-Hadır: Hazreti Hızır'ın peygamber olup olmadığı, Hazreti Muhammed'in zamanına yetişip yetişmediğine dair rivayetleri ihtiva eder. 1988'de Beyrut'ta basılmıştır.

32- Gıbtatü'n-Nazır fî Tercemeti'ş-Şeyh Abdülkadir: Abdülkadir Geylanî'nin hayatına dairdir. Matbudur.

33- El-Ucab fi-beyani'l-esbab: Kur'an-ı Kerim'e dairdir. Yazma nüshası Fas'ta Kureviyyin Kütüphanesi'ndedir.

34- Büluğu'l-Meram min Edilleti'l-Ahkam: Ahkam hadislerini ihtiva eder. Defalarca şerh edilmiş ve basılmıştır.

35- El-Gunye fi'r-Rü'ye: Hazreti Peygamber'in miraçta Allahü Teâlâ'yı gördüğünü müdafaa eden bir risaledir. Yazma nüshası El-Hizanetüt-Teymuriyye'dedir.

36- İnba'ü'l-Gumr bi-Ebnai'l-Umr: Müellifin doğumundan vefatına kadar olan hadiseleri, şahısları ve müesseseleri anlatan etraflı bir Mısır tarihidir. Matbudur.

37- Ref'u'l-Isr an Kudati Mısr: Tarih sırasıyla Mısır kadılarını anlatan ansiklopedik bir eserdir. Matbudur.

38- Tebyinü'l-Aceb bima Verede fî Faili Savmi Receb: Receb ayının faziletine dair haberleri ihtiva eder. Matbudur.

39- Ref'u Hükmi's-Salat ba'de'l-Vitr: Vitrin günün son namazı olduğuna dairdir. Matbudur.

40- Kuvvetü'l-İcac fî Umumi'l-Mağfireti li'l-Huccac: Hazreti Peygamber'in Arefe günü ve Müzdelife'de ümmetinin mağfireti için yaptığı duanın kabulüne dair hadis-i şerifi mevzu kabul eden İbnü'l-Cevzî'ye reddiyedir. Matbudur.

41- En-Nüket ala kitabi İbnü's-Salah.

42- El-Emalî,

43- El-Erbeun fi red'i'l-mücrim an sebbi'l-müslim,

44- İnkadu'l-i'rad fi'r-reddi ale'l-Aynî fi şerhi'l-Buharî,

45- Hidayetü'r-rüvat ila tahrici ehadisi'l-Mesabih ve'l-Mişkat.

46- El-Hükmü'l-İrfaniyye ve'l-İşaratü'l-Kur'aniyye, 47- Zeylü't-Tıbyan li-bediati'l-beyan fi teracimi'l-huffaz.

48- Nüzhetü's-samiin,

49- Divan, diğer adı Seb'u seyyare'dir.

50- Et-Telhisü'l-habir.

51- Tesdidü'l-kavs Muhtasaru Müsnedü'l-firdevs.

Ayrıca İbn-i Hacer'e nisbet edilen çok sayıda eser vardır. Bunlardan bazılarının ona ait olmadığı bellidir. İbn-i Hacer'in hayatı ve eserleri üzerine İslam dünyasında ve Garpta çok sayıda eser, tez ve makale yazılmıştır. İbn-i Hacer-i Askalanî'ye nisbet edilen El-Münebbihat ale'l-istidadi li yevmi'l-mead isimli eserinden bazı bölümler (Muhammed Nevevî bin Ömer el-Cavî'nin bu eser üzerine yaptığı Nesaihü'l-ibad adlı şerhten de faydalanılmıştır.):

Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Şu iki hasletten daha üstün bir şey yoktur: Allahü Teâlâ'ya iman ve Müslümanlara (söz, makam, mal veya beden ile) faydalı olmaktır. Şu ikisinden de daha kötü bir şey yoktur; Allahü Teâlâ'ya şirk koşmak ve Müslümanlara (bedenlerine ve mallarına) zarar vermektir.” Allahü Teâlâ'nın bütün emirleri, neticede şu iki şeyden ibarettir: Allahü Teâlâ'ya tazim ve O'nun kullarına şefkattir.

Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “(İlmi ile amel eden) âlimlerin meclislerinde bulununuz. Hakimleri (Allahü Teâlâ'yı tanıyan, sözlerinde ve fiillerinde isabetli olan âlimlerin) sözlerini iyi dinleyiniz. Çünkü Allahü Teâlâ, ölü toprağı yağmur suyu ile dirilttiği gibi, hikmet (faydalı ilim) nuru ile de ölü kalbi diriltir.”

Taberanî, İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin şu sözünü rivayet eder: “Büyüklerin meclisinde bulununuz, âlimlerden sorunuz, hâkimlerle oturup kalkınız.” Âlimler üç kısımdır. Bunlar: 1- Allahü Teâlâ'nın bildirdiği hükümleri bilen âlimler. Bunlar fıkıh âlimleridir. 2- Arif-i billah olan âlimler. Bunlarla beraber olmak, kalbleri marifetullah ile sırları Allahü Teâlâ'nın celal nuru ile aydınlatır. 3- Bu iki kısmı bilen âlimlerdir ki bunlarla beraber olmak, insanı yüksek ve kıymetli hâllere kavuşturur. Nazarın verdiği fayda, sözün verdiği faydadan daha yüksektir. Bakışı fayda verenin, sözleri de fayda verir. Aksi de böyledir. Yani nazarı fayda vermeyenin, sözü fayda vermez, tesir etmez.

Yahya bin Muaz buyurdu ki: “Kerim olan (işleri güzel olan kimse) Allahü Teâlâ'ya asi olmaz. Dünyayı ahirete tercih etmeyen kimse ise hâkimdir.” Yani kerim kimse, takvaya yapışmak, günahlardan korunmak suretiyle kendisine ikramda bulunur. Hakim, işlerinde isabetlidir. Akl-ı selime muhalefetten sakınır.

Süfyan-ı Sevrî buyurdu ki: “Şehvetten (yani nefsin arzu ve isteklerinden) dolayı işlenen günahların af olunması umulur. Fakat kibirden (üstünlük iddiasından, kişinin kendisini büyük görmesinden dolayı) yapılan günahların af ve mağfiret olunması pek zordur. Çünkü şeytanın günahının aslı kibirden idi. O, kendisinin Âdem Aleyhisselam'dan üstün olduğunu iddia etmişti.”

Zahitlerden birisi buyurdu: “Kim gülerek günah işlerse, Allahü Teâlâ onu, ağladığı hâlde Cehennem'e atar. Çünkü böyle kimse, sonunda pişman olur. Allahü Teâlâ'dan kendisini af ve mağfiret etmesini diler. Kim de Allahü Teâlâ'ya karşı olan hayâsından ve Allahü Teâlâ'ya karşı ibadet ve taatteki eksikliklerinden ve kusurlarından korktuğu için ağlayarak Allahü Teâlâ'ya taatte bulunursa, Allahü Teâlâ onu, sevinçli olduğu hâlde Cennet'ine koyar. O sevinçlidir, çünkü maksudu olan Allahü Teâlâ'nın affına kavuşmuştur.” Evliyadan birisi buyurdu ki: “Günahları küçük görmeyiniz. Çünkü büyük günahlar, küçük günahlardan doğar.” Bazen Allahü Teâlâ'nın gazabı küçük günahlarda olabilir.

Kalb tabiplerinden olan evliyadan birisi şöyle buyurdu: “Allahü Teâlâ'dan daha yakın bir yardımcısı olduğunu zanneden kimsenin Allahü Teâlâ'yı tanıması azdır. (Yani Allahü Teâlâ'dan başkasını kendisine daha yakın ve yardımcı olarak görürse o kimse Allahü Teâlâ'yı hakkıyla tanımamıştır.) Kim de nefs-i emmaresini en büyük düşman bilmezse, o kimse nefsini tanımamıştır.”

Ebu Bekr-i Sıddîk buyurdu ki: “Dil (kötü sözler söylemek suretiyle) bozulursa bundan dolayı insanlar sıkıntı duyar ve üzülürler. Kalb (riya ve benzeri hastalıklarla) bozulursa o zaman melekler üzülür ve ağlarlar.” Denildi ki: “Şehvet, sultanları köle yapar. (Çünkü kişi sevdiğinin kölesidir.) Sabır da köleyi sultan yapar. (Çünkü köle, sabretmek suretiyle muradına kavuşur.)”

“Kim günahları terk ederse kalbi incelir (nasihat kabul eder ve boyun eğer). Yemesinde, giymesinde ve başka şeylerde haramı terk edip helalinden yiyen kimsenin zihni saf ve parlak olur. Böylece Allahü Teâlâ'nın, öldükten sonra diriltmesine delalet eden yüce işlerine (ilkbaharda ağaçların ve yeryüzünün yeşermesi gibi) bakar, bunlar üzerinde düşünür. Allahü Teâlâ'nın kudretini, ilmini ve O'nun, her şeyin sahibi ve maliki olduğunu müşahede eder.”

Denildi ki: “Aklın kemali, Allahü Teâlâ'nın rızasına uyup gazabına vesile olacak şeylerden uzak kalmaktır.”

“İlmi ile amel eden fazilet sahibi için gariplik yoktur. Zira böyle bir kimse, her yerde ikram ve hürmet görür. Memleketinden uzakta olsa bile, her yer ona vatandır.”

“Kulun taatle meşgul olması, onun Allahü Teâlâ'yı tanıdığına delalet eder. Kulun taati arttıkça, Allahü Teâlâ'yı tanıması da o derece artar. Taat azaldıkça, marifetullah da azalır. Zahir, batının aynasıdır.”

Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Bütün günahların aslı dünya sevgisidir.”

Denildi ki: “Ahmakla arkadaşlık etmek, bereketsiz ve faydasız bir iştir.” Ahmak; çirkinliğini bildiği hâlde bir şeyi, olması lazım gelenden başka yapandır. Taberanî'nin bildirdiği hadis-i şerifte, Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Ahmağın sevgisini kes, at.” Yani onunla beraber olma, zira onun hâli çirkindir. Tabiatlar hırsız gibidir. Senin tabiatın, onun kötü hâlini çalabilir.

Tirmizî'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Server-i âlem buyurdu ki: “İki haslet vardır ki kimde bunlar bulunursa, Allahü Teâlâ onu şükredici ve sabredici olarak yazar. Kimde bu ikisi bulunmazsa, Allahü Teâlâ onu şükredici ve sabredici olarak yazmaz. Bu iki haslet şudur: 1- Kişinin dini hususunda, kendisinden yukardakine bakıp ona uyması, dünyası hususunda, kendisinden aşağıdakine bakıp Allahü Teâlâ'nın kendisine olan lütfundan dolayı hamdetmesidir. Allahü Teâlâ böyle bir kulu şükredici ve sabredici olarak yazar. 2- Kişinin, dini hususunda kendisinden aşağıdakine bakması, dünya hususunda kendisinden yukardakine bakması ve kaçırdığı şeyden dolayı üzülmesidir. Böyle bir kimseyi, Allahü Teâlâ şükredici ve sabredici olarak yazmaz.”

Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Kim geçim darlığından şikayet ederek sabahlarsa, sanki Rabbini şikayet etmiş olur. (Halbuki sıkıntılar ve dilekler, yalnızca Allahü Teâlâ'ya arz olunur. Şikayetler O'na yapılır. Bu da duadan sayılır. Fakat insanlara yapılan şikayet, Allahü Teâlâ'nın taksiminden razı olmadığına alamettir.) Kim dünya işleri için üzüntülü olarak sabahlarsa, Allahü Teâlâ'ya kızarak sabahlamış olur. (Yani dünya işlerine üzülen kimse, Allahü Teâlâ'ya kızar. Çünkü böyle kimse, Allahü Teâlâ'nın kazasından razı değildir. O'ndan gelen bela ve musibete sabredici değildir. Halbuki dünyada olan her şey, Allahü Teâlâ'nın kazası ve kaderi iledir.) Kim bir zengine zenginliğinden dolayı tevazu gösterirse, dininin üçte biri gider. (Dinde insanlara malı için değil de ilmi ve salahı için hürmet etmek muteberdir. Mala kıymet veren, ilmi ve salahı küçültmüş olur.)”

Ebu Bekr-i Sıddîk buyurdu ki: “Üç şeye, üç şeyle ulaşılmaz.

Gemisiz Girmiş Gibidir

İbn-i Hacer Askalanî Münebbihat adlı eserinde buyurdu ki: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Ümmetime öyle bir zaman gelecek ki âlimlerden kaçacaklar. Allahü Teâlâ da onlara üç bela verecektir. 1- Allahü Teâlâ, onların kazançlarından bereketi alacak. 2- Onlara zalim bir sultan musallat kılacak. 3- Onların bir kısmı dünyadan imansız ayrılacaklardır.”

Hazreti Ebu Bekr buyurdu ki: “Kabre azıksız, salih ameli olmadan giren, denize gemisiz girmiş gibidir.”

Hazreti Ömer buyurdu ki: “Dünyanın izzeti mal ile ahiretin izzeti, salih amel iledir.” Yani, dünya işleri mal ile kuvvetli olur ve iyi gider. Ahiret işleri de salih amellerle kuvvet bulur ve iyi olur.

Abdülmu'ti Semlavî nakletti: Resulullah, Cebrail'e buyurdu ki: “Bana Ömer'in iyiliklerini anlat.” Cebrail; “Denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa, Ömer'in iyiliklerini anlatamazdı.” dedi. Resul-i Ekrem yine Cebrail'e; “Bana Ebu Bekr'in iyiliklerini anlat.” buyurunca Cebrail; “Ömer, Ebu Bekr'in hasenatından birisidir.” buyurdu.

Hazreti Osman buyurdu ki: “Dünya üzüntüsü, kalbde zulmet, ahiret üzüntüsü ise kalbde nurdur.” Yani, dünya işlerine ait üzüntü kalbi karartır. Ahiret işlerine dair üzüntü ise kalbi nurlandırır. Allah'ım! Dünyayı bize en büyük üzüntü kılma. Âmin.

Hazreti Ali buyurdu ki: “Kim Cennet'i talep ederse, Cennet de onu talep eder. Kim günah peşinde olursa Cehennem onu ister.” Yani, akil baliğ olan kimsenin mutlaka bilmesi lazım olan faydalı bilgiyi öğrenmekle meşgul olursa, bu bilgileri arar ve isterse hakikatte o kimse Cennet'i, Allahü Teâlâ'nın rızasını istemektedir. Kim de günah olan şeyleri isterse hakikatte Cehennem'i ve Allahü Teâlâ'nın gazabını istemektedir.

1- Zenginliğe hayal ve arzu ile, 2- Gençliğe saçı kına ile boyamakla, 3- Sıhhate yalnız ilaçla ulaşılmaz. Bilakis, Allahü Teâlâ'nın şifa vermesi ile ulaşılır.”

Ömer bin Hattab buyurdu ki: “İnsanlara sevgi göstermek aklın yarısıdır. Âlimlere sual sormak ilmin yarısıdır. (Çünkü ilim, sormakla hasıl olur.) Güzel tedbir (işleri, neticelerini hesaplayarak yapmak) geçimin yarısıdır.

Osman bin Affan buyurdu ki: “Dünyayı terk edeni, Allahü Teâlâ sever. (Çünkü dünyayı terk etmek, riyayı ve övülmeyi terk etmektir.) Günahları terk edeni, melekler sever. (Çünkü günah işleyen kimse, günahları yazan melekleri rahatsız eder.) Müslümanların malında, canında gözü olmayanı Müslümanlar sever.”

Ali bin Ebu Talib buyurdu ki: “Dünya nimetleri içerisinde, Müslüman olmak, nimet olarak yeter. (Allahü Teâlâ'nın en büyük nimeti, onları yokluktan varlığa çıkarması, küfrün karanlıklarından kurtarıp İslam ile şereflendirmesidir.) İnsana meşguliyet olarak taat yeter. Nasihat ve ibret olarak ölüm yeter (Çünkü ölüm, insanlar için en büyük vaizdir.).”

Davud Aleyhisselam'a Zebur'da şöyle vahyedildi: “Akıllı kimsenin üç şeyle meşgul olması gerekir: 1- Salih ameller işlemek suretiyle ahirete hazırlanmak. 2- Dünya hayatı için lazım ve kâfi olanı yerine getirmek. 3- Helal kazanmanın lezzetine talip olmak.”

Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Üç şey sahibini azaptan kurtarır. Üç şey helake götürür. Üç şeye, ahirette üç tane derece vardır. Üç şey de günahlara kefarettir. Sahibini azaptan kurtaranlar şunlardır: Gizlide açıkta Allahü Teâlâ'dan korkmak. Fakir ve zengin iken, orta hâl üzere bulunmak. (Yani zengin iken israf etmemek, fakir iken de fakirliğe rıza göstermek.) Rıza ve gazap hâlinde adalet üzere olmak. (Yani Allah için gazap ve Allah için rıza göstermek.) Helake götüren üç şey şunlardır: 1- Şiddetli cimrilik, (Bu şekilde cimri olan kimse, Allahü Teâlâ'nın ve kullarının hakkını yerine getiremez.) 2- Tâbi olunan heva. (Yani nefsinin emrettiğine uymak.) 3- Kişinin kendisini beğenmesi. (Yani kişinin, nefsine kâmil gözüyle bakıp Allahü Teâlâ'nın nimetini unutması ve onun elinden çıkmayacağını sanmasıdır.) Ahirette üç derece şunlardır: 1- Selamı yaymak. (Yani tanıdığına ve tanımadığına selam vermek suretiyle selamı insanlar arasında yaymaktır.) 2- Misafire ve aç olana yemek yedirmek. 3- İnsanlar uykuda iken, gece namaz kılmak, (Yani insanlar uykuda iken, teheccüd namazı kılmaktır.) Günahlara kefaret olan üç şeye gelince şunlardır: 1- Şiddetli soğuklarda sünnetlerine riayet etmek suretiyle güzelce abdest almak, 2- Cemaatle namaza devam etmek, 3- Namaz kıldıktan sonra diğer namazı kılmak için beklemek.”

Cebrail Aleyhisselam buyurdu ki: “Ey Muhammed! İstediğin şekilde yaşa, mutlaka öleceksin, istediğin kimseyi sev, ondan mutlaka ayrılacaksın. İstediğini yap, mutlaka karşılığını göreceksin. (Çünkü kullar, amellerinin karşılığını mutlaka görecekler. Eğer hayır işlemişlerse mükâfat, kötülük işlemişlerse azap göreceklerdir.)”

Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Allahü Teâlâ üç kimseyi kıyamet günü Arş'ın gölgesinde gölgelendirir: 1- Meşakkatli vakitlerde (şiddetli soğuk olduğu zaman) abdest alanı, 2- (Cemaatle namaz kılmak için) karanlıkta camiye gideni, 3- Aç kimseyi doyuranı.”

İbrahim Aleyhisselam'a; “Allahü Teâlâ seni, ne yaptın da kendisine halil (dost) edindi?” diye sual edilince; “Üç şey sebebiyle beni, Allahü Teâlâ kendisine dost edindi: 1- Allahü Teâlâ'nın emrini, Allahü Teâlâ'dan başkalarının emrine tercih ettim. 2- Allahü Teâlâ'nın benim için kefil olduğu rızkım hususunda hiç endişe etmedim. 3- Sabah olsun, akşam olsun, misafirsiz yemek yemedim.” buyurdu.

Evliyadan şöyle bildirilmiştir: “Üç şey gamı giderir: 1- Hangi ifade ile olursa olsun, Allahü Teâlâ'yı zikretmek (anmak). Mesela; “Lâ ilâhe illallah lâ havle ve lâ kuvvete illa billah.” demek suretiyle veya; “Ey her kendisine nida edene yardım eden! Ey kendisine dua eden her muhtaca icabet eden! Ey kendisini bütün dünyaya tercih edene kâfi gelen!” demek suretiyle anmak. 2- Âlimler ve salihlerle görüşmek. 3- Dünya ve ahiret iyiliklerinden bahseden kimselerin sözlerini, yazılarını okumak.”

Tabiînin büyüklerinden olan Hasan-ı Basrî, şöyle buyurdu: “Allahü Teâlâ'ya ve kullarına karşı edepli olmayan kimsenin ilmine itibar edilmez. Bela ve musibetlere, insanlardan gelen sıkıntılara, günahlardan sakınıp farzları yerine getirmenin meşakkatine katlanmayan kimsenin dindarlığı muteber değildir. Haramlardan ve şüphelilerden sakınmayanın, Allahü Teâlâ katında bir mertebesi ve yakınlığı yoktur.”

İsrailoğullarından birisi ilim tahsiline çıkmıştı. Bu haber onların Peygamberine (Aleyhisselam) ulaştı. O Peygamber, o şahsa gidip; “Ey genç, sana üç şey tavsiye edeceğim ki bu üç haslette, öncekilerin ve sonrakilerin ilmi vardır. Yani sana şu üç şey kâfidir: 1- Gizlide ve açıkta Allahü Teâlâ'dan kork. 2- Dilini, insanlar hakkında konuşmaktan tut. Onlardan sadece hayırla bahset. 3- Yediğin ekmeğin helal olmasına çalış. Yoksa o ekmeği yeme.” buyurdu.

İsrailoğullarından birisi çok ilim elde etmişti. Fakat ona ilmi fayda vermemişti. Allahü Teâlâ, onların Peygamberine; “Git ona şöyle de: Bundan daha çok ilim de elde etmiş olsan, şu üç şeyle amel etmedikçe ilmin sana fayda vermez: 1- Dünyanın malını, mülkünü ve süsünü sevme. Çünkü sen, henüz sevap yeri olan Cennet'te değilsin. 2- (Allahü Teâlâ ve Resulünün emirlerine karşı gelmek suretiyle) şeytana uyma. Çünkü şeytan, Müminlerin dostu değildir. 3- Allahü Teâlâ'nın kullarından birisine eziyet etme. Zira Mümine eziyet etmek, Müminin işi ve sanatı değildir.” diye vahyetti.

Ebu Süleyman Daranî Abdurrahman bin Atıyye, Allahü Teâlâ'ya şöyle yalvarıyordu: “Allah'ım! Eğer bana günahım sebebiyle azap edeceksen, senden affını istiyorum. Çünkü senin affın, benim günahlarımdan daha geniştir. Allah'ım! Eğer cimriliğim sebebiyle bana azap edeceksen, senden keremini istiyorum.”

Denildi ki: İnsanların en mesut ve bahtiyarı, nerede olursa olsun Allahü Teâlâ'yı zikreden kalbe, günahlardan uzak durmaya ve taatleri yapmaya sabreden bedene, Allahü Teâlâ'nın kendisine verdiği rızka ve yaptığı taksime razı olan kanaate sahip olandır.”

İbrahim Nehaî buyurdu ki: “Sizden öncekiler şu üç şey sebebiyle helak oldular: 1- Boş, dünya ve ahirete faydası olmayan şeyleri konuşmak, 2- Fazla yemek (kulluk vazifesini yapmaya yetecek miktardan fazlasını yemek), 3- Fazla uyumak.”

İnba'ü'l-Gumr bi-Ebnai'l-Umr adlı eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Eser Köprülü Kütüphanesi No: 1005'de kayıtlıdır.

Yahya bin Muaz-ı Razî şöyle buyurdu: “Dünya onu terk etmeden önce dünyayı terk eden kimseye ne mutlu. (Yani malı elinden gitmeden önce onu hayırlı işlere sarf eden kimseye ne mutlu.) İçine girmeden önce kabrini bina edene (kabrinde kendisine arkadaş olacak salih amelleri işleyene), ölümle Rabbine kavuşmadan önce (emirlerine uyup yasaklardan sakınmak suretiyle) Rabbini razı edene ne mutlu.”

Hazreti Ali bin Ebu Talib; “Yanında, Allahü Teâlâ'nın, Resulünün ve evliyasının sünneti olmayan kimsenin, yanında muteber hiçbir şey yok demektir.” buyurdu. Bunun üzerine Hazreti Ali'ye; “Allahü Teâlâ'nın, Resulullah'ın ve evliyanın sünneti nedir?” diye sorulunca şöyle cevap verdi: “Allahü Teâlâ'nın sünneti, sırrı gizlemektir. Çünkü sırrı gizlemek vaciptir. Resulullah'ın sünneti, insanlara karşı müdara etmektir. (Müdara; dini korumak için dünyalık vermektir.) Evliyanın sünneti, insanlardan gelen sıkıntılara katlanmaktır.”

İnsanlar arasında, onlardan birisi gibi ol! Şüphesiz Allahü Teâlâ, kendisini başkasından farklı ve üstün göreni sevmez.

Allahü Teâlâ, Üzeyr Aleyhisselam'a şöyle vahyetti: “Ey Üzeyr! Küçük bir günah işlediğin zaman, onun küçüklüğüne bakma. Kime karşı günah işlediğine bak. Sana ufak bir iyilik isabet ettiği zaman, onun küçüklüğüne bakma, sana bu rızkı verene bak. Sana bela ve musibet isabet ettiği zaman, beni mahlukuma şikayet etme!”

İbn-i Hacer'in kabrinin baş taraftan görünüşü.

Abdullah bin Mes'ud buyurdu ki: “Allahü Teâlâ'nın farz kıldıklarını tam olarak yap. İnsanların en abidi olursun. Allahü Teâlâ'nın haram kıldığı şeylerden sakın, insanların en zahidi olursun. Allahü Teâlâ'nın sana verdiği rızka rıza göster, insanların en zengini olursun.”

Salih Merkadî'den nakledildi: “O, bir beldeye uğramıştı. O beldeye; “Ey diyar! Nerede senin evvelki halkın? Nerede seni inşa edenler? Nerede senin önceki sakinlerin? diye sorunca; sahibi görünmeyen bir ses ona şöyle dedi: “Onların eserleri kayboldu. Vücutları toprak altında çürüdü. Amelleri boyunlarına asıldı.”

Hazreti Ali buyurdu ki: “Bir kimseye iyilikte bulunsan, sen onun âmiri olursun. Eğer bir kimseden muhtaç olduğun bir şeyi istersen, onun esiri durumuna düşersin.” Çünkü nefisler, iyilik yapanı sevme tabiatı üzere yaratılmıştır. Hazreti Ali; “Bana bir harf öğretenin kölesi olurum.” buyurmuştur.

Ebu Zekeriyya Yahya bin Muaz buyurdu ki: “Dünya tam olarak terk edildiği zaman, tam olarak ahiret kazanılmış olur. (Çünkü dünya ile ahiret iki kefe gibidir.) Kim dünyayı terk ederse ahireti kazanır. (Yani dünyayı seven, ahiretten yüz çevirir.) Ahireti sevmek, dünyayı terk etmeye bağlıdır. Ahireti terk etmek, dünyayı sevmek sebebiyledir.”

Hamid Lukaf'a birisi gelip; “Bana, dinim hususunda fayda verecek bir şey tavsiye et.” dedi. Bunun üzerine Hamid Lukaf buyurdu ki: “Mushaf kabı gibi dinin için bir kap edin ki dinini kirlerden muhafaza etsin.” dedi. “Dinin kabı nedir?” diye soruldu. Hamid Lukaf: “Sana lazım ve faydalı olmayan sözü terk etmendir.” dedi.

Lokman Hakim buyurdu ki: “Söz gümüş ise sükut altındır.” Bunun manası şudur: Hayırlı bir şeye dair konuşmak gümüş gibi ve güzel olunca şer ve kötülüğe dair sükut edip konuşmamak, güzellik ve kıymet hususunda altın gibidir. Buyuruldu ki: “Hakkı söylemek hususunda suskun olup konuşmayan, batılı konuşan ve anlatan gibidir.”

Seyyid Abdülkadir-i Geylanî buyurdu ki: İnsanlar dört kısımdır: 1- Dili ve kalbi olmayan. Bu; günahkâr, dünyaya aldanmış ve ahmak kimsedir. Böyle kimselerden olmaktan ve onlar arasında bulunmaktan sakın. Çünkü onlar, azaba uğrayacak kimselerdir. 2- Dili olup kalbi olmayan kimse. Bu; hikmetli konuşur, fakat onunla amel etmez. Sadece insanları Allahü Teâlâ'nın emirlerine davet eder. Kendisi ise bunları yapmaktan kaçar. Tatlı ve hoş konuşmalarıyla seni aldatmamaları için onlardan uzak dur. Yoksa onların günahlarının ateşi seni de yakar, kalblerinin pis kokusu seni öldürür. 3- Kalbi olup dili olmayan kimse; bu öyle bir Mümindir ki Allahü Teâlâ onu mahlukundan gizlemiştir. Ona nefsinin ayıplarını göstermiş, kalbini nurlandırmış, insanlarla lüzumundan fazla görüşmenin sıkıntılarını, lüzumsuz konuşmanın kötülüğünü ona göstermiştir. Bu, Allahü Teâlâ'nın veli kulu olup Allahü Teâlâ onu muhafaza buyurur”. Böyle bir kimse ile beraber ol. Onun hizmetinde bulun. Böyle yaparsan, Allahü Teâlâ seni sever. 4- Âlimdir. İlmi ile amel eder. Bu kimse, Allahü Teâlâ'yı ve ayetlerini, azamet ve kibriyasına delalet eden delilleri bilir. Allahü Teâlâ onun kalbine, herkesin bilmediği ince ve derin ilimleri koymuştur. Onun kalbini böyle ilimlere açık kılmıştır. Böyle bir zata muhalefet etmekten ve ona sırt çevirip ondan uzaklaşmaktan çok sakın. Onun nasihatlarını terk etmekten çok kork.

Sonra bil ki zühtün aslı, her türlü haramlardan sakınmaktır. Zira verası olmayanın (şüphelilerden sakınmayanın) zühtü doğru olmaz.”

Hazreti Ali bin Ebu Talib buyurdu ki: “Üç şey vardır ki hıfzı kuvvetlendirir ve balgamı giderir: 1- Misvak kullanmak, 2- Oruç tutmak, 3- Kur'anı Kerim okumak.”

Ka'bü'l-Ahbar buyurdu ki: “Üç şey vardır ki Müminler için şeytana karşı kaledir: 1- Mescid: Burası Allahü Teâlâ'yı ananların ve meleklerin bulunduğu yerdir. 2- Allahü Teâlâ'yı zikretmek. Bilhassa “Lâ havle ve lâ kuvvete illa billah.” demek. Zira şeytan, Allahü Teâlâ'nın zikredildiğini, anıldığını işitince gizlenir ve duraklar. 3- Kur'anı Kerim okumak. Bilhassa Ayet-el Kürsi'yi okumak. Bu tecrübe edilmiştir.”

Evliyadan bir zat buyurdu ki: “Üç şey, Allahü Teâlâ'nın hazinesindendir. 1- Fakirlik, 2- Hastalık, 3- Sabır: Bela ve musibetin acısını, ne Allahü Teâlâ'dan başkasına ne de Allahü Teâlâ'ya şikayette bulunmamaktır. Kazaya tam olarak rıza göstermelidir. Çünkü kölenin, efendisinin hükmüne razı olması gerekir.”

Abdullah bin Abbas'a; “Günlerin, ayların ve amellerin en hayırlısı nedir?” diye soruldu. O da şöyle buyurdu: “Günlerin en hayırlısı Cuma günüdür. Çünkü Cuma, günlerin efendisidir. Allahü Teâlâ Cuma gününü Muhammed Aleyhisselam'ın ümmetine ihsan eyledi. Ayların en hayırlısı Ramazan-ı şerif ayıdır. Çünkü Allahü Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'i bu ayda indirdi. Kadir gecesi Ramazan-ı şerif ayındadır. Bu ayda, farz olan oruç tutulur. Bu ayda yapılan nafilelerin sevabı, farz sevabı gibidir. Amellerin en hayırlısı, vaktinde kılınan beş vakit namazdır. Beş vakit namaz, diğer amellere açılan kapı mesabesindedir. Beş vakit namaz kılındığı zaman, diğer salih amelleri de yapmak nasip olur. Beş vakit namaz kılınmazsa, diğer salih amelleri yapmak nasip olmaz.”

Hazreti Ali şöyle buyurdu: “Amellerin en hayırlısı, Allahü Teâlâ'nın kabul ettiğidir. Ayların en hayırlısı, Allahü Teâlâ'ya tövbe-i nasûh ile tövbenin yapıldığı aydır. En hayırlı gün, imanla ölerek dünyadan ayrıldığımız gündür.

Denildi ki: “Allahü Teâlâ bir kul hakkında hayır murad ettiği zaman, onu dinde fakih yapar, dünya sevgisini ve tamahı kalbinden çıkarır. Ona kendi ayıplarını görmeyi nasip eder.”

Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Bana dünyada üç şey sevdirildi: Güzel koku, zevcelerim ve gözümün nuru olan namaz.” Allah için olan şeyler dünya olmaz. Resulullah'ın huzurlarında Eshab-ı Kiram vardı. Bu sırada Ebu Bekr Sıddîk şöyle buyurdu: “Ya Resulallah! Bana da dünyada üç şey sevdirildi: 1- Resulullah'ın mübarek yüzüne bakmak. 2- Malımı, Resulullah'ın yolunda infak etmek. 3- Kızımın, Resulullah'ın nikâhı altında bulunması.” Ömer bin Hattab şöyle buyurdu: “Doğru söyledin ya Eba Bekr! Bana da dünyada üç şey sevdirildi: 1- İyiliği emretmek, 2- Kötülükten menetmek, 3- Eski elbise giymek.” Hazreti Ömer'in cübbesinde ondört yamanın olduğu rivayet edilir. Hazreti Osman bin Affan da şöyle buyurdu: “Bana da dünyada üç şey sevdirildi: 1- Açları doyurmak, 2- Çıplakları giydirmek, 3- Kur'an-ı Kerim okumak.” Hazreti Ali bin Ebu Talib de; “Doğru söyledin ya Osman! Bana da dünyada üç şey sevdirildi: 1- Misafire hizmet, 2- Yazın şiddetli sıcakta oruç tutmak, 3- Düşmanla savaşmak.” buyurdu. Onlar bu hâlde iken Cebrail, Resulullah'a geldi ve; “Ya Resulallah! Allahü Teâlâ sizin sözlerinizi duyunca beni size gönderdi. Bana, eğer dünya ehlinden olsam neyi sevdiğimi sormanı emretti.” dedi. Bunun üzerine Resul-i Ekrem; “Neyi seversin ya Cebrail?” diye sual buyurdu. Cebrail; “Dalalette olanlara (yolunu kaybetmişlere) doğru yolu göstermeyi, Allahü Teâlâ'ya itaat eden ve O'ndan korkanlara yakınlık göstermeyi ve fakirlere yardım etmeyi severim.” buyurdu.

Yine Cebrail Aleyhisselam şöyle buyurdu: “Allahü Teâlâ, kullarında üç şeyi sever, 1- Başkasının, Allahü Teâlâ'nın beğendiği işleri yapmasına imkan vermeyi, 2- İşlediği günahlara pişman olduğu zaman ağlamayı, 3- İhtiyaç vaktinde sabretmeyi.”

Evliyadan birisi şöyle buyurdu: “Kim işlerinde aklına güvenip ona sarılır ve Allahü Teâlâ'ya güvenmezse, doğruya ulaşamaz. Malı sebebiyle kendisini müstagnî gören, kendini başkasına ihtiyacı yok kabul edene malı kâfi gelmez. Gücünü mahluktan alan, mahluka güvenerek kendisini kuvvetli sayan, zelil olur.”

Kim Ahiret İçin Amel İşlerse

Evliyadan birisi buyurdu ki: “Allahü Teâlâ'yı tanıyan, O'ndan başkasını sevmez. Dünyanın fani olduğunu bilen, dünyaya rağbet etmez. Ahireti dünyaya tercih eder ve Allah rızası için amel yapar.”

Zünnun-i Mısrî buyurdu ki: “Bir şeyden korkan, ondan kaçar. Bir şeye rağbet eden, onu talep eder, ister.” Yani Cennet'i isteyen, ona yaklaştıran amel yapar. Cehennem'den korkan, ondan muhafaza edecek amelleri yapar.

Zünnun-i Mısrî şöyle buyurdu: “Dünyadaki ve ahiretteki her hayrın aslı, Allah korkusudur. Dünyanın anahtarı tokluk, ahiretin anahtarı açlıktır.”

Malik bin Dinar buyurdu ki: “Üç şeye, üç şeyle mâni ol. Tevazu ile kibre, kanaat ile hırsa, nasihat ile hasede mâni ol.” Hadis-i şerifte; “Kadere iman ile haset, bir kulun kalbinde birleşmez.” buyuruldu.

Resul-i Ekrem, Ebu Zer'e buyurdu ki: “Ey Ebu Zer! Sefineyi yenile, tazele. (Yani her şeyde niyetini iyi yap. Senin için sevap ve Allahü Teâlâ'nın azabından kurtulmak nasip olur.) Çünkü deniz derindir. Azığını kâmil olarak al. Çünkü ahiret yolculuğu uzundur. Dünyada yükünü hafiflet. Çünkü yokuşu çıkmak zordur. Ameli, sırf Allahü Teâlâ için yap. Çünkü Allahü Teâlâ bütün hâlleri bilicidir.”

İbn-i Hacer Askalanî buyurdu ki: Bizden öncekiler birbirlerine şöyle nasihatta bulunur ve birbirlerine şöyle yazarlardı: “Kim ahireti için amel işlerse Allahü Teâlâ onun din ve dünya işlerine kâfi gelir. (Allahü Teâlâ, ona bütün işlerinde kâfi gelir.) Kim kalbini güzelleştirirse Allahü Teâlâ da onun dış görünüşünü güzelleştirir. (Zahir, batına delalet eder.) Allahü Teâlâ'ya karşı kulluk vazifelerini yaparken, riya, ucub ve şöhretten uzak kalırsa Allahü Teâlâ onunla insanlar arasını ıslah eder. (Yani Allahü Teâlâ'nın sevdiği kimseyi insanlar da sever.)”

Hazreti Ali buyurdu ki: “Allahü Teâlâ'nın katında insanların en hayırlısı, nefsinin yanında insanların en kötüsü ol.” Seyyid Abdülkadir-i Geylanî şöyle buyurdu: “Birisine rastladığın zaman, onu kendinden üstün görerek; belki o, Allahü Teâlâ'nın katında benden üstündür, derecesi daha yüksektir demelidir. Eğer küçük ise; bunun günahı yoktur. Ben ise Allahü Teâlâ'ya isyanda bulundum. Şüphesiz, Allahü Teâlâ katında o benden daha hayırlıdır demelidir. Eğer büyük ise; o, Allahü Teâlâ'ya benden çok ibadet etti demelidir. Eğer âlim ise; ona, bana verilmeyen ve benim kavuşamadığım şeyler verildi. O, ilmi ile amel ediyor, benim bilmediğim şeyleri biliyor demelidir. Eğer cahil ise; o, bilmediği için günah işledi. Ben ise bildiğim hâlde günah işledim. Hem ben, hangimizin hüsn-i hatime (imanla), hangimizin su-i hatime (imansız) gideceğini bilmiyorum demelidir. Eğer kâfir ise; o, belki Müslüman olur da iyi amel işleyebilir, ben ise (Allahü Teâlâ korusun) onun eski hâline düşebilirim, demelidir.”

Osman bin Affan buyurdu ki: “İbadetin tadını şu dört şeyde buldum: 1- Allahü Teâlâ'nın farz kıldığı emirlerini yerine getirmek, 2- Allahü Teâlâ'nın haram kıldıklarından sakınmak, 3- Emr-i ma'rûf yapmak, 4- Kötülükten nehyetmek ve Allahü Teâlâ'nın gazabından korkmak.”

Ali bin Ebu Talib buyurdu ki: “Cennet'i isteyen, hayır işlere koşar. Cehennem ateşinden korkar. Nefsin arzu ve isteklerine tâbi olmaktan sakınır. Dünyanın mihnet, sıkıntı yeri olduğunu bilene, musibetler hafif gelir.”

Abdullah ibni Mes'ud buyurdu ki: “Dört şey, kalbin zulmetindendir; 1- Fazla yediğine aldırmadan yemek. 2- Zalimlerle beraber bulunmak, 3- Geçmiş günahları unutmak. 4- Uzun emel sahibi olmak. (Zevk ve safa sürmek için çok yaşamayı istemek.) Dört şey de kalbin nurundandır: 1- Haram ve şüpheli yeme korkusundan aç kalmak, 2- Salihlerin sohbetinde bulunmak, 3- Geçmiş günahları, pişmanlıkla hatırlamak, 4- Emeli kısa tutmak.”

Hatim-i Esam buyurdu ki: “Dört şey olmadan, dört şeyi iddia eden yalancıdır; 1- Allahü Teâlâ'nın haram kıldığı şeylerden sakınmadan, Allahü Teâlâ'yı sevdiğini iddia eden, 2- Fakirleri ve yoksulları aşağı görerek, Resulullah Efendimizi sevdiğini iddia eden, 3- Elinden geldiği hâlde fakirlere sadaka vermeyerek, Cennet'i sevdiğini iddia eden, 4- Günahlardan sakınmadığı hâlde Cehennem ateşinden korktuğunu iddia eden yalan söylemiştir.”

Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Şekavetin alameti dörttür: 1- Allahü Teâlâ'nın katında (adedi, yeri ve zamanı) tespit edilmiş olduğu hâlde geçmiş günahları unutmak, 2- Kabul edilip edilmediğini bilmediği hâlde geçmiş iyilikleri zikretmek, anmak, 3- Kendisine verilen rızıktan razı olmayıp dünyaya tamah etmek suretiyle, dünyada kendisinden yukardakilere bakmak, 4- Allahü Teâlâ'nın verdiği nimetlere şükretmeyip salih amel hususunda kendisinden aşağıdakilere bakmak. Allahü Teâlâ buyurdu ki: “Ben onu dünyadan menetmek ve taat hususunda ona yardım etmek suretiyle, onu murad ettim. Fakat o, ona verdiğime rıza göstermemek suretiyle beni istemedi. Ben de onu terk ettim (ona yardımımı kestim).” Saadetin alameti dörttür: 1- Pişmanlık ve istiğfar etmek suretiyle geçmiş günahları hatırlamak, 2- Kusurlu olduklarını düşünerek, sanki hiç ondan öyle iyi işler meydana gelmemiş gibi kabul ederek, geçmişte yaptığı iyilikleri unutmak, 3- Dini hususunda kendisinden yukardakine bakıp ona uymak, 4- Dünya hususunda kendisinden aşağıdakine bakıp Allahü Teâlâ'nın kendisine ihsan ettiği nimetlere şükretmek.”

İbn-i Hacer hazretlerinin kabrinin yandan görünüşü.

Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Asıllar dört şeydir: 1- İlaçların aslı az yemektir. 2- Edeplerin aslı az konuşmaktır. 3- İbadetlerin aslı günah azlığıdır. (Zira günahlar, Allahü Teâlâ'ya tazim olan ibadetleri yok eder.) 4- Maksat ve muradların aslı sabırdır.” Denilir ki: Sabırla, murad edilen, istenilen şeye kavuşulur. Takva ile demirler yumuşar.

Evliyadan birisine ne hâlde olduğu sorulunca şöyle cevap verdi: “Ben Rabbim ile muvafakat üzereyim. Yani O'nun emirlerine uymaktayım. Nefisle muhalefet üzereyim. Yani onun dediklerini yapmıyorum. İnsanlarla beraber nasihat üzereyim. Yani onları iyi ameller işlemeye, kötü işlerden sakınmaya davet ediyorum. Dünya ile beraber zaruret üzereyim. Yani dünyadan bana lazım olan zarurî miktarı alıyorum.”

Abdullah ibni Mübarek buyurdu ki: “Hikmet ehlinden birisinin topladığı kırkbin sözden üç tanesi şudur: “Malına güvenme (malım var da bana artık bir sıkıntı ve helak gelmez deme). Mideni tıka basa doldurma. Faydası olmayan ilmi toplama.”

Hatim-i Esam buyurdu ki: “Dört şeyun kıymetini dört kimse bilir. Gençliğin kıymetini yaşlılar, sıhhatin kıymetini hastalar, hayatın kıymetini vefat etmiş olanlar, afiyetin kıymetini bela ve musibete uğrayanlar bilir.”

Hazreti Ali bin Ebu Talib buyurdu ki: “Amellerin en zoru, şu dört haslettir: 1- Gazap zamanında affetmek, 2- İhtiyaç vaktinde cömertlik yapmak, 3- Yalnız başına ve yanında kimse yok iken haramlardan sakınmak, 4- Zulmünden korktuğu veya affını ve ihsanını umduğu sultanın yanında hakkı söylemek.”

Ed-Dürerü'l-Kamine adlı eserinin kapak sayfası.

Resulullah Efendimiz bir hadis-i şerifte buyurdu ki: “İnsanlardan beş kişiyi aşağı tutan, beş şeyde zarar eder. Âlimleri aşağı tutan, dinini öldürmüş olur. Sultanları aşağı tutan, dünya işlerini bozmuş olur. (Zira sultanlar, dünya işlerini düzenler.) Komşularını aşağı tutan, (onlardan gelen) faydaları yok eder. Akrabalarını aşağı tutan, onların sevgisini kaybeder. Zevcesini aşağı tutan, geçim güzelliğini kaybeder.”

Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Ümmetime öyle bir zaman gelecek ki; beş şeyi sevecekler, beş şeyi unutacaklar. Dünyayı sevecekler (onunla meşgul olacaklar), ahireti unutacaklar (onun için salih amel yapmayı bırakacaklar). Evlerini sevecekler (onun ziyneti ile meşgul olacaklar), kabirlerini unutacaklar (onları aydınlatacak salih amel yapmayı terk edecekler). Malı sevecekler (onu yığmak için çalışacaklar) fakat onun hesabını unutacaklar (Allahü Teâlâ'nın o mal yüzünden kendisini hesaba çekeceğinden gafil olurlar. Çünkü helal malın hesabı, haramın azabı vardır). Çoluk çocuklarını severler, Cennet'teki hurileri unuturlar. Nefislerini severler, Allahü Teâlâ'yı unuturlar (nefislerinin isteklerine uyup Allahü Teâlâ'nın emirlerini terk ederler). Onlar benden uzaktırlar, ben onlardan uzağım.”

Ebu Bekr-i Sıddîk buyurdu ki: “Beş şey zulmet olup bunların da beş aydınlatıcısı vardır: 1- Dünya sevgisi zulmettir. (Çünkü dünya sevgisi, insanı şüpheli şeylere, sonra mekruhlara, sonra haramlara düşürür. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Dünya sevgisi her günahın başıdır.” İmam-ı Gazalî de; “Dünya sevgisi her günahın, dünyaya buğz da her iyiliğin başıdır.” buyurdu.) Zulmet olan dünya sevgisinin kandili (aydınlatıcısı) takvadır. 2- Günah zulmettir, bunun kandili tövbedir. (Çünkü Resulullah buyurdu ki: “Kul bir günah işlediği zaman, kalbine siyah bir nokta konur. Kul Allahü Teâlâ'dan af ve mağfiret istediği, tövbe ettiği zaman kalbi temiz olur. Eğer günaha tekrar dönerse o siyah nokta artar ve kalbini kaplar.”) 3- Kabir zulmettir. Onun aydınlatıcısı, “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah.”tır. (Resulullah; “Kim ihlasla “Lâ ilâhe illallah.” derse Cennet'e girer.” buyurdu. Eshab-ı Kiram; “Ya Resulallah! “Lâ ilâhe illallah”ı ihlas ile söylemek nasıl olur?” diye sorduklarında, Resulullah şöyle buyurdu: “Kelime-i tevhidin, sizi Allahü Teâlâ'nın haram kıldığı şeylerden menetmesidir.” Denilir ki: “Yedi şey kabri aydınlatır; ibadette ihlas, ana-babaya iyilik, akrabaya iyilik, ömrü günahlarla geçirmemek, nefsinin arzu ve isteklerine uymamak, taat için gayret göstermek, Allahü Teâlâ'yı çok anmak.”) 4- Korkulu yerleri pek çok olduğu için ahiret zulmettir. Onun kandili salih ameldir. 5- Sırat köprüsü zulmettir. Onun kandili yakîndir. (Yani şeksiz ve şüphesiz olarak gaybe inanmaktır.)”

Osman bin Affan buyurdu ki: Beş şey müttekîlerin alametlerindendir: 1- Dindar kimselerle beraber olup diline sahip olmak. 2- Pek çok dünyalığa kavuşunca bunu akıbeti için iyi görmemek. 3- Dünyadan az bir şeye kavuşunca onu fırsat ganimet bilmemek. 4- Haram yeme korkusundan karnını helal ile de fazla doldurmamak. 5- Herkesi helak olmaktan kurtulmuş, sadece kendisinin günahları sebebiyle helak olduğunu sanmak.

Hazreti Ali bin Ebu Talib buyurdu ki: “Şu dört şey olmasaydı, insanların hepsi salih olurlardı: 1- Dini bilmemeye rıza göstermek. (Resulullah buyurdu ki: “Allahü Teâlâ, dünyayı bilip ahireti bilmeyen her âlime buğz eder.”) 2- Dünyaya düşkün olmak. (Resulullah buyurdu ki: “Dünyaya rağbet etmemek, kalbi ve bedeni rahatlatır. Dünyaya rağbet etmek ise kalbi ve bedeni yorar.”) 3- İhtiyacından fazlasını vermekte cimrilik göstermek. 4- Amelde riya yapmak.”

Abdullah bin Amr bin As buyurdu ki: “Kimde şu beş haslet varsa dünyada ve ahirette mesut olur: 1- Her zaman “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah.” söylemek. (Resulullah buyurdu ki: “Her hâlükarda Allahü Teâlâ'yı çok zikrediniz. Çünkü Allahü Teâlâ'ya, O'nu zikirden daha sevgili ve kulu, dünya ve ahiretteki her kötülükten kurtaran daha güzel bir amel yoktur.”) 2- Başa bir bela ve musibet gelince; “İnna lillah ve inna ileyhi raciûn ve lâ havle ve lâ kuvvete illa billahi'l-aliyyi'l-azim.” demek. (Resulullah buyurdu ki: “Allahü Teâlâ'yı zikretmenin dışında çok konuşmayınız. Çünkü Allahü Teâlâ'yı anmanın dışında çok konuşmak, kalbi katılaştırır. İnsanların Allahü Teâlâ'dan en uzak olanı, kalbi katı olanıdır.”) 3- Bir nimete kavuşunca nimete şükür olarak; “Elhamdü lillahi Rabbil-alemîn.” demek. 4- Bir işe başlarken, “Bismillahirrahmanirrahim.” demek. 5- Günah işlediğinde, “Estağfirullah el-azim ve etubü ileyh.” demek. (Resulullah buyurdu ki: “Size hastalığınızı ve ilacını bildireyim mi? Hastalığınız günahlar, ilacı istiğfardır.”)

Hazreti Resulullah buyurdu ki: “Lâ ilâhe illallah.” demeye ve istiğfara yapışınız. Bu ikisini çoğaltınız. Çünkü şeytan; “İnsanları günahlarla helak ettim. Onlar ise “Lâ ilâhe illallah”ı söylemek ve istiğfar etmekle beni helak ettiler. Ben bunu görünce onları hevaları ile helak ettim. Onlar ise kendilerini doğru yolda sanıyorlar.” der.”

Fakih Ebü'l-Leys-i Semerkandî şöyle buyurdu: “Yedi sözü söylemeye riayet eden, Allahü Teâlâ'nın katında ve meleklerinin yanında şerefli olur. Deniz köpüğü kadar da olsa, Allahü Teâlâ, onun günahlarını af ve mağfiret eder, taatin tadını duyar. Hayatı da vefatı da hayır olur. Bu yedi söz şunlardır: 1- Her işe başlarken Bismillah demek, 2- Her işi bitirince Elhamdülillah demek, 3- Faydasız şeyler söylediği zaman istiğfar etmek, 4- Bir iş yapılmak istenince inşallah demek, 5- İstemediği bir şey başına gelince “Lâ havle ve lâ kuvvete illa billahi'l-aliyyi'l-azim.” demek. 6- Başına bir musibet gelince “İnna lillah ve inna ileyhi raciûn.” demek, 7- Gece gündüz her zaman, “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah.” demek.”

Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Beş şeyden önce beş şeyi fırsat bil. 1- İhtiyarlıktan önce gençliği, (Yani ihtiyarlık sana gelmeden, kudretin varken, gücün kuvvetin yerinde iken salih amel yap.) 2- Hastalıktan önce sıhhati, (Yani sıhhatin varken hastalık gibi bir mâni çıkmadan salih amel yap.) 3- Fakirlikten önce zenginliği, (Yani muhtaç duruma düşmeden, ihtiyacından fazlasını sadaka olarak dağıt.) 4- Ölümden önce hayatı, (Ölümden sonra faydasını göreceğin şeyi fırsat bil. Çünkü ölen kimsenin ameli kesilir.) 5- Meşguliyetten önce boş vakti.”

Abdullah-ı Antakî buyurdu ki: “Beş şey vardır ki kalb katılaştığı zaman, onun ilaçlarındandır: 1- Salih kimselerin meclislerinde bulunmak. 2- Kur'an-ı Kerim'in manasını düşünerek okumak. 3- Karnını doyurmayıp helalden az bir şey yemekle yetinmek. Helal yemek, kalbi aydınlatır. 4- Allahü Teâlâ'nın kâfir ve günahkâr için hazırladığı acı azabı ve tehdidini düşünmek. 5- Kendisini, Allahü Teâlâ'ya kulluk vazifesini yapmakta âciz ve noksan görmek, bununla beraber Allahü Teâlâ'nın lütuf ve ihsanını düşünmek. Bu tefekkür olup bundan hayâ meydana gelir. (Tefekkür, insanda Allah korkusunu artırır. Nefsi kınamaya ve ayıplamaya vesile olur.)

Tefekkürden bir kısmı da şunlardır: 1- Allahü Teâlâ'nın seni, her şeyinle içini, dışını bildiğini, her an O'nun seni gördüğünü düşünmek. 2- Dünya hayatını, dünya hayatının meşguliyetlerinin çokluğunu, dünya hayatının çok çabuk geçtiğini, ahiretin ve nimetlerin devamlı olduğunu düşünmek. Bu tefekkürün meyvesi; dünyaya düşkün olmayıp ahirete rağbet etmektir. 3- Ölümün geleceğini, fırsat elden kaçtıktan sonra pişmanlık olacağını düşünmek. Bu tefekkürün meyvesi; uzun emel sahibi olmamak, amellerini düzeltmek, ahirete hazırlık yapmaktır.

İbn-i Hacer Askalanî'ye çeşitli konularda sorulan sorulara verdiği Fetava'sının Ecvibetü'l-Hafız İbn-i Hacer El Askalanî ala es'ileti ba'di telamizetihi adıyla basılan nüshasının kapak sayfası. Bu eserin arkasında müellifin hocası Hafız Irakî'ye sorduğu sorular ve cevaplarını ihtiva eden risale de vardır. Ahkam hadisleri ihtiva eden Büluğu'l-Meram min Edilleti'l-Ahkam adlı eserinin kapak sayfası (sağda) ve yazma nüshasının ilk sayfası (solda). Yazma nüsha Ezher Kütüphanesi (Hususî) 766 (Umumî) 4599 numarada kayıtlıdır.

Allahü Teâlâ'nın ayetlerini, kudret ve büyüklüğüne delalet eden şeyler üzerinde düşünmeli, fakat Allahü Teâlâ'nın zatını düşünmemelidir. Nitekim Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Allahü Teâlâ'nın ayetleri hakkında düşününüz. Allahü Teâlâ'nın zatını düşünmeyiniz. Çünkü sizin buna hakkıyla gücünüz yetmez. (Bunu hakkıyla bilemezsiniz.)”

Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Gizlilik, gizli işleri muhafaza eder. Sadaka malları korur. İhlas, amelleri korur. Doğruluk, sözleri korur. (Yalancının sözü, Allahü Teâlâ'nın katında makbul değildir. Evliyadan birisi şöyle buyurdu: Dilsizlik, yalandan daha iyidir. Doğru konuşan dil, saadetin başıdır.) Meşveret görüşleri korur.” Yine buyurdu ki: “Meşveret, (işin sonunda) pişman olmaya karşı bir kale, kınanmaya karşı bir emandır.”

Resul-i Ekrem, bir hadis-i şerifte buyurdu ki: “Mal toplamakta beş kötü şey vardır: 1- Mal toplarken karşılaştığı zillet ve meşakkat, 2- Mal toplarken, Allahü Teâlâ'nın zikrinden, O'nu anmaktan uzaklaşmak, 3- Topladığı malı elinden zorla birisinin almasından ve çalmasından korkmak, 4- Cimri ismini taşıması, 5- Mal ile meşgul olurken, salihlerin meclisinden ve sohbetinden ayrı ve uzak kalmak.

Malı hayır yerlere dağıtmakta beş güzel haslet vardır: 1- Beden, mal aramak ve onun peşinde koşmaktan kurtulur. 2- Malı muhafazayı bırakıp kendisini Allahü Teâlâ'nın zikrine verir. 3- Malı soyan ve çalan kimsenin korkusundan emin olur. 4- Kendisine kerim ismi verilir. 5- Salihlerle beraber olma imkânı bulur.”

Hatim-i Esam buyurdu ki: “İşlerde acele etmek şeytandandır. Fakat beş şey müstesnadır. Bunlar, Resulullah Efendimizin sünnetlerindendir. 1- Eve misafir gelince onu doyurmak. 2- Müslüman kardeşi öldüğü zaman onu teçhiz etmek, yani yıkanması, kefenlenmesi ile meşgul olmak, namazını kılmak ve defnetmek. 3- Büluğ çağına gelen çocuğunu evlendirmek. 4- Zamanı gelince borcunu ödemek. 5- Günah işleyince tövbe etmek.”

Muhammed bin Devrî buyurdu ki: “İblis, şu beş şey sebebiyle şakî oldu: 1- Günahını itiraf etmedi. 2- İşlediği günahtan dolayı üzüntü duyup pişman olmadı. 3- Nefsini kınamadı. 4- Tövbe etmeye azmetmedi. 5- Allahü Teâlâ'nın rahmetinden ümit kesti. Âdem Aleyhisselam ise şu beş şey sebebiyle said oldu: 1- Zellesini itiraf etti. (Aişe validemiz buyurdu ki: Kul, günahını itiraf edip tövbe edince Allahü Teâlâ onun tövbesini kabul eder.) 2- Yaptığından dolayı pişman oldu. (Abdullah ibni Mes'ud'un rivayet ettiği hadis-i şerifte Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Kul bir günah işler de bundan dolayı pişman olursa, bu, onun için kefarettir.”) 3- Zellesinden dolayı nefsini kınadı. 4- Sebeplerine yapışarak derhal tövbe etti. 5- Allahü Teâlâ'nın rahmetinden ümidini kesmedi.”

Şakik-i Belhî buyurdu ki: “Şu beş haslete sarılınız: 1- Allahü Teâlâ'ya ihtiyacınız kadar ibadet ediniz. (Yani bütün gücünüzle ve imkanlarınızla ibadet ediniz, demektir. Çünkü insan, Allahü Teâlâ'ya pek çok muhtaçtır.) 2- Dünyadan, dünyada kalacağınız kadar alınız. 3- Allahü Teâlâ'ya karşı, azabına dayanabileceğiniz kadar günah işleyiniz. (Burada da mâna; asla günah işlemeyiniz. Allahü Teâlâ'nın azabına hiç kimse dayanamaz. Çünkü O'nun azabı pek şiddetlidir, demektir.) 4- Kabirde kalacağınız kadar azık hazırlayınız. (Yani, ahiret yolculuğu için azık hazırlayınız ve hazırlık yapınız demektir. Burada mâna; hem kabir, hem de kabirden sonrası için azık hazırlayınız, demektir. Burada sadece kabrin zikredilmesi, ahiret yolculuğunun ilk konağı olduğu içindir. Meyyitin kabirdeki durumu hafif ve rahat olursa, ondan sonrası da rahat olur. Meyyitin durumu kabirde iyi olmazsa, sonrası da iyi olmaz.) 5- Cennet için orada kalacağınız kadar salih amel yapınız. (Cennet ehlinin mertebeleri, dünyada iken yapmış oldukları salih amellere göre farklı farklıdır. Ameli en güzel olanın mükâfatı, Allahü Teâlâ'nın lütuf ve ihsanı ile en yüksek mertebeye nail olmasıdır.)

Yine buyurdu ki: “Aradığımız beş şeyi, beş şeyde bulduk: 1- Günahları terk etmeyi, duha namazında bulduk. 2- Kabrin aydınlığını, gece namazında bulduk. 3- Kabirde Münker ve Nekir meleklerine cevap verebilmeyi, Kur'an-ı Kerim okumakta bulduk. 4- Sırat köprüsünü geçmeyi, oruç tutmak ve sadaka vermekte bulduk. 5- Arş'ın gölgesinde gölgelenmeyi, yalnızlıkta bulduk.”

Ömer bin Hattab buyurdu ki: “Bütün dostları gördüm, fakat onlar arasında dili muhafaza etmekten faziletli bir dost görmedim. Bütün elbiseleri gördüm, fakat veradan (harama düşmek korkusu ile şüphelilerden sakınmaktan) daha üstün bir elbise görmedim. Bütün malları gördüm, kanaatten daha faziletlisini görmedim. Bütün iyi işleri gördüm, fakat nasihattan daha hayırlısını görmedim.”

Evliyadan birisi buyurdu ki: “Züht beş şeyden ibarettir: 1- Allahü Teâlâ'ya güvenmek, 2- Mahlukattan uzak kalmak, 3- Amelleri yaparken ihlas sahibi olmak, 4- Zühte tahammül etmek, 5- Elinde bulunan ile kanaat etmek.”

Yahya bin Muaz, bir münacatında (Allahü Teâlâ'ya yalvarıp dua ederken) şöyle buyurdu: “İlahî! Geceler ancak sana yalvarmakla, gündüzler senin taatin ile dünya senin zikrin ile ahiret senin affın ile Cennet senin cemalini görmekle güzel olur.”

Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Şu beş şey, beş yerde garip olur. (Yani aralarında münasebet bulunmaz.): 1- Mescid, namaz kılmayan kimseler arasında (yapıldığı zaman), 2- Kur'an-ı Kerim (iman edip de onun ile amel etmeyen) fasıkın kalbinde, 3- Müslüman saliha bir kadın, zalim, kötü ahlâklı birisinin elinde, 4- Salih bir Müslüman erkek, kötü ahlâklı düşük (bayağı) bir kadının elinde, 5- Âlim bir kişi, onun sözünü dinlemeyenlerin arasında.”

Hazreti Ömer bin Hattab buyurdu ki: “Allahü Teâlâ, altı şeyi, altı şeyde gizlemiştir. 1- Rızasını, kendine taatte, 2- Gazabını, günahlarda, 3- Kadir gecesini, Ramazan-ı şerif ayında, 4- Evliyasını, insanlar arasında, 5- Ölümü, ömür içerisinde, 6- En faziletli namazı, diğer namazlar arasında gizlemiştir.”

Hazreti Ali bin Ebu Talib buyurdu ki: “En büyük altı nimet şunlardır: 1- İslam dini, 2- Kur'an-ı Kerim, 3- Muhammed Aleyhisselam, 4- Afiyet, 5- Ayıpların gizlenmesi, 6- Dünya işlerinde insanlara muhtaç olmamak.”

İbn-i Hacer'in Ref'u Hükmi's-Salat ba'de'l-Vitr adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Köprülü Kütüphanesi No: 255'de kayıtlıdır.

Yahya bin Muaz buyurdu ki: “İlim, amelin delilidir. (İlimsiz amel olmaz.) Anlamak, ilmin kabıdır. Akıl, hayra götürür. Nefsin arzu ve istekleri, günahların bineğidir. Mal, kendini büyük görenlerin elbisesidir. Dünya ahiretin çarşısıdır.” Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Dünyada helal kazanan kimseyi Allahü Teâlâ hesaba çeker. Dünyada haram kazanan kimseye ise azap eder.”

Denildi ki: “Şu altı şey, bütün dünyaya bedeldir: 1- Lezzetli yiyecek, 2- Ana-babaya itaatkâr olan salih evlat, 3- Allahü Teâlâ'ya ve kocasına itaat eden saliha bir kadın, 4- Sağlam ve değişmeyen söz, 5- Kâmil akıl, 6- Sıhhatli beden.”

Evliyadan birisi buyurdu ki: “Allahü Teâlâ'dan korkmayan kimse, dilinin sürçmesinden kurtulamaz. Birgün Allahü Teâlâ'nın huzurunda hesap vermekten korkmayan, harama ve şüphelilere düşmekten kurtulamaz. (Haramlar iki kısımdır: El-Gunye fi meseleti'r-Rü'ye adlı eserinin kapak sayfası (sağda) ve Tebyinü'l-Aceb adlı eserinin kapak sayfası (solda). İbn-i Hacer'in yazdığı İnkadü'l-i'rad fi'r-reddi ale'l Aynî fî Şerhi'l-Buharî adlı eserinin kapak sayfası (sağda) ve Hidayetü'r-rüvat ila tahrici ehadisi'l Mesabih ve'l-Mişkat adlı eserinin kapak sayfası (solda).

Birincisi; aslı haram olanlardır. Leş ve kan gibi Bunlardan sadece zaruret hâlinde, açlıktan ölecek durumda olan, ölmeyecek kadar yiyebilir. İkincisi; aslı, kendisi helal olup başkasının mülkü olduğu için haram olanlardır. Temiz su ve buğday gibi. Bunlar kişinin mülkü olmadıkça, ondan yemesi ve içmesi haramdır. Şüphelilerin üç mertebesi vardır: 1- Haramlığı kesin, fakat helal olmasında şüphe vardır. Bunda haramın hükmü vardır. 2- Helal olduğu kesin, fakat haramlığı şüpheli olanlardır. Bu kısımdaki şüpheli şeyi terk etmek veradandır. 3- Haram ve helal olabileceği muhtemel olan şeylerdir. Bunları da terk etmek gerekir. Amelini bozan şeylerden korumayan kimse riyadan kurtulamaz.

Kalbini bozan şeylerden korunması hususunda Allahü Teâlâ'dan yardım istemeyen kimse, hasetten kurtulamaz. Halep Şehrinden İbn-i Hacer'e sorulan sorulara verilen cevapları ihtiva eden El-Ecvibetü'l-varide alâ es'ileti'l-vafide min Haleb adıyla basılan eserin kapak sayfası (sağda) ve bu eserin Daru'l-kütübi'l-Mısriyye No: 2331b'de kayıtlı yazma nüshasının ilk sayfası (solda).

İlim ve amel bakımından kendinden yüksek olana bakmayan kimse, ucubdan kurtulamaz. Yaptığı salih amelden dolayı nefsini öven ve metheden kimse şükrü unutur, ameli boşa gider. (Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Ucub, yetmiş senenin amelini boşa çıkarır.”)

Hasan-ı Basrî buyurdu ki: “Kalbin bozulması altı şeyden dolayıdır: 1- Allahü Teâlâ'nın rahmetini umarak, tövbeyi terk etmek, 2- İlmi ile amel etmemek, 3- Amelinde ihlas sahibi olmamak, 4- Allahü Teâlâ'nın ihsan buyurduğu rızkı yiyip şükretmemek, 5- Allahü Teâlâ'nın taksimine razı olmamak, 6- Vefat edenleri kabirlerine defnedip onlardan ibret almamak.” (Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Kabir, ahiret konaklarının ilkidir. Ondan kurtulana, ondan sonrası daha hafif ve kolay, ondan kurtulamayana, ondan sonrası daha zor ve çetindir.”)

Yine Hasan-ı Basrî buyurdu ki: “Kim dünyayı ister ve onu ahirete tercih ederse, Allahü Teâlâ onu altı şeyle cezalandırır. Bunların üçü dünyaya, üçü ahirete aittir. Dünyaya ait olan üç ceza şunlardır: 1- Sonu gelmeyen emel sahibi olmak, 2- Kanaat sahibi olmamak, 3- İbadetin tat ve lezzetini duymamak. Ahiretteki üç ceza ise şunlardır: 1- Kıyamet gününün korkuları, 2- Şiddetli hesap, 3- Uzun süren üzüntü.”

Ahnef bin Kays buyurdu ki: “Hasetçi kimse için rahat yoktur.” (Abdülmu'ti Semlanî, Bedreddin'den şöyle nakletti: Haset eden kimse şunlara mübtela olur: 1- Herkes onu ayıplar, 2- Daima üzüntülü olur, 3- Allahü Teâlâ'nın tevfik kapısı ona kapanır, 4- Devamlı musibete düçar olur ki başına gelen bu musibetten dolayı bir ecir ve sevaba da kavuşamaz. Sabır, bela ve musibetin; tevazu, kişinin hilm ve ilminin; alçak gönüllülük, ilim öğrenmenin; yaptığı iyilikleri saymayı terk etmek, iyilik yapmanın; huşu, namazın süsüdür.)

Hazreti Ömer bin Hattab buyurdu ki: “Boş sözü terk edene hikmet, boşuna ve fuzulî bakışı terk edene kalbin huşuu verilir. (Huşuun alameti; bir kimseye kızıldığı ve muhalefet edildiği zaman, bunu kabul etmesidir.) Fazla yemeyi terk edene, ibadetin tadı; boş yere gülmeyi terk edene, heybet; mizahı terk edene, güzel heybet; dünya sevgisini terk edene, ahiret sevgisi; başkasının ayıpları ile uğraşmayı terk edene, kendi nefsinin ayıplarını ıslah etmek ihsan edilir.”

Osman bin Affan buyurdu ki: “Ariflerin alametlerinden bazıları şunlardır: Arifin kalbinde korku ve ümit beraberdir. Dili daima Allahü Teâlâ'yı hamd ve sena ile meşguldür. Gözleri hayâ ve ağlama ile doludur. İradesi, kendi isteklerini terk edip Allahü Teâlâ'nın rızasını gözetmekle meşguldür.”

Ali bin Ebu Talib buyurdu ki: “Huşu bulunmayan namazda, faydasız sözden sakınılmayan oruçta, haram ve şüphelilerden sakınılmadan sahip olunan ilimde, cömertlik yapılmayan malda, hakkı gözetilmeyen kardeşlikte, devam etmeyen nimette, ihlas bulunmayan duada hayır yoktur.”

Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Allahü Teâlâ, Musa Aleyhisselam'a Tevrat'ta şöyle vahyetti: Hataların aslı üçtür 1- Kibir, 2- Haset, 3- Hırs. Bunlardan altı şey doğar. Böylece hepsi dokuz tane olur. Altı şey şunlardır: Tokluk, uyku, rahat, malları sevmek, övgü ve methi sevmek, başkan olmayı sevmek.”

Hazreti Ebu Bekr Sıddîk buyurdu ki: “Kullar üç sınıftır. Her sınıfın alametleri vardır. Bu alametlerle bilinirler. Birinci sınıfta olanlar, Allahü Teâlâ'ya azabından korkarak ibadet ederler. İkinci sınıfa girenler, Allahü Teâlâ'nın rahmetinden ümit ederek ibadet ederler. Üçüncü sınıf insanlar ise sırf Allahü Teâlâ'yı sevdikleri için ibadet ederler.

Birinci sınıfta bulunanların alameti üçtür: Kendilerine kıymet vermezler. Yaptıkları iyilikleri az görürler, işledikleri günahları çok görürler. İkinci sınıf insanların da alameti üç tanedir: Bütün işlerinde insanlara rehberdirler, insanlara çok cömertlik yaparlar, mallarını sadaka olarak verirler. Allahü Teâlâ hakkında hüsn-i zan sahibidirler. Üçüncü sınıf insanların alameti de üçtür: 1- Sevdikleri şeylerden verirler. Allahü Teâlâ'nın rızasından başka bir şeye aldırmazlar. 2- Nefislerinin İbn-i Hacer'in yazdığı El Hükmü'l- İrfaniyye ve'l İşaratü'l- Kur'aniyye adlı eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Eser Köprülü Kütüphanesi MAB Kısmı No: 137/1' de kayıtlıdır. istemediği işleri yaparlar. 3- Bütün hâllerinde Allahü Teâlâ'yı hatırlarından çıkarmazlar. Allahü Teâlâ ile beraber olur, Allahü Teâlâ'nın emrini yerine getirir, yasaklarından sakınırlar.”

Hazreti Osman bin Affan buyurdu ki: “Beş vakit namazı vaktinde kılıp devam eden kimseye, Allahü Teâlâdokuz şeyi ihsan eder: 1- Allahü Teâlâ o kulunu sever, 2- Bedeni sıhhatli olur, 3- Melekler onu belalardan muhafaza eder, 4- Evine bereket iner, 5- Yüzünde salihlerin sîmâsı (alameti) olur, 6- Allahü Teâlâ o kulunun kalbini yumuşatır (böylece o kimse nasihati kabul eder), 7- Kıyamet günü sırat köprüsünü şimşek gibi geçer, 8- Allahü Teâlâ onu Cehennem ateşinden kurtarır, 9- Allahü Teâlâ onu Cennet'te evliyasına komşu eder.”

Hazreti Ebu Bekr Sıddîk buyurdu ki: “On haslet kendisinde bulunan kimse, bütün afetlerden kurtulur. Müttekîlerin derecesine nail olur. Bu on şey şunlardır: 1- Devamlı doğruluk ve kanaatkâr kalb, 2- Kâmil bir sabır ve devamlı olan şükür, 3- Daimi bir fakirlik ve züht, 4- Devamlı tefekkür ve açlık, 5- Devamlı hüzün ve Allah korkusu, 6- Devamlı meşakkat ve mütevazı beden, 7- Devamlı yumuşaklık ve merhamet, 8- Devamlı sevgi ve hayâ, 9- Faydalı ilim ve devamlı onunla amel, 10- Devamlı iman ve sabit akıl.”

Hazreti Ömer bin Hattab buyurdu ki: “Şu on şey, on şeysiz güzel olmaz: 1- Verasız akıl, 2- İlimsiz amel, 3- Allah korkusu olmadan matluba ve maksuda ulaşmak, 4- Adaletsiz sultan, 5- Edep olmadan, ilim ve şecaat gibi güzel hâller sahibi olmak, 6- Kalb sükunu olmadan sevinçli olmak, 7- Cömert olmadan zengin olmak, 8- Kanaatsiz fakirlik, 9- Tevazu sahibi olmadan, haseb ve neseb sahibi olmak, 10- Tevfik olmadan (kulun işi Allahü Teâlâ'nın rızasına muvafık olmadan) cihat.”

İbn-i Hacer'in El-Emalî adlı eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk sayfası (solda). Eser Şeyh Hamdi Selefî'nin kütüphanesindedir. Hazreti Osman bin Affan buyurdu ki: “On şeyin zayi olması çok kötüdür. Bu on şey şunlardır: 1- Kendisine sorulmayan âlim, 2- Amel olunmayan ilim, 3- Kabul edilmeyen doğru görüş, 4- Kullanılmayan silâh, 5- İçinde namaz kılınmayan mescid, 6- Okunmayan Kur'an-ı Kerim, 7- Sadaka olarak verilmeyen mal, 8- Binilmeyen at, 9- Dünyayı isteyende bulunan züht ilmi, 10- Ahiret yolculuğu için hazırlık yapılmayan ömür.”

Hazreti Ali bin Ebu Talib buyurdu ki: “İlim, en hayırlı mirastır. Edep, en kârlı kazançtır. Takva, (ahiret için) en hayırlı azıktır. İbadet, en hayırlı sermayedir. Salih amel, Cennet için en hayırlı vesiledir. Güzel ahlâk, en hayırlı arkadaştır. Hilm, işlerde en hayırlı vezir ve yardımcıdır. Allahü Teâlâ'nın taksimine kanaat etmek, en hayırlı zenginliktir. Ölüm, en hayırlı terbiye edicidir.”

Evliyadan birisi buyurdu ki: “Şu on şey, kimde bulunursa, Allahü Teâlâ'nın gazabına vesile olur: 1- Fakirlerde kibir, 2- Âlimlerde tamah, 3- Kadınlarda hayâ azlığı, 4- İhtiyarlarda dünya sevgisi, 5- Gençlerde tembellik, 6- Sultanlarda zulüm, 7- Harbe gidenlerde korkaklık, 8- Zahitlerde ucub, 9- Abidlerde riya, 10- Zenginlerde cimrilik.”

Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Afiyet on şeydedir. Bunların beşi dünyada, beşi ahirettedir. Dünyada olanlar şunlardır: 1- İlim, 2- İbadet, 3- Helal rızık, 4- Şiddet ve sıkıntılara karşı sabır, 5- Nimete şükür. Ahirette olanlar ise şunlardır: 1- Azrail Aleyhisselam ona merhamet ve lütuf ile gelir, 2- Münker ve Nekir ismindeki melekler kabirde onu korkutmazlar, 3- (Kâfirlere Cehennem'e gitmeleri emredildiği) O en büyük korku zamanında korkmaz, 4- Günahları yok edilip iyilikleri kabul edilir, 5- Sırat köprüsünü, şimşek gibi geçip Cennet'e selametle girer.”

Evliyadan birisi buyurdu ki: “Tövbe ettiği zaman akıllı kimseye şunlar gerekir: 1- Estağfirullah el-azim demek suretiyle dili ile istiğfar etmek, 2- Geçmiş günahlarına kalbi ile pişman olmak, 3- Bütün bedeni ile günahlardan sıyrılmak, 4- Ölünceye kadar Allahü Teâlâ'nın yasak ettiği şeylere dönmemeye azmetmek, 5- Ahireti sevip (ahiret işlerine yönelip), dünyaya buğz etmek, 6- Az konuşmak, lüzumu hâlinde konuşmak, 7- Az yiyip az içmek, 8- Kendini ilim ve ibadete vermek.”

Resulullah Efendimiz, mescide giren kimsenin dikkat etmesi gereken hususları bildirirken şöyle buyurmuştur: “Mescide sağ ayak ile girmelidir. Mescide girerken; “Bismillah ve selamün alâ Resulillah ve alâ melâiketihi. Allahümme ifteh lena ebvabe rahmetike inneke entelvehhab.” demelidir. Kelime-i şehadet getirmelidir. Namaz kılanın önünden geçmemelidir. Dünya işi ile uğraşmamalıdır. Dünya kelamı konuşmamalıdır. İki rekat namaz kılmadan (mescitten) çıkmamalıdır. Abdestsiz girmemelidir.”

Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Namaz dinin direğidir. Yüzün süsü, kalbin nurudur. Bedenin rahatı, semanın anahtarıdır. Mizanın ağırlığı, Rabbin rızasıdır. Cehennem ateşine perdedir.”

İbn-i Abbas rivayet etti: “Resulullah Efendimiz birgün İblis'e; “Ümmetimden kaç dostun var?” buyurunca İblis; “Ümmetinden dostlarım on tane olup şunlardır: 1- Zalim devlet reisi, 2- Malı nereden kazandığına aldırmayan zengin, 3- Emiri, zulmünde tasdik eden âlim, 4- Kibirli kimse, 5- Ölçü, tartı ve başka hususlarda hainlik yapan tüccar, 6- Karaborsacılık yapan kişi, 7- Zina yapan kimse, 8- Faiz yiyen, 9- Helal ve harama dikkat etmeyen, 10- İçki içen ve ona yardım eden kişi.” dedi.

Sonra Resul-i Ekrem, İblis'e; “Ümmetimden düşmanların kaç tanedir?” buyurunca İblis şöyle dedi: “Ümmetinden düşmanlarım şunlardır: Ey Muhammed, birincisi sensin. Ben sana kızıyorum. 2- İlmi ile amel eden âlim, 3- Kur'an-ı Kerim'in emir ve yasakları ile amel eden Kur'an-ı Kerim hafızı, 4- Beş vakit namazda Allah için ezan okuyan müezzin, 5- Fakirleri, yoksulları ve yetimleri seven, 6- Merhamet sahibi, 7- Hakka tevazu gösteren, 8- Allahü Teâlâ'ya taatte bulunan genç, 9- Helal yiyen, 10- Allah için birbirini seven iki Mümin, 11- Cemaatle namaza rağbet eden, 12- İnsanlar uyurken geceleyin namaz kılan, 13- Sözünde ve işinde kendisini haramdan uzak tutan kimse, 14- Kalbinde kin, hile gibi bir şey olmadan insanlara nasihat eden, 15- Cömert kimse, (Malının bir kısmını verip diğer kısmını bırakan, seha sahibidir. Malının en çoğunu veren cud sahibi, zaruret hâline göğüs gerip başkasını tercih eden ise isar sahibidir.) 16- Daima abdestli olan, 17- Ahlâkı güzel olan, 18- Allahü Teâlâ'nın rızık hususunda verdiği vaadi tasdik eden, 19- Mesture (örtünmüş olan) dul kadınlara yardım eden, 20- Ölüme hazırlanan.”

İbn-i Hacer-i Askalanî hazretlerinin, İsabe fî temyizi's-Sahabe adlı eserinden bazı bölümler: Hasan-ı Basrî şöyle anlatır: “İçlerinde Süheyl bin Amr, Ebu Süfyan ve Kureyş'in yaşlıları olduğu hâlde Müslümanlar Hazreti Ömer'in evine geldiler. Onları Hazreti Ömer'in kapıcısı karşıladı ve Süheyb, Bilal, Ammar gibi Bedr Savaşı'na katılmış Eshab-ı Kiram'ın öncelikle içeri girmelerine müsaade etti. Sonra da; “Allahü Teâlâ'ya yemin ederim ki efendim Ömer, Bedr Savaşı'na iştirak etti. Bundan dolayı, o savaşa katılanları çok sevmektedir ve bana böyle yapmamı tavsiye etmiştir.” dedi.

Bunun üzerine Ebu Süfyan; “Ben bugünkü gibi bir hadiseye hiç rastlamadım. Hizmetçi, kölelere içeri öncelikle girmeleri için müsaade ediyor, biz asillere bakmıyor bile.” dedi. Süheyl bin Amr da; “Arkadaşlar! Yüzlerinizde öfke alametleri görüyorum. Eğer kızıyorsanız, kendinize kızın. Onlar ve siz, birlikte İslam'ı kabule çağrıldınız. Onlar İslam'ı derhal kabul ettiler. Siz ise ağırdan aldınız, geç kaldınız. Allahü Teâlâ'ya yemin ederim ki din uğrunda sizden önce yaptıkları ile elde ettikleri fazilet, sizin bu kapıda övünmekte olduğunuz şeref ve faziletten çok daha üstündür. Onlar bu faziletleriyle sizlerden çok ilerideler. Siz kat'iyyen onların derecesine ulaşamazsınız. Siz şimdi savaşa katılın. Belki Allahü Teâlâ sizleri de cihat sevabı veya şehitlikle mükâfatlandırır. Allah'a yemin ederim ki Süheyl doğru söylemiştir. Allahü Teâlâ, kendisine hemen inanan kulunu, inanmakta tereddüt ederek geciken kulu ile bir tutmaz.” dedi ve Şam'a doğru yürüdü.”

Halid bin Velid son nefesinde; “Yeryüzünde Muhacirlerden müteşekkil bir seriyyede geçirdiğim, sabah olur olmaz erkenden düşmana hücum etmeyi kararlaştırdığımız, soğuk, buzlu bir geceden daha çok hoşlandığım ve zevk aldığım hiçbir gece geçirmemişimdir. Siz de Allah yolunda cihada önem veriniz.” buyurdu.

Ebu Vail şöyle anlatır: “Ölüm anı geldiğinde, Halid bin Velid; “Ölüm saçan, çok tehlikeli sahnelerle dolu olan savaşlarda ölmek istemiştim. Fakat yatağımda ölmem ezelde takdir olmuş, elden ne gelir. “Lâ ilâhe illallah.” demekten sonra en çok sevap umduğum amelim, sabahleyin kâfirlere baskın yapmak için göğün delinmişcesine yağan yağmuru altında siperde geçirdiğim gecemdi. Ben öldüğüm zaman, atımı ve silâhımı muhafaza edin ve onları Allah yolunda savaşanlara verin.” dedi.”

Ebu Abs bin Cebr anlatır: “Resul-i Ekrem, Eshabını sadaka vermeye teşvik ettiği zaman, herkes gücü yettiği kadar sadaka olarak bir şeyler getirdiler. Utbe bin Zeyd o gece dışarı çıktı ve bir süre namaz kıldıktan sonra; “Allah'ım! Sadaka olarak vereceğim hiç malım yok. Ben de sadaka olarak kullarından şeref ve haysiyetime tecavüzde bulunanları affediyorum.” diye dua etti. Sabahleyin Eshabın arasında otururken, Resul-i Ekrem; “Kendisine yapılan tecavüzleri dün akşam bağışlayan nerede?” diye sordu. Bunun üzerine Utbe bin Zeyd ayağa kalkıp Resulullah'ın yanına gitti. Resulullah ona; “Seni müjdelerim. Kudret ve iradesiyle yaşadığım Allahü Teâlâ'ya yemin ederim ki bu yaptığın bağış, makbul olan sadakalar arasına kaydedilmiştir.” buyurdu.

İbn-i Hacer'in El-Erbeun fi red'i'l-mücrim an sebbi'l müslim adlı eserinin kapak sayfası (sağda) ve yazma nüshasının ilk sayfası (solda). Yazma nüsha Daru'lkütübi'l-Mısriyye Teymur – Hadis No: 428'de kayıtlıdır.

Kays bin el-Ensarî anlatır: Kardeşlerimin malını çok harcıyorum diye, beni Resul-i Ekrem'e şikayet ettiler. Ben; “Ya Resulallah! Ben hurmadan kendi payıma düşeni alıyor, Allah yolunda harcıyor ve arkadaşlarıma veriyorum.” dedim. Resul-i Ekrem sırtımı sıvazlıyarak üç defa; “Allah yolunda harca ki Allahü Teâlâ da sana versin.” buyurdu. Bu hadiseden sonra bir savaşa katıldım. Ben o savaşta, akrabalarım arasında en zengini idim.”

Ebu Hüreyre şöyle anlattı: “Birgün; “Hiç namaz kılmadığı hâlde Cennetlik olan birisi var. Kim olduğunu söyler misiniz?” dedim. Orada bulunanlardan kimse bilmeyince bana; “Kimdir o?” diye sordular. Ben de; “Abdüleşheloğullarından Usayram diye bilinen Amr bin Sabit'tir.” dedim. Orada bulunan Hüseyin, Mahmud bin Esed'e; “Usayram'ın durumu nasıldı?” diye sordu.

O da şöyle anlattı: “Kavminin Müslüman olmasına karşı çıkmıştı. Uhud Gazası'nda hakikati gördü ve Müslüman oldu. Sonra düşman saflarına girdi ve yaralanıp düşünceye kadar savaştı. Gaza sonunda Abdüleşheloğullarından Müslüman olanlardan birkaç kişi, harp meydanında kendi şehitlerini ararlarken, onu gördüler ve; “Allah, Allah! Bu Usayram, burada ne işi var? Müslüman olmak istemediği için biz ondan ayrılmıştık.” dediler. Sonra ona; “Ya Amr! Senin Müslümanlar içinde ne işin var? Kendi kavmine acıdığın için mi buradasın, yoksa Müslüman olmak istediğin için mi buradasın?” diye sordular. O da; “Müslüman olmak için geldim. Allahü Teâlâya ve Resulüne iman ettim ve Müslüman oldum. Sonra Resulullah ile beraber savaşa girdim. Yaralanıp düşünceye kadar çarpıştım.” dedi. Az sonra da son nefesini verdi. Bu hadiseyi Resul-i Ekrem'e anlattıklarında; “O Cennetliktir.” buyurdu.”

İbn-i Hacer'in El-Emaliyyü'l-Halebiyye adlı eserinin kapak sayfası (sağda) ve El-Emaliyyü'l-mutlaka adlı eserininin kapak sayfası (solda).

Amr bin As anlatır: “Birgün Resul-i Ekrem bana; “Elbiseni giy, silâhını kuşan ve yanıma gel.” diye haber gönderdi. Söylediklerini yapıp huzuruna vardım. Bana; “Seni ordunun başında göndereceğim. Allahü Teâlâ seni korusun ve sana ganimet ihsan eylesin. Çokça ganimet elde etmeni dilerim.” buyurdu. Bunun üzerine ben; “Ya Resulallah! Ben mal kazanmak için Mümin olmadım. Ben, sadece İslamiyete olan sevgimden dolayı Müslüman oldum.” deyince buyurdular ki: “Ya Amr! İyi insan için helal mal ne kadar güzeldir.”

İbn-i Ömer şöyle anlatır: “Resul-i Ekrem, Mute Savaşı'nda Zeyd bin Harise'yi kumandan tayin etti. Sonra da; “Eğer Zeyd şehit olursa Ca'fer, Ca'fer şehit olursa Abdullah bin Revaha kumandan olsun.” buyurdu. Ben de o savaşta bulundum. Peygamber Efendimizin dediği gibi oldu. Ca'fer bin Ebu Talib'i aradık şehitler arasında bulduk. Vücudunda doksan küsur ok ve kılıç yarası vardı.”

Uhud Gazası'nda, Abdullah bin Cahş, Sa'd bin Ebu Vakkas'a; “Dua etmiyor musun?” dedi. Sonra her ikisi bir köşeye çekilip dua etmeye başladılar. Sa'd şöyle dua etti. “Ya Rabbî! Düşmanla savaşa başladığımda, karşıma güçlü kuvvetli birini çıkar. Onunla çarpışayım, onu yenip ganimetini alayım.” Abdullah bin Cahş bu duaya âmin dedi. Sonra kendisi şöyle dua etmeye başladı: “Allah'ım! Beni güçlü kuvvetli iyi dövüşen birisiyle karşılaştır. Senin yolunda dövüşeyim. Sonra o beni yensin. Tutup boynumu, burnumu ve kulaklarımı kessin ki yarın sana kavuştuğum zaman, Sen; “Ne için burnunu ve kulağını kestiler?” diye sorarsan; “Senin ve Resulünün yolunda kesildi.” diye cevap vereyim. Sen de; “Evet doğru söyledin.” diyesin.” Sa'd diyor ki: “Abdullah bin Cahş'ın duası benimkinden daha hayırlı çıktı. Allah onun duasını kabul etti. Akşama doğru onu gördüm. Burnu ve kulağı kesilmişti..”

Enes bin Malik şöyle anlatır: “Birgün Resul-i Ekrem; “Kılık kıyafeti eski ve kimsenin değer vermediği nice insanlar vardır ki eğer dua etseler, Allahü Teâlâ onların dualarını kabul eder. Bera bin Malik de bunlardandır.” buyurdu. Tüster Savaşı'nda Müslümanlar dağılınca oradakiler; “Ya Bera, Rabbine dua et.” dediler. Bera bin Malik şöyle dua etti: “Ya Rabbî! Sana dua ediyorum. Bizi zafere ulaştır ve beni Nebî'ne kavuştur.” Bera bin Malik o gazada şehit oldu.”

Süleyman bin Bilal anlatıyor: “Resul-i Ekrem Bedr Gazası için yola çıktığında, Sa'd bin Hayseme ve babası, Peygamber Efendimizle beraber gazaya katılmak istediler. Durumu Server-i âleme bildirdiler. Resul-i Ekrem, ikisinden birinin savaşa katılmasını emretti. Bunun üzerine kur'a çekmeye karar verdiler. Kur'adan önce Hayseme bin Haris, oğlu Sa'd'a; “Birimizin burada kalması gerekiyor. Sen karınla beraber kal.” dedi. O ise; “Eğer bu, Cennet'ten başka bir şey için olsaydı seni kendime tercih ederdim. Fakat bu harpte şehit olmak istiyorum.” dedi. Sonra kur'a çektiler. Kur'ada Sa'd kazandı. Resulullah'la beraber Bedr Savaşı'na katıldı ve şehit oldu. Onu Amr bin Abduved şehit etti.”

Urve anlatır: Zübeyr bin Avvam Müslüman olduktan sonra Peygamber Efendimizin müşrikler tarafından yakalanıp götürüldüğünü işitti. O zaman henüz oniki yaşındaydı. Kılıcını sıyırarak, Mekke sokaklarında etrafına dehşet saçarak dolaşıyordu. Elinde kılıç, Mekke'nin yüksekçe bir yerinde Resulullah ile karşılaştı. Zübeyr bin Avvam'ı gören Resul-i Ekrem ona; “Bu hâlin ne?” diye sorunca; “Senin yakalanıp götürüldüğünü duydum da...” diye cevap verdi. Bunun üzerine Resul-i Ekrem; “Peki ne yapacaktın?” diye sorunca; “Sizi yakalayanı işte bu kılıcımla öldürecektim.” dedi. Server-i âlem ona ve kılıcına hayır duada bulundu ve; “Haydi evine git.” buyurdu. İşte Zübeyr bin Avvam, Allah yolunda ilk kılıç çeken kimsedir.

Ebu Hüreyre şöyle anlatır: “Hazreti Ömer beni bir vazifeye tayin etmek için çağırdı. Durumu bana söyleyince ben o vazifeyi kabul etmek istemedim. Bana; “Senden daha hayırlı birisinin istediği bir vazifeyi sen beğenmiyor musun?” dedi. Ben merakla; “Kimmiş o benden hayırlı olan?” diye sordum. O da; “Hazreti Ya'kub'un oğlu Hazreti Yusuf Aleyhisselam.” dedi. Bunun üzerine ben; “Hazreti Yusuf, Allahü Teâlânın nebîsi ve bir peygamberin oğludur. Ben ise Ümeyme'nin oğlu Ebu Hüreyre'yim. Bu hususta beş şeyden korkarım.” dedim. Hazreti Ömer; “Bu beş şeyi bana da söyleyebilir misin?” dedi. Ben de; “Bilmediğim bir şeyi söylemekten, hakkında hüküm olmayan bir hususta karar vermekten, dövülmekten, malımın elimden alınmasından, namusuma sövülmesinden korkarım.” dedim.

İbn-i Hacer'in Zeylü't-Tıbyan li-bediati'l-beyan adlı eserinin kapak sayfası (sağda) ve İbn-i Hacer'e sorulan sorulara verdiği fetvaların Mesail ecaba anha el-Hafız İbn-i Hacer el-Askalanî adıyla neşredilen bir başka baskısı (solda).

Hazreti Ali şöyle anlatır: “Resul-i Ekrem, Ensar'dan bir kişiyi bir seriyyeye kumandan tayin etti. Seriyye yola çıkarken, Server-i âlem onlara kumandanlarını dinlemelerini ve ona itaat etmelerini emretti. Askerler bir mesele dolayısı ile kumandanlarını kızdırdılar. Kumandan onlara; “Odun toplayın.” dedi. Askerler odun topladılar. Kumandan; “Ateş yakın.” dedikten sonra; “Resul-i Ekrem beni dinleyip bana itaat etmenizi emretmedi mi?” diye sordu. Onlar; “Emretti.” dediler. Bunun üzerine kumandan; “O hâlde girin ateşe!” dedi. Askerler birbirlerine bakıştılar ve; “Biz ateşe girmeyiz. Allahü Teâlânın Resulüne gideriz.” dediler. Kumandanın öfkesi biraz sonra yatıştı. Medine'ye döndükleri zaman, bu hadiseyi Resul-i Ekrem'e anlattılar. Resul-i Ekrem; “Eğer ateşe girselerdi, bir daha çıkamazlardı. Ancak meşru olan hususlarda itaat etmek lazımdır.” buyurdu.

Muhammed bin Süfyan, babasından şöyle nakleder: “Harise bin Nu'man'ın gözleri görmüyordu. Bu sebeple evi ile mescidi arasında bir ip germişti. Bir yoksulun mescide geldiğini duyduğu zaman, sepetinden bir şey alır ve ipten tutunarak, yoksulun yanına kadar gider ve eliyle ona verirdi. Ailesi ona; “Biz yaparız, sen niye uğraşıyorsun?” dediği zaman, o şöyle cevap verdi: “Ben, Resul-i Ekrem'in; “Yoksullara insanın kendi eliyle vermesi, onu kötü akıbetlerden korur.” diye buyurduğunu duydum.”

Cehcah el-Gıfarî şöyle anlatıyor: “Kavmimden İslam'a girmek isteyen bir toplulukla beraber Medine'ye gittim. Resulullah akşam namazını kıldırıyordu. Namaz bitince Eshab-ı Kiram'a; “Herkes yanındakini evine götürsün.” buyurdu. Mescitte benden ve Resul-i Ekrem'den başka kimse kalmadı. Ben iri ve uzun boylu idim. Beni de Resul-i Ekrem evine götürdü. Bana bir keçiden süt sağdı. Onu içtim. Yemek hazırladı, onu da yedim. Bir keçiden daha süt sağdı, onu da içtim. Böyle tam yedi keçiden süt sağdı. Hepsini de içtim. Ümmü Eymen; “Bu gece Allahü Teâlânın Resulünü aç bırakanı, Allahü Teâlâ da aç bıraksın.” dedi. Bunun üzerine Resul-i Ekrem; “Sus ya Ümmü Eymen! O rızkını yedi. Bizim rızkımızı ise Allahü Teâlâ verir.” buyurdu.

İbn-i Hacer'in yazdığı Nüzhetü's-samiin adlı eserin kapak sayfası (sağda) ve yazma nüshasının ilk sayfası (solda). Eser özel bir kütüphanede mahfuzdur.

Sabah olunca yine mescitte toplandık. Herkes kendine yapılan ikramı anlatıyordu. Ben de; “Bana yedi keçinin sütü sağıldı, hepsini içtim. Bir tencere yemek yapıldı. Onu da yedim.” diye anlattım. Resul-i Ekrem gün boyunca bana İslamiyeti anlattı. Akşam üzeri İslamiyetin hak din olduğuna inanarak Resul-i Ekrem'in huzurunda Müslüman oldum. Akşam olunca yine Resul-i Ekrem'in arkasında akşam namazını kıldık. Namazdan sonra Resulullah yine; “Herkes misafirini götürsün.” buyurdu. Yine mescitte Resul-i Ekrem'den ve benden başka kimse kalmadı. Resulullah beni mübarek hanelerine götürdü. Bir keçiden süt sağdı. Onu içtim ve doydum. Ümmü Eymen; “Ya Resulallah! Bu bizim dünkü misafirimiz değil mi?” dedi. Server-i âlem de; “Evet.” dedi ve devamla; “O, bu gece Mümin olarak yemek yedi. Dün kâfir olarak yemişti. Kâfir, yedi bağırsağını dolduruncaya kadar yer. Mümin ise bir bağırsağını dolduruncaya kadar yer.” buyurdu.

Malikü'd-Dur şöyle anlatır: “Hazreti Ömer, birgün dörtyüz dinarı bir keseye koyup kölesine verdi ve; “Bunu Ebu Ubeyde bin Cerrah'a götür ve orada biraz bekle, ne yaptığına bak.” dedi. Köle dinar dolu keseyi Ebu Ubeyde'ye götürdü. Ona; “Müminlerin emiri bu dinarlarla ihtiyacınızı karşılamanızı söyledi.” dedi. Ebu Ubeyde; “Allahü Teâlâ ondan razı olsun.” diye mukabelede bulunduktan sonra cariyesini çağırarak, ona; “Şu yedi dinarı şu kimseye, şu beş dinarı falancaya, şu beş dinarı da filancaya götür.” dedi ve bütün dinarları dağıttı. Köle, oradan ayrılıp Hazreti Ömer'in yanına geldi. Orada gördüğü hadiseyi anlattı. Hazreti Ömer kölesine ikinci bir kese vererek; “Bu keseyi Muaz bin Cebel'e götür ve orada bekle, ne yaptığına bak.” dedi. Köle, keseyi Muaz bin Cebel'e götürdü ve; “Müminlerin emiri bu dinarları sana, ihtiyaçlarını görmen için gönderdi.” dedi. Muaz bin Cebel de; “Allahü Teâlâ ondan razı olsun.” diye mukabelede bulundu. Sonra cariyesini çağırarak; “Şunu filan kimselere, şunu falan kimselere götür.” dedi. O sırada hanımı dinarları gördü ve; “Biz de muhtacız, bize de ayır.” dedi. Kesede kalan son iki dinarı da hanımına verdi. Köle, Hazreti Ömer'in yanına dönerek bütün olanları anlattı. Hazreti Ömer bu duruma sevinerek; “Onlar, birbirlerinin kardeşidirler.” dedi.

Ka'b bin Alkam şöyle anlatıyor: “Resulullah Efendimizin sohbetinde bulunmuş olan Garafe bin Haris, bir Hıristiyanın Resul-i Ekrem hakkında kötü sözler söylediğini duyunca o Hıristiyanı epey hırpalayarak burnunu kırdı. Garafe bin Haris'i derhal Amr bin As'ın huzuruna götürdüler. Amr bin As; “Biz onlara dokunmayacağımıza dair söz vermecektik. Sen niye böyle yaptın?” diye sorunca Garafe bin Haris; “Her hâlde onlara Resul-i Ekrem'e küfretsinler diye eman verilmedi. Bildiğim kadarıyla, onlara sadece kiliselerine karışmayacağımıza, kiliselerinde rahatça ibadet edebileceklerine, altından kalkamayacakları mükellefiyet yüklemeyeceğimize, onlara düşman saldırırsa yanlarında yer alacağımıza, kendi aralarında istedikleri gibi karar verebileceklerine, ancak bizim hükümlerimize tâbi olmak isteyenler hakkında, Allahü Teâlânın ve Resulullah'ın emrettiği şekilde hüküm vereceğimize, istemezlerse zor kullanmayacağımıza dair söz ve eman verdik.” dedi. Bunun üzerine Amr bin As; “Söylediklerin doğru, haklısın.” diye cevap verdi.”

Sa'd bin Ebu Vakkas anlatır. Resul-i Ekrem Medine'ye hicret edince Cüheyne kabilesinden bir heyet gelerek; “Bizim beldemize geldin. Bize teminat ver ki seninle ve kavminle iyi münasebetler kuralım.” dediler. Resulullah onlara teminat verdi. Onlar da Müslüman oldular. Resul-i Ekrem, Recep ayında, yüz kişi olduğumuz hâlde bizi Kinane kabilelerine baskınlar düzenlememiz için Cüheyne taraflarına göndermişti. Biz de oraya gidip Kinane kabilelerine birçok baskınlar düzenledik. Fakat onlar bizden kalabalık oldukları için Cüheyne kabilesine sığınmak zorunda kaldık. Onlar bizi himaye ettiler. Bize; “Haram ayda niçin savaşıyorsunuz?” diye sordular. Biz de onlara; “Haram ayda, mukaddes beldeden bizi çıkaranlarla savaşıyoruz.” dedik. Daha sonra aramızda ne yapacağımıza bir türlü karar veremedik. Bazılarımız; “Durumu Resulullah'a bildirelim.” dedi. Bazımız ise; “Burada bekleyelim.” dedi. Birkaç kişi ve ben; “Kureyş kervanının yolunu keselim.” dedik. Bunun üzerine grubumuz ayrıldı. Biz Kureyş kervanının yolunu kesmeye gittik. Bir kısmı Resul-i Ekrem'e durumu arz etmeye gitti. Durumu öğrenen Peygamber Efendimiz öyle hiddetlendi ki yüzü kıpkırmızı oldu ve; “Yanımdan beraberce gittiğiniz hâlde parçalanarak mı döndünüz? Sizden önceki kavimlerin helak oluş sebebi parçalanmaktır. Size, en hayırlınız olmamakla beraber, açlığa ve susuzluğa en dayanıklı olan birisini kumandan olarak gönderiyorum.” buyurdu. Bize Abdullah bin Cahş'ı kumandan olarak gönderdi. Abdullah bin Cahş, tayin edilen ilk seriyye kumandanıdır.”

Urve bin Zübeyr anlatır: “Resulullah Efendimiz, birgün Abdullah bin Cahş'ı yanına çağırdı ve; “Sabah vakti olur olmaz yanıma gel. Silâhın da yanında bulunsun. Seni bir tarafa göndereceğim.” buyurdu. Sabah olunca Abdullah bin Cahş, kılıcı, yayı, ok ve kalkanı yanında olduğu hâlde mescide geldi. Resul-i Ekrem sabah namazını kıldırdıktan sonra evine döndü. Abdullah bin Cahş, Server-i âlemi kapının önünde bekliyordu.” Resul-i Ekrem, Muhacirlerden onunla gidecek birkaç kişi buldu. “Seni bu kişilerin üzerine kumandan tayin ettim.” buyurarak bir mektup verdi ve devamla; “Git, iki gece yol aldıktan sonra mektubu aç. Onda buyurulana göre hareket et.” buyurdu. Abdullah bin Cahş; “Ya Resulallah! Hangi tarafa gideyim?” diye sordu. Resul-i Ekrem; “Necdiye yolunu tut. Rekiyye'ye, kuyuya yönel!” buyurdu.

İbn-i Hacer hazretlerinin yazdığı Redd-i vafir adlı eserin yazma nüshasının ilk iki sayfası.

Abdullah bin Cahş, sekiz veya on kişilik bir birlik ile iki gün sonra Melel mevkisine vardıklarında mektubu açtı. Mektupta şunlar yazılıydı: “Bismillahirrahmanirrahim. Bu mektubu gözden geçirdiğin zaman, Mekke ile Taif arasındaki Nahle vadisine ininceye kadar, Allahü Teâlânın ismi ve bereketiyle yürüyüp gidersin. Arkadaşlarından hiçbirini, seninle birlikte gitmeye zorlamayasın! Nahle vadisindeki Kureyşîleri, Kureyşîlerin kervanını gözetip ve denetleyesin. Onların haberlerini bize bildiresin.”

Abdullah bin Cahş mektubu okuduktan sonra; “Bizler Allahü Teâlânın kullarıyız ve hep O'na döneceğiz. İşittim ve itaat ettim. Allahü Teâlânın ve sevgili Resulünün emrini yerine getireceğim.” diyerek, mektubu öpüp başına koydu.

İbn-i Hacer'in şiirlerini ihtiva eden Divan'ının yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk sayfası (ortada) ve matbu nüshasının kapak sayfası (solda). Yazma nüsha Köprülü Kütüphanesi No:1282'de kayıtlıdır.

İbn-i Hacer'in Et-Telhisü'l-habir ismiyle meşhur olan eserinin kapak sayfası (sağda) ve İbn-i Hacer'in Fethu'l-bari isimli eseri üzerine yapılan Teracüat adlı eserin kapak sayfası (solda).

Sonra arkadaşlarına dönerek; “Hanginiz şehit olmayı istiyor ve özlüyorsa benimle gelsin. Gelmek istemeyen dönüp gidebilir. Hiçbirinizi zorlayıcı değilim. Gelmeseniz de ben tek başıma gidip Resul Aleyhisselam'ın emrini yerine getireceğim.” dedi. Arkadaşları hep birden; “Biz işittik. Allahü Teâlâya, Peygamber Efendimize ve sana itaat edicileriz. Nereye istersen, Allahü Teâlânın bereketi üzere yürü.” diye cevap verdiler. İçlerinde Sa'd bin Ebu Vakkas hazretlerinin de bulunduğu küçük birlik, Hicaz'a doğru yol aldı ve Nahle'ye geldi. Bir yere gizlendiler. Oradan gelip geçen Kureyşîleri gözetlemeye başladılar.

Bu sırada bir Kureyş kafilesi geçti. Develer yüklü idi. Mücahitler Kureyş kafilesine yaklaşarak, onları İslam'a davet ettiler. Kabul etmeyince çarpışma başladı. Çarpışma sonunda birisini öldürdüler, ikisini esir aldılar. Birisi atlı olduğu için ona yetişemediler. O kaçtı. Kâfirlerin bütün malları mücahitlere kaldı. Mücahitler, malları ve esirleri alarak Resul-i Ekrem'in huzuruna geldiler. Resulullah Efendimiz; “Ben size haram ayda savaş yapmanızı emredilmledim.” buyurarak, mallara ve esirlere dokunmadı.

Mücahitler helak olacaklarını ve halkın kendilerini kınayacağını sandılar. Kureyşli kâfirler bu hadiseyi duyunca; “Muhammed, haram aylarda kan döktü, esir ve ganimet aldı. Haram ayda savaşmayı helal yaptı.” dediler. Bunun üzerine; “Sana haram olan ayda savaşın hükmü nedir diye soruyorlar. De ki; “O ayda savaş yapmak büyük günahtır. Fakat küfür ve inkârla insanları Allah yolundan çevirmek, Mescid-i Haram'da tavaf ve namazdan alıkoymak, Peygamber'i ve eshabını Mekke'den çıkarmak, Allah katında daha büyük bir günahtır. Allah'a ortak koşmak fitnesi, Müslümanların haram ayda yaptıkları savaştan da beterdir. Ey Müminler, kâfirlerin gücü yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri durmazlar. Sizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, bu gibilerin yaptığı iyi şeyler, dünyada da ahirette de boşa gitmiştir ve onlar Cehennem ehli olup orada ebedî olarak kalırlar.” mealindeki, Bekara suresi 217. ayet-i kerimesi nazil oldu.

Bu ayet-i kerime nazil olunca Resul-i Ekrem kervanı alıkoydu. Esirleri fidye karşılığında serbest bıraktı. O zaman Müminler; “Ey Allah'ın Resulü! Bizi savaşa mı sokmak istiyorsun?” dediklerinde; “Allah'a ve Resulüne gerçek iman edenler ve vatanlarından hicret edip Allah yolunda savaşanlar (var ya!) işte onlar, Allah'ın rahmetini umarlar. Allah çok mağfiret ve rahmet edicidir.” mealindeki, Bekara suresinin 218. ayet-i kerimesi nazil oldu.

Cessame bin Müsahik bin er-Rebî şöyle anlatır: “Hazreti Ömer beni Heraklius'a elçi olarak göndermişti. Heraklius'un yanına çıkınca gösterilen yere oturdum. Üzerine oturduğum şeye o anda dikkat etmemiştim. Bir süre sonra oturduğum şeye baktığım zaman, altından yapılma bir iskemle olduğunu gördüm. Hemen ayağa kalktım. Heraklius bu davranışıma şaşırarak; “Sana ikram olarak gösterdiğimiz bu yerden niye kalktın?” diye sordu. Ben de; “Resulullah'ın, bunun gibi şeylerden Müslümanları nehyettiğini duyduğum için ayağa kalktım.” dedim.”

Muhammed bin Eslem şöyle anlatır. “Bir gün Medine'ye gittim. Çarşıda işimi gördüm. Sonra evime geri döndüm. Elbiselerimi değiştireceğim sırada, Resul-i Ekrem'in mescidinde iki rekat namaz kılmadığımı hatırlayıp; “Ben Resul-i Ekrem'in mescidinde iki rekat namaz kılmadım. Halbuki Server-i âlem; “Sizden kim Medine'ye gelirse, benim mescidimde iki rekat namaz kılmadan geri dönmesin.” buyurmuştu.” diyerek, tekrar Medine'ye gittim. Resulullah'ın mescidinde iki rekat namaz kıldım.”

İbn-i Büreyde el-Eslemî şöyle anlatır: “Bir gün bir kişi, İbn-i Abbas'a karşı epey ağır konuştu. İbn-i Abbas bunun üzerine; “Sen beni kötülüyorsun, fakat bende şu üç güzel huy vardır: Birincisi; Allahü Teâlâ'nın kitabı olan Kur'an-ı Kerim'den bir ayet-i kerime öğrenince bütün Müslümanların da bunu öğrenmesini istiyorum. İkincisi; Müslüman hâkimlerden birinin adaletle hüküm verdiğini duyduğum zaman, hâkime hiç işim düşmediği hâlde sevinirim. Sonuncusu da; bir Müslüman beldesine yağmur yağdığını duyduğum zaman, benim hiç sulanacak tarlam, otlayacak hayvanım olmadığı hâlde sevinirim.” dedi.”

Ebu Raşid bin Abdurrahman şöyle anlatır: “Kabilemiz adına yüz kişi, Peygamber Efendimiz ile görüşmek için gittik. Beraber geldiğimiz arkadaşlarım; “Ebu Muaviye, önce sen Peygamber'in yanına git. Eğer ilgi görürsen bize haber ver, biz de yanına gidelim. Eğer ilgi görmezsen hep beraber geri dönelim.” diyerek, önce beni gönderdiler. Peygamber Efendimizin huzuruna çıkınca; “İyi sabahlar ya Muhammed.” dedim. Peygamber Efendimiz; “Bu, Müslümanların selamı değildir.” buyurdu. Ben de; “Müslümanların selamı nasıldır ya Resulallah?” diye sordum. Resul-i Ekrem; “Müslüman, bir Müslümanla karşılaştığı zaman, esselamü aleyküm ve rahmetullah desin.” buyurdu. Ben de; “Esselamü aleyke ya Resulallah.” dedim. Resulullah da; “Aleyküm selam ve rahmetullahi ve berekatühu.” diyerek selamımı aldıktan sonra; “İsmin nedir? Kimsin?” buyurdu. “Lat ve Uzza'nın kulunun oğlu Ebu Muaviye'yim.” diye cevap verdim. Resulullah bana; “Sen, Rahman olan Allahü Teâlâ'nın kulunun oğlu Ebu Raşid'sin.” buyurdu. Büyük izzet ve ikramda bulundu. Beni yanıbaşına oturttu. Cübbesini bana giydirdi. Ayakkabıları ile asâsını bana hediye etti. Bunun üzerine ben de Müslüman oldum. Yanındakiler, Peygamber Efendimize; “Ya Resulallah, bu zata ne kadar ikramda bulundun?” diyerek hayretlerini belirttiler. Resulullah; “Bu, kavminin ileri gelenidir. Size bir kavmin büyüğü gelirse ona izzet ve ikramda bulunun.” buyurdu.”

Ammar bin Ebu Ammar anlatır: “Bir gün Zeyd bin Sabit, bir yere gitmek için atına binecekti. Bunu gören İbn-i Abbas hemen onun atının yularını tuttu. Zeyd bin Sabit; “Ey Resulullah'ın amcasının oğlu, bineğimin yularını bırak.” dedi. İbni Abbas ona cevap olarak; “Bize, büyüklerimize ve âlimlerimize böyle davranmamız emredildi.” deyince Zeyd bin Sabit; “Elini bana uzat.” dedi. O da elini uzatınca Zeyd bin Sabit, hemen İbn-i Abbas'un eline sarılarak öptü ve sonra; “Bize de Peygamberimizin Ehl-i Beyt'ine bu şekilde davranmamız emredildi.” dedi.

Hakim bin Kays şöyle anlatır: “Babam ölmek üzere iken, bize şöyle vasiyette bulundu: “Allahü Teâlâ'ya asi olmaktan sakının. En büyüğünüzü, kendinize başkan seçin! Zira büyüklerini seçen kimseler, babalarının yolunda yürümüş olurlar. Küçüklerini başkan seçen kimseler ise bu davranışlarıyla başkaları arasında babalarını küçük düşürmüş olurlar. Mal kazanmaya ve onu çoğaltmaya bakın. Zira mülk, cömertleri coşturur, namerde de muhtaç etmez, insanlara el avuç açmaktan sakının. Çünkü dilenmek, insanın başvuracağı en son çaredir. Ben ölünce arkamdan bağıra çağıra ağlamayın. Zira Resul-i Ekrem'in arkasından da bağıra çağıra ağlanmadı.”

Ebu Ca'fer el-Hatmî şöyle anlattı: “Umeyr bin Hubeyb bin Humaşa, oğluna şöyle vasiyet etti: Oğlum, kötü kimselerle sohbet etmekten sakın. Zira onlarla sohbet etmek, insana hastalık getirir. Kim kötü kimselere karşı olgun davranırsa kazançlı olur. Onlara karşı çıkanlar da pişman olur. Kötü kimselerden gelen az bir kötülükten kaçmayan, çoğuna razı demektir. Sizden biri, iyiliği emretmek ve kötülüğe engel olmak istediği zaman, gelecek eziyetlere karşı sabırlı olmaya ve sevabını Allahü Teâlâ'dan beklemeye kendisini alıştırsın. Kim yaptığı işin sevabını aziz ve celil olan Allahü Teâlâ'dan beklerse eziyet ona bir zarar vermez.”

İbn-i Hacer'in Tesdidü'lkavs Muhtasaru Müsnedü'lfirdevs adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası (solda) ve İbn-i Hacer'e nisbet edilen Münebbihat adlı eserin matbu nüshasının ilk sayfası (sağda). Yazma nüsha Ezher Kütüphanesi No: 48'de kayıtlıdır.

İbn-i Hacer hazretlerinin eserleri hakkında yapılan Mu'cemü Müellefati İbn-i Hacer El-Askalanî adlı eserin kapak sayfası.

Ca'fer bin Abdullah şöyle anlatır: “Ben çocukken, yemek yerken onun bunun önünden yiyordum. Dedem Hatem bunu gördü ve bana; “Oğlum! Şeytan gibi böyle yeme! Resul-i Ekrem sadece kendi önünden yerdi.” dedi.”

Enes bin Malik anlatır: “Bir gün Peygamber Efendimiz mescide girdiğinde, Haris bin Malik yerde yatıyordu. Resul-i Ekrem'i görünce hemen kalktı ve toparlandı. Resulullah Efendimiz ona; “Ya Haris! Geceyi nasıl geçirdin?” diye sordu. O da; “Ey Allahü Teâlâ'nın Resulü! Gerçek bir Mümin olarak.” cevabını verdi. Bunun üzerine Resul-i Ekrem; “Her gerçeğin bir hakikati vardır. Senin sözünün hakikati nedir?” diye sorunca o; “Artık dünya gözümde yok. Öyle ki gündüzlerim susuz, gecelerim uykusuz geçiyor. Rabbimin Arş'ını görür gibiyim. Sanki birbirini ziyaret eden Cennet halkını ve feryat eden Cehennem'dekileri seyrediyorum.” dedi. Resul-i Ekrem; “Sen, Allahü Teâlâ'nın kalbini nurlandırdığı bir kimsesin. Seni anlıyorum, bu hâline devam et.” buyurdu. Diğer bir rivayette ise Haris bin Malik bu söz üzerine Resul-i Ekrem'e; “Ey Allah'ın Resulü, bana şehadeti nasip etmesi için Allahü Teâlâ'ya dua et.” dedi. Peygamber Efendimiz de dua etti. Müslümanlara cihat etmeleri emredilince ilk olarak ata binen ve ilk şehit düşen Mümin Haris bin Malik oldu.

YER BİR GÜN YER SENİ

Enes bin Malik şöyle buyurdu: “Yer her gün şunları söyler: Ey Âdemoğlu! Üzerimde çalışıp çabalarsın, sağa sola gidip gelirsin. Halbuki dönüp dolaşıp bana geleceksin! Benim üzerimde Allahü Teâlâ'ya isyan edersin, yarın ise benim içimde azap olunacaksın! Şimdi üzerimde gülersin, yarın benim içimde ağlayacaksın! Şimdi üzerimde neşelisin, fakat yarın içimde mahzun olacaksın! Şimdi üstümde mal topluyorsun, yarın içimde topladığın bu malı Allah yolunda sarf etmediğin için pişman olacaksın! Şimdi üzerimde haram yersin, yarın seni kurtlar yer! Şimdi üzerimde kibirleniyorsun, fakat yarın içimde zelil olacaksın! Şimdi üzerimde yürüyorsun, yarın bendeki bir çukura düşeceksin! Şimdi üzerimde, güneş ve ay ışığında yürüyorsun, yarın benim içimde, karanlıklar içine düşeceksin! Şimdi insanların toplandıkları yerlerde yürüyorsun, yarın yalnız başına olacaksın.”

İbn-i Ömer şöyle anlatır: “Bir gün Peygamber Efendimizin yanında oturuyordum. O sırada Ensar'dan olan Harmele bin Zeyd, Resul-i Ekrem'in huzuruna girdi ve karşısına oturdu. “Ey Allahü Teâlâ'nın Resulü! (Eliyle dilini göstererek) iman burada, (kalbini göstererek) nifak da buradadır. Münafık olan, Allahü Teâlâ'yı çok az hatırlar.” dedi. Resulullah Efendimiz karşılık vermeyince Harmele bin Zeyd bu sözünü tekrar etti. Bunun üzerine Resulullah, onun dilinin ucundan tutarak; “Ya Rabbî! Buna doğru söyleyen bir dil, şükreden bir kalb ihsan et. Buna, beni ve beni sevenleri sevmesini nasip et. İşlerini hayra tebdil et.” diye dua etti. Harmele bin Zeyd; “Ya Resulallah! Benim münafık kardeşlerim var. Ben onların reisiyim. Onları sana göndereyim mi?” diye sorunca Resul-i Ekrem; “Kim bize senin gibi gelirse, sana af dilediğimiz gibi, onun için de af dileriz. Münafıklıkta ısrar edeni de Allahü Teâlâ'ya havale ederiz.” buyurdu.”

Abdurrahman bin Ebu Ukayl şöyle anlatır: “Sakif heyetiyle birlikte, Peygamber Efendimizin huzuruna geldim. Develerimizi kapının önünde çöktürdük. İçeri girerken, herkese kızgın kızgın bakıyorduk. Fakat dışarı çıkarken, sevmediğimiz kimse kalmadı. İçimizden birisi; “Ey Allah'ın peygamberi! Rabbinden kendin için Hazreti Süleyman'ın saltanatı gibi bir saltanat isteseydin ya!” deyince Peygamber Efendimiz bu söze gülerek şöyle cevap verdi: “Bana verilen, Allah katında Süleyman'ın saltanatından daha üstündür. Zira Allahü Teâlâ gönderdiği her peygambere bir dua hakkı tanımıştır. Onlardan bazıları dünyayı istemişler. Bunlara dünya verilmiştir. Bir kısım, isyan etmeleri sebebiyle kavmine beddua etmiştir. Kavmi de bu yüzden helak edilmiştir. Ben ise Allahü Teâlâ'nın bana verdiği bu hakkı, kıyamet günü ümmetime şefaat etmek için kullanacağım.”

Ka'b bin Adî anlattı: “Hire heyeti ile beraber Resulullah'a gelmiştik. Bize İslamiyeti anlattı. Müslüman olduk ve memleketimize döndük. Çok geçmeden Peygamber Efendimizin vefat haberi geldi. Bu haber arkadaşlarımı şüpheye düşürdü. “Eğer O Peygamber olsaydı, ölmezdi.” dediler. Ben, onların yanlış düşündüklerini anlatıp; “O'ndan önce gelen Peygamberler de ölmüştür.” diyerek, İslamiyetten ayrılmadım. Daha sonra Medine'ye gitmeye karar verdim. Hazreti Ebu Bekr'in yanına gelerek hadiseyi anlattım. Beni, Mısır kralı Mukavkıs'a elçi olarak gönderdi. Mısır'a gittim ve geldim. Hazreti Ebu Bekr'in vefatından sonra Hazreti Ömer de beni Mukavkıs'a elçi olarak gönderdi. O sırada, Rumlar ile yaptığımız Yermük Savaşı devam ediyordu. Götürdüğüm mektubu Mukavkıs'a teslim ettim. Mukavkıs; “Rumların, Arapları öldürüp hezimete uğrattığını biliyor musun?” dedi. Ben; “Hayır.” deyince; “Niçin?” dedi. Ben de; “Çünkü Rabbimiz, Sevgili Peygamberimize İslamiyeti bütün dinlere hâkim kılacağını vaat etti. O, vaadinden dönmez.” dedim. O zaman Mukavkıs; “Hakikaten Araplar, Rumları, Ad kavmi gibi kılıçtan geçirdiler. Peygamberiniz doğru söylemiş...” dedi. Bundan sonra Mukavkıs bana, Eshab-ı Kiram'ın ileri gelenlerini sordu. Onlar için hediyeler verdi. Resulullah'ın amcası Abbas'a da hediyeler gönderdi. Hazreti Ömer'e durumu bildirdikten sonra onun emrine girdim. Hazreti Ömer devlet memurlarına maaşlarını tayin ederken, benim maaşımı da Adî bin Ka'boğullarının arasına yazdı.”

Enes bin Malik anlatır: “Eshab-ı Kiram'dan Ebu Muallak isminde bir zat vardı. Bu zat, başkalarıyla ortaklık kurarak ticaret yapardı. Dürüst ve takva sahibiydi. Bir gün bu zat, ticaret için yola çıkmıştı. Karşısına silâhlı bir hırsız çıktı ve; “Neyin varsa çıkar, seni öldüreceğim.” dedi. Ebu Muallak; “Maksadın mal almaksa al malların hepsi senin olsun.” deyince hırsız; “Ben, sadece senin canını istiyorum.” dedi. Bunun üzerine Ebu Muallak; “Öyleyse bana izin ver de namaz kılayım.” dedi. Hırsız; “İstediğin kadar namaz kıl.” deyince Ebu Muallak namaz kıldı ve üç defa şöyle dua etti: “Ey gönüllerin sevgilisi, ey yüce Arş'ın sahibi, ey dilediğini yapan Allah'ım! Ulaşılmayan izzetin, kavuşulmayan saltanatın ve Arş'ını kaplayan nurun için beni şu hırsızın şerrinden korumanı istiyorum! Ey imdada koşan Allah'ım! İmdadıma yetiş!” Ebu Muallak duasını bitirir bitirmez, elindeki kargıyı kulakları hizasında tutan bir atlı peyda oldu. O atlı hırsızı öldürdü. Sonra Ebu Muallak'a döndü. Ebu Muallak da; “Sen kimsin? Allahü Teâlâ, seni vasıta ederek bana yardım etti.” deyince o atlı; “Ben, dördüncü kat sema ehlindenim. Sen ilk duanı yapınca semanın kapılarının çatırdadığını işittim. İkinci defa dua edince gök ehlinin gürültüsünü işittim. Üçüncü kere dua edince; “Zorda kalan biri dua ediyor.” denildi. Bunu duyunca Allahü Teâlâ'dan, onu öldürmeye beni memur etmesini istedim. Allahü Teâlâ, benim isteğimi kabul ederek; “Bil ki abdest alıp dört rekat namaz kılan ve dua yapan kimseye, zorda kalsa da kalmasa da yardım ederim.” buyurdu.” dedi.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları