İBN-İ HİBBAN

Muhammed bin Hibban Hadis âlimlerinin büyüklerinden
A- A+

Hadis âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Muhammed bin Hibban, künyesi, Ebu Hatem'dir. 277 (m. 890) senesinde bugünkü Afganistan'ın Sicistan bölgesinde harabeleri bulunan Büst'te doğdu. 354 (m. 965) senesinde yine Büst'te vefat etti. Evinin yanındaki hadis medresesine defnedildi.

Zamanının en büyük âlimlerindendir. Üç yüz senesinin başında ilim tahsil etmek için seyahatlere başladı. Taş kent ile İskenderiyye arasını dolaştı. Buralarda zamanın tanınmış âlimlerinden istifade etti. Gezdiği ilim merkezleri ve buralarda faydalandığı âlimlerden bir kısmı şunlardır: Büst'te; Ebu Ahmed, İshak bin İbrahim el-Kadı'dan, Herat'ta; Muhammed bin Osman bin Said ed-Darimî'den, Merv'de; Muhammed bin Yahya bin Halid el-Medenî'den, Rey'de; Ali bin Hasan bin Müslim er-Razî”den, Tüster'de; Muhammed bin Muhammed bin Yahya bin Züheyrel-Hafız'dan, Basra'da; Ebu Ya'lâ Zekeriyya'dan, Bağdat'ta; Hamid bin Muhammed bin Şuaybel-Belhî”den, Mekke-i Mükerreme'de; Mufaddal bin Muhammed bin İbrahim el-Cündî'den ilim almıştır.

Ondan da; el-Hakim, Mansur bin Abdullah el-Halidî, Ebu Muaz Abdurrahman bin Muhammed bin Rızkes-Sahtiyanî, Muhammed bin Ahmed bin Mansur rivayette bulunmuştur. Âlimlerin hakkında söyledikleri şunlardır: Hakim Ebu Abdullah; “Ebu Hatem, fıkıh, hadis ve lügat ilimlerinde çok derin bir bilgiye sahipti, iyi bir vaizdi. Parlak bir zekası vardı. Eserler yazdı. Özellikle hadis-i şerif ile alakalı yazmış olduğu eserleri pek kıymetlidir. Semerkand ve daha başka yerlerde kadılık yapmıştır. 334 (m. 945) senesinde Nişabur'a geldi. Cuma günü namazdan sonra yanına gittik. Ondan, bize hadis-i şerif öğretmesini istedik. O da bize, hadis-i şerif yazdırdı. Bende yazdım. Bir müddet yanımızda kaldı. Horasan'daki seyahatleri, eser yazmaya başlayıncaya kadar devam etti.”

Samanoğulları emirleri İbn-i Hibban'ı Semerkant, Nesa ve daha başka yerlere kadı tayin etti. Semanî emiri Ebü'l-Muzaffer İbn-i Hibban adına Semerkant'ta bir suffe (sofa) yaptırmış ve İbn-i Hibban burada 330 yılına kadar hadis ve fıkıh okutmuştur. Daha sonra Nişabur'da bir imlâ meclisi kurmuş, kendi adına yapılan hankahta bazı eserlerini yazdırmıştır.

İbn-i Hibban daha çok hadis-i şeriflerin sıhhatini belirleme, cerh ve ta'dil konularında tanınmıştır. İbn-i Hibban, ravilerin sıdk ve adaletinin tamamlanmasında onların ilim sahibi olmalarını şart koşmuş, fakih olmayan sika ravinin ezberinden rivayet ettiği hadisleri, hadisin metninde hata yapabileceği için, sika bir fakihin ezberinden yaptığı rivayetleri de senette yazılabileceği ihtimaliyle sakıncalı görmüştür. Cerh edildiği bilinmeyen her şahsı, ravisi adil olmak şartıyla adil sayıp rivayetlerini el-Müsnedü's-Sahih'ine almıştır. İbn-i Hibban, ravilerin ta'dilinde müsamahakâr, cerhe yönelik hususlarda ise sert davranmıştır. Elinde delil bulunmadan cerh ve ta'dile gitmediğini belirtmiştir.

Abdullah bin Muhammed; “Ebu Hatem bin Hibban el-Büstî her tarafta bilinen, hadis ilminde hafızlık derecesine yükselmiş bir âlimdir. O, fıkıh, tıp, astronomi ve çeşitli ilim dallarında da İbn-i Hibban hazretlerinin Sahihu İbn-i Hibban adıyla da bilinen El-Müsnedü's-Sahih ale't-tekasim ve'lenva adlı eserinin yazma nüshasının birinci cüzünün unvan sayfası (sağda), 1b ve 2a sayfaları (solda). Eser, Mısır Milli Kütüphanesi'nde bulunmaktadır. Söz sahibi bir zattır. Zamanındaki her ilim dalında kitap yazmıştır.”

Eserleri:

Meşhur eserlerinden bazıları şunlardır:

1- El-Müsnedü's-Sahih ale't-tekasim ve'lenva: Klasik tasnif metotlarından farklı olan bu eser Sahihu İbn-i Hibban, Et-Tekasim ve'lenva diye de bilinir. Eser üç cilt halinde Medine'de tarihsiz olarak yayınlandı. Bablara göre yeniden düzenlenmiş bir baskısı da 1987'de Beyrut'ta yayınlanmıştır.

2- Es-Sikat: Ravileri tanıtan alfabetik bir eserdir. Tarihu's-Sikat diye de bilinir. 335 yılına kadar gelen halife ve sultanların iktidar dönemlerinin özet bilgileri de verilmiştir. Eser Haydarabad'da 9 cilt halinde 1403'te yayınlanmıştır.

3- Tarihu's-Sahabe ellezine ruviye anhümü'l-ahbar: Eser Esmau's-Sahabe, Ma'rifetü's-Sahabe diye de bilinir. 1608 Sahabînin kısa hayatını verir. Hicrî 1408'de Beyrut'ta basılmıştır.

4- Kitabu'l-Mecruhin mine'l-muhaddisin ve'd-duafa ve'l-metrukin: Rivayetleri tenkit edilen ravilere dairdir. Haydarabad'da 1970'te yayınlanmıştır.

5- Ravdatü'l-Ukala ve nüzhetü'l-fudala: Ahlâk konularını anlatır. Kahire'de 1955'te basılmıştır.

6- Meşahiru ulemai'l-emsar: 1602 meşhur ravinin yaşadığı yerleri gösteren bir eserdir. Beyrut'ta 1987'de basılmıştır.

7- Es-Siretü'n-nebeviyye ve ahbaru'l-hulefa: Hicrî 1407'de Beyrut'tayayınlanmıştır.

8- Muhtasar fi'l-hudud, 9- Hadisü'l-akran: Zahiriyye Kütüphanesi'nde vardır.

Kaynaklarda İbn-i Hibban'a nisbet edilen eserlerden bazıları da şunlardır: Vasfü'l-iman ve şuabihi, Delailü'n-nübüvve, el-Faslü beyne'n-nahale, İlelü'l-ahbar, İbn-i Hibban hazretlerinin Es-Sikat adlı eserinin birinci cildinin kapak sayfası. Tarihu's-Sikat diye de bilinen bu kitap ravileri tanıtan alfabetik bir eserdir. 1973'te Haydarabad'da on cilt halinde yayınlanmıştır. İlelü Menakibi Ebî Hanife, Kitabu ma inferede bihi Ehlü'l-Medine mine's-sünen, Envau'l-ulum ve Evsafüha, vb.

İbn-i Hibban, bütün kitaplarını vefatından önce, hadis medresesine ve hadis talebelerinin kalabileceği misafirhane hâline getirdiği Darülilim adıyla anılan Büst'teki evine vakfetmiştir. Bununla beraber bir asır sonra eserlerinden geri çok az bir şey kalmıştır.

İbn-i Hibban'ın manası üzerinde durup, tetkik ettiğini söylediği ve Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerif şöyledir: Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “İman yetmiş küsur kısımdır. Utanmak da, imandan bir kısımdır.”

Buharî şarihi (Buharî hadis kitabının açıklamasını yapan) Bedreddin Aynî, imanı ve itikat bilgilerini hulasa ederek yazmıştır. Bunlardan bir kısmı şöyledir:

1- Allahü Teâlâya, zatına, sıfatlarına ve birliğine inanmak. 2- Allahü Teâlânın meleklerine, 3- Kitaplarına, 4- Peygamberlerine, 5- Ahiret gününe iman etmek. Kabirde sual sorulması, kabir azabı, mahşer yerine gitmek, hesap vermek, amellerin tartılması ve sırat köprüsünden geçmek gibi hususlara inanmak bu kısma dahildir. 6- Kadere, hayrın ve şerrin de Allahü Teâlâdan olduğuna inanmak. 7- Allahü Teâlânın Cennet vaadine ve oradaki ebe dî hayata iman. 8- Allahü Teâlânın Cehennem ateşiyle tehdidine, Cehennem azabına ve bu azabın kâfirler hakkında sonsuz olduğuna inanmak. 9- Allahü Teâlâyı sevmek. 10- Allah için sevmek, Allah için buğzetmek. Peygamber Efendimizi, O'nun bütün akraba ve temiz neslini, Muhacirler ve Ensar bütün Eshab-ı Kiram'ı sevmek, Allah için sevmeye dahildir. 12- Peygamber Efendimize salavat getirmek ve O'nun sünnetine tâbi olmak. 13- İhlaslı ve samimî olmak. Riya ve münafıklık olan şeyi terketmek. 14- Günahlarına pişman olup, tövbe etmek. 15- Allahü Teâlâdan korkmak. 16- Allahü Teâlânın rahmetini ümit etmek. 17- Allahü Teâlânın rahmetinden ümit kesmemek. 18- Allahü Teâlâya şükretmek. 19- Sözünde sadık olmak. 20- Belalara karşı sabretmek. 21- Mütevazi (alçakgönüllü) olmak. Büyüklere hürmet göstermek. 22- Şefkatli ve merhametli olmak. 23- Allahü Teâlânın kazasına razı olmak. 24- Allahü Teâlâya tevekkül etmek. 25- Kendini beğenmemek. Kendisini övmemek de buna dahildir. 26- Kin ve garazı terketmek.

27- Hasedi terketmek. 28- Gazaplanmamak. 29- Hıyanet etmemek. Hile ve suizannı terketmek de buna dahildir. Kısaca, burada zikredilmeyen kalb ile alakalı bir iş bulunursa, onlar bu saydıklarımızdan birisine dahildir.

Dil ile alakalı olanlar: 1- Kelime-i tevhidi “Lâ ilahe illallah Muhammedun resulullah: Allahü Teâlâdan başka ilah yoktur. Hazreti Muhammed Allahü Teâlânın kulu ve peygamberidir.” diliyle söylemek. 2- Kur'an-ı kerimi okumak. 3- İlim öğrenmek. 4- Dua etmek. 5- Allahü Teâlâyı anmak, istiğfarda bulunmak (Allahü Teâlâdan af ve mağfiretini dilemek) da buna dahildir. 6- Batıl ve boş sözlerden sakınmak.

Bedenin amelleriyle alakalı olanlar: Bunlarda üç kısımdır. Birinci kısım: Belirli hususlara aittir. Bazıları şöyledir: 1- Temizlenmek, abdest almak, cünüplükten, hayız ve nifastan temizlenmek gibi. Beden, elbise ve yer temizliği de buna dahildir. 2- Namazı, dosdoğru kılmak. Farz, nafile ve kaza namazları da buna dahildir. 3- Zekat vermek. Farz olan zekat, sadaka-i fıtr ve cömertlik de buna dahildir. 4- Farz olan Ramazan-ı şerif orucunu ve nafile orucu tutmak. 5- Haccetmek, Umre de buna dahildir. 6- İtikafa girmek. 7- Nezir yani adadığı şeyi ifa etmek. 8- Kefaretlerini vermek. 9- Namazda ve namaz dışında avret mahallerini (açılması günah olan yerlerini) örtmek. 10- Kurban kesmeyi adamışsa, bu kurbanı kesmek. 11- Cenaze işlerine bakmak. 12- Borcunu ödemek. 13- Alışverişinde doğru hareket ederek, faizden sakınmak. 14- Doğru şahitlikte bulunmak.

İkinci kısım: Kendisine bağlı olanlarla ilgili hususlar 1- Nikâhlanmak suretiyle, iffet ve namusunu korumak. 2- Çoluk çocuğuna karşı hakları yerine getirmek. Hizmetçiye iyi muamele de buna dahildir. 3- Ana ve babaya iyi muamele etmek. Onlara karşı gelmekten sakınmak da buna dahildir. 4- Çocuklarına dinî terbiye vermek. 5- Akrabayı ziyaret etmek. 6- Büyüklere itaat etmek.

Üçüncü kısım: Umumu ilgilendiren şeylerdir ki, bazıları şunlardır: 1- Hükümdarlığı adaletle yürütmek. 2- Cemaate devam etmek. 3- İnsanların arasını bulmak. 4- İyilik hususunda başkasına yardım etmek. 5- Emr-i ma'rûf ve nehy-i münker yapmak. 6- Emaneti eda etmek. 7- Komşuya ikram etmek ve iyi muamelede bulunmak. 8- Herkese iyi muamelede bulunmak. Helalinden mal toplamak da buna dahildir. 9- Malı yerinde harcamak, israftan sakınmak da buna dahildir.

İbn-i Hibban'ın bildirdiği hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır:

Huzeyfe, Resulullah Efendimizden şöyle bildirmektedir: “Lâ ilahe illallah söyleyip, bu kelime-i tayyibe üzere vefat eden kimse, Cennet'e girer. Allah için bir gün oruç tutup, bu minval üzere vefat ederse, Cennet'e girer. Allah için sadaka verip, ömrü bunun üzerine biten Cennet'e girer.” Peygamberlerin (aleyhimüsselam) mübarek vücutları çürümez. Bu hususta Peygamber Efendimiz buyurdular ki: “Bir Mümin bana salavat okursa, bir melek o salavatı bana getirip, ümmetinden falan oğlu filan sana salavat ve selam söyledi, der.”

Üsame bin Şerik rivayet etti: Biz, Resulullah Efendimizin yanında oturuyorduk. Sanki başımızın üzerinde bir kuş varmış da konuştuğumuz zaman uçacakmış gibi, kimseden çıt çıkmıyordu. Bu sırada birkaç kişi geldi. “Allahü Teâlâ en çok kimi sever?” diye sordular. Resulullah Efendimiz de; “Ahlâkı en güzel olanı.”buyurdu.

Ebu Zer rivayet ediyor: Resulullah Efendimiz bana; “Cuayl'ı nasıl bilirsin?” dedi. Bende; “Fakir bir insandır.” dedim. “Falan hakkında ne dersin?” buyurdu. Ben; “Efendi bir adamdır.” dedim. Bunun üzerine Resulullah Efendimiz; “Cuayl, o dediğin gibi, yeryüzü dolusu efendiden daha üstündür.” dedi. Ben, “Ya Resulallah! Falan da öyle zayıf imanlı, fakat sen ona ikramlarda bulunuyorsun.” dedim. Bunun üzerine Resulullah Efendimiz; “O, kavminin reisidir. Kavmini İslam'a ısındırmak için ona öyle davranıyorum.” buyurdular.

Safvan bin Assal el-Muradî bildiriyor: Resulullah Efendimiz mescitte, bürdesinin üzerine yaslanmış duruyorlardı. Bu sırada huzurlarına vardım. “Ey Allah'ın Resulü! Ben ilim öğrenmeye geldim.” dedim. Bana; “Hoş geldin, ey ilim öğrenmek isteyen! Melekler, ilim öğrenene olan sevgilerinden dolayı kanatlarını açarak göğe kadar yükselen bir halka meydana getirirler.” buyurdu.

Ubeyd bin Umeyr bildiriyor: Hazreti Aişe'den, “Resulullah Efendimizin en hayret verici bir şeyini bana anlatmasını istedim. Hazreti Aişe bir müddet sustuktan sonra şunları anlattı: “Bir gece Resulullah bana; “Ey Aişe, bu gece beni yalnız bırak. Rabbime ibadet edeceğim.” dedi. Ben: “Vallahi, hem yanında olmak, hem de istediğin şeyi yapmak isterim.” dedim. Resulullah kalkıp, abdest aldı. Namaz kılmaya başladı. Sonra oturup çok ağladı. Gözyaşlarından mübarek göğsü ve sakalı ıslandı. Gözyaşları toprağı ıslattı. Bu sırada, namaz vaktinin geldiğini haber vermek için Hazreti Bilal geldi. Peygamber Efendimizin ağladığını gördü. “Ey Allah'ın Resulü! Allahü Teâlâ senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affetti. Sen de mi, ağlıyorsun?” dedi. Resulullah Efendimiz; “Çok şükreden bir kul olmayayım mı? Allahü Teâlâ bana bu gece; “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri peşinde gelişinde, insanlara fayda sağlayan gemilerin denizlerde süzülüşünde, semadan yağmur yağdırılışında, yağmurla ölen tabiatı diriltişinde, yeryüzü üzerinde her çeşit hayvan bulunduruluşunda, rüzgârların estirilişinde, yerle gök arasında emre amade bulutların bulunmasında, aklı eren bir kavim için ibretler vardır.” ayet-i kerimesini indirdi. (Bakara suresi: 164) Bu ayet-i kerimeyi okuyup da düşünmeyenin vay hâline.” buyurdu.”

Ebu Hüreyre rivayet ediyor: Bir kere Resulullah Efendimiz bir yere müfreze göndermişti. Müfreze, hem çabuk ve hem de bir hayli ganimetle döndü. Bunun üzerine birisi; “Ey Allah'ın Resulü, doğrusu biz bu kadar süratli dönen ve böylesine çok ganimet getiren hiçbir ordu görmedik.” deyince, Resulullah Efendimiz; “Size onlardan daha çabuk ve daha fazla ganimet getiren birisini bildireyim mi? Bu, güzelce abdest aldıktan sonra mescide giden, orada sabah namazını kıldıktan sonra, kuşluk namazını kılan kimsedir.” buyurdu.

İbn-i Hibban, Übey bin Ka'b'ın şöyle anlattığını bildiriyor. Bir kimse vardı ki, evi mescide çok uzak olduğu hâlde, bir vakit cemaati kaçırmazdı. Onun bu gayretini görenler kendisine; “Bir binek alsan da, karanlık veya şiddetli sıcak olduğu zamanlarda, ona binerek gelip gitsen iyi olmaz mı?” dediler. O kimse, “Evimin mescide yakın olmasını, mescide gelip gitmek için bineğimin olmasını arzu etmem. Yürüyerek gelip gitmekle daha çok sevap kazanacağımı ümit ediyorum.” dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz o kimseye; “Allahü Teâlâ bu amelinin sevabını sana eksiksiz verecek.” buyurdu.

Enes bin Malik şöyle anlatıyor: “Resulullah Efendimiz ile beraber bir yerde oturuyorduk. Bir kimse gelerek; “Esselamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekatühu.” dedi. Resulullah Efendimiz; “Ve aleyküm selam ve rahmetullahi ve berekatühu.” diye selamını aldı. O kimse oturduktan sonra; “Elhamdülillahi hamden kesiran, tayyiben mübareken fihi kema yuhibbü Rabbüna en yuhmede ve yenbegi leh.” dedi. Resulullah Efendimiz; “Nasıl dedin?” diye sordu. Adam söylediklerini aynen tekrar etti. Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurdu: “Kudret ve iradesi ile yaşadığım Allahü Teâlâya yemin ederim ki, bunlar; on tane meleğin yazmak için birbirleriyle yarışa girdiği, fakat nasıl yazacaklarını bilemeyip Allahü Teâlâya ulaştırdıkları, Allahü Teâlânın da, “Kulumun söylediği gibi yazın.” buyurduğu kelimelerdir.”

Enes bin Malik şöyle anlatıyor: Resulullah Efendimiz, Zeyd bin Samit ez-Zürakî'nin yanına gelmişti. O şöyle dua ediyordu. “Allah'ım, sadece sana hamd edildiği için senden istiyorum. Senden başka ilah yoktur. Ey merhametli ve lütufkâr Rabbim! Ey gökleri ve yeri yoktan var eden Allah'ım. Ey yüceler yücesi ve kerem sahibi Allah'ım!” Bunun üzerine Resulullah Efendimiz ona; “Dua edildiği zaman, kabul edeceği ve bir şey istendiği zaman, vereceği İsm-i a'zam'ı ile Allahü Teâlâya dua ettin.” buyurdu.

İbn-i Abbas şöyle anlatıyor: “Bir gün Hazreti Ömer Resulullah Efendimizin yanına girdi. Resulullah Efendimiz bir hasır üzerinde uzanmış, istirahat ediyorlardı. Hasır, Resulullah Efendimizin mübarek vücudunda iz bırakmıştı. Hazreti Ömer bu hâli görünce çok üzülüp; “Ya Resulallah! Sizin için daha yumuşak bir yatak tedarik etsek.” diye arz edince, Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Dünyadan bana ne. Ben bu dünyada, bir yaz günü yola çıkıp da, bir ağaç gölgesinde bir müddet istirahat eden, sonra da çekip giden bir yolcu gibiyim.”

İbn-i Hibban Ravdatü'l-ukala kitabında buyuruyor ki:

“Akıl, insanın doğru ile yanlışı birbirinden ayırabilmesini temin eder.”

“Akıldan daha kıymetli bir sermaye yoktur. Kişinin dininin kemali (olgunluğu), aklının kemaline göredir.”

“Kişinin güzel ahlâkı sevmesi, kötü ahlâkı terketmesi, aklının bulunduğunun alametidir.”

“Allahü Teâlânın, insanlara ihsan ettiği nimetlerin en büyüklerinden birisi akıl nimetidir.”

“İbn-i Mübarek'e; “İnsana verilen şeylerin en üstünü hangisidir?” diye soruldu, İbn-i Mübarek hazretleri; “Kâmil akıl.” cevabını verdi. “Sonra hangisidir?” diye soruldu: “Güzel edep.” dedi. “Sonra hangisidir?” diye sorulunca; “Susmaktır.” cevabını verdi.”

“Akıllı kimsenin, dünyevî bir menfaati kaçırdığı için bunu kendine gam yapması uygun değildir. Çünkü, üzülmekle ele bir şey geçmez. Aynı zamanda, fazla üzüntü akla zarar verir.”

“Akıllı kimse, hastalık ve tehlike gibi bir musibet gelmeden önce tedbirini alandır.”

“Akıllı kimse, konuşması istenmeden konuşmaya başlamaz. Bir zaruret olmadan, cevapta acele etmez.”

“Akıllı olan, hiç kimseyi küçük görmez. Çünkü sultanı hor gören, dünyada rahatını bozar. Sultan olmadan emniyet ve güven olmaz. Salih kimseleri hor gören, dinî hususunda zarara uğrar. Çünkü, böyle kimseler, insana Allahü Teâlâyı ve ahireti hatırlatır. Dostlarını ve arkadaşlarını küçümseyen, vakar ve asaletini kaybeder. Diğer insanları beğenmeyip, onları aşağılayan, onların kötülüğünden emin olmaz.”

“Akıllı insan, önce kendi ayıplarını görür. Kendi ayıbını görmeyen kimse, başkasının güzelliklerini göremez. Kişinin ayıbını görememesi, kötülük olarak ona yeter. Çünkü ayıbını göremeyen kimse, bu ayıbından kurtulamaz.”

“Birişe yeni başlayan bir kimse için, tecrübe ne kadar faydalıdır!”

“Bir işe başlamadan önce, tedbirini de almak aklın icabıdır.”

“Akıllı kimsenin sözü mutedil ve düzgündür. Cahilin sözü ise, tenakuz (çelişki) ve birbirine zıt şeylerle doludur.”

“Aklın afeti; ucub, yani kendini beğenmektir.”

“Akıllı kimseye, ahlâkı güzel, susması uzun olması yaraşır. Çünkü, bunlar, Peygamberlerin ahlâkındandır. Fazla konuşup, kötü ahlâklı olmak, eşkıyanın (kötü kimselerin) huylarındandır.”

“Akıllı insan, hazırlıksız dövüşmez. Delili olmadan bir şeyi müdafaaya kalkışmaz. Kuvvetli ve mahir değilse, güreş meydanına çıkmaz.”

“Akıllı kimselerle düşüp kalkan, ondan kendisine lazım olan şeyleri öğrenir.”

“Sen, yanında kimse olmadığı zaman, ben yalnızım deme. Beni gören var de! Allahü Teâlâ nın senden bir an olsun habersiz olduğunu, gizli olarak yaptığın şeylerin kaybolduğunu sanma.”

İbn-i Hibban buyurdu ki: “Kurtuluş doğruluktadır.”

Resulullah Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde; “Doğruluğa sarılınız. Çünkü doğruluk, hayra, hayır ise Cennet'e götürür. Şüphesiz, kişi doğru söyler ve Allahü Teâlâ nın katında sıddîk diye yazılır. Yalandan sakınınız. Çünkü yalan, kötülüğe, kötülük ise Cehennem'e götürür. Kişi yalan söyler ve Allahü Teâlâ nın katında çok yalancı diye yazılır.” buyurdular.

Malik bin Dinar dedi ki: “Allahü Teâlâ ya taati (Allahü Teâlâ nın beğendiği şeyleri yapmayı) alış veriş olmadan kazanç getiren bir ticaret olarak bil.”

“Dünyadaki işinin taatlerinin başı, içini düzeltip, onu bozacak şeyleri terk etmektir.”

“İyilerin kalbinde, iyi düşünceler, kötülerin kalbinde kötü düşünceler dolaşır.”

“Akıllı kimse, her zaman kalbini kontrol eder. Allahü Teâlâ nın emrettiği şeyleri yapıp, yasak ettiklerinden sakınır. Allahü Teâlâ dan gafil olmaz ve emirlerini yapmakta gevşeklik etmeyip, uyanık olur. Böyle olan kişi işlerinde tedbirli olur.”

“Vera ve tefekkür, en faziletli amellerdendir. (Tefekkür dört türlü olur, demişlerdir. Allahü Teâlâ nın mahluklarındaki güzel sanatları, faydaları düşünmek, O'na inanmaya ve sevmeye sebep olur. O'nun vaat ettiği sevapları düşünmek, ibadet yapmaya sebep olur. O'nun haber verdiği azapları düşünmek, O'ndan korkmaya ve kimseye kötülük yapmamaya sebep olur. O'nun nimetlerine ihsanlarına karşılık nefsine uyarak günah işlediğini, gaflet içinde yaşadığını düşünmek, Allahü Teâlâ dan hayâ etmeye, utanmaya sebep olur.) Allahü Teâlâ, yerlerde ve göklerde bulunan mahlukatı düşünerek ibret alanları sever.”

Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “İlim elde etmek için evinden çıkan bütün insanlara, melekler onun işinden razı olduklarından, yollara kanatlarını gererler.”

İbn-i Hibban hazretlerinin bildirdiği, “Dünyaya kıymet verme. O zaman Allahü Teâlâ seni sever. İnsanların elindekine düşkün olma. O zaman da insanlar seni sever.” manasındaki hadisi şerifin yazılı olduğu bir kıta.

“Denir ki, ilim öğren. Çünkü, kişi âlim olarak doğmaz, ilim sahibi cahil gibi olmaz. İlim sahibi olmayan bir topluluğun büyüğü yanında devamlı toplantılar olup, meclisler bile kurulsa, o yine küçük sayılır.”

“Talebe olmadıkça, âlim olunmaz. İlim ile amel etmedikçe de, ilim fayda vermez.”

“Akıllı kimsenin ilimle uğraşmasından maksadı, onunla amel etmektir. Çünkü, bundan başka bir gayeiçin ilim öğrenen kişi, şöhretini ve kibrini arttırmış olur.”

Fudayl bin İyad buyurdu ki: “Cehennem'de âlimleri öğüten (ezen) değirmenler vardır. Onlar kim? diye sorulur. İlim sahibi olup, ilimleriyle amel etmeyen âlimlerdir, cevabı verilir.”

Hasan-ı Basrî hazretleri buyurdu ki: “Dünyayı ve onun sevinç ve rahatlığını isteyen kimsenin kalbinde, acaba ahirette durumum iyi mi olur, yoksa kötü mü? Korku ve endişesi kaybolur.”

“Büyüklerden birisi, gizliden gelen şöyle bir ses işitti: Ey ilim talebesi! Veraya sarıl, (çok) uykuyu terk et, (fazla) doymayı bırak. Ey insanlar! Sizler ekin gibisiniz, ölüm sizi keser, alır, götürür.”

İbn-i Mes'ud buyurdu ki: “İlim, fazla rivayet ve anlatmakla olmaz. İlim, ancak Allahü Teâlâ nın korkusu ve büyüklüğünü kazandırır. (Böyle olmayan ilim, insanın dünya ve ahiretine fayda vermez.)”

Resulullah Efendimiz; “Allahü Teâlâ ya ve ahiret gününe iman eden kimse, hayır söylesin yahut sussun.” buyurdu.

Lokman Hakim dedi ki: “Susmak hikmettendir. Fakat bunu yapan az.”

“Az konuş. Sözün şerrinden Allahü Teâlâ ya sığın. Çünkü bela, ağızdan çıkan sözle yan yanadır.”

“Susmak, insana sevgi ve vakar kazandırır. Diline sahip olup, onu muhafaza eden kimse, sıkıntıya düşmez.”

İbn-i Mübarek dedi: “Bu dil, kalbin habercisidir. Söz kişinin aklının miktarını gösterir.”

Fudayl bin İyad; “İki şey kalbi katılaştırır: Çok konuşmak ve çok yemek.” buyurdu.

Ömer bin Hattab, Ahnef bin Kays'a; “Ey Ahnef! Çok konuşan, çok hata yapar. Çok hata yapanın hayâsı (utanması) az olur. Hayâsı az olanın verası az olur. Verası az olanın, kalbi ölür.” buyurdu.

Muhammed bin Abdullah bin Zencî; “Susması fazla olan kimse, bir çok hata ve günahtan kendisini korumuş olur. Sözlerine dikkat et. Yoksa sözü söyledikten sonra, keşke bu sözü söylemeseydim, demeyesin.” buyurdu.

Müverrik el-Iclî; “Bir şey vardır ki, yirmi senedir ve hâlâ onu elde etmek için uğraşıyorum.” dedi. O nedir, diye sorulunca; “Beni ilgilendirmeyen şeyi konuşmamak.” cevabını verdi.

Resulullah Efendimiz şöyle buyurdular: “Doğruluğa sarılınız. Çünkü doğruluk, hayra, hayır ise Cennet'e götürür. Şüphesiz, kişi doğru söyler ve Allahü Teâlâ nın katında sıddîk diye yazılır. Yalandan sakınınız. Çünkü yalan, kötülüğe, kötülük ise Cehennem'e götürür. Kişi yalan söyler ve Allahü Teâlâ nın katında çok yalancı diye yazılır.”

“Allahü Teâlâ dili, bedenin diğer uzuvlarına üstün kıldı. Onun derecesini yükseltti. Çünkü, Allahü Teâlâ kendi birliğini, ortağı olmadığını, vücudun diğer kısımları arasından ona söyletti. Öyleyse, akıllı bir kimsenin, Allahü Teâlâ nın kendi birliğini ve büyüklüğünü konuşturmak için yarattığı böyle bir aleti, yalana alıştırması asla yakışmaz. Bilakis, insana, dilini devamlı doğruyu söylemeye, dünya ve ahirette kendisine fayda verecek şeylere alıştırması lazımdır. Dil neye alıştırılırsa, onu ister, onu konuşur. (Allahü Teâlâ yı zikre alıştırılırsa, devamlı onu zikreder.) Yalana alıştırılırsa, yalansöylemeye başlar.”

İsmail bin Abdülmelik şöyle anlatır: “Halife Abdülmelik bin Mervan, çocuklarına Kur'an-ı Kerim öğrettiğim gibi, doğruluğu öğretmemi, öldürücü bir zehir gibi olan yalandan onları sakındırmamı, bu hususta onları terbiye etmemi bana emretmiştir.”

“Kişiye, her duyduğunu söylemesi, ona yalan olarak yeter.”

Abdullah bin Amr buyurdu ki: “Seni ilgilendirmeyen şeyi konuşma. Nasıl dirhemlerinizi zayi ettiğin zaman üzülüyorsun, (yalan söylediğin veya başka kötü bir şey konuştuğun zaman) dilin içinde üzül.”

“İnsanların bir kısmı dili sebebiyle ikram görür. Bir kısmı dili yüzünden hor görülür, sevilmez. Akıllı kimse, dili sebebiyle sevilmeyenlerden olmaz. O, kendini diliyle herkese sevdirir.”

Resulullah Efendimiz buyurdular ki: “İlk peygamberlik sözünden insanların duydukları: Eğer utanmıyorsan istediğini yap.”

“Şu dört hasleti kendisinde bulundurmayan kimseye akıllı ve ilim sahibi denmez. Birincisi; Allahü Teâlâ nın korkusu. Bütün hayır ve faziletlerin başı budur. İkincisi; güzel bir hayâ (utanma duygusu). Asalet bununla anlaşılır. Üçüncüsü; hilm (yumuşaklık). Dördüncüsü; emri altında bulunanlara cömertlik yapmak.”

“Hayâ iki kısımdır: Birincisi, kişinin Allahü Teâlâ nın yasak ettiği bir işi yapmaya yöneldiği zaman, Allahü Teâlâ dan hayâsı. İkincisi, insanların beğenmediği bir işi yapacağı sırada insanlardan utanması. Bu iki hayâ çeşidi de iyidir. Ancak birincisi farz, ikincisi nafile mesabesindedir.”

“Hayâ, insan ile kötü olan şeyler arasında bir perdedir. Hayâ, kötü ve beğenilmeyen şeylerin en güzel ilacıdır. Ancak, hayâ gidince, artık onların ilacı kalmaz.”

Zeyd bin Sabit buyurdu ki: “İnsanlardan utanmayan Allahü Teâlâ dan da utanmaz.”

“Hayânın en büyük faydasından birisi, Cehennem'den kurtulmaktır.”

“Allahü Teâlâ, kendi rızası için tevazu yapanın anlayışını arttırır. Böyle bir kimse, haddizatında küçük bile olsa, Allahü Teâlâ onu insanlar nazarında büyültür. Bir kimse kendini büyük görür, hareket ve tavırlarıyla çevresindekilerden üstün olduğunu göstermeye kalkışırsa, o, aslında makam ve mevki sahibi, çok fazla servet sahibi de olsa, Allahü Teâlâ onu küçültür.”

“Allahü Teâlâ için olan tevazu iki kısımdır: Birincisi; Allahü Teâlâ ya karşı olan tevazu. Bu, kulun Allahü Teâlâ ya ibadet ederken ve O'nun beğendiği işleri yaparken, riya (gösteriş) ve ucub (yaptıklarını beğenme) düşüncesinden uzak olarak yapmasıdır. İkincisi; kişinin, ibadet ve taat hususunda kendisini herkesten aşağı, günahın çokluğu hususunda ise, onlardan daha yukarda görmesidir.”

Büyük zatlardan birisi şöyle der: “Allah yolunda deniz sahilinde bir gece nöbet beklemek, bir kişinin, çoluk-çocuğu arasında bulunarak yaptığı bin senelik amelinden daha üstündür.” Hadis-i şerif

“Yeryüzünde, mütevazi olarak yürü. Çünkü, şu yerin altında nice kimseler vardır ki, onlar her yönden senden çok üstünlerdi. Eğer gücün, kuvvetin, izzet ve şerefin var ve bundan dolayı kendini bir şey zannediyorsan, senden evvel gelip geçenler, daha güçlü ve daha kuvvetli idiler.”

Muhammed bin Ebu Ali der ki: “Bırak şu büyüklenmeyi ve insanlara asık yüzlü olmayı. Asık yüzlü olmak ahmaklıktır.”

“Akıllı insan, kendisinden yaşlı birisini gördüğü zaman ona tevazu gösterir. Alçak gönüllü davranır ve kendi kendine şöyle der: “Bu zat yaşça benden büyük. Bu yüzden, onun yaptığı ibadet, taat ve iyi işler benimkinden daha çoktur.” Kendisinden küçük birisini gördüğü zaman, “Onun yaşı daha küçük, günahı benimkinden daha azdır.” der. Kendisi gibi birisine rastladığı zaman, ona bir kardeşi olarak bakar. İnsan kendisini kardeşinden nasıl büyük görür? Hiç kimseyi aşağı ve küçük görmemelidir. Çünkü, atılmış bir dal parçası bile bazen insanın işine yarıyor.”

Resulullah Efendimiz; “Cehennem, yumuşak ve nefret ettirici olmayan, iyi huylu kimseye haramdır.” buyurmaktadır.

“Akıllı insan, herkese iyi muamelede bulunur.”

Onlara karşı kötü huylu olmaz. Varsa, böyle huylarını bırakır. Çünkü güneş buzu erittiği gibi, iyi ahlâk da günahları yok eder. Sirke balı bozduğu gibi, kötü ahlâk da, iyi amelleri bozar. Bazen bir kimsenin, birçok güzel huyu bulunur. Fakat bir tane de kötü bir huyu bulunur. Bu bir tane kötü huy, diğer bütün iyi huyları bozar.”

Meymun bin Mihran buyurdu ki: “İnsanlara iyi muamele etmek, aklın yarısı, suali güzel sormak ise, ilmin yarısıdır. Geçiminde aşırı harcama yapmayıp iktisat etmek, geçim darlığından kurtulmaya sebep olur.”

“Güzel ahlâk, başkalarının sevgisini, kötü ahlâk ise, nefretini, kinini kazandırır.”

“İnsanlarla yakın alaka kurabilmenin yolları; onlara iyi muamele edip, ikramda bulunmak, onlardan gelen eziyet ve sıkıntılara katlanmaktır.”

İbn-i Mübarek'e; “İyi ahlâk nedir?” diye soruldu. “Güler yüzlü olmak ve iyilik yapmaktır.” cevabını verdi.

İmam-ı Mücahid şöyle buyurdu: “Bir Müslüman bir kardeşi ile karşılaşıp, güler yüzle onu karşılar ve musafaha ederse, hurma ağacından hurmaların düşmesi gibi onun günahları dökülür.”

Resulullah Efendimiz; “İnsanlara müdara etmek sadakadır.” buyurdular. Müdara, dini korumak için dünyalık vermektir.

“Herkesin rızasını kazanmak isteyen kimse, ele geçmesi imkansız şeyleri istemiş olur. Fakat, akıllı kimse, kendileriyle beraber olmak zarurî olan kimselerin rızasını kazanmaya çalışır.”

Ebu Saib bildirdi: “Kimseye hile yapma. Çünkü bu, bayağı ve düşük kimselerin huyudur. Kardeşine iyi nasihatte bulun. Her zaman ona yardımcı ol.”

Peygamber Efendimiz şöyle buyurdular: “Selam, Allahü Teâlâ nın isimlerinden bir isimdir. Onu yeryüzüne koydu. Öyleyse, onu aranızda yayınız. Müslüman bir kimse, bir cemaate uğradığı zaman onlara selam verir ve onlarda onun selamına karşılık verirlerse, önce selam veren o kişinin, o cemaat üzerine bir derece daha üstünlüğü vardır. Çünkü o, onlara selamı hatırlattı. Eğer cemaat onun selamına cevap vermezlerse, ona o cemaatten daha hayırlı ve iyi olan biri (melekler) cevap verir.”

“Selam, kalblerdeki kin, düşmanlık ve dargınlık gibi kötü düşünceleri giderir.”

“İnsanların en cömerdi, başkasına iyilik ve ihsanda bulunup, karşılık beklemeyendir. İnsanların af bakımından en üstünü, hakkını almaya gücü yettiği hâlde, affedenidir. İnsanların en iyisi, akraba ile alakasını kesmeyendir. En cimri kimsede, selamda cimrilik yapandır.”

Hişam bin Urve, babasının şu tavsiyesini bildirdi: “Oğlum! Güler yüzlü, güzel sözlü ol. O zaman, insanlara, kendilerine mal ve servet vermişten daha sevimli olursun.”

“Akıllı kimse, güzel ve faydalı latifeler yapmak ve asık yüzlü olmayı terk etmek suretiyle insanların sevgisini kazanır.”

“Latife (hoş ve ince manalı söz) iki çeşittir. Birincisi; övülen latifedir. Buna, Allahü Teâlâ nın beğenmediği bir söz ve iş bulaşmaz. İkincisi; kötü latifedir. Bu latife, insanlar arasında düşmanlık meydana getirir. Vakarı giderir. Dostluğu bozar. Bayağı ve alçak kimseler ona karşı cesaret kazanır. Makam ve mevki sahibinin kinini kazanır.”

Abdullah bin Hubeyk; “Makam ve mevki sahibi kimse ile latife yapma, sana kin besler. Alçak ve bayağı kimselere de latife yapma, yoksa sana karşı cüret gösterip, edepsizlik yapar.”

“Senin ile beraber olana ikram et. Kırıcı şaka yapma. Çünkü bununla, onun kinini üzerine çekersin.”

“Nice sami mî dost ve arkadaşlar arasında ayrılıklar olmuştur ki, bunun sebebi, uygunsuz şakalar olmuştur.”

Mis'ar bin Kedam, oğluna şu nasihatta bulundu: “Oğlum! Sana nasihat olarak şunu seçtim. Şefkatli babanın bu sözünü iyi dinle; münazarayı, söze muhalefet etmeyi, şaka ile insanlara takılmayı terk et. Bunları, sevdiğim kimseler için hoş görmüyorum. Çünkü ben münazarayı, söze muhalefet etmeyi, şaka ve insanların birbirine takılmasını denedim. Bunları hiç kimseye tavsiye etmem.”

“İnsanlara, sözlerinde ve işlerinde daima muhalefet edip karşı çıkmak, karşıdakinin kızgınlık ve kin beslemesine sebep olur. Bu, münakaşa gibidir. Münakaşa insana düşmanlık kazandırır. İnsanların sözlerine ve işlerine devamlı muhalefet edip karşı çıkmanın zararı, faydasından çoktur. Zaten insanların birbirine sövüp, çirkin sözler söylemesi de bu gibi davranışlardan ileri gelmektedir. İnsanların birbirine sövüp sayması daha ileri bir seviyeye varınca, öldürme hadiseleri de doğabilir. İki kişi arasında münazara ve birbirinin sözüne ve işine karşı çıkma olunca, mutlaka ikisinin de kalbi birbirine karşı bozulup, aralarında bir soğukluk hasıl olduğu gibi, gizli bir düşmanlık da meydana gelir.”

Ebu Ahfeş el-Kenanî buyurdu ki: “Ey oğul! Yaşadığın müddetçe birbirinizle münazara ve birbirinize muhalefet edip, karşı çıkmaktan sakın. Hafifliği ve cehaleti terk et. Çünkü bu, insana bir fayda getirmez. Akrabana kin ve intikam besleme. Çünkü bu, akrabalık bağlarını koparır. Hilmi (yumuşaklığı) zillet, alçak ve düşük bir hâl olarak kabul etme. Şüphesiz hilm, en kıymetli ve insan için en salim ve koruyucu bir yoldur.”

Bilal bin Sa'd buyurdu: “Bir kimsenin münazara ve muhalefet yaptığını, sadece kendi görüşünü beğendiğini, ısrarlı bir tutum içerisinde olduğunu görürsen, hüsranının tamam olduğunu bil.”

Yine buyurdu: “Latifede günahı gerektiren bir durum varsa; yüzü karartır, kalbi yaralar, kızgınlık ve kalbde kin meydana getirir. Eğer, latifede mâ siyet ve günahı gerektirecek bir şey yoksa, kalbde bulunan keder ve gamı giderir, dostluğu sağlamlaştırır. Gönlü rahatlatır. Öyleyse, akıllı kimse, eğer latife yapacaksa, dostlar ve insanlar arasında tatlılık, sevgi ve muhabbet meydana getirecek latifeler yapar. Yapılan latifelerle, birisini sevindirirken, diğerini üzecek bir duruma girmemelidir.”

Muhammed bin Münkedir buyurdu: “Ben küçük iken annem bana: Çocuklarla latife ve şaka yapma. Sonra onların yanında küçülürsün ve sana edepsizlik yapmakta kendilerinde cesaret bulurlar.”

Abdülaziz bin Hattab anlattı: “Bir gün Malik bin Dinar'ın yanında büyük bir köpek görüldü. Ayaklarını kıvırmış oturuyordu. Ona; “Yanındaki bu köpeği görmüyor musun?” dediklerinde, “Bu köpeğin yanımda bulunması, kötü bir kimsenin yanımda bulunmasından daha iyidir.” dedi.”

İbrahim Buharî buyurdu: “Akşam namazından sonra Mescid-i Haram'a gittiğimde, orada Fudayl bin İyad hazretlerinin oturduğunu gördüm. Yanına gidip bende oturdum. Bana; “Sen kimsin?” dedi. “İbrahim Buharî'yim.” dedim. “Ne durumdasın?” deyince; “Hiç, seni yalnız gördüm onun için geldim.” dedim. Bunun üzerine bana; “Sen gıybet etmeyi, süslenmeyi veya riyayı (gösterişi) sever misin?” deyince, ben; “Hayır sevmem.” dedim. “O zaman gel yanıma otur.” buyurdu.”

“Akıllı kimsenin, arkadaş ve dost edinmekten maksadın ne olduğunu iyi bilmesi gerekir. Çünkü, arkadaşlık ve dostluk, bir arada olmak, beraber yiyip içmek değildir. Dost edinebilmenin bir takım yolları vardır. Vasatî bir tavır içerisinde olup, bu hususta ifrat ve tefrite varmamalıdır. Alçak sesle konuşmalı, kendini beğenmişliği terk etmelidir. Mütevazi olup, muhalefet ve her şeye karşı çıkmayı bırakmalıdır.”

“Dost ve kardeş edinilen kimseleri, meşakkat ve sıkıntıya sokmamalı, onları bıktırıp, usandırmalı, buna sebep olacak davranışlardan kaçınmalıdır. Çünkü bir anne bile, emzirdiği çocuğunu, kendisine sıkıntı verince kucağında tutmayıp bir yere bırakır.”

“Akıllı kimse, bayağı ve düşük kimselerle arkadaş olmaz. Onları dost edinmez. Böyle kimseler, yılan gibidir. Onların, sokmak ve zehirden başka sermayesi yoktur.”

“Verasız ilimde fayda olmadığı gibi, vefasız dostta da hayır yoktur.”

Muhammed bin İbrahim el-Basrî der ki: “Senden emedikçe, görünüşüne aldanıp da bir kimseyi arkadaş ve dost edinme. Nice kimseyi sadece görünüşüne bakarak, durumunu bilmeden dost edindim. Bana güler yüzlü tatlı sözlüydü. Daha sonra araştırınca, bunu içten gelen bir sevgi ile yapmadığını gördüm. Böyle kimseleri dost edinme. İçten sevenleri kendine dost edin. Böyle bir dost bulabilirsen, kendine büyük nimet bil.”

Lokman Hakim oğluna şu nasihatta bulundu: “Ey oğul! Bir kimseyi dost ve arkadaş edinmek istiyorsan, önce onu kızdır. Eğer kızgınlık zamanında adalet ve insaftan ayrılmıyorsa, onu dost edin, yoksa bırak.”

İbn-i Hibban hazretlerinin Ravdatü'l-Ukala ve nüzhetü'l-fudala adlı eserinin kapak sayfası. Ahlâk konularını anlatır.

“Mal iştiyakı su iştiyakından (susuzluktan) daha şiddetlidir. Hased edenler rahat bulamaz.” manasındaki hadis-i şerif yazılı bir kıta. İbn-i Hibban hazretleri şöyle buyuruyor: “Haset, kazaya razı olmamak, Allahü Teâlâ nın kulları hakkında hükmettiğinden başkasını istemek, Müslümanın elindeki nimetin yok olmasını arzu etmektir. Hasetçinin canı rahat olmaz. Bedeni rahata kavuşmaz. O, ancak kıskandığı kişinin elindeki nimet yok olunca rahatlar.”

“Bin dost, bir kişi için fazla değildir. Fakat bir kimsenin bir düşmanı olsa, o, onun için çok fazladır.”

“Kim düşmanı küçük görürse, aldanır. Aldanan kimse tehlikeden kurtulamaz.”

“Akıllı kimse, adımı atmadan önce basacağı yeri iyice görür, sonra oraya adımını atar. Düşmanı ile tamamen irtibatı kesmez. İhtiyacını gidermek için kısmen de olsa ona yaklaşır. Fakat tam olarak yaklaşmaz. Çünkü, düşman bundan cesaret alıp, aleyhine bir iş yapabilir. Akıllı kimse, mutlaka lazım olan kimselere, üstesinden gelinmeyen şiddetli düşmana da (açıkça) düşmanlık yapmaz. Çünkü böyle bir düşmana güç yetmez. Ona düşmanlık ise fayda getirmez. Bilakis zarar verir.”

“Akıllı kimse, hiçbir zaman düşmanından emin olmamalı, ona güvenmemelidir.”

“Dostluktan sonra düşmanlık, çok kötü bir iştir. Bu, akıllı kişinin yapacağı iş değildir. Fakat insanlık icabı böyle bir duruma düşülürse, yine de anlaşabilecek, birbirlerine yaklaşabilecek açık bir kapı bırakmak lazımdır.”

Resulullah Efendimiz buyurdularki: “Salih kimse ile beraber olan kimsenin hâli, misk satan kimse ile bulunan gibidir. Eğer o, ondan bir şey satın almasa bile, onun kokusundan istifade eder. Kötü kimseyle oturanın hâli ise, körük çeken demircinin hâline benzer. Onun yaktığı ateş ona isabet etmese de, bir kıvılcım isabet edip, bir yerini yakabilir.”

“Akıllı kimseye, salih ve iyi insanlarla beraber olup, kötü ve facir kimselerden, uzak kalması yaraşır. İyi ve salih kişilerle sevgi köprüsü, çok çabuk kurulup, bu sevginin kesilmesi çok geç olur. Kötü kimselerle ise, sevgi bağı zor kurulup, çabuk çözülür.”

Kötü kimselerle beraber olmak, iyi ve salih kimseler hakkında kötü zanda bulunmayı doğurur. Kötü kimselerle dost olan, onların cemaatine girmekten kurtulamaz.”

Süfyan bin Uyeyne buyurdu: “Kim salih bir kimseyi severse, Allahü Teâlâ’yı sevmiş olur. Çünkü salih kimseler, insanları Allahü Teâlâ’nın razı olduğu şeylere davet ederler.”

Malik bin Dinar buyurdu; “Takva ehli, salih kimselerle taş taşımak, kötü kimselerle helva yemekten daha hayırlıdır.”

“Kötü kimselerle beraber bulunmak, Cehennem'den bir ateş parçasıdır. Onlarla beraber olmak, insanda kin meydana getirir. Onlar sevgiye layık değildirler.”

“Şu dört şey, kişiye saadet ve huzur verir. Münasip bir hanım, hayırlı evlat, salih ve takva sahibi arkadaş, yiyecek içecek ihtiyacını bulunduğu yerden karşılayabilmek.”

Abdülvahid bin Zeyd dedi ki: “Dini bütün ve vakar sahibi kimselerle düşüp kalkınız. Çünkü onlar meclislerinde, toplantılarında, kötü, çirkin, ahlaka ve vakara sığmayan şeylerden bahsetmezler.”

“Akıllı kimse, sevdiğini söyledikten sonra, artık iki renkli ve iki kalbli olmaz. O, içi dışına, sözü, işine uygun bir kimsedir.”

“Bir kimsede sevdiğin veya sevmediğin şeyleri görürsen, onun kalbi ile dilinin birbirine uyup uymadığını, onun sözüne ne derece sadık olduğunu ölçebilirsin. Kimsenin kalbinde gizlediği şeyi bilemezsin. Ancak sen, insanlar hakkında dillerinden çıkan ve zahirlerine göre muamele yap.”

“Dili söylemese de, seven kimsenin hâlinde sevdiğinin alametleri görülür.”

“İki ruh birbiriyle tanışırlarsa, aralarında yakınlık ve dostluk görüp, birbiriyle anlaşırlar. Eğer birbirini tanımazlarsa, birbirinden ayrılırlar.”

“Ehl-i taatin, salih kimselerin kalbleri, bulundukları memleketler uzak da olsa, beraberdir. Kötü kimselerin kalbleri de aynı yerde bile bulunsalar, birbirinden ayrı ve uzaktırlar.”

“Bir kimseyi tanıtan en büyük alamet, onun oturup konuştuğu ve sevdiği kimselerdir. Çünkü kişi, arkadaşının, samimî dostunun dini ve inancı üzeredir.”

“İnsanlara, arkadaşlarına göre itibar et.”

Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Birisi, başka bir köyde bulunan bir din kardeşini ziyaret etmek için giderken, Allahü Teâlâ bu şahsın yolunu gözetlemek için bir meleği vazifelendirdi. O şahıs, o meleğin yanına gelince melek ona nereye gittiğini sorar. O da; “Şu köyde bir kardeşim var ona gidiyorum.” cevabını verir. Melek; “O zatın sana daha önce yapmış olduğu bir iyiliği var da onu devam ettirmek için mi gidiyorsun?” deyince o zat; “Hayır, ben o zatı sırf Allahü Teâlâ’nın rızası için severim.” dedi. Bunun üzerine Melek; “Ben Allahü Teâlâ’nın sana gönderdiği elçisiyim. Sen o zatı nasıl seviyorsan, Allahü Teâlâ da seni öylece seviyor.” dedi.”

“Bir Müslümanın diğer Müslüman kardeşini ziyaret etmesinin iki sebebi vardır: Birincisi; Müslüman kardeşini ziyaret etme sevabına kavuşmak. Büyük zatlardan birisi şöyle der: Birisi, sırf Allahü Teâlâ’nın rızasını düşünerek bir kardeşini ziyaret ederse, gökte bir melek kalmaz, hepsi o şahsı selamlar. İkincisi sebep; ziyaret edilen şahıs ile beraber olmaktan alınan tat ve lezzet.”

Abdullah bin Reca anlattı: “Utbetü'l-Gulam, insanlardan uzaklaşır, kabristanlıklara ve insanların bulunmadığı yerlere gider, sonra, deniz sahiline iner oralarda kalırdı. Ancak Cuma günü olunca, Basra'ya gelir, hem Cuma namazını kılar ve hem de yakınları ve dostları ile görüşür, onlara selam verip, hâl ve hatırlarını sorar, tekrar geldiği yerlere dönerdi.”

Büyük âlim Feryabî anlatıyor: “Vekî bin Cerrah, Beyt-i Makdis'ten bana doğru gelmişti. “Gerçi yolum bu taraflara düşmüyordu. Fakat, sırf seni ziyaret edip, görüşmek için geldim.” dedi ve bir gece kalıp, gitti. Bir kerede İbn-i Mübarek gelmişti. Yanımda üç gün kaldı. Ben, on gün kalmasını istedim. Kabul etmedi. “Misafirlik üç gündür.” buyurdu.”

“Ziyaret iki çeşittir. Birincisi, çok samimî iki taraf arasında olur. İkisinin de birbirinden, belki bıktırırım, usandırırım, rahatsız ederim endişesi yoktur. Bu durumda, birbirlerini ne kadar çok ziyaret etseler, bu onların birbirine olan sevgisini arttırır. İkincisi, taraflar arasında birincisi kadar samimiyet ve dostluk yoktur. Bu durumda, ziyaret için fazla gidip gelmek bıkkınlığa ve rahatsız etmeye kadar gidebilir. Bu durumda, ziyareti az yapmak daha iyidir.”

“Dostuna ziyareti az yap. Çünkü, onun seni devamlı yanında görmesi usanmaya sebep olabilir.”

“Ahmak kimsenin alametleri: Acele cevap vermek. Tedbiri terketmek. Çok gülmek. Çok iltifat etmek, iyi ve seçilmiş kimselere çirkin sözler söylemek. Şerli kötü kimselerle düşüp kalkmaktır.”

“Ahmak kimse, sen ondan yüz çevirirsen, üzülür. Ona gidersen, fırsat kollar. Yumuşak davranırsan, kabalık yapar, kaba davranırsan sana yumuşaklık gösterir. Kötülük yaparsan iyilik yapar, iyilik yaparsan, kötülükle mukabele eder. Ona haksızlık yapılırsa, istenildiği kadar elindeki alınabilir. Adaletle muamele edilirse, haksızlık yapmaya kalkışır.”

“Kötü arkadaş edinme. Çünkü o, Cehennem ateşinden bir parçadır. Ne sevgisi doğrudur, ne de sözünde sadıktır.”

“Ahmaka verilecek cevap sükuttur.”

Resulullah Efendimiz buyurdular ki: “Zandan sakınınız. Şüphesiz zan, sözlerin en kötüsüdür. Tecessüs etmeyiniz. Birbirinize buğzetmeyiniz. Ey Allah'ın kulları! Kardeşler olunuz.”

“Kardeşinin iyi ve kötü amelini araştırma. Çünkü bu tecessüstür.”

“Akıllı kimseye lazım olan, kendi ayıplarıyla meşgul olmakla beraber, insanların ayıplarını araştırmamasıdır. Kendi ayıplarını görüp, başkasının ayıplarıyla uğraşmayan kimsenin kalbi rahat olur. Kendi ayıbını gören kimseye, başkasının ayıbı büyük gelmez. Başkasının ayıplarıyla uğraşacağım diye, kendi ayıp ve kusurlarını unutan kimsenin kalbi körelir, bedeni yorulur, ayıplarını terketmek ona zor gelir.”

“Âdemoğlu ihtiyarlar, fakat onda iki şey genç kalır. Hırs ve haset (çekememezlik).”

“Hırs, insanın rızkına bir şey ilave etmez. Hırslı kişinin hırsı sebebiyle gördüğü zararın en hafifi; yanında bulunan kazandığı şeylerden faydalanamaması, elde edilemeyecek şeylerin peşinde yorulması. Fakat ona kavuşacak mı yoksa ona kavuşmadan ölecek mi belli değil.”

“Hırsına tâbi olan kimsenin, rahatlıktan nasibi yoktur. Çünkü hırs, insanı belaya sürükler. Akıllı kimse, dünyaya düşkün olmaz. Eğer insanın hırslı oluşu Allahü Teâlâ’nın emirlerini yapmak için olursa, bu güzeldir.”

Resulullah Efendimiz buyurdular ki: “Birbirinize buğzetmeyiniz. Birbirinize haset etmeyiniz. Birbirinize sırt çevirmeyiniz. Ey Allahü Teâlâ’nın kulları, kardeşler olunuz.”

“Akıllı kimseye layık olan, her zaman hasetten kaçmasıdır.”

“Haset, kazaya razı olmamak, Allahü Teâlâ’nın kulları hakkında hükmettiğinden başkasını istemek, Müslümanın elindeki nimetin yok olmasını arzu etmektir. Hasetçinin canı rahat olmaz. Bedeni rahata kavuşmaz. O, ancak kıskandığı kişinin elindeki nimet yok olunca rahatlar.”

İbn-i Sirin buyurur ki: “Hiçbir kimseyi haset etmedim. Çünkü, eğer o Cennetlik birisi ise, ona nasıl haset edebilirim. Çünkü o Cennet'e gidecektir. Cehennem ehlinden ise, onu haset etmem mümkün değil, çünkü o Cehennem'e gidecektir.”

“Haset, kötü tabiatlı kimselerin huyundandır. Bunu terketmek ise, asil ve şerefli kimselerin işidir.”

“Bir kimse, Müslüman kardeşinde iyi bir durum görür, aynısının kendisinde de olmasını ister, fakat o iyi durumun Müslüman kardeşinden gitmesini istemez. Böyle bir istek, yasaklanan ve kınanan hasetten sayılmaz. O, gıpta olur.”

“Hasetçinin (kıskancın) kıskançlığı, umumiyetle Allahü Teâlâ’nın fazla ihsanda bulunduğu kimselere olur. Allahü Teâlâ, o kimseye nimetlerini arttırdıkça, haset eden kimsenin de kin ve intikam dolu kıskançlığı artar.”

Muhammed bin Hüseyin el-Ammî; “Allahü Teâlâ’nın bir kimseye nimeti arttığı zaman, hasetçiler (kıskananlar), onu kıskanmaya başlarlar. Aleyhinde sözler söylerler. Fakat, Allahü Teâlâ bir kuluna bir nimet lütfederse, artık kıskananın kıskanması, o nimete zarar vermez.”

Hammad bin Humeyd, Hasan-ı Basrî hazretlerine; “Efendim! Mümin haset eder mi?” diye sordu. Hasan-ı Basrî; “Hazreti Ya'kub'un oğullarını ne zaman unuttun. Onlar, kardeşleri Yusuf'u haset etmişlerdi. Fakat haset, insanoğlunun kalbinde gizli ve üzeri kapalı olarak durur. İnsan diliyle ve eliyle, hasedini ortaya çıkarmadığı müddetçe hasedi ona zarar vermez.”

“Akıllı kimse odur ki, Müslüman kardeşini kıskanma duygusu içine doğduğu zaman, bütün gücüyle onu gizlemeye, hatırına gelen bu kötü düşünceyi yenmeye çalışır.”

“Haset edilenin tek suçu, Allahü Teâlâ’nın lütfettiği nimetin onda bulunmasıdır. (Bu itibarla, hasetçinin hasedinde Allahü Teâlâ’nın taksimine ve hikmetlerle dolu işini beğenmeme ve buna karşı gelme manası bulunmaktadır.)”

“Hasetçi, bir kimsede bir iyilik ve ona ihsan olunmuş bir nimet görürse, hemen şaşırır. Onun başına bir bela geldiğini görünce şematet eder. (Şematet: Başkasına gelen belaya, zarara sevinmektir.) Hadis-i şerifte; “Din kardeşinize şematet etmeyiniz. Şematet ederseniz, Allahü Teâlâ belayı ondan alır, size verir.” buyuruldu.”

“Haset, sahibini çok kötü durumlara sokar. İblis, Âdem'e haset ettiği için, çok yüksek bir dereceye sahip iken, daha sonra melun (lanetlenmiş) oldu.”

“İnsan, dünyada kendisine kızan herkesi razı edebilir. Fakat, haset eden kimseyi razı etmek imkansızdır. Çünkü, onu bir şey razı eder. O da haset ettiği kimseden o iyi durumun yok olmasıdır.”

Cabir (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Resulullah Efendimize birisi gelip; “Ya Resulallah! Bana bir şey öğret de, onu yapmak suretiyle Cennet'e gireyim. Fakat fazla bir şey olmasın. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz; “Kızma.” buyurdular.”

“Çabuk kızmak, ahmaklıktır. Çünkü kızmanın sonu pişmanlıktır.”

“Kızma neticesinde meydana gelecek zararı, kızmadan önce düzeltmek daha kolay ve mümkündür.”

“Avn bin Abdullah hizmetçisine kızdığı zaman; “Sen bana ne kadar da çok benziyorsun. Ben de Allahü Teâlâ’ya karşı pek günahkârım.” derdi. Kızgınlığı daha da şiddetlenince, köle olan hizmetçisine, “Allah için sen hürsün der.” onu serbest bırakırdı.”

“İnsanlar, gazap (kızmak) ve hilm (yumuşaklık) üzere yaratılmışlardır. Bir kimse kızar ve sonra yumuşaklık gösterirse, kızması, onu istenmeyen bir söze ve işe düşürmediği müddetçe mezmum değildir (kınanmaz). Buna rağmen, kızmayı her zaman terketmek, ondan uzak olmak daha iyidir.”

Abdülmelik bin Mervan dedi ki: “Bir kimsenin halim (yumuşak) olduğu, ancak kızdığı zaman bilinir. Bir kimse kızıp da, yumuşaklık gösterirse, halim olduğu anlaşılır.”

Sehl bin Sa'd rivayet etti: “Resulullah Efendimize birisi gelerek; “Ya Resulallah! Bana bir amel öğret de, onu yaptığım zaman, Allahü Teâlâ ve insanlar beni sevsin.” dedi. Resulullah Efendimiz; “Dünyaya kıymet verme. O zaman Allahü Teâlâ seni sever. İnsanların elindekine düşkün olma. O zaman da insanlar seni sever.” buyurdu.

Resulullah Efendimiz buyurdular ki: “Sizden birinizin, bir ip alıp bir demet odun getirmesi ve onu satması, insanlardan istemesinden onun için daha hayırlıdır.”

“Akıllı insan, her hâlükarda başkasından bir şey istemekten uzak durur. Çünkü başkasından bir şey istemeye yönelmek, insanın içinde, aşağılık duygusunu doğurur.”

Mutarrif bin Abdullah, kardeşinin oğluna dedi ki: “Oğlum! Senin için bir ihtiyaç olduğu zaman bana yaz. Çünkü ben, senin yüzünü istemez illetinden korurum.” Şu şiiri de okudu:

“Ey başkasından istemez illetiyle yorulmuş kişi,

Sen sadece başa gelen bela ile insan ölür sanma,

İnsanlardan bir şey istemek de ölümdür.

Fakat bu diğer ölümden daha büyüktür.”

“En sabırlı insan, sırrını başkasından gizleyendir.”

“İşlerinde bir bilene danışan, pişman olmaz.”

Süfyan-ı Sevrî anlattı: Mis'ar bin Kedam'a; “Bir kimsenin gelip, senin ayıp ve kusurlarını sana söylemesini ister misin?” dedi. O da, “Eğer onlarla beni ayıplarsa, bunu istemem. Fakat bana nasihat ederse, bunu isterim.”

“Akıllı insan, her işinde yumuşak olur. Aceleyi ve hafifliği terk eder. Allahü Teâlâ, yumuşaklığı sever. Yumuşaklıktan nasibi olmayanın ise, hayırdan nasibi yoktur.”

“Aceleciliğin sonu pişmanlıktır.”

“Aceleci kimsenin övüldüğü, sinirli kimsenin sevinçli olduğu, asil kimsenin hasetçi (kıskanç) olduğu, açgözlü kimsenin zengin olduğu, dilsiz kimsenin dostu bulunduğu görülmemiştir.”

“İnsana layık olan, kendisine hediye verildiği zaman onu kabul etmesi, geri çevirmemesi, teşekkür etmesi, karşılığında gücünün yettiği kadar bir şeyle mukabelede bulunmasıdır.”

“Hediye, sevgi meydana getirip, kin ve düşmanlığı giderir.”

“Müslümanın Müslümana nasihat edip, onun sıkıntı ve kederlerini gidermesi gerekir.”

“Kim bir Müslümanın dünyada bir sıkıntısını giderirse, Allahü Teâlâ da ahirette onun bir sıkıntısını giderir.”

“Akıllı kimse, başkası için baki (devamlı) olmayan şeyin, kendisi için baki olmadığını bilir.”

“Akıllı kimse odur ki, dünyaya ve onun süsüne ve güzelliğine aldanmaz. Dünya ile meşgul olması, ahiretine mâni olmaz.”

Resulullah Efendimiz; “Lezzetleri yok eden ölümü çok hatırlayınız.” buyurdu. “Her ruh sahibi ölüm şerbetini içecek, ölümü tadacaktır."

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları