İBN-İMENDE

Muhammed bin İshak bin Muhammed bin Yahya bin Mende bin Velid el-Abdî Hadis âlimi
A- A+

Hadis âlimi. Künyesi Ebu Abdullah olup, adı Muhammed bin İshak bin Muhammed bin Yahya bin Mende bin Velid el-Abdî'dir. Annesi Abdü yâ li oğulları kabilesinden olduğundan, dayılarına nisbetle Abdî denilmiştir. Dedesi, Eshab-ı Kiram zamanında İsfehan'ın fethinden sonra Abd-i Kays oğullarının kölesi iken Müslüman oldu. Dedesi Mende, İsfehan'da bazı zekat memurlarının vekili olup, halife Mu'tasım zamanında vefat etti. Az hadis-i şerif rivayet etmiştir. Oğlu Yahya ve torunları ise büyük hadis âlimi olmuşlardır. İbn-i Mende 310 (m. 922) senesinde İsfehan'da doğmuştur. İsfehan ve diğer beldelerde, sayısı bin yedi yüze ulaşan âlimden ilim tahsil etmiş ve hadis-i şerif dinlemiştir.

İbn-i Mende hazretlerinin Tesmiyetü'l-meşayıh ellezine yervi anhüm el-İmam Ebu Abdullah Muhammed bin İsmail Buharî adlı eserinin yazma nüshasının unvan sayfası (sağda), Esami meşayihi'l İmami'l-Buhari adıyla basılan eserin kapak sayfası (solda). İbn-i Mende bu eserinde, İmam-ı Buharî'nin 309 hocası hakkında bilgi vermektedir.

Hadis-i şerif öğrenmek için hiçbir sıkıntıdan kaçınmayan İbn-i Mende; Nişabur, Semerkand, Mekke, Medine, Şam, Mısır ve daha pek çok İslam memleketlerini dolaştı. Kıymetli kitaplar telif eden ve tarih alanında da derin bir bilgiye sahip olan İbn-i Mende 395 (m. 1005) yılında Safer ayında İsfehan'da vefat etti.

Bütün akrabaları hadis âlimi olan İbn-i Mende; babasından, babasının amcası Abdurrahman bin Yahya bin Mende ile İbn-i Ebu Hüreyre ve İsfehan'daki pek çok âlimden, ayrıca Ali bin İbrahim Kattan, Abdullah bin Ya'kub el-Kirmanî, Ebu Ali el-Meydanî'den; Nişabur'da, Ebu Hamid bin Bilal, Muhammed bin Hüseyin el-Esam'dan; Bağdat'ta İbnü'l-Buhterî ve İsmail es-Saffar'dan; Şam'da, Hayseme bin Süleyman'dan; Mekke'de Ebu Sa'id İbnü'l-Arabî'den; Mısır'da Ebu Tahir el-Medenî'den; Semerkand'da, Heysem bin Küleyb'den ve daha pek çok âlimden hadis-i şerif öğrenmiştir. Hafız ve büyük âlim Abdurrahman bin Ebu Hatim gibi birçok âlimden de icazet (diploma) almıştır.

İbn-i Mende'den ise; Ebu Abdullah el-Hakim, Ebu Sa'd el-İdrisî, Temmam er-Razî, Hamza es-Sehmî, Ebu Nuaym, Ahmed bin Fadl el-Batırkanî, Ahmed bin Mahmud es-Sekafî, Ebü'l-Fadl Abdurrahman bin Ahmed bin Bendar, oğulları Abdurrahman, Abdülvehhab, Ubeydullah ve birçok âlim ilim öğrenmiş ve hadis-i şerif dinlemiştir.

Hadis-i şerif için uzun yolculuk yapanların sonuncusu olan İbn-i Mende, Muksirun denilen; hıfzından (ezbere) çok hadis-i şerif rivayet eden âlimlerin de sonuncusudur. Sika (sağlam, güvenilir) ve saduk (rivayet ettiği hadis-i şeriflere itimat edilir) bir zattı.

İbn-i Mende hakkında; Şeyhülislam Abdullah-ı Ensarî: “İbn-i Mende, İslam âlimlerindendir. Hadis hafızı ve imamıdır.” İbn-i Hallikan: “Meşhur hadis hafızı İbn-i Mende, Tarih-i İsfehan'ın sahibidir. Sika (güvenilir) hafızlardan biridir.” Ebu İshak bin Hamza el-Hafız; “Onun benzerini görmedim.” Ca'fer el-Müstagfirî: “Ondan daha hadis hafızı olanı görmedim.” Ebu Nuaym; “O, hadis hafızıdır.” ve Umeyr es-Senaî, “O dağ gibi büyük âlimdi.” Batırkanî; “Ebu Abdullah ibni Mende, hadis ilminde imam idi.” Ebu Ali el-Hafız, “İbn-i Mende, hadis ilminde hafız olan önce ve sonraki âlimlerin bayrağı idi. Onda herhangi bir kusur görülmüş müdür?” Ebu Nuaym ise, “İbn-i Mende, hadis ilminde bir dağ gibi sağlam ve kuvvetli idi.” demişlerdi.

İbn-i Mende, hadis ilminde hafız (yüz bin hadis-i şerifi ravileriyle birlikte ezberleyen) idi. Âlimler ittifakla; “İbn-i Mende, işittiği hadisler işitilmemiş, topladığı hadisler toplanılmamış hadis hafızlarından biridir.” demişlerdir.

Yaptığı seyahatlerden 40 deve yükü yazdığı notlarla dönmüştür. Bu durumu oğlu şöyle açıklamaktadır: “Babam Ebu Sa'id bin el-Arabî'den bin sahife, Hayseme'den bin sahife, el-Esam'dan bin sahife, el-Hayseme ş-Şaşî’den bin sahife not tutmuştur.”

Basra'da iken kendisine, bazı hadis âlimlerini görmediği, istifade edemediği söylenince, cevabında; “Biz Basra'daki âlimlerin pek çoğunu işittik. Onlardan pek kaçırdığımız olmadı.” buyurdu. Bir gün kendisine kaç muhaddisten hadis-i şerif dinlediği sorulunca, “Beş bin büyük âlimden dinledim.” cevabını vermermiştir. Hafız Ahmed bin Ca'fer; “Binden fazla âlimden hadis-i şerif yazdım. İbn-i Mende'den hıfzı daha kuvvetli olan yoktu.” buyurmuştur. Herat'ın büyük âlimi İsmail el-Ensarî; “İbn-i Mende, zamanının en önde gelen âlimidir.” demiştir. İbn-i Mende, “Hadis-i şerif dinlemek için, şark ve garbı iki defa dolaştım.” buyurmuştur.

İbn-i Mende, Talha bin Ubeydullah'tan şöyle haber veriyor: “Ormanda idim. Akşam oldu. Abdullah bin Âmir bin Hizam'ın kabri yanına oturdum. Kabirde çok güzel sesle Kur'an-ı Kerim okunduğunu işittim. Gelip Resulullah'a haber verdim. Resulullah; “O Abdullah'tır, Allahü Teâlâ ruhları kabz edince, Cennet'teki yerlerinde muhafaza olunur. Her gece sabaha kadar, kabirlerine bırakılır.” buyurdu.

İbn-i Mende hazretlerinin rivayet ettiği hadis-i şeriflerde Peygamber Efendimiz buyuruyorlar ki: “Yaptığınız işler, kabirde olan yakınlarınıza ve tanıdıklarınıza bildirilir. İyi işlerinizi görünce sevinirler. Böyle olmayan işleriniz için, ya Rabbî! Bizi doğru yola kavuşturduğun gibi, bu kardeşimizi de kavuştur. Ondan sonra, ruhunu al! derler.”

“Ey insanlar! Ben Ebu Bekr'den razıyım. Bunu ona bildirin. Ey insanlar! Ben, Ömer, Ali, Osman, Talha, Zübeyr, Sa'd, Sa'id, Abdurrahman bin Avf'tan razıyım. Bunu onlara bildirin. Ey insanlar! Eshabım, bilhassa kayınpederlerim ve damatlarım hakkında bana riayet ediniz. Hiçbiriniz onlardan hak talep etmesin. Çünkü o haklar öyle haklardır ki, yarın kıyamet günü bağışlanmazlar.”

İbn-i Mende'nin bildirdiği, “Üç kişi ki Allahü Teâlâ onlara nazar etmez, onları arındırmaz ve onlara elim bir azap vardır: Yaşlı zinâkâr adam, yalancı hükümdar ve kibirli yoksul.” manasındaki hadis-i şerif yazılı bir kıta.

İbn-i Mende şöyle rivayet etti: Resulullah, eshabını sadaka vermeye teşvik ettiği zaman, herkes gücü yettiği kadar, sadaka olarak bir şeyler getirdiler. Eshab-ı Kiram'dan Utbe bin Zeyd; “Allah'ım! Sadaka olarak vereceğim hiç malım yok. Ben de sadaka olarak, kullarından şeref ve haysiyetime tecavüzde bulunanları affediyorum.” dedi. Peygamber Efendimiz eshabına, “Kendisine yapılan tecavüzleri dün akşam bağışlayan nerede?” diye sordu. Bunun üzerine Utbe bin Zeyd ayağa kalktı. Resulullah Efendimizde; “Sadakası kabul olundu.” buyurdu.

İbn-i Mende, Ebu Raşid bin Abdurrahman'ın şöyle anlattığını, naklediyor: Kabilemiz adına yüz kişi, Peygamber Efendimiz ile görüşmek için gittik. Beraber geldiğimiz arkadaşlarım; “Ebu Muaviye, önce sen Peygamberin yanına git. Eğer ilgi görürsen bize haber ver, biz de yanına gidelim. Eğer ilgi görmezsen, hep beraber geri dönelim diyerek, önce beni gönderdiler. Peygamber Efendimizin huzuruna çıkınca; “İyi sabahlar ya Muhammed.” dedim. Peygamber Efendimiz; “Bu Müslümanların selamı değildir.” buyurdu. Ben de; “Müslümanların selamı nasıldır, ya Resulallah?” diye sordum. Peygamber Efendimiz; “Müslüman bir Müslümanla karşılaştığı zaman, esselamü aleyküm ve rahmetullah desin.” buyurdu. Ben de; “Esselamü aleyke ya Resulallah ve rahmetullahi ve berekatüh.” dedim, Peygamber Efendimiz; “Ve aleyküm selam ve rahmetullahi ve berekatühu.” diyerek selamımı aldıktan sonra; “İsmin nedir? Kimsin?” buyurdu. “Lat ve Uzza'nın kulunun oğlu Ebu Muaviye'yim.” diye cevap verdim. Resulullah bana, “Sen Rahman olan Allahü Teâlâ nın kulunun oğlu Ebu Raşid'sin.” buyurdu. Büyük izzet ve ikramda bulundu. Beni yanı başında oturttu. Cübbesini bana giydirdi. Ayakkabıları ile asâsını bana hediye etti. Bunun üzerine ben de Müslüman oldum. Yanımdakiler Peygamber Efendimize; “Ya Resulallah, bu zata ne kadar ikramda bulundun?” diyerek hayretlerini belirttiler. Resulullah; “Bu, kavminin ileri gelenidir. Size bir kavmin büyüğü gelirse, ona izzet ve ikramda bulunun.” buyurdu.

Abdurrahman bin Ebu Ukayl'den şöyle naklediyor: Sakif heyetiyle birlikte Peygamber Efendimizin huzuruna geldim. Develerimizi kapının önünde çöktürdük. İçeri girerken herkese kızgın kızgın bakıyorduk. Fakat dışarı çıkarken sevmediğimiz kimse kalmadı. İçimizden birisi, “Ey Allah'ın Peygamberi! Rabbinden kendin için Hazreti Süleyman'ın saltanatı gibi bir saltanat isteseydin ya!” deyince, Peygamber Efendimiz bu söze gülerek şöyle cevap verdi: “Bana verilen, Allahü Teâlâ nın katında Süleyman'ın saltanatından daha üstündür. Zira, Allahü Teâlâ gönderdiği her peygambere bir dua hakkı tanımıştır. Onlardan bazıları dünyayı istemişler. Bunlara dünya verilmiştir. Bir kısmı, isyan etmeleri sebebiyle kavmine beddua etmiş. Kavmi de bu yüzden helak edilmiştir.

Ben ise, Allahü Teâlâ’nın bana verdiği bu hakkı, kıyamet günü ümmetime şefaat etmek için kullanacağım.” Muhammed bin İbrahim et-Teymî'den, İbn-i Mes'ud'un kendisine şöyle anlattığını nakletti: Tebük Savaşı esnasında bir gece kalktım. Karargâhın bir tarafında bir ateş yandığını gördüm. Hemen o tarafa doğru yürüdüm. Gördüm ki, Peygamber Efendimiz, Ebu Bekr ve Ömer oradaydılar. Zül-bicadeyn (iki parçalı elbisesi olan) Abdullah vefat etmiş, onun için mezar kazmışlardı. Resulullah Efendimiz kabre inerek onu yerleştirdi. Üzerine toprak attıktan sonra; “Allah'ım! Ben, bu akşama kadar ondan memnundum. Sen de ondan hoşnut ol!” diye dua etti.

Hezaî'den şöyle rivayet ediyor: “Bir gün Resulullah Efendimiz halka nasihat veriyordu. Müslümanlardan bir grubu meth-ü sena ettikten sonra; “Komşularına dini öğretmeyenlere, anlatmayanlara, Allahü Teâlâ’nın emirlerini bildirip yasaklarından sakındırmayanlara, komşularından dinlerini öğrenmeyenlere, anlayıp muhakeme etmeyenlere ne oluyor? Her kavim komşularına dini anlatsın ve öğretsin. Onlara Allahü Teâlâ’nın emirlerini bildirip, yasaklarından sakındırsın. Dini bilmeyen kavimler de, komşularından öğrensinler. Derin bir anlayışa kavuşsunlar, öğrendiklerini muhakeme etsinler. Eğer böyle yapmazlarsa, dünyada onlara gereken cezayı veririm.” buyurdu ve minberden indi.

Bunun üzerine orada bulunanlardan bir kısmı, “Peygamber Efendimizin bu sözüyle kastettiği hangi kabiledir acaba?” dediler. Diğer bir kısmı ise, “Bunlar, Ebu Musa el-Eş'arî'nin mensup olduğu kabiledir. Çünkü onlar fakihtirler. Onların vahalarda ve çöllerde yaşayan cahil komşuları vardır.” dediler. Bu kabileye mensup olanlar bu sözleri işitince, Peygamber Efendimizin yanına gelerek, “Ya Resulallah! Başkalarını hayırla anarken, bizi kötü olarak anmışsınız. Biz ne yaptık?” dediler. Peygamber Efendimiz; “Bir kavim, komşularına öğretmeli, onlara İslam'ı anlatmalı, ikaz etmeli, onlara iyi şeyler emredip kötülüklerden de uzaklaştırmalıdır. Dini bilmeyen kavim de öğrenmeli, anlamak ve muhakeme etmelidir. Aksi hâlde dünyada onlara gereken cezayı veririm.” buyurdu. Onlar, “Başkalarına dini biz mi öğreteceğiz?” dediler. Peygamber Efendimiz sözlerini aynen tekrar etti. Onlar da yine aynı şekilde sordular. Peygamber Efendimiz sözlerini yine tekrar edince, bu defa; “O zaman bize bir yıl süre ver.” dediler. Peygamber Efendimiz onlara, komşularına dinin emir ve yasaklarını öğretmeleri için bir yıl süre tanıdı.

Sonra Kur'an-ı Kerim'den mealen şu ayet-i kerimeyi okudu: “İsrailoğullarından kâfir olanlara, hem Davud'un, hem de Meryem oğlu İsa'nın dili ile lanet olundu. Bunun sebebi, isyan etmeleri ve hakkın sınırını aşmış olmalarıydı. Onlar, birbirlerini yaptıkları fenalıktan alıkoymazlardı. Gerçekten ne kötü iş yapıyorlardı!” (Maide suresi: 78-79)

İbn-i Mende “Kitabu't-Tevhid” adlı eserinde buyuruyor ki: İmam Ahmed şöyle dedi: “Allahü Teâlâ kendini ne ile bildirdiyse ve Resulü O'nu nasıl tavsif ettiyse, öyle vasfetmek lazımdır ve onun dışında vasfedilmez. Selef-i salihinin mezhebi budur.“ Âlimler, Allahü Teâlâ’nın en güzel isimlerini, Kitap ve sünnetten delilleriyle güzel ve düzgün bir şekilde getirdi. Onun manalarını bilmeyi ve Allahü Teâlâ’ya ibadet yaparken, hacetini isterken, Allahü Teâlâ’nın isimleriyle istemenin, Allahü Teâlâ’ya ibadet ve kulluk olduğuna işaret etti.

Allahü Teâlâ mealen şöyle buyurdu: “En güzel isimler Allah'ındır. O halde O'na onlarla dua edin ve O'nun isimleri hakkında eğriliğe sapanları bırakın; onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.” (A'raf suresi: 180) “(O) göklerin, yerin ve bunlar arasında bulunan şeylerin Rabbi'dir. O'na kulluk et ve O'na kullukta sabret. Hiç O'nun adıyla anılan birini biliyor musunuz?” (Meryem suresi: 65) Ve yine başka bir ayette Rabbimiz mealen şöyle buyurur; “Bana dua edin, size icabet edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak Cehennem'e gireceklerdir.” (Mü'min suresi: 60)

Hazreti Peygamber şöyle buyurdu: “Allahü Teâlâ’nın yüzden bir eksik (99) ismi vardır. Kim onları sayarsa Cennet'e girer. Muhakkak ki O tektir, teki sever.” Muhakkak ki Allahü Teâlâ’nın isimleri tevkifîdir. Yüce Rabbimiz olan Allah, kendi zatını bu adlarla isimlendirdi. Beşerin Allahü Teâlâ’ya kendiliklerinden isim uydurması doğru değildir. Çünkü Allahü Teâlâ kendi zatını, yaratmış olduğu mahlukattan en iyi bilendir, dolayısıyla O'nun Resulünden de sabit olan budur. Çünkü o kendi arzularına göre konuşmaz, onun konuşması kendisine vahyedilenden başkası değildir.

Daha sonra Allahü Teâlâ’nın isimlerinin hepsinin en güzel olduğunu beyan ederek, kemal ve güzelliğin gayesinde olup, O'na layık olmadığı sebebiyle onların te'vile de ihtiyacı yoktur. Öyle ki Allahü Teâlâ onlarla O'nu bilmeleri için kullarına bildirdi. O'na kendilerinden isimler koyup, müşriklerin yaptığı gibi O'nundur diye iddia etmediler bilakis, O'nun en güzel isimlerini bildikten, öğrendikten sonra Allahü Teâlâ’ya onlarla kulluk ve ibadet ettiler. Şüphesiz ki Allahü Teâlâ’nın isimlerinin bilinmesinden sonra, onlarla ibadet etmek, kulluk yapmak gerekir, sadece onları bilmekle kalınmaz. O'nun isimleriyle istemek, O'na dua etmek, ibadet yapmak ve hacet sormayı ihtiva eder, içine alır. İsimlerin sayılması miktarlarının bilinmesi onlarla amel etmektir, sadece onları saymak ve hıfzetmek değildir. Çünkü bu kafir ve münafık için de vuku bulur.

Dua edenin, hacet sahibinin Allah'tan isteyeceği şeyin önüne, sormak istediğine münasip olan isimleri takdim eder ve her kim mağfiret isterse şöyle der: “Affediciliği tam olan, gafur olan ey Allah'ım; benim günahımı, cürmümü örtüp affet.” Nüzul hadisinde olduğu gibi: “Günahına, cürmüne mağfiret etmeyi dileyen yok mu? Onu bağışlayıp affedeyim.” Her kim rızk ve affedilmeyi isterse şöyle der: “Rızıkları ve rızıklandırdıklarını yaratan Rezzak olan ey Allah'ım, beni de lütfundan, kereminden verdiğin rızıkla rızıklandır. Allah'ım, muhakkak ki sen çok affeden, bağışlayan, affı sevensin beni de affet, bağışla!” Yine nüzul hadisinde olduğu gibi: “İsteyen, soran biri yok mu, onun istediğini dilediğini yerine getireyim?”

Aişe validemiz; “Kadir gecesi tesadüf ettiğinde, rastladığında ne söyleyeyim?” diye sorduğunda, Resulullah Efendimiz şöyle dedi: “De ki, ey Allah'ım; Muhakkak ki sen çok affeden, bağışlayan, afvında kerim olan, affı sevensin beni de affet bağışla.” O'nun isimleriyle Allah'ı zikretmek böyledir. Allah'ı zikreden Mümin erkeklere ve Mümin kadınlara bağışlama ve büyük mükafatlar hazırlandı. Muhakkak ki Allahü Teâlâ’nın isimlerinin tevkifî olduğu bilinmesi gerektiğinde, Allahü Teâlâ’nın Kitabı veya Resulullah Efendimizin sahih sünnetinde gelenin dışında Allahü Teâlâ’ya isim isnat edilmez. Allahü Teâlâ’nın isimleri bu adetle mahsur değildir, bilakis Allahü Teâlâ’nın kendi zatına has kıldığı en güzel isimler O'nun ilmindedir.

“Allah” rububiyet sıfatıyla vasıflanmış, uluhiyyet sıfatlarını ihtiva eden, hakikaten var olan için isimdir. İbn-i Abbas; “O'nun bir adaşı olduğunu biliyor musun? Asla!” ayetinin tefsirinde; “O'ndan başka O'na Allah denilen birini biliyor musun?” zikrettiği gibi, bu isim İslam'ın direği, imanın ilki olduğundan onun neye mahsus olduğuna işaret etmiştir. Onun manası insanı Allahü Teâlâ’ya imana sokan ilk sözü “Allah'tan başka ilah yoktur.” O ihlasın kelimesidir. Ancak onu söyleyen kalbinden ihlaslı bir şekilde söylemedikçe kurtarıcı imana girmez, ona ibadette şirk koşmaz ve O'na vermiş olduğu ahdi bozmaz. Öyle ki kafir; “Allah'tan başka ilah yoktur.” dediği zaman onun katli caiz değildir.

Sahihayn'de Usame'nin hadisi gibi şöyle dedi: Ben ve Ensardan adamın biriyle müşrik birine ansızın çıkageldik. Müşrik şöyle dedi: “Allah'tan başka ilah yoktur.” Ensarî ondan vazgeçti ve geri durdu. Onu ben öldürdüm. Peygamber Efendimize haber ulaştığında şöyle buyurdu: “Onu Allah'tan başka ilah yoktur dedikten sonra mı öldürdün?” Şöyle dedim: “Ey Allah'ın Resulü! Onu korktuğu için söyledi.” Resulullah Efendimiz şöyle buyurdu: “Onu ondan ötürü mü söyledi yoksa gerçekten mi diye bilmen için onun kalbini yardın mı?” Peygamber Aleyhisselam şöyle buyurdu: “O Allah'ın ism-i azamıyla dua etti. Bu isimle Allah'a dua edilince Allahü Teâlâ kabul eder.”

Enes radıyallahü anhdan rivayet edildiğine göre, kendisi Resulullah Aleyhisselam ile birlikte oturuyor idi. Adamın birisi namaz kılıyordu. Sonra şöyle dua etti: “Allah'ım senden şunun yüzü hürmetine istiyorum ki, hamd sana mahsustur. Senden başka ilah yoktur, birsin, ortağın yoktur. Ey kullarına acıyan, istemeden veren, ey lutuf ve in'am sahibi, ey göklerin ve yerin yaratıcısı, ey saltanat ve ikram sahibi, ey diri olan ve her şeyi yöneten…” Nebi Aleyhisselam şöyle buyurdu: “O, Allah'ın ism-i azamıyla dua etti. Onunla dua edilince kabul edilir. Onunla bir şey istendi mi, Allahü Teâlâ verir.” Görülüyor ki, Allahü Teâlâ’nın 99 ismi vardır. Ama kevni itibariyle “Allah” lafzı, Allahü Teâlâ’nın ism-i azamıdır.

Hadis-i şerifte varit olduğuna göre Allahü Teâlâ’nın ismi zikrolunmayan, ciddi işlerin hepsinin sonu tam değildir, kesiktir. Ve onun hususiyetidir ki, iman onunla akdolunur, kurulur. Hadis-i şerifte geldi ki: “Kim yemin ederse Allah'a yemin etsin ve onunla taşlanmış, kovulmuş şeytandan sığınılsın.” Ayet-i kerimeler ve hadis-i şeriflerde Allah lafzının kullanıldığı yerler, bu güzel ismin tevhid inancıyla doğrudan alakalı olduğunu teyit etmektedir.

“Andolsun ki biz; “Allah'a kulluk edin ve putlardan sakının.” diye emretmeleri için her millete bir peygamber gönderdik.” (Nahl suresi: 36) “İnsanlar Allah'tan başka hiçbir ilah yok, deyinceye kadar savaşmakla emrolundum.” “Kim Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsa hayırlı söz söylesin ya da sussun.” “Kim yemin ederse Allah'a yemin etsin. Kim ki Allah'tan başkasıyla yemin ederse O'na ortak koşmuş olur.” “Allah'ın ismiyle harbediniz, aziz ve yüce olan Allah'a kim küfrederse onlarla savaşınız.” “Allah'tan başka hiçbir ilah yok, kelime-i tevhidini söyledikleri zaman sadece onun hakkı için canlarını ve mallarını benden korurlar, onların hesapları sorguları aziz ve celil olan Allah'adır.” “İslam beş şey üzerine bina olunmuştur, Allah'tan başka hiçbir ilah olmadığına şehadet etmek, namaz kılmak, zekat vermek, Ramazan ayı orucunu tutmak ve haccetmek (Allahü Teâlâ’nın evini ziyaret etmek).” “Kim Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsa, komşusuna iyilikte, ihsanda bulunsun. Kim Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsa misafirine ikramda bulunsun.” “Kurbanınızı aziz ve kadri yüce olan Allah'ın ismi üzerine boğazlayın.” “Allah'ın ismiyle abdest alınız.”

Rahman ve Rahîm isimleri, biri diğerinden daha ince ve yumuşak olan hassas iki isimdir. “Rahman” sözü, lütuf, sevgi, şefkat, yumuşaklık, incelik ve rahmet manalarının hepsini bir arada toplar. Er-Rahman; Bütün yarattığı mahluka rahmet eden, onları yaratıp, onların rızıklarını genişletendir. Rahman, Allahü Teâlâ’ya mahsustur. O'ndan başka hiçbir kimse “Rahman” kelimesiyle isimlendirilemez.

Resulullah Efendimiz, yüksek sesle zikredip dua edenlere şöyle buyurdu: “Ey insanlar, kendinize orta bir yol bulun, gerçekten siz bir sağıra, uzakta olan birine dua etmiyorsunuz. Muhakkak ki O'na yalvaranlar, bir işitene ve yakın olana yalvaranlardır.” Resulullah Efendimiz yine buyurdu ki: “Kim bir Müslümanın malını haksız yere almak için yemin eder ve Allahü Teâlâ’ya kavuşursa, O'nu gadaplanmış olarak bulur.” “Üç kişi vardır ki Allahü Teâlâ onlarla kelam etmez kıyamet günü ve onlara nazar etmez ve onları arındırmaz ve onlara elim bir azap vardır. Elbisesini kibirle yerde sürüyenler, yaptığı iyiliği başa kakıcılar ve yalan yeminle mal satanlar.”

“Üç kişi ki Allahü Teâlâ onlara nazar etmez, onları arındırmaz ve onlara elim bir azap vardır: Yaşlı zinâkâr adam, yalancı hükümdar ve kibirli yoksul.”

İbn-i Mende'nin bildirdiği, “Kalbinde zerre miktarı kibir olan, cennete giremez.” manasındaki hadis-i şerif yazılı bir kıta.

Resulullah Efendimiz şu duayı çok yapardı: “Allahümme ya mukallibel-kulûb, sebbit kalbî alâ dînike (Ey kalbleri çeviren, kalbimi dininde sabit kıl!).”

Resulullah Aleyhisselam, Allahü Teâlâ’dan şunu anlattı: “Ben kulumun hakkımdaki zannı üzereyim. O şayet bana bir karış yaklaşsa ben ona bir arşın yaklaşırım. O bana bir arşın yaklaşsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak gelirim.”

Resulullah Aleyhisselam buyurdu ki: “Allahü Teâlâ Âdem aleyhisselamı yarattığında, ona ruhundan üfledi. Âdem hapşırdı. Allahü Teâlâ ona kendisine hamdetme izni verdi. Bunun üzerine Âdem elhamdülillah dedi. Bunun üzerine Allahü Teâlâ ona yerhamükellah (Rabbin sana merhamet etsin!) buyurdu. Sonra; “Sen şu melek topluluğuna git ve “Esselamü aleyküm” de.” buyurdu. Âdem onlara vardı ve selamladı. Onlar da; “Ve aleykümselam ve rahmetullah (Allahü Teâlâ’nın selam ve rahmet i senin de üzerine olsun).” dediler. Allahü Teâlâ Âdem'i yarattığında boyu 60 arşın idi. Cennet'e her giren Âdem'in boyunda 60 arşın olarak girer.”

“Sizden hiçbiriniz müstesna olmadan, Allahü Teâlâ, onunla arada hiçbir tercüman ve perde olmaksızın kelam edecektir. Bunun üzerine sağına bakar, amelinden başka bir şey görmez. Soluna bakar, amelinden başka bir şey görmez. Önüne bakar, ateşten başka bir şey gözükmez. Öyleyse bir hurmayla bile olsa ateşten sakının!”

“Melekler gece ve gündüz, fecr (sabah) ve asr (ikindi) namazlarında toplanır. Fecr namazında gece melekleri çıkar, gündüz melekleri kalır. İkindi namazında yine toplanırlar. Gündüz melekleri çıkar, gece melekleri kalır. Rableri onlara sorar: Kullarımı nasıl bir halde bıraktınız? Onlar da der ki: Onlara namaz kılarken vardık; onları namaz kılarken bıraktık.”

İbn-i Mende'nin Hazreti Aişe validemizin rivayeti ile bildirdiği, “Muhakkak Allahü Teâlâ refiktir, yumuşaktır; bütün işlerde rıfkı, yumuşaklığı sever. Sertliğe vermediğini, yumuşaklığa verir, sertliğe tabi olmadıkça.” manasındaki hadis-i şerifin yazılı olduğu bir kıta.

Resulullah Aleyhisselam; “Allahü Teâlâ’nın yolunda öldürülene, ölüler demeyin. Onlar diridir.” mealindeki ayet-i kerimeden sorulduğu zaman buyurdu ki: “Şehitlerin ruhları, arşa asılı kandiller gibi, yeşil kuşun karnında cennette serbestçe dolaşırlar. Rableri, iştahınızı çeken bir şey var mı, hemen onu size çoğaltayım, buyurur. Onlar der ki, bizim bir şeyi canımızın çektiği yoktur. Hem biz Cennet'te zaten istediğimiz gibi dolaşıyoruz. Rableri ısrar eder. Ya Rabbî! Ruhlarımızı cesedimize döndür! Biz de senin yolunda bir kere daha katlolunalım, derler.”

Resulullah Aleyhisselam buyurdu ki: “Muhakkak kıyamet günü Allahü Teâlâ Cennet'i çağırır. O da çatısıyla, süsüyle gelir. Allahü Teâlâ buyurur ki; benim uğruma öldüren, katlolunan ve eziyete uğrayan ve yolumda cihat edenleri azapsız ve hesapsız bir şekilde Cennet'e sokun. Melekleri gelirler ve secde ederler. Ya Rabbî! Biz gece ve gündüz devamlı seni hamd ile tesbih ederiz. Bu bize işaret ettiğin kimdir? derler. Allahü Teâlâ buyurur ki: Bu kullarım onlardır ki, benim uğruma çarpıştılar. Melekler de onları bütün kapılardan Cennet'e çağırırlar.”

Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Allahü Teâlâ kıyamet günü buyurur ki: Ey Âdemoğlu! Ben seni at ve deve üstünde taşımadım mı? Seni kadınlarla eş kılmadım mı? Sana mal ve oğul kılmadım mı? Sana şeref vermedim mi? senin için bitkiler ve otlaklar bitirmedim mi? O, evet ya Rabbî der. Allahü Teâlâ buyurur ki, Peki bunun şükrü nerede? Sen beni nasıl unuttuysan bugün de ben seni öyle unuttum, der ve öylece ateşe atılır.”

“Kıyamet günü insanlardan bir şehit hesaba çekilir. Allahü Teâlâ onu getirtir. Ona sorar ki: “Sen ne amel yaptın?” O der: “Şehit olana kadar senin yolunda çarpıştım.” Allahü Teâlâ buyurur ki: “Yalan söyledin, tam tersine, sen ne kahraman birisi densin diye çarpıştın, andolsun öyle dendi.” Sonra emreder, o da yüzüstü Cehennem'e sürüklenir. Sonra bir âlim getirilir. Ona denir ki: “Sen ne amel ettin?” O da der ki: “İlim öğrendim, öğrettim ve Kur'an-ı Kerim okudum.” Ona denir ki: “Yalan söyledin. Sen ilmi, filan âlim denilsin diye öğrendin. Andolsun böyle denildi.” Sonra emreder, yüzüstü Cehennem ateşine sürüklenir. Sonra bir adam getirilir. Ona denir ki: “Sen ne amel yaptın?” O da der ki: “Elime bir mal geçince, Allahü Teâlâ’nın yolunda harcardım.” Ona denir ki: “Yalan söyledin. Sen ancak cömert denmesini istedin. Andolsun böyle denildi.” Sonra emreder, o da yüzüstü Cehennem'e sürüklenir.”

“Muhakkak Allahü Teâlâ kendi gölgesinden başka gölge olmayan kıyamet gününde yedi kimseyi arşın gölgesinde gölgelendirir. Kendini ibadete veren genç; gözü yaşararak Allahü Teâlâ’yı zikreden kimse; bir adam ki soylu ve güzel bir hanım onu çağırınca, ben Allahü Teâlâ’dan korkarım diyen kimse; kalbi mescitlere bağlı kimse; iki adam ki Allahü Teâlâ için birbirlerini sevip bir araya gelir ve böylece ayrılırlar; bir adam ki sağ elinin verdiği sadakayı, sol elinden gizler ve adil imam.”

“Kim Allahü Teâlâ’ya kavuşmayı severse, Allahü Teâlâ da ona kavuşmayı sever. Kim de Allahü Teâlâ’ya kavuşmaktan hoşlanmazsa, Allahü Teâlâ da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.”

“Sizden birisi, bineğini kaybettiğinde, bulunca nasıl sevinirse; Allahü Teâlâ’ya yemin ederim, tövbe ettiğinde kulunun tövbesine Allahü Teâlâ daha çok sevinir.”

“Muhakkak Allahü Teâlâ kulunun hapşırmasını sever ve esnemesini kerih görür. Biriniz esnediğinde eliyle ağzını kapatsın, muhakkak şeytan girer.”

“Beldelerin Allahü Teâlâ’ya en sevgilisi mescitler; beldelerin en çok buğzedileni de sokaklardır.”

“Allahü Teâlâ’ya en sevgili kelam, kulunun subhanallahi velhamdülillahi ve la ilahe illallahü vallahü ekber tesbihidir. Allahü Teâlâ’nın en buğzettiği kelime ise, bir adamın kendisine Allah'tan sakın diyen bir adama, sen kendine bak, demesidir.”

“Muhakkak Allahü Teâlâ refiktir, yumuşaktır; bütün işlerde rıfkı, yumuşaklığı sever. Sertliğe vermediğini, yumuşaklığa verir sertliğe tabi olmadıkça.”

“Kalbinde zerre miktarı kibir olan, cennete giremez ve zerre miktarı imanı olan da ateşe giremez.”

“Muhakkak Allahü Teâlâ cemildir, güzeldir. Cemali, güzelliği (güzel giyinmeyi) sever.”

“Arefe günü olunca Allahü Teâlâ dünya semasına nüzul eder. Hacca gelen kullarıyla meleklere övünür ve de buyurur: Kullara bakın bana ayrı ayrı uzak bölgelerden dağınık toza bulanmış olarak geldiler. Andolsun onları bağışladığıma sizi şahit tutuyorum. Melekler de derler; Ya Rabbî, onların içinde günahkar da var. Allahü Teâlâ da buyurur; Ben andolsun ben bugün daha fazla günahı olsa da bağışladım. Arefe günü ateşten azad ettim.”

“Muhakkak Allahü Teâlâ gecenin ilk yarısından sonra dünya semasına nüzul eder ve buyurur; Bağışlanma dileyen yok mu, bağışlayayım; dileyen yok mu, vereyim; tövbe eden yok mu, tövbesini kabul edeyim; gadabımı kaldırayım, dua eden yok mu, icabet edeyim. Bu fecr karanlığı yarana kadar böyle devam eder.”

Eserleri:

İbn-i Mende'nin pek çok eseri vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

1- Müsnedü İbrahim bin Edhem: İbrahim bin Edhem'in rivayet ettiği hadisleri ihtiva eder. Eser Bulak'ta 1988'de yayınlanmıştır.

2- Risale fî beyani fadli'l-ahbar ve şerhi mezahibi ehli'l-asar: Riyad'da 1995'te yayınlanmıştır.

3- Hadis: Zahiriyye Kütüphanesi'nde yazması vardır.

4- Emalî: Şam Zahiriyye Kütüphanesi'nde bir nüshası vardır.

5- Ma'rifetü's-Sahabe: Günümüze ulaştığı bilinmemektedir. Bazı kısımları neşredilmiştir.

6- Fethü'l-bab fi'l-küna ve'l-elkab: Sahabe ve Tabiînden 4.748 şahsın künye ve lakabı tanıtılmaktadır. Riyad'da 1996'da neşredilmiştir.

7- Tesmiyetü'l-meşayıhellezine yervianhüm el-İmam Ebu Abdullah Muhammed bin İsmail Buharî: İmam-ı Buharî'nin 309 hocasının anlatıldığı eser Riyad'da 1991'de neşredilmiştir.

İbn-i Mende'nin bildirdiği, “Muhakkak Allahü Teâlâ cemildir, güzeldir. Cemali, güzelliği (güzel giyinmeyi) sever.” manasındaki hadis-i şerif yazılı bir levha.

8- El-Esamî ve'l-küna.

9- Kitabü'l-İman: Eserde 109 konu başlığı altında iman konuları anlatılmaktadır. Mekke'de 1978'de neşredilmiştir.

10- Kitabü't-Tevhid: İtikat konuları kitap ve sünnetten delilleri ile anlatmaktadır. 1994'te Medine'de neşredilmiştir.

11- Er-Reddü ale'l-Cehmiyye: Medine'de 1994'te yayınlanmıştır.

İbn-i Mende'nin kaynaklarda geçen eserlerinden bir kısmı da şunlardır: Et-Tarih veya Tarih-i İsbehan, En-Nasih ve'l-mensuh, Garibu Şu'be, Evali-i İbn-i Uyeyne, El-Fevaid, vb.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları