Tefsir, hadis, tarih ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimi. Künyesi, Ebü'l-Ferec olup; ismi, Abdurrahman bin Ali bin Muhammed bin Ali bin Ubeydullah bin Abdullah bin Kasım bin Nadr bin Kasım bin Muhammed bin Abdullah bin Abdurrahman bin Kasım bin Muhammed bin Ebu Bekr Sıddîk'tır.
Ebü'l-Ferec, büyük dedesi Ca'ferü'l-Cevzî'ye ait “El-Cevzî” nisbetinden dolayı; “İbnü'l-Cevzî” diye meşhur oldu. El-Kureşî, et-Teymî, el-Bekrî, el-Bağdadî nisbeti de, kendisine isnat olunan sıfatlardandır. İbnü'l-Cevzî, Hanbelî mezhebine mensup büyük bir müfessir, kudretli bir edip, tarih ve teracim (biyografi) müellifidir.
İbnü'l-Cevzî'yi, İbn-i Teymiyye'nin talebesi olan İbn-i Kayyım el-Cevziyye ile karıştırmamalıdır. İbn-i Kayyım 691-751 (m. 1292-1350) tarihleri arasında yaşamıştır. Aralarında bir buçuk asırlık bir zaman farkı vardır. Ayrıca itikat ve fikrî bakımdan da çok farklı şahsiyetlerdir. İbnü'l-Cevzî Ehl-i Sünnet, diğeri ise aşırı görüşleri dolayısıyla Ehl-i Sünnet'in başına ciddi gaileler açmış bidat ehli birisidir.
İbnü'l-Cevzî hazretlerinin doğum tarihi ihtilaflıdır. Kendisi bir yazısında şöyle demektedir: “Doğum tarihimi araştırmadım. Ancak, babam 514 senesinde vefat etmişti. Annem, babamın vefatında benim üç yaşlarında olduğumu söyledi.” Bu açıklamayla İbnü'l-Cevzî'nin doğumu 511 (m. 1120) senesi olmaktadır. İbnü'l-Kati'î “İbnü'l-Cevzî'den doğum tarihini sordum. O zaman; ‘Doğumumu kesin bilmiyorum. Ancak hocamız İbnü'z-Zagunî'nin vefat ettiği sene büluğ çağına erdiğimi biliyorum.’ dedi” demektedir.
İbnü'l-Cevzî Bağdat'ın Habib sokağında dünyaya geldi. Babası vefat ettiğinde, kendisi çok küçüktü. Ona annesi ve halası baktı. Büyüyünce, halası onu Ebü'l-Fadl bin Nasır mescidine götürdü. İbnü'l-Cevzî burada vaaz dinlemeye başladı. Burada ilk vaaz dinlemeye başladığı zaman beş yaşlarındaydı. Küçük yaşta Kur'an-ı Kerim'i ezberledi.
Kendisi şöyle anlatır: “Hocam İbn-i Nasır, beni küçüklüğümde birçok âlim zatlara götürdü. Onlardan ilim dinletti. Dinlediğim âlimlerin hepsinden bana icazet (diploma) aldı. Hocalarımın büyüklüklerini bilen, onların hâllerine vakıf olan arkadaşlarıma, hocalarımın her birinden bir söz söyledim. Ders aldığım hocalarımın sayısı seksen yedi idi.”
Hocaları
İbnü'l-Cevzî hazretleri, çok sayıda âlimden ders okudu. Kendisi, bu hocaların büyük ve tanınmış olanlarını bildirdi. Bunlar; İbnü'l-Husayn, Kadı Ebu Bekr Ensarî, Ebu Bekr Mezrefî, Ebü'l-Kasım Harirî, Ali bin Abdülvahid Dineverî, Ebü's-Se'adad Mütevekkilî, Ebu Galib İbnü'l-Benna, Ebu Abdullah el-Bâri', Ebü'l-Hasan Ali bin Ahmed el-Müvahhid, Ebu Galib el-Maverdî, Ebü'l-Hasan bin er-Zağunî, Ebu Mansur bin Hayrun, Ebü'l-Kasım es-Semerkandî, Abdülvehhab el-Enmatî, Abdülmelik el-Keruhî, Ebü'l-Kasım Abdullah bin Muhammed el-İsfehanî, Ebu Sa'id ez-Zevzenî, Ebu Sa'id el-Bağdadî, Yahya bin et-Tarrah, İsmail bin Ebu Salih el-Müezzin, Ebü'l-Kasım Ali bin Mualla, Ebu Mansur Kazzaz, Abdülcebbar bin İbrahim bin Abdülvehhab bin Mende'dir.
İbnü'l-Cevzî, hocalarından; Müsned, Cami-i Tirmizî, Tarihü'l-Hatib gibi büyük kitapları dinledi. Sahih-i Buharî'yi Ebü'l-Vakit'ten dinledi. Sahih-i Müslim'i, diğer cüzleri eline geçmediği için Nüzul bahsine kadar okudu. Ayrıca İbn-i Ebüddünya ve başka hadis âlimlerinin tasniflerini dinledi. Kendisi ayrıca, Ebu Hakim ve Ebu Ya'lâ bin Ferra'dan fıkıh öğrendi. Edebiyatı, Ebu Mansur Cevalikî'den öğrendi.
İbnü'l-Cevzî'nin kabri, Bağdad'da Ahmed Bin Hanbel hazretlerinin mübârek kabrinin yanındadır.
İbnü'l-Cevzî'nin el yazısından bir örnek. İbnü'l-Cevzî, Ebu Hakim Nehrevanî'nin yanında yardımcı idi. İbnü's-Semhal'in Me'mûniyye'de yaptırdığı medresede fıkıh ve feraiz, Ebu Hakim'den Babü'l-Ezc'de Ebu Hakim'in ders verdiği bir medrese vardı. Daha sonra Ebu Hakim bu medresede ders vermeyi tamamen İbnü'l-Cevzî'ye bıraktı.
Halife Müstedî, İbnü'l-Cevzî'ye çok hürmet ederdi. İbnü'l-Cevzî halife için El-Misbahü'l-Mudî fî devleti'l-Müstedi adlı eseri yazdı. Ayrıca En-Nasrü alâ Mısr adlı eseri de halife için yazıp, halifeye arz etti. Bundan sonra halife ona, Bab-ı Bedr'de kendi huzurunda vaaz etmesi için, 568 (m. 1172) senesinde izin verdi. Ayrıca bununla birlikte birçok hediyeler de verdi.
Kendisi şöyle anlatır: “İkindiden sonra vereceğim vaaz için insanlar duha vaktinden itibaren gelmeye başlarlardı. Bab-ı Bedr'de bir hafta ben vaaz verirdim. Bir hafta da Ebü'l-Hayr Kazvinî vaaz verirdi. Benim vaazımı dinlemeye çok kalabalık bir insan grubu gelirdi. Onunkinde ise, çok az kimse olurdu. Ramazan-ı şerifin son günü vaaz verme sırası bana gelmişti. Halk duha vaktinden itibaren hazır oldular. Hava çok sıcak idi ve insanlar oruçluydu. Bu sırada ben bir hadiseye çok hayret ettim. Başında ‘Darbune’ isminde bir gölgelik taşıyan bir adam, öğleden ikindiye kadar on kişiyi gölgelendirdi. Ona beş kırat (o zamanın para birimi) verdiler. Halbuki bu paranın çok az miktarı ile çok sayıda yelpaze alınırdı. O sırada bir adam; ‘Bu kalabalıkta yüz dinarımı çaldılar.’ diye bağırınca, halife hemen onun yüz dinarını verdi. Yine aynı sene Aşure günü Mansur Camii'nde verdiğim vaazı dinlemek için binlerce kişi toplanmıştı.”
Irak'a gittiğimde Harbiyye halkı, kendilerine vaaz etmemi istediler. Onlara, Rebiulevvel ayının altısına gelen Cuma gecesinde vaaz verdim. Oradan ayrılırken, Harbiyye halkı büyük bir kalabalık ile uğurladı. Oradan ayrıldıktan sonra, akşamdan sonra Basra'ya girdim. Oranın halkı beni çok sayıda mumla karşıladı. Orada da halka vaaz verdim. Basra'dan çıkıp tekrar Harbiyye'ye geldiğim zaman, halk beni sayısız mumlarla karşıladı. Her taraf ışıklarla dolu olduğundan toprağı göremiyordum. Harbiyye halkı, kadın erkek, çoluk çocuk evlerinden karşılamaya çıktıklarından, şehrin girişi sanki bir pazar yerini andırıyordu. Harbiyye'ye girdiğim zaman, yolların da dolu olduğunu gördüm. Yine burada vaaz vermem istendi. Vaaz verdiğim zaman, Harbiyye ile Basra arasında verdiğim vaazı dinlemek için gelen insanların sayılması adeta mümkün değildi.
İbnü'l-Cevzî, daha sonra Derb-ı Dinar'da bir medrese yaptırdı. Orada ilk dersi 570 (m. 1174) senesinde verdi. Medresenin açıldığı ilk gün, çeşitli ilimlerden on dört ders verdiği bildirildi. Aynı sene kürsüden Kur'an-ı Kerim'in tamamını tefsir etti. **“Binefşa”**da bulunan medreseyi Ebu Ca'fer bin Sabbag'dan teslim aldı. Vakıf defterine şöyle yazdı: “Burası İmam-ı Ahmed bin Hanbel'in talebeleri için vakfedilmişti. Şimdi bana teslim edildi.” Medresede ders verdiği zaman, Kadılkudat, Hacibü'l-bab ve Bağdat fukahası hazır bulundu. Kendisine hilat giydirildi. İbnü'l-Cevzî'nin derslerini takip etmek için gelen binlerce insan, medresenin kapısında birikti. O da, usul ve füru hakkında birçok ders verdi. Anlatmasındaki güzellik, ikna etme ve senetleri ortaya koymadaki üstünlüğü, bidat ehli ve bozuk itikat ehli olanların kalblerine büyük bir üzüntü verdi.
Bir ara Eshab-ı Kiram düşmanlığı çoğaldı. Mahzen sahibi (Hazine bakanı) halifeye mektup yazdı. Mektupta “Eğer sen İbnü'l-Cevzî'den yardım istemezsen, Eshab-ı Kiram düşmanı olanlarla mücadele edemezsin!” diye bildirdi. Halife de İbnü'l-Cevzî hazretlerine yardım etmesi için mektup yazınca, o da vaaz kürsüsünden insanlara şöyle hitap etti. “Emirü'l-Müminîn'e Eshab-ı Kiram düşmanlarının çoğaldığı haberi ulaşmış. Bidat ehli olanları yok etmek için ferman çıkardı. Size söylüyorum. Halktan Sahabeye dil uzatanları duyarsanız bana haber verin. Onun evini başına yıkayım, ömür boyu hapse attırayım. Eğer vaizlerden birisi de Sahabeyi zemmederse, onlara da aynı şekilde zemmetmeyi yasaklıyorum.”Bu vaazın tesiri büyük oldu. Halk, Eshab-ı Kiram düşmanlarından uzaklaştı.
574 (m. 1178) senesi Aşure günü, İbnü'l-Cevzî, halifenin de hazır bulunduğu bir cemaate vaaz verdi. Vaaz esnasında halifeye hitaben; “Allahü Teâlâ seni insanların başına âmir olarak vazifelendirdi. Birinin sana teşekkür eden olmasını istemez misin?” deyip, hapistekilerin durumunu ima edince, halife bütün tutukluları serbest bıraktı. Aynı sene Emirü'l-Müminîn, İmam-ı Ahmed hazretlerinin kabir taşını yenilemek istedi. Bunun için İbnü'l-Cevzî'ye müracaat etti. İbnü'l-Cevzî hazretleri kendi eliyle mezar taşını yaptı ve üzerine şunları yazdı: “Emirü'l-Müminîn Müstadî-billah'ın emriyle yapılmıştır. Bu kabir, tacü's-sünne (Sünnetin tacı), vahidü'l-ümmet (ümmetin bir tanesi), âli himmet (yüksek arzulu), ilmiyle ibadet eden, fakih ve zahit olan İmam-ı Ahmed hazretlerinin kabridir.” Daha sonra bu yazıya “Vera sahibi, mücahit, kitabullah ve sünnet-i Resulullah ile amel eden.” sözleri ilave edildi. Halifenin böyle bir iş yapmasına halk çok şaşırdı. Çünkü halifelerin adeti, halifeden başkasına İmamü'l-imam demezlerdi, İmam-ı Ahmed için kabir taşında; İmamü'l-imam Ebu Abdullah Ahmed bin Muhammed bin Hanbel Şeybanî yazıldı.
Talebeleri
İbnü'l-Cevzî hazretlerinden birçok âlim ve halk, hadis ve diğer ilimleri dinlediler. Ondan birçok âlim hadis-i şerif rivayetinde bulundu. Onlardan bazıları şunlardır: Oğlu Sahib Muhyiddin, torunları Ebü'l-Muzaffer ve Şeyh Muvaffakuddin, Hafız Abdülganî, İbn-i Debisi, İbn-i Kati'î, İbn-i Neccar, İbn-i Halil, İbn-i Abdüddaim, Necib Abdüllatifi'l-Harranî. İbnü'l-Cevzî'den son icazet (diploma) almış olan âlim, el-Fahr Ali bin Buharî'dir.
İbnü'l-Cevzî'nin fazileti: İbnü'l-Cevzî beş medresede ders verdi. Yüz binden fazla kişi onun vaazları sebebiyle tövbe etti. Binlerce kişi Eshab-ı Kiram'a düşmanlığı bıraktı. Vaazlarında o kadar insan toplanırdı ki, başka hiçbir âlimin vaazında bu kadar kalabalığa rastlanmazdı. Vaaz meclislerinde halife, vezir, sahibü'l-mahzen (hazine bakanı) ve büyük âlimler bulunurdu. İbnü'l-Cevzî'nin vaaz meclislerinin benzeri yoktu. Onun verdiği vaazlar büyük faydalar sağladı. Gafilleri uyandırdı. Cahiller onun sözlerinden çok şeyler öğrendiler. Günahkârlar onun meclisinde tövbe ettiler. Birçok müşrik, orada Müslüman oldu.
Kitabü'l-kısas ve el-Müzekkirin adlı eserlerinde şöyle yazmaktadır: “Ben insanlara devamlı vaaz ettim. Onları tövbe etmeye ve takva sahibi olmaya teşvik ettim. Bu kitabı yazıp bitirdiğimde, benim yanımda yüz bin kişiden fazla insan tövbe etmişti. Yirmi binden fazla kimse Müslüman olmuştu. Yine o kadar kimsenin kalbine Allahü Teâlânın korkusu yerleşmişti.”
Torunu Ebü'l-Muzaffer şöyle anlatır: “Dedemin vaaz meclisinde en az on beş bin kişi olurdu. Çoğunlukla bu sayı çok daha fazla olurdu. Allahü Teâlâ, onun meclisinde olanların kalblerine doğruluğu koyardı. Kendisi dünyadan el çekmişti. Az bir dünyalıkla yetinirdi. Kendisini, ömrünün sonlarında minberde dinledim. Şöyle diyordu: ‘Bu iki parmağımla, iki bin cilt kitap yazdım. Elimde yüz bin kişi tövbe etti. Yirmi binden fazla Yahudi ve Hıristiyan elimde Müslüman oldu.’”
İbnü'l-Cevzî hazretleri, her yedi günde bir, Kur'an-ı Kerim'i hatmederdi. Cuma namazı ve vaaz vermek hariç, evinden hiç çıkmazdı. Helal olduğu kesin olarak bilinmeyen şeyi yemezdi. Bu âdetini ömrünün sonuna kadar devam ettirdi. İbn-i Kati'î onun hakkında; “İnsanlar İbnü'l-Cevzî'nin sözünden faydalanırdı. Bir mecliste yüz kişi, bazen daha çok kimseler tövbe ederdi. Mansur Camii'nde, senede bir veya iki gün vaaz verirdi. Vaaz verdiği yer tıklım tıklım olurdu. Onu dinlemeye binlerce insan gelirdi” demektedir.
İmam Nasihüddin bin el-Hanbelî ise, İbnü'l-Cevzî hakkında; “Başkalarında bir arada olmayan ilimlerin hepsini kendisinde toplamıştı. Vaaz meclisleri Bağdat'ın seçilmiş kişilerini bir araya getirirdi. Orada kafiyeli güzel sözler söylenir, Kur'an-ı Kerim okunur ve Allahü Teâlânın rahmeti oraya yağardı. Dinleyenlere gelen feyiz ve ihsanlarla, bütün güzellikler bir arada bulunurdu. O, on küsur yaşından vefatına kadar vaaz etti. Onu ilimden başka bir şey meşgul etmedi. Mekke hariç sefere çıkmadı. O, Bağdat halkı, bütün Müslümanlar ve Hanbelî mezhebi için bir nimettir. Bab-ı Bedr'deki vaaz meclisine halife Müstadî de gelirdi. Derb-i Dinar Medresesi'nde, Babü'l-Ezc'de ve Dicle kenarında vaaz meclisleri olurdu. Ben İmam-ı Ahmed'in menkıbelerini ondan dinledim, Şam'dan onun için geldim.”demektedir.
Hafız İbnü'd-Debisî, Zeylü Tarihi İbn-i Sem'anî adlı eserinde: “İbnü'l-Cevzî şu ilimlerde kitap tasnif etmişti: Tefsir, fıkıh, hadis, vaaz, rekaik, tarih vb. Hadis ilimlerini çok iyi bilirdi. Hadis ravilerinin hâl tercümelerini, cerh ve tadille ilgili tasnifleri vardır. Fıkıh ve ahkâm konularında delil olunan bütün bilgiler ile ilgili ve delil olarak kullanılmayan uydurma hadisleri terk etme ve tanıma hususunda eserleri vardır. Vaazlarında ince ibareler, yüksek işaretler, derin manalar vardı. Söz söyleme bakımından, zamanındaki insanların en güzeli idi. Sözleri en iyi şekilde dizen, dili en tatlı olan, açıklamaları en faydalı olan o idi. Ömründe ve amelinde bereket vardı. İnsanlar ondan, kırk seneden fazla vaaz dinlediler. Kitaplarını tekrar tekrar okudular. İbnü'l-Cevzî Vasıt'ta kendisi için şu şiiri okudu: Bekle ferah gününü, ey dünyada sakin olan, Yolculuğa azık hazırla, ayrılacak refakatçin, Gözyaşlarıyla ağla günahlarına, orada susuz kalacaksın, Razı mısın bakiyi yok etmeye, ey zamanını kaybeden?” Sonra benim için de şu şiiri söyledi:
“Az bir azığa razı olursan, İnsanlar arasında sevilen olursun. Nefsinin azığı senin huyun, Yaratılışın benim için inci olursa, Başka yakut ve inci için üzülme.”
Muvaffak Abdüllatif de İbnü'l-Cevzî hakkında: “İbnü'l-Cevzî'nin sureti latif, görünüşü tatlı, sesi yumuşak, hareketleri ölçülü, latifeleri çok güzeldi. Meclisinde binlerce kimse olurdu. Zamanını boşa geçirmezdi. Bir günde dört forma yazardı. Bir senede elli veya altmış cilt kitap ortaya çıkardı. Her ilimden bilgisi vardı. Fakat tefsirde âyandan (büyüklerden), hadiste hafızlardan, tarihte geniş bilgisi olanlardandı. Hanbelî fıkıh ilminde imam idi. Vaazlarında çok güzel kafiye yapması, kendisine has bir alışkanlığı idi. Kitaba bakmadan konuşursa çok güzel, rivayetle konuşursa çok edepli idi. Sıhhatini korumayı gözetirdi. Mizacı latif idi. Aklında kuvvet, zihninde keskinlik ifadesi vardı. Daha çok piliç yerdi. Meyve yerini tutan içeceklerden içerdi. Kıymetli elbiseler giyerdi. Elbiseleri, beyaz yumuşak kumaştan ve güzel kokuluydu. Yetim olarak büyüdü. Hazırcevap olan İbnü'l-Cevzî, tatlı espriler yapardı.” dedi.
İbnü'l-Bezurî, yazdığı tarih kitabında, İbnü'l-Cevzî için; “İbnü'l-Cevzî, Hanbelî mezhebinde kendisine başvurulan ve zamanında parmakla gösterilen imam idi. Çeşitli medreselerde ders verdi. Derb-i Dinar'da kendisi için medrese yaptırdı. Yazdığı kitaplarını o medreseye vakfetti. Bütün ilimlerde derin âlimdi. Zamanındaki ediplerin en üstünü, fazılların en yükseği idi. Çok sayıda kitap yazdı. Sayısı kendisine sorulduğunda; ‘Üç yüz kırktan fazladır.’ dedi. Bunlardan bazısı yirmi ciltlik bir kitap, bazısı bir kitap forması kadardı. Neredeyse zamanındaki her ilim dalında kitap yazdı. Zamanının bir tanesiydi. Onun gibisine bir daha rastlanacağını zannetmiyorum.” diye uzun uzun yazmaktadır.
İbn-i Neccar, İbnü'l-Cevzî'nin kitaplarından biraz bahsettikten sonra şöyle demektedir: “Bu kadar kitabın ve kitaplardaki bilgilerin ezberlenmesi, tam vakıf olunması ve kitap miktarı düşünülürse, onun ilimdeki yeri anlaşılır. Münacatın tatlılığının zevkine varmıştı. Şüphesiz ki, onun vaazlardaki sözleri ve marifetleri, zevkten uzak nakil yapan gibi değil, onun sözlerinde zevk, nakil ve kendi tercihi bir arada idi.”
İbn-i Kadisî Tarih kitabında şöyle yazmaktadır “İbnü'l-Cevzî gece namaz kılar, gündüz oruç tutardı. Gece iyice karanlık olduktan sonra salihleri ziyarete giderdi.”
Muvaffakuddin el-Makdisî onun hakkında; “İbnü'l-Cevzî, zamanındaki halkın vaazda önderi idi. Çeşitli ilim dallarında güzel kitaplar yazdı. Herkes tarafından hüsn-i kabul görürdü. Fıkıh öğretir ve bu konuda kitap yazardı. Hadiste hafızdı. Bu dalda da kitap yazdı. İbnü'l-Cevzî bir kitap görse ve onu beğense, hemen onun gibisini yazardı. Her ne kadar daha önce bu konuda bir çalışması olmasa da fehminin kuvveti, zihninin keskinliği ile kitap yazardı.” Hocası İbn-i Nasır onu çok methederdi. İbnü'l-Cevzî Et-Tekîh kitabını yazınca, hocası İbn-i Nasır'a arz etti. O zaman otuz yaşındaydı. Hocası kitabın üzerine şöyle yazdı: “Âlim, zahit İbnü'l-Cevzî, topladığı bu kitabı bana okudu. Kitabı çok güzel derlenmiş buldum. Bu konuda böyle bir başka kitap tasnif edilmemiştir.” İbnü'l-Cevzî, çok kitaplar mütalaa etti. Onlarda olan en güzel yakut ve incileri aldı. Tarihlerden topladığı Sahabe-i kiramın isimlerini, künyelerini, ömürlerini tasnif etmiş, anlaşılır bir şekilde kısaltmıştır. Allahü Teâlâ ilminden bizleri faydalandırsın. Allahü Teâlâ, Müslümanların faydalanması için, Ehl-i Sünnet'e yardım etmesi için, bidatleri ve hiziblerini yok etmesi için, onun ilmiyle kendisini ve başkalarını faydalandırsın ve ömrünü sonuna ulaştırsın! demektedir.
İmam Ebü'l-Abbas da İbnü'l-Cevzî hakkında; “Ebü'l-Ferec müftü idi. Tasnif ve telifleri çoktu. Çeşitli konularda eser yazdı. Saydım, binden fazla olduğunu gördüm. Daha sonra görmediğim eserlerini de gördüm.” demektedir.
Hapse girmesi
İbnü'l-Cevzî'nin hayatının sonlarına doğru uğradığı iftira ve hapse girmesi şöyle anlatılır: “Vezir İbn-i Yunus el-Hanbelî, vezirliği sırasında Rükn Abdüsselam bin Abdülvehhab hakkında bir meclis toplamıştı. İçerisinde küfrü gerektiren yazılar bulunduğu için Rükn Abdüsselam'ın kitaplarını yaktırdı. Vezir İbn-i Yunus, Abdüsselam'ı dedesinin medresesinden çıkardı. Medreseyi İbnü'l-Cevzî'ye teslim etti. Vezirliği İbn-i Kassab isminde bir Ehl-i Sünnet düşmanı biri ele geçirdiğinde, Rükn Abdüsselam, İbn-i Yunus'u tutuklatmaya çalıştı. İbn-i Yunus'un arkadaşlarını araştırdı. Rükn Abdüsselam, İbn-i Kassab'ın yanına giderek; ‘İbn-i Yunus'un sevdiği bir kişi de İbnü'l-Cevzî'dir. Ebu Bekr evladındandır. İbn-i Yunus dedemin medresesini ona verdi. Onunla meşveret ederek İbn-i Yunus benim kitaplarımı yaktırdı.’ dedi. Bunun üzerine İbn-i Kassab, halife Nasır'a yazdı. Halife de Ehl-i Sünnet düşmanlarına meyyal idi. İbnü'l-Cevzî'yi sevmezdi. Ayrıca, İbnü'l-Cevzî sana zarar vermeyi düşünüyor, vaazlarında seni kötülüyor diye halifeye şikayet ettiler. İbn-i Kassab, İbnü'l-Cevzî'ye, medreseyi Rükn Abdüsselam'a teslim etmesini emretti ve Rükn Abdüsselam İbnü'l-Cevzî'nin evine gelerek onu azarladı ve kaba davrandı. Evini ve kitaplarını mühürledi. Çoluk çocuğunu dağıttı. Halifenin emriyle onu tutukladı.”
Daha sonra, yanında sadece düşmanı Rükn Abdüsselam olduğu hâlde, ev kıyafetiyle bir gemiye bindirilerek Vasıt'a götürdüler. Vasıt'a ulaşıncaya kadar gemide beş gün kaldı. Bu müddet içinde hiçbir şey yemediği söylenir. Rükn Abdüsselam valiye; “Düşmanımı zindana atmak için izin ver.” dedi. Vali ona mâni oldu ve; “Ey zındık, senin sözünle mi onu zindana atacağım. Halifenin yazısını getir.” dedi. Validen yüz bulamayan Rükn Abdüsselam Bağdat'a geri döndü.
İbnü'l-Cevzî'nin yazdığı ve İslam Tarihinin en önemli kaynak eserlerinden biri sayılan El-Muntazam fî tarihi'l-müluk ve'l-ümem adlı kitabın yazma nüshasının beşinci cüzünün ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Eser Köprülü Kütüphanesi No: 1175'de kayıtlıdır.
İbnü'l-Cevzî Vasıt'a getirildiğinde, büyük halk kalabalığı toplandı. İbn-i Abdülkadir; “İbnü'l-Cevzî medresenin vakıf mallarında haksız tasarruf yaptı. Şu şu malları aldı.” diye büyük yalanlar söyledi. İbnü'l-Cevzî, halkın önünde bu iddiaları kabul etmeyip, doğrusunu ve yaptığı iyi şeyleri anlattı. Fakat İbnü'l-Cevzî'ye inanmayan vali, halifenin emri ile İbnü'l-Cevzî için Derb-i Dîvan'da bir hücre ayırttırdı ve oraya hapsettirdi. İbnü'l-Cevzî, bu hücrede beş sene mahpus olarak kaldı. Ona inanan halktan bir kısmı hücresine gelir, ondan vaaz dinlerlerdi. İbnü'l-Cevzî onlara bazı şeyleri yazdırırdı.
İbnü'l-Cevzî hapiste iken elbisesini kendisi yıkar, yemeğini kendisi pişirirdi. Suyu kuyudan kendisi çekerdi. Hamama gitmeye veya başka bir şey için yanında bekçi olduğu hâlde dışarı çıkmasına izin verilmezdi. Yaşı sekseni geçmişti. Hapiste zamanını Kur'an-ı Kerim okuyarak ve Allahü Teâlâ'ya ibadet ederek geçirirdi. Akşam ile yatsı arasında üç dört cüz Kur'an-ı Kerim okurdu.
İbnü'l-Cevzî'nin çok sevdiği oğlu Yusuf, o hapiste iken büyüdü ve vaaz vermeye başladı. Babası gibi çok güzel vaaz veriyordu. Vaazlarının güzelliğini halife Nasır'ın annesi de duydu. Kendinin de bulunacağı bir mecliste vaaz vermesini İbnü'l-Cevzî'nin oğlundan istedi. O da; “Babam, oğlunuz halife Nasır tarafından hapsettirildi. Eğer onu serbest bıraktırırsanız, biz de sizin isteğinizi yerine getiririz!” diye halifenin annesine haber gönderdi. Bunun üzerine halifenin annesi, halife Nasır'dan İbnü'l-Cevzî'yi serbest bırakmasını istedi. O da İbnü'l-Cevzî'nin serbest bırakılmasını emretti.
İbnü'l-Cevzî, hapisten kurtulunca Bağdat'a döndü. Bağdat halkı onu büyük bir sevinç içinde karşıladılar. Cumartesi günü Ümmü'l-Halife türbesinin yanında vaaz vereceği halka duyuruldu. Halk Cuma namazından sonra türbenin etrafında yer tutmaya başladı. O gece çok yağmur yağdı. Yollar su ile doldu. Halk, gece yağmur dinince hemen yerleri temizlediler. Kireç ve toprak serpip, yaygılar yaydılar. İbnü'l-Cevzî hazretleri, sabah erkenden vaaz kürsüsüne çıktı. Medreselerde ders veren âlimler ve büyük evliya da orada hazır bulundular. İbnü'l-Cevzî'nin sesi Allahü Teâlâ'nın bir lütfu olarak kalabalığın en sonundakine kadar gidiyordu.
İbnü'l-Cevzî'nin yazdığı, cahil tarikatçıları, sahte şeyhleri anlattığı Telbisü İblis ev Nakdü'l-ilm ve'l-ulema adlı eserinin kapak sayfası (sağda) ve Topkapı Sarayı Kütüphanesi No: 5068'de bulunan eksik bir yazma nüshasının ilk iki sayfası (solda).
İbnü'l-Cevzî, vefatına kadar ilim yaymaya, vaaz vermeye ve kitap yazmaya devam etti.
Vefatı
İbnü'l-Cevzî, 597 (m. 1201) senesi Ramazan-ı şerif ayının yedisi Cumartesi günü, Ümmü'l-Halife türbesinin yanında son vaazını verdi. Bu vaazdan sonra beş gün hasta yattı. Cuma gecesi akşam ile yatsı arasında evinde vefat etti. İbnü'l-Cevzî'yi Ziyaeddin bin Sekine ve Ziyaeddin bin el-Cübeyr seher vaktinde yıkadılar. Sabahleyin, bütün Bağdat halkı evin önüne toplandı. Dükkanların hepsi kapatıldı. Cenaze Mansur Camii'ne götürüldü. Burada da oğlu İbn-i Kasım tarafından cenaze namazı kıldırıldı. Çok kalabalık vardı. Görülmemiş bir gündü. Ahmed bin Hanbel'in kabrinin yanında kazılmış mezara, ancak Cuma namazı vakti ulaşıldı. O sene Ramazan ayı Temmuza rastladığı için çok sıcaktı. İbnü'l-Cevzî'nin vefatına insanlar çok üzüldü ve ağladılar. Ramazan ayı boyunca kabri yanında hatimler okuyarak geceleyenler çok oldu.
Muhaddis Ahmed bin Selman el-Harbî, İbnü'l-Cevzî'yi vefat ettiği gece yakuttan, cevherlerle süslenmiş bir minber üzerinde ve melekleri de huzurunda oturmuş olarak gördüğünü söyler. Şöyle anlatılır: “Peygamber Efendimizin hadis-i şeriflerini yazdığı kalemleri açarken çıkan küçük yonga parçacıklarını topladı ve kendisi; “Ben ölünce, beni yıkayacağınız suyu bunlarla ısıtınız!” diye vasiyet etti. İbnü'l-Cevzî hazretlerinin vasiyeti yerine getirildi. Yonga parçacıkları suyun ısınmasına yettiği gibi, bir miktar da arttı.”
Eserleri
İbnü'l-Cevzî'nin yazmış olduğu eserlerin sayısı çoktur. Kendisi, üçyüzkırktan fazla olduğunu söylemektedir. Hadis ve hadisin bölümlerine dair yazdığı kitaplar gibi kimse tasnif yapmamıştır. Bir eser yazarken, kitabın tertibini, bablara ayrılmasını güzel yapardı. Toplama ve yazma konusunda çok kabiliyetliydi. Kendisi; “İlk tasnif ve telif ettiğim eser, onüç yaşında iken Kur'an-ı Kerim ilimleri ve Kur'an-ı Kerim ilimleriyle ilgili tasniflerin tespiti kitabıdır.” demektedir.
Bilinen eserlerinin başlıcaları şunlardır:
1- Zadü'l-mesir fî ilmi't-tefsir: Dört ciltlik bir eserdir.
2- Teysirü'l-beyan fî tefsiri'l-Kur'an,
3- Tezkiretü'l-erîb fî Tefsiri'l-garîb,
4- Garibü'l-garib,
5- Nüzhetü'l-uyuni'n-nevazır fi'l-vücuhi ve'n-nezair,
6- El-İşaretü ile'l-kıraati'l-muhtare,
7- Tezkiretü'l-müntebihi fî uyuni'l-müştebih,
8- Fünunü'l-efnan fî uyuni ulumi'l-Kur'an,
9- Virdü'l-egsan fî fünuni'l-efnan,
10- Umdetü'r-rasih fî marifeti'l-mensuh ve'n-nasih,
11- El-Musaffa bi ekeffi ehli'r-rüsuh min ilmin nasih ve'l-mensuh,
12- Sebtü't-tesanif fî usuli'd-din,
13- Muntekadü'l-mu'temed,
14- Minhacü'l-vusul ila ilmi'l-usul,
15- Beyan-ü gafleti'l-kail bi kademi ef'alil ibad,
16- Gavamidü'l-İlahiyyat,
17- Meslekü'l-akl,
18- Minhacü ehli'l-isabe,
19- Es-Sirrü'l-masun,
20- Def'u Şübehi't-teşbih.
21- Er-Reddü ale'l-mutaassıbi'l-anid,
22- Sebtü't-tesanif fî ilmi'l-hadis-i ve'z-zühdiyyat,
23- Camiu'l-mesanid bi elhasi'l-esanid,
24- El-Hadaik,
25- Nefyü'n-nakl,
26- El-Mücteba,
27- En-Nüzhe,
28- Mültekatü'l-hikayat,
29- İrşadü'l-müridin fî hikayati's-Selef-i salihîn,
30- Ravdatü'n-nakil,
31- Gurerü'l-eser,
32- Et-Tahkik fî ehadisi't-ta'lik,
33- El-Medih,
34- El-Mevduat mine'l-ehadisi'l-merfu'at,
35- El-Ilelü'l-mütenahiye fi'l-ehadisi'l-vahiye,
36- Keşfü'l-müşkil min hadisis's-Sahihayn,
37- Ed-Duafaü ve'l-metrukin,
38- I'lamü'l-âlimi ba'de rusuhihi bi hakaik-ı nasihi'l-hadisi ve mensuhihi,
40- Ahbarü ehli'r-rüsuhi fi'l-fıkhı ve't-tahdisi bi mikdari'l-mensuhi mine'l-hadis.
İbnü'l-Cevzî'nin Kitabü Muvafıki'l-Murafık adlı yazma eserinin ünvan sayfası. Kitap, Süleymaniye Kütüphanesi, Reîsü'l-Kütâb Kısmı, 927/1 numarada kayıtlıdır.
41- Es-Sehmü'l-musib,
42- Ehayirü'z-zehair,
43- El-Fevaidü ani'ş-şüyuh,
44- Menakıb-ü-Eshabi'l-hadis,
45- Mevtü'l-Hıdır,
46- Muhtasarat,
47- El-Meşihat,
48- El-Müselselat,
49- El-Muhteseb fi'n-neseb,
50- Tuhfetü't-tullab,
51- Tenviru müdlehimmi'ş-şeref,
52- El-Elkab,
53- Fedail-i Ömer bin el-Hattab
54- Fedail-i Ömer bin Abdülaziz,
55- Fedail-i Sa'id bin el-Müseyyeb,
56- Fedail-i Hasani'l-Basrî
57- Menakıbü'l-Fudayl bin Iyad,
58- Menakıbü Bişr-i'l-Hafî,
59- Uyuni'l-hikayat,
60- Menakıb-ı İbrahim bin Edhem.
61- Menakıb-ı Süfyan-ı Sevrî,
62- Menakıb-ı Ahmed bin Hanbel,
63- Menakıb-ı Ma'rûfi'l-Kerhî,
64- Menakıbu Rabiati'l-Adviyye,
65- Müsirü'l-azmi's-sakin ila eşrefi'l-emakin,
66- Safvetü's-safve,
67- Minhacü'l-kasidin,
68- El-Muhtar min ahbari'l-ahyar,
69- El-Kati'u li mehâlli'l-huccac bi mehâlli'l-huccac,
70- Ucaletü'l-muntazır li şerhi hâli'l-Hıdır,
71- En-Nisaü vema yeteallaku bi adabihinne,
72- Ilmü'l-hadis el-menkul fî enne Eba Bekr emme'r-Resûl,
73- El-Cevher,
74- El-Muğllak,
75- Sebtü ma yeteallaku bi't-tevarih,
76- Telkihu fühumi ehli'l-eser fî uyuni't-tevarihi ve's-siyer,
77- El-Muntazam fî tarihi'l-müluki ve'l-ümem,
78- Şüzurü'l-ukud fî tarihi'l-ma'hud,
79- Taraifü'z-zaraif tarihi's-sevalif,
80- Menakıb-ı Bağdat.
81- Sebtü'l-musannefat fi'l-fıkhı,
82- El-Insaf fî mesaili'l-hılaf,
83- Cünnetü'n-nazar,
84- Mu'tesarü'l-muhtasar fî mesaili'n-nazar,
85- Umedü'd-delail fî müştehiri'l-mesail,
86- El-Mezhebü fi'l-mezheb,
87- Mesbukü'z-zeheb,
88- En-Nebze,
89- El-Ibadatü'l-hams,
90- Esbabü'l-hidaye li erbabi'l-bidaye,
91- Keşfü'z-zulmeti ani'd-diyâ fî redd-i da'vâ,
92- Reddü'l-levmi ve'd-daymi fî savmi yevmil ğaymi,
93- Sebtü'l-musannefat fî ulumi'l-va'z,
94- El-Yevakit fi'l-hutab,
95- El-Müntehab fi'n-nüveb,
96- Musennefatühu fi'l-va'z (yüz ciltten fazla bir eser),
97- Nesimü'r-riyad,
98- El-Lü'lüü,
99- Kenzü'l-müzekker,
100- El-Ezc.
Nükteleri ile meşhur olan İbnü'l-Cevzî'nin Kitabü'l-letaif adlı eserinin ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Eser Köprülü Kütüphanesi No 707'de kayıtlıdır.
İbnü'l-Cevzî'nin yazdığı ve Kur'an-ı Kerim'deki anlaşılması zor kelimeleri açıklayan Tezkiretü'l-erib fî tefsiri'l-garib adlı eserin kapak sayfası (sağda). Kudüs Belediye Kütüphanesi'ndeki yazmanın Melik Suud Üniversitesi Yazmalar Bölümü 9036'daki mikrofilm nüshasının kapak sayfası (ortada) ve ilk sayfası (solda).
101- El-Letaif,
102- Künuzü'r-rumuz,
103- El-Muktebes,
104- Zeynü'l-kasas,
105- Muvafikü'l-murafık,
106- Şahid ve meşhud,
107- Vâsıtatü'l-ukûd min şahid ve meşhud,
108- El-Leheb,
109- El-Müdhiş,
110- Saba necd,
111- Muhadesetü'l-akl,
112- Lekatü'l-cemmân,
113- Me'ani'i'l-me'ani',
114- Fütuhü'l-fütuh,
115- Et-Teazi'l-mülukiyye,
116- El-Akdü'l-mukim,
117- İkazü'l-vesnan mine'r-rekadat bi ahvali'l-hayevan ve'n-nebat,
118- Neksü'l-mecalisi'l-bedriyye,
119- Nüzhetü'l-edib,
120- Müntehi'l-münteha.
121- Tebsıretü'l-mübtedî,
122- El-Yâkûtetü,
123- Tuhfetü'l-vu'az,
124- Sebtü tesânîf fî funûn-i zemmi'l-hevâ,
125- Ahkâmü'l-iş'âr bi ahkâmi'l-iş'âr,
126- El-Kassas ve'l-müzekkirin,
127- El-Kussâs ve'l-müzekkirûn,
128- Takvîmü'l-lisan,
129- El-ezkiyâu,
130- El-Humkâ,
131- Bustanu's-sadıkîn,
132- Lekatu'l-menafi'l fi't-tıb,
133- Eş-Şeybü ve'l-hidâb,
134- A'mârü'l-A'yân,
135- Es-Sebât inde'l-memât,
136- Tenvîrü'l-ğâbeş fî Fadli's-sûd ve'l-Habeş,
137- El-Hassü alâ hıfzı'l-ilm,
138- Zikrü Kibâri'l-huffâz,
139- İşrâfü'l-mevâlî,
140- I'lâmü'l-Ahya bi Eglatı'l-Ahyâ.
141- Tahrîmü'l-mahalli'l-mekruh,
142- El-Misbahü'l-mudî' li da'veti'l-İmâmi'l-Müstedî',
143- Atfü'l-ulemâ ale'l-umerâ ve'l-umerâ ale'l-ulema,
144- En-Nasr alâ Mısr,
145- El-Mecdü'l-Adudî,
146- El-Fecrü'n-Hûrî,
147- Menakibü's-Sitri'r-refî',
148- Ma kultühû mine'l-eş'âr,
149- El-Makâmat,
150- Min Resâilî,
151- Et-tıbbu'r-ruhâni,
152- El-Uzlet,
153- Er-Riyâdât,
154- Beyânü'l-hatai ve's-savâb an ehadîsi'ş-şihâb,
155- El-Bâzü'l-eşheb el-munkıdu alâ men halefe'l-mezheb,
156- Acaibü ulumi'l-Kur'an,
157- En-nûr fî fedâili'l-eyyamı ve'ş-şuhûr,
158- Tekrîbu't-tarîkı'leb'ad fî fedâil-i makbereti Ahmed,
159- Menakıbü'l-İmâmi'ş-Şâfiî,
160- Minhâcü'l-İsâbe fî mahabbeti's-Sahâbe.
161- Funûnu'l-elbâb,
162- Ez-Zürefa ve'l-mütehâbbîn,
163- Takvîmü'l-lisân,
164- Menakıbu Ebî Bekr,
165- Menakıbu Alî,
166- Fedâilü'l-Arab,
167- Dürretü'l-İklîl fi't-târîh,
168- El-Emsâl,
169- El-Menfeatü fi'l-mezâbi'l-erbea,
170- El-Muhtâr mine'l-eş'âr,
171- Ruûsü'l-Kavârîr,
172- El-Mürtecel fi'l-va'z,
173- Nesîmü'r-riyâd,
174- Zehîratü'l-vâiz,
175- Ez-Zecrü'l-muhavvif,
176- El-Ünsü ve'l-mahabbetü,
177- Ez-Zendü'l-verâ fi'l-va'zı'n-Nâsırî,
178- El-Fâhir fi'l-eyyâmi'l-İmami'n-Nâsır,
179- El-Mecdü's-Salâhî,
180- Lugatü'l-Fıkh.
181- Akdü'l-Anâsır fî Zemmi'l-halifeti'n-Nâsır,
182- Garîbü'l-hadîs,
183- Milhü'l-ehâdîs,
184- El-Fusûlü'l-va'ziyye alâ Hurûfi'l-mu'cem,
185- Selvetü'l-ahzân,
186- El-Ma'şûk fi'l-va'z,
187- El-Mecâlisü'l-Yusufiyye fi'l-va'z,
188- El-Va'zü'l-makberî,
189- Kıyamü'l-leyl,
190- El-Muhâdese,
191- El-Münâcât,
192- Zâhirü'l-cevâhir fi'l-va'z,
193- Kenzü'l-müzekkir,
194- En-Muhâtü'l-havâtîm,
195- El-Mürtekâ li meni't-tekâ,
196- El-Kavaidü't-tarîka fi'l-cem' beyne'ş-şerîa ve'l-hakika,
197- Merecü'l-bahreyn fi'l-cem' beyne't-tarîkayn,
198- Sıfatü's-safve.
Bu eserlerin 80 tanesi ciltli olup, diğerleri küçük kitapçıklar hâlindedir.
198- El-Mugnî: Seksenbir ciltlik tefsir kitabıdır. Meşhur tefsir kitaplarındandır. Bu eserden bazı bölümler aşağıdadır:
“Büyüklerden biri şeytana; “Senin gibi melun olmak istiyorum ne yapayım?” dedi. İblis sevinip; “Benim gibi olmak istersen, namaza ehemmiyet verme ve doğru yalan, her şeye yemin et, yani çok yemin et!” dedi. O kimse de; “Hiçbir namazı bırakmayacağım ve artık yemin etmeyeceğim.” dedi.”
“Medine'de kuraklık oldu. Hazreti Aişe'ye gelip, yalvardılar. O da; “Resulullah'ın türbesinin tavanını deliniz.” buyurdu, öyle yaptılar. Çok yağmur yağdı. Mübarek kabr-i şerifi ıslandı.”
“Peygamber Efendimizin miraca götürülmesinin hikmetlerinden biri de şudur ki; insanlar ve cinler, Muhammed Mustafa'nın şerefini yeryüzünde biliyorlardı. Zehirli yılanlar ve haşerat da mağarada şerefini öğrenmişlerdi. Allahü Teâlâ göktekilerin de (meleklerin de; Sevgili Peygamberinin şerefini yakînen bilmelerini diledi. Böylece âlemde, O'nun şeref ve yüksekliğini Allahü Teâlâ'nın sevgilisi olduğunu bilmeyen kalmasın istedi.”
“Namazın kabul şartları onikidir: Altısı dışta, altısı içte, özdedir. Dışta olan altı şart; huşu, takva, haram yemeyi terk, boş sözü, tembelliği ve tehiri, geciktirmeyi terk etmektir, içte, özde olan altı şart ise; ihlas, tefekkür, korku, ümit, kusurunu görmek ve müşahededir.”
“Hazreti Ebu Bekr'in rivayet ettiği hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz; “Her namaz vakti geldikte, melekler nida ederler ve derler ki, ey Âdemoğulları kalkınız ve nefisleriniz için yakılmış olan ateşi namaz ile söndürünüz.” buyurdu.”
“Üç ayet-i kerime, üç şeyle beraber inmiştir. Bunlardan her biri, yanındaki olmadıkça kabul edilmez. Biri, mealen; “Allahü Teâlâ'ya ve Resulüne itaat ediniz.”dir. Allahü Teâlâ'nın emrine itaat, Resulünün emrine itaatsiz kabul olmaz demektir. İkincisi, mealen; “Allahü Teâlâ'ya ve ananıza, babanıza şükür ediniz.”dir. Allahü Teâlâ'ya şükür, ana-babaya şükürsüz olmaz. Üçüncüsü, mealen; “Namazı kılın ve zekatı verin.”dir. Malı nisap miktarını geçip de zekatını vermeyenin, namazı makbul olmaz.” demektir.
“Resulullah Efendimiz birgün buyurdu ki: “Benî İsrail Peygamberlerinden dördü, seksener sene Allahü Teâlâ'ya ibadet ettiler, bir an asi olmadılar. Bunlar; Eyyub, Zekeriyya, Harkil ve Yuşa'dır.” Eshab-ı Kiram bu hadis-i şerifi duyunca hayret ettiler. Bunun üzerine Cebrail gelerek; “Ey Muhammed! Senin ümmetin, bu Peygamberlerin bir an Allahü Teâlâ'ya asi olmadan seksen senelik ibadetlerine şaşarlar. Muhakkak ki, Allahü Teâlâ sana ondan iyisini gönderdi.” deyip; “Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır.” mealindeki ayet-i kerimeyi okudu (Kadir suresi: 3)”.
“Emirü'l-Müminîn Ömer, Muhacir ve Ensar'ı toplayarak onlardan Kadir gecesinin hangi gece olduğunu sordu. İbn-i Abbas; “Allahü Teâlâ tektir, teki sever. Allahü Teâlâ katında tek sayıların en sevgilisi yedidir.” dedi. Hazreti Ömer; “Bu nasıldır?” diye sorunca İbn-i Abbas: “Allahü Teâlâ, gökleri yedi kat yarattı. Yeri yedi kat eyledi. Günleri yedi yarattı. İnsanı yedi şeyden yarattı. Rızkını yedi şeyden yaptı!” dedi. Hazreti Ömer; “Bu kadarı bana yeter.” buyurdu. Fakat âlimler bunlara daha eklemişlerdir ve demişlerdir ki: Büyük denizler yedidir, tavaf yedidir, sa'y yedidir, azalar yedidir, secde yedi a'za iledir, neseben evlenmesi haram olanlar yedidir, sebeple olanlar yedidir, sütle olanlar yedidir, Eyyub Aleyhisselam'ın belası yedidir, Kur'an-ı Kerim yedi harf üzere inmiştir. Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah yedi kelimedir. Eshab-ı Kehf yedidir, Fatiha suresi yedi ayettir, ülü'l-azm Peygamberler yedidir, melekler yedi sınıftır.”
İbnü'l-Cevzî'nin Bustanü's-sadıkin adlı eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Eser Köprülü Kütüphanesi No: 707'de kayıtlıdır.
İbnü'l-Cevzî'nin Acaibü ulumi'l-Kur'an adlı eserinin kapak sayfası (sağda) ve yazma nüshasının ilk iki sayfası (solda). Yazma nüshası Köprülü Kütüphanesi No 208'de kayıtlıdır.
“Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte; “Kadir gecesinde bir kere inna enzelna suresini okuyan, başka zamanda Kur'an-ı Kerim hatmedenden daha sevgilidir. Kadir gecesinde bir tesbih, bir tehlil, bir tahmid söyleyen, benim yanımda, yediyüzbin tesbih, tahmid ve tehlilden kıymetlidir. Bu gece çobanın koyunu sağma müddeti kadar namaz kılan, ibadet edeni, bir ay bütün geceleri sabaha kadar ibadetle geçirenden daha çok severim.” buyuruyor.”
“Ka'bü'l-Ahbar'ın rivayet ettiği hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz; “Kadir gecesi üç defa lâ ilâhe illallah söyleyenin, birincisinde bütün günahları mağfiret olunur. İkincisinde, Cehennem'den kurtulur. Üçüncüsünde, Cennet'e girer.” buyurdu.”
“İbrahim Aleyhisselam Kâbe binasını yapmayı bitirince, Cebrail Aleyhisselam gelip kendisine; “Allahü Teâlâbütün âleme seslenmeni ve insanları hacca çağırmanı buyuruyor.” dedi. Nitekim Hac suresi 27. ayetinde mealen; “Bütün insanlara haccı ilan et, gerek yaya olarak, gerek her uzak yoldan binek üzerinde, senin huzuruna gelsinler.” buyuruldu. İbrahim Aleyhisselam: “Ey Rabbim! Benim sesim her yere yetişmez.” dedi. “Ey İbrahim! Senden seslenmek, bizden ulaştırmak.” cevabını duydu. İbrahim Aleyhisselam bir tepenin üzerine çıktı, parmağını kulağına koyup, yüzünü dört tarafa çevirerek “Ey insanlar! Size Kâbe'yi ziyaret farz kılındı. Rabbinizin emrine uyun!” dedi.”
“İbn-i Abbas'ın rivayet ettiği hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz; “Allahü Teâlâ her gün bu hane (Kâbe) üzerine yüzyirmi rahmet gönderir. Altmışı tavaf edenlere, kırkı namaz kılanlara ve yirmisi Kâbe'ye bakanlaradır.” buyurdu.”
El-Vefa bi ahvali'l-Mustafa: Peygamber Efendimizin hayatını anlatan iki ciltlik bir eseridir. El yazmalarının yanında Pakistan'da baskısı yapılmıştır. Bu eserden bazı bölümler:
İbrahim Aleyhisselam'ın Resulullah için duası
İbrahim Aleyhisselam Kâbe'yi bina ettiğinde şöyle dua etti: “Ya Rabbî! Onlara içlerinden bir peygamber gönder.” İbn-i Süddi: “O, Muhammed Aleyhisselam'dır.” dedi. Peygamber Efendimiz de bir hadis-i şerifte; “Ben, annemin rüyasında gördüğü, İsa Aleyhisselam'ın müjdelediği, ceddim İbrahim Aleyhisselam'ın dua buyurduğu peygamberim.” buyurdu.
Muaviye buyurdu ki: “Âmine Hatun, Resulullah'a hamile iken bir nur gördü ki, o nurda Şam saraylarını gördü.”
Resulullah Efendimizin baba ve dedeleri ve şerefi
Peygamber Efendimiz hadis-i şeriflerde buyurdu ki: “Allahü Teâlâ, İsmail evladından, Kinane ismindeki kimseyi ve onun sülalesinden, Kureyş ismindeki zatı beğendi, seçti. Kureyş evladından da, Haşimoğullarını sevdi. Onlardan da beni süzüp seçti.”
“Allahü Teâlâ, insanları yarattı. Beni, insanların en iyi kısmından vücuda getirdi. Sonra, bu kısımlarından en iyisini Arabistan'da yetiştirdi. Beni, bunlardan vücuda getirdi. Sonra evlerden, ailelerden en iyilerini seçip, beni bunlardan meydana getirdi. O hâlde, benim ruhum ve cesedim, mahlukların en iyisidir. Benim silsilem, ecdadım, en iyi insanlardır.”
“Allahü Teâlâ, her şeyi yoktan var etti. Her şey içinde insanları sevdi, kıymetlendirdi. İnsanlar içinde de seçtiklerini Arabistan'a yerleştirdi. Arabistan'daki seçilmişler arasında da beni seçti. Beni, her zamandaki insanların seçilmişlerinde, en iyilerinde bulundurdu. O hâlde, Arabistan'da bana bağlı olanları sevenler, benim için severler. Onlara düşmanlık edenler, bana düşmanlık etmiş olurlar.”
Ağaçlar ve taşların Resulullah'a selam vermesi
Cabir bin Semüre'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz; “Peygamberlik bildirilmeden önce Mekke'de, bana devamlı selam veren bir taş vardı. Şimdi bile onu tanıyorum.” buyurdu. Diğer bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Bana peygamberlik bildirildiğinde, bütün taş ve ağaçlar; “Esselamü aleyke ya Resulallah” diyerek selam verirlerdi.”
Resulullah'ın insanları İslam'a daveti
Resulullah Efendimiz bi'setin ilk zamanlarında, insanları gizlice İslam'a davet etti. Hazreti Ebu Bekr bu zamanda ilk iman eden erkek idi. Üç sene sonra İslam'a davetini açıktan yapmaya başladı, İmam-ı Zührî şöyle anlatır: “Resulullah Efendimiz İslam dinini önceleri gizli, daha sonra açıkça söyledi. Allahü Teâlâ dilediklerine iman nimetini ihsan etti. Ta ki iman edenler çoğaldı. Önceleri Resulullah Efendimiz Mekkeli kâfirlerin topluluklarına uğradığında, onlar Resul-i Ekrem'i işaret ederek; “İşte Abdülmuttalib'in torunu yine semadan kendisine gelen şeylerden konuşuyor.” derlerdi. Ne zaman Peygamber Efendimiz onların ibadet ettikleri putları kötüleyip, kâfirlerin baba ve dedelerinin küfür üzere öldüğünü söyleyince, O'na eziyet sıkıntı vermeye ve düşmanlığa başladılar.”
Resulullah'ın Cennet'teki derecesi
Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte buyurdu ki: “Vesile, Allahü Teâlânın indinde bir derecedir. Onun üzerine bir derece (makam) yoktur. Allahü Teâlâdan, benim için vesileyi vermesini isteyiniz.” Peygamber Efendimiz; “Üzerime salavat okuduğunuz zaman, Allahü Teâlâdan benim için vesileyi isteyiniz.” buyurunca, orada bulunan Eshab-ı Kiram: “Ya Resulallah, vesile nedir?” diye sordular. O zaman buyurdu ki: “O, Cennet'te en yüksek derecedir. Oraya kimse kavuşamaz. Ancak bir kişi kavuşur. O bir kişinin de ben olmasını ümit ederim.” Yine bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz; “Kim bana salavatı şerife okuyup; “Ya Rabbî! Onu yakınında kıl derse, kıyamet gününde şefaatim ona helal olur.” buyurdu.
201- Telbisü İblis ev Nakdü'l-ilm ve'l-ulema: Bu eserde; şeytanın insanları aldatma yollarını ve bu yollarla bidat ve günaha düşmelerini, sünnetten ayrılmalarını anlatır. Bu eserin birçok el yazması, nüshalar hâlinde günümüze kadar gelmiştir. Ayrıca Kahire'de 1347 (m. 1928) senesinde basılmıştır. İbnü'l-Cevzî, eserinin mukaddimesinde, kitabını hangi gaye ile yazdığını anlatmaktadır. Bu eserini on üç bölüme ayıran İbnü'l-Cevzî, sırasıyla şu konuları bölümler hâlinde izah etmiştir: 1- Sünnet ve cemaate sarılma, 2- Bidatleri kınama, 3- Şeytanın fitnelerinden sakınma, 4- Aldatma ve gurur, 5- Şeytanın akidelerdeki aldatmaları, 6- Şeytanın âlimleri aldatması, 7- Şeytanın devlet adamlarını aldatması, 8- Şeytanın abidleri aldatması, 9- Şeytanın zahitleri aldatması, 10- Şeytanın sûfîleri aldatması, 11- Şeytanın dindarları aldatması, 12- Şeytanın avamı aldatması, 13- Şeytanın bütün insanları aldatması.
İbnü'l-Cevzî'nin evliyaların hayatlarını ve sözlerini anlatan Sıfatü's-safve adlı eserinin yazma nüshasının sekizinci cüzünün ünvan sayfası. (sağda) ve aynı cüzün ilk iki sayfası (solda). Eser Köprülü Kütüphanesi No: 1099'da kayıtlıdır.
İbnü'l-Cevzî'nin yazdığı Fedailü'l-Kuds adlı eserin kapak sayfası (sağda) ve Barudi ailesinin elindeki neşre esas alınan yazma nüshanın ilk sayfası (solda).
Bu eserin mukaddimesi ve bazı bölümleri
“Akıl sahiplerinin ellerine adalet terazisini veren, Peygamberlerini, mükâfat ile müjdeleyici, azap ile korkutucu olarak gönderen ve kendilerine doğru ile eğriyi açık olarak gösteren, kitapları indiren ve kâmil din olarak İslamiyeti seçen Allahü Teâlâya hamdederim. O, sebepleri yaratandır. İhlas ile O'nun bir olduğuna şehadet ederim. Muhammed Aleyhisselam O'nun kulu ve peygamberidir. Allahü Teâlâ O'nun hidayet nuru ile, küfür ve şirk karanlıklarını ortadan kaldırdı. Muhammed Aleyhisselam'a, O'nun Âline ve Eshab-ı Kiram'a, Tabiîn hazeratına, kıyamete kadar sayısız salat, selam ve hayır dualar olsun.”
İbnü'l-Cevzî'nin Zemmü'lheva ve'ş-şehevat adlı eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Kitap Köprülü Kütüphanesi No: 722'da kayıtlıdır.
Bilmelidir ki; Allahü Teâlânın insana verdiği nimetlerin en büyüğü akıldır. Akıl, O'nu tanımaya yarayan bir vasıtadır, öyle bir vasıtadır ki; Peygamberleri tanıma ve kabul etmeye yarar. Allahü Teâlânın gönderdiği din olan İslamiyet, ışık gibidir. Akıl göz misalidir. Eğer göz açık ve sağlam olursa, güneşin varlığını görür. Akıl Peygamberlerin sözlerini duyup mucizelerini görünce, onları kabul eder ve bilemeyeceği, anlayamayacağı şeylerde de artık onlara uyar.
Allahü Teâlâ, insanoğlunun atası olan Âdem Aleyhisselam'a peygamberlik verdi ve akıl nimetiyle insanları nimetlendirdi. Âdem Aleyhisselam, vahiy ile Allahü Teâlânın emir ve yasaklarını öğrenip, evladına öğretti. Hak yol üzere oldular. Ne zaman ki; Kabil, nefsine uyup kardeşini öldürdü. Nefis ve arzuları insanları parçaladı ve dalalet, sapıklık çöllerine saptırdı, öyle oldu ki, doğru itikat ve ahlâkı bırakıp, fırkalara ayrıldılar. Peygamberlere ve akıl sahiplerine karşı geldiler. Kendi arzu ve isteklerini bayrak yapıp, putlara taptılar ve kendilerinden öncekilerin adetlerini her şeyin üstünde tuttular. İblis (şeytan) kendi arzusunu onlar üzerinde gerçekleştirince, onlar da ona uydular. Ancak, Mümin olabilenler bundan kurtulabildi.
Sünnet ve cemaate sarılma
Hazreti Ömer Cabiye denilen yerde insanlara bir hutbe okudu ve Resulullah Efendimizin şu hadis-i şerifini bildirdi: Hazreti Resulullah buyurdu ki: “Kim Cennet'in ortasında olmak isterse, cemaatte bulunsun. Muhakkak şeytan, yalnız kalan kimseyle beraberdir. İki kişi olunca, o yaklaşamaz.” Arfece'nin bildirdiği hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz; “Allahü Teâlânın rahmeti cemaat üzeredir. Şeytan, cemaate katılmayıp, muhalefet eden kimse ile beraberdir.” buyurdu.
Muaz bin Cebel'in rivayet ettiği hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz; “Sürüden uzak kalan koyunu kapan kurt gibi, şeytan da insanın kurdudur. Parça parça olmaktan sakının. Cemaat hâlinde olun. Mescitlere koşun.” buyurdu. Ebu Zer'in bildirdiği hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz; “İki kişi, bir kişiden hayırlıdır. Üç kişi, iki kişiden, dört kişi de, üç kişiden daha hayırlıdır. Cemaate koşunuz. Muhakkak ki Allahü Teâlâ, ümmetimi hayır üzere toplar.” buyurdu.
İbn-i Ömer'in bildirdiği hadis-i şerifte ise, Resul-i Ekrem; “Benî İsrail, yetmiş bir fırkaya ayrılmıştı. Bunlardan yetmişi Cehennem'e gidip, ancak bir fırkası kurtulmuştur. Nasara da, yetmiş iki fırkaya ayrılmıştı. Yetmiş biri Cehennem'e gitmiştir. Bir zaman sonra, benim ümmetim de yetmiş üç kısma ayrılır. Bunlardan yetmiş ikisi Cehennem'e gidip, yalnız bir fırkası kurtulur.” buyurdular. Orada bulunan Eshab-ı Kiram, bu fırkanın kimler olduğu sordukta; “Cehennem'den kurtulan fırka, benim ve Eshabımın gittiği yolda gidenlerdir.” buyurdu.
İbn-i Abbas; “Bidatten alıkoyan, Sünnete çağıran, Ehl-i Sünnet'ten bir kimseye bakmak ibadettir.” buyurdu.
Evzaî şöyle demektedir: “Sünneti seniyyeye uymakta sabırlı ol. Ehl-i Sünnet olanlarla birlikte ol. Onların dediğini söyle, onların el çektiği, vazgeçtiği şeylerden vazgeç. Selef-i salihîn'in yolunda bulun. Onlara genişlik olan şey, senin için de genişlik olur.”
Rüyamda bana; “Ey Abdurrahman Cevzî, sen iyiliği emreder, kötülükten nehyedersin!” dendi. Ben de; “Rabbimin bana ihsanıdır. Rabbimden İslam üzere ölmeyi istiyorum.” dedim. O zaman bana; “Sünneti seniyye üzerine ölmeyi istiyorum, de!” buyuruldu.
Süfyan-ı Sevrî: “Söz, ancak amel ile birlikte olursa makbul olur. Söz ve amel, ancak doğru niyetle; niyet, amel ve söz de, ancak sünnet-i seniyyeye uymakla doğru olur.” buyurdu.
Abdurrahman Cevzî oğluna; “Ey oğlum Yusuf, ta doğudaki bir kimsenin sünneti seniyyeye uyduğunu duyarsan, ona selam gönder. Batıdaki bir kimsenin de sünnet-i seniyye üzere olduğunu haber alırsan, ona da selam gönder. Zira Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat'ten az kimse kaldı. İnsanın saadeti; bir Ehl-i Sünnet âlimini tanıması ve ona uymasına bağlıdır. Eyyub-i Sahtiyanî: “Ehl-i Sünnet'ten bir kimsenin ölüm haberini söylemen, bir uzvumu kaybetmek gibidir.” buyuruyor.”
Yusuf bin Esbat şöyle demektedir: “Etrafım Ehl-i Sünnet düşmanlarıyla doluydu. Allahü Teâlâ bana, evliyasından olan Süfyan hazretlerini tanımayı ve onu sevmeyi nasip ederek, o bataktan kurtardı.”
Mu'temir bin Süleyman şöyle anlatır: Üzgün bir hâlde babamın yanına geldiğimde, bana üzüntümün sebebini sordu. Ben de arkadaşımın vefat ettiğini söyledim. Babam o zaman; “O sünneti seniyyeye bağlıydı. Öyle vefat etti.” dedi. Ben de onu tasdik ettim. Bunun üzerine; “Ona üzülmende haklısın.” dedi.
Süfyan-ı Sevrî; “Sünnet-i seniyyeye uyanlar için hayır isteyiniz. Muhakkak ki onlar gariptirler.” buyurdu.
Yunus bin Abdüla'lâ şöyle der: “İmam-ı Şafiî hazretlerinin şöyle dediğini işittim: Hadis-i şerif âlimlerinden birini görsem, sanki Peygamber Efendimizin Eshabından birini görmüş gibi olurum.”
İbnü'l-Cevzî'nin Keşfü'n-nikab ani'l-esmai ve'l-elkab adlı eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk sayfası (solda). Eser, Leiden Kütüphanesi no: 3114'de kayıtlıdır.
Cüneyd bin Muhammed buyurdu ki: “İnsanlardan ancak, Resulullah Efendimizin ve O'nun yolunda giden Ehl-i Sünnet itikadındaki kullar Allahü Teâlâya kavuşturan yolu bulur. Başkaları bulamaz.”
Bidat ve bidat sahiplerinin kötülüğü
Bidat demek; dinde bulunmayan bir inanışı, bir işi, bir özü, bir sözü veya ahlâkı, sonradan ortaya çıkarmak veya dinde sonradan ortaya çıkmış böyle bir bozukluğu yaymak ve bundan sevap beklemek demektir. Bidat sahibi demek ise; bir bidati meydana çıkaran veya çıkmış bir bidati yapan demektir. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte; “Bildirdiğim bu dinde bulunmayan bir şey, sevap umarak meydana çıkarılırsa, bu şey reddolunur.” buyuruyor.
İbn-i Abdürrezzak şöyle anlatır: “Tâvus bin Keysan, oğlu ile bir yerde oturuyorken, oraya bidat ehlinden biri gelip bazı şeyler söyledi. Tâvus hazretleri parmaklarını kulaklarına götürdü ve oğluna da; “Oğlum, bunun sözlerini işitmemen için kulaklarını tıka, çünkü bu kalb zayıftır, işitilenler ona zarar verir itikadını bozar.” buyurdu. O kişi de kalkıp gitti.”
Selam bin Ebu Mutî'de şöyle anlatır: “Bidat ehlinden biri gelip Eyyub-i Sahtiyanî hazretlerine; “Size bir kelime söylemek istiyorum.” deyince, o da; “Hayır! Yarım kelime olsa da senden dinlemek istemiyorum.” buyurdu.”
Süfyan-ı Sevrî buyurdu ki: “Şeytana, bidat işlenmesi, günahtan daha sevgili gelir. Günahtan dönülür. Bidat işlemekten dönmek çok zordur. Bidat sahibi ile konuşup ondan bir şey işiten kimseye, onun sözlerinden Allahü Teâlâ bir fayda vermez. Onunla musafaha eden, İslamiyete olan bağını kesmiş olur.”
Müemmil bin İsmail şöyle anlatır: “Abdülaziz bin Ebu Davud'un cenazesinde bulundum. Tabutu, Safa kapısına kondu ve cenaze namazını kılmak için insanlar saf tuttular. O zaman Süfyan-ı Sevrî hazretleri geldi. Herkes onun geldiğini görünce, Süfyan hazretleri de geldi dediler. Fakat Süfyan-ı Sevrî hazretleri safları yarıp ilerledi ve cenazenin önünden geçip gitti. Namazını kılmadı. Çünkü meyyitin bidat ehli olduğu söyleniyordu.”
Sa'idü'l-Kerirî de şöyle anlatır: Süleyman Teymî hastalandı ve o hâlde iken çok ağladı. Kendisine ağlamasının ölümden korkmak sebebiyle mi olduğunu sorduklarında; “Ağlamam, ölüm korkusuyla değildir. Birgün ehl-i bidat birisine selam verdim. Bunun için ahirette Rabbime nasıl hesap vereceğimi düşünüp, ağlıyorum dedi.”
Fudayl bin Iyad buyurdu ki: “Bidat sahibi ile oturan, onunla görüşen kimseden sakınınız.” Bidat sahibini seven kimsenin ibadetlerini, Allahü Teâlâ yok eder ve kalbinden iman nurunu çıkarır. Yolda bidat sahibi ile karşılaştığın zaman, yolunu değiştir. Bidat sahibinin ibadeti, Allahü Teâlâ katında kabul olmaz. Kim ona yardım ederse, İslam dinini yıkmaya çalışmış olur. Ehl-i bidate kız verilmez. Bidat sahibi ile düşüp kalkan kimse hikmetli konuşamaz. Bidat sahibini sevmeyen, ona buğz eden kimsenin günahlarını, Allahü Teâlânın mağfiret etmesi umulur.
Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte; “Bidat sahibini güleryüzle karşılayan veya ona iyilik eden, Allahü Teâlânın Muhammed Aleyhisselam'a göndermiş olduğu İslamiyeti beğenmemiş olur.” buyurdu.
Nadrü'l-Harisî buyurdu ki: “Bidat sahibine kulak veren, onu dinleyen kimseden, doğruluk gider ve nefsine tâbi olur.”
Leys bin Sa'd; “Bidat sahibi birinin su üzerinde yürüdüğünü görsem, yine ona itibar etmem.” buyurdu.
İmam-ı Şafiî ise; “Bidat sahibi birini havada uçarken görsem, yine ona itibar etmem.” buyurdu.
Bişr-i Hafî şöyle anlattı: “Birgün çarşıda iken, Müreysi adındaki bidat sahibi birinin öldüğü haberini aldım. Orada secde edecek bir yer bularak, onun ölümü sebebiyle secdeeye vardım ve Allahü Teâlâya hamd ettim.”
Ehl-i Sünnet ve Ehl-i bidat
Ehl-i Sünnet; Peygamber Efendimizin ve O'nun Eshab-ı Kiram'ına uyan, onların gösterdikleri yolda gidenlerdir. Ehl-i bidat ise; dinde önceden olmayan bir şeyi ortaya çıkarıp, ibadet olarak yapanlardır. Kendilerinin bir dayanağı da (delili de) yoktur. Ehl-i Sünnet'in ise, mezhebi belli ve sözleri, delilleri açıktır. Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Yeryüzünde ümmetimden hak üzere olan bir topluluk kıyamete kadar bulunup, onlara kimse zarar veremez.”
Şeytanın hileleri ve bunlardan korunmak
İnsan, yaratılmasıyla birlikte, kendisine faydalı olan şeyleri elde etmesi için arzu ve şehvet ve kendisine zarar veren şeylerden korunması için de gazap verildi. Zarar ve faydayı ayırıp, adalet gösteren akıl nimeti de ihsan edildi. Böyle olmakla birlikte, şeytan denilen, bir varlık da yaratıldı. O, insanı durmadan israfa, doğru yoldan ayrılmaya teşvik eder. Akıllı olanın, bu düşmandan sakınması lazımdır. Onun düşmanlığı, Âdem Aleyhisselam zamanından beri devam etmektedir. Şeytan her şeyini, Âdemoğlunun dinini, imanını, ahlâkını çalmak için ortaya koymuştur.
Allahü Teâlâ ondan sakınmayı, Kur'an-ı Kerim'de mealen şu ayet-i kerimelerde bildirdi: “Ey insanlar, yeryüzündeki şeylerden, helal ve temiz olmak şartıyla yiyin, şeytanın izini takip etmeyin. Çünkü O, hakikaten size apaçık bir düşmandır.” (Bakara suresi: 168) “Şeytan sizi, fakir olacaksınız diye korkutur. Size cimrilik ve sadaka vermemeyi emreder. Allah ise (sadaka ve zekat vermekle) size mağfiret vaat ediyor. Allah'ın kudreti geniştir, her şeyi kemaliyle bilendir.” (Bakara suresi: 268) “Muhakkak şeytan, şarapta ve kumarda aranıza kin ve düşmanlık düşürmek; sizi Allah'ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık siz, bunlardan sakınmaz mısınız?” (Maide suresi: 91)
“Ey insanlar! Muhakkak Allah'ın va'dı (öldükten sonra dirilmek, hesaba çekilmek) vuku bulacaktır. O hâlde, sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. Şeytan da sakın sizi Allah'ın dininden aldatıp kaydırmasın. Hakikaten şeytan (öteden beri) size düşmandır. Siz de onu düşman edinin. Çünkü o, etrafına toplanan avanesini, ancak Cehennemlik olsunlar diye çağırır.” (Fatır suresi: 5-6) “Şeytana itaat etmeyin, o size açık bir düşmandır diye size nasihat vermedim mi? Ey Âdemoğulları!...” (Yasin suresi: 60)
Şeytanın ilk itirazı, Âdem Aleyhisselam'a secde etmemek oldu. Allahü Teâlânın secde ediniz emrine karşı geldi. Kur'an-ı Kerim'de Sad suresi 76. ayetinde mealen buyurulduğu üzere; “İblis şöyle dedi: Ben ondan daha hayırlıyım. Beni bir ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” Kendi üstünlüğünü ileri sürdü. İsra suresi 62. ayetinde mealen; “İblis; baksana şu üzerime mükerrem kıldığın kimseye! Eğer kıyamet gününe kadar beni geciktirirsen, yemin ederim ki, Âdem'in zürriyetini (neslini) azı müstesna olmak üzere, muhakkak kandırıp kendime bağlarım, demişti.” buyurulduğu gibi, şeytan kibrini ortaya koydu. Sad suresi 77. ve 78. ayetinde mealen; “(Allah) buyurdu ki: Hemen çık oradan (Cennet'ten). Çünkü sen, (benim rahmetimden) kovulmuşsun ve muhakkak surette hesap gününe kadar lanetim senin üzerinedir.” buyurulduğu üzere lanetlenmeye ve Cehennem'e müstehak oldu.
Şeytan insanı kötü bir işe teşvik ettiği zaman, ondan şiddetle kaçınmalıdır ve o iş kötüdür demelidir. Allahü Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de Euzü okumayı emretti. Nahl suresi 98. ayetinde mealen, Peygamberine; “Kur'an-ı Kerim okuyacağın zaman Euzü... söyle.” buyurmuştur. Yani Allah'ın rahmetinden uzak olan ve gazabına uğrayarak dünyada ve ahirette helak olan şeytandan, Allahü Teâlâya sığınırım, korunurum, yardım beklerim. O'na haykırır, feryat ederim. Gecenin sonunda da (seher vaktinde) Felak suresini okumayı emretti.
Hazreti Aişe validemizin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz; “Şeytan sizden birinize gelir ve der ki: “Seni kim yarattı?” O da; “Allahü Teâlâ.” der. Şeytan tekrar; “Peki Allah'ı kim yarattı?” der.”
Böyle deyince ona;
“Amentü billahi ve Resulihi.” deyin. Yani
“Ben Allahü Teâlâya ve O'nun Peygamberine inandım.” demektir.” buyurdu.
Âlim bir zat talebesine; “Şeytan seni kötülüğe düşürmek istediği zaman ne yaparsın?” diye sordu. O da; “Onunla mücadele eder, ona karşı dururum.” dedi. Hocası tekrar; “Şeytan tekrar dönüp gelir, seni günaha sokmak isterse ne yaparsın?” diye sorunca talebe; “Ona karşı durur dediğini yapmamaya çalışırım.” dedi. Hocası bir kaç defa aynı soruyu tekrarlayınca, talebe hep mücadele ederim, dedi. Bunun üzerine hocası “Senin bu işin çok uzun sürer. Sen bir koyun sürüsünün yanından geçerken, o sürünün köpeği sana havlasa veya oradan geçmene mâni olsa, bu durumda ne yaparsın?” diye sorunca talebe; “Onu taşlar ve kendi gayretimle defetmeye çalışırım.” dedi. O zaman o zat buyurdu ki: “Bu işin uzun sürer. Lakin sen o sürünün sahibine seslenip yardım istesen, o köpeğin zararından kolayca kurtulmuş olurdun.” (Yani, Allahü Teâlâdan şeytana karşı yardım ister, O'na iltica edersen, onun aldatmasından korunursun.)
Şeytan insana durmadan vesvese verir. Namaza başlarken niyet etmede vesvese eden çoktur. Ağzıyla tekrar tekrar niyet söyler. Bu olmaz. Namaza kalkan farzı eda için kalkmıştır. Niyetin yeri kalbdir. Sözle söylemek niyet olmaz. Vesveseli kişi, sözü doğru söyleyeyim diye niyet etmeye çalışır. Böylece niyet olmaz. Niyeti kalb ile yapmalıdır.
Şeytanın zenginleri aldatma yolları
İlki; malı kazanma yönündendir. Malı kazanırken, haramdan mı, helalden mi, ehemmiyet vermezler. Alış veriş bilgisinden habersiz olarak kazanırlar. Ebu Hüreyre'nin bildirdiği hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Öyle bir zaman gelir ki, kişi kazandığı malın helalden mi, haramdan mı olduğunu bilmez.”
İkincisi; o malda cimrilik etme yönündendir. Bu sebeple zekatını vermezler veya bir kısmını verirler. Kötü malı, iyi gösterip satarlar. Şeytan kendilerini böyle yapmaları için aldatır. İbn-i Abbas buyurdu ki: “İlk basılan parayı şeytan aldı. Onu öptü ve gözlerine, göbeğine sürdü. Sonra da; “Ben seninle insanları azdırır, seninle küfre sokarım. İnsanoğlunun paraya sevgisi ile bana ibadet edişini çok severim.” dedi.”
İbn-i Şakik ve İbn-i Abdullah da buyurdular ki: “Şeytan, bütün arzu ve istekleriyle gelerek insanı aldatmaya çalışır. Yorulduğu zaman onun malının üzerine oturur ve onun malıyla hayır yapmasına mâni olur.”
Üçüncüsü; çok zenginlik yüzünden olup, zengin şeytana uyarak kendini fakirlerden hayırlı görür. Bu ise cahilliktir. Fazilet mal zenginliği ile değildir.
Dördüncüsü; malı dağıtma ve hayır yapma yönündendir. Şeytan, insanı kandırarak malını israf etmesi, hayır olmayan işlerde harcamasını sağlar. Bazen de sadaka vermesini hayır yapmasını isteyerek, onun böbürlenmesini ve büyüklenmesini sağlar. Bunun sonucu, insan kibir sahibi olur. Kibir, Allahü Teâlânın kötülediği bir özelliktir.
Şeytanın Müslümanları aldatması
Şeytan, insanı kandırmak için çok çalışır. Müslümanlardan bazıları, namazlarını adet olarak kılarlar. Senelerce, insanlardan nasıl gördü ise öyle ibadet eder. Fatiha'yı doğru dürüst okuyamaz. Namazın doğru olması için gereken farz ve vacipleri bilmez ve öğrenmez.
Öyle Müslümanlar da vardır ki, cemaatle namaz kılarken imamdan önce secdeye gider, imamdan önce rük'ü'ya ve secdeye gitmenin emre muhalefet olduğunu bilmez. Namazına zarar geleceğini düşünmez. Abdest alırken uzuvlarını tam yıkamazlar. Abdest ve gusülde, parmağında yüzük olanlar onu oynatıp altını ıslatmazlar. Yüzüğün altına su ulaşmazsa, o abdest ve gusül olmaz. Müslümanlardan bazıları alış veriş ilmini bilmezler. Bu sebeple akitleri fasit ve batıl olur. Gıybet eden çok kimse vardır. Şeytan böyle olan kimseleri, doğruyu öğrenmemeleri için devamlı aldatmaktadır.
Şeytanın herkesi aldatması
Birçok Yahudi ve Hıristiyanın kalbine, zaman zaman İslamiyete meyil (sevgi) gelir ve o esnada şeytan onu engeller ve; “Acele etme, düşünme taşınma zamanın var.” diyerek mâni olur. Nihayet o kişiler, iman etmeden ölür giderler. Şeytan günahkâr kimselere de aynı hileyi yapar. Onlar bu gün tövbe ederim, yarın tövbe ederim, derken günler gelip geçer. Böylelikle azaba sürüklenirler. Bunun yanında, insanları, işlerinde tembelliğe sürükleyerek işlerini sonraya bırakmalarını sağlar. Onların dünya ve ahiret sıkıntılarına düşmesine sebep olur.
Şeytanın zahitleri aldatması
Bazı kimseler, Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde dünyanın kötülendiğini işitir ve kurtuluşun, onu terk etmekle olduğunu düşünür. Kötülenmiş olan dünya nedir? anlamaz. Şeytan onu; “Sen ahirette, ancak dünyayı terkle kurtulursun.” diye aldatır. O kimse de, dağların yolunu tutar. Cemiyetten, cemaatten, ilimden uzaklaşır ve vahşî hayvan gibi olur. Ona, bunun hakiki züht olduğu tahayyül ettirilir. Fakat asla böyle değildir. O, falandan, onun, kafasına estiği yere gittiğini işitmiş, filandan, onun bir dağda ibadet ettiğini duymuştur.
Ekseriya onun bir ailesi olmuş, fakat kendilerinden uzaklaşması neticesinde yok olmuştur. Yahut bir annesi olmuş, ayrılışına ağlamıştır. O, umumiyetle namazın esaslarını, lazım geldiği gibi tanımamıştır. Onun, içinden çıkamayacağı davranışları çok olmuştur. Şeytan bu kimseyi, ancak ilminin azlığı dolayısıyla aldatabilir. O, hakikatleri anlayan bir İslam âliminin sohbetinde bulunsa, o âlim ona dünyanın lezzetlerinin kötülenmediğini öğretir.
Allahü Teâlânın ihsan ettiği, insanlığın bekası için zarurî olan, ona ilim tahsili ve ibadet hususunda yardımda bir sebep olan yiyecek, içecek, giyecek ve içinde namaz kılacağı bir ev nasıl kötülenir. Kötülenen; ihsan edilen bu şeylerin, yerinden başka yerde kullanılması veya onun ihtiyaç miktarı değil de israf üzere teminidir. Issız dağlara çıkmak yasaktır. Peygamber Efendimiz, kişinin tek başına gecelemesini bile yasak etti. Onun topluluk ve cemiyeti terk etmesi, kazanç olmayan bir hüsrandır. İlim ve âlimlerden uzaklaşma, cehaletin çokluğunu gösterir. Böyle yaparak ana-babadan uzaklaşma, itaatsizliktir. Bu ise, büyük suçlardandır. Ama bütün bunlara rağmen bir dağa çıktıkları duyulanların durumları, şu ihtimalleri taşır: Onların çoluk çocuğu, ana-babası yoktur. Topluca ibadet etmek için bir yere gitmişlerdir. Âlimlerden biri şöyle dedi: “İbadet etmek için bir dağa çıktık. Süfyan-ı Sevrî hazretleri yanımıza gelerek bizi geri döndürdü.”
Şeytanın zahitleri aldatması, onları zühtle meşguliyet yüzünden ilimden alıkoyması ile ilgili olarak, Allahü Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Onlar, daha aşağı olanı, daha iyi olanla değiştirdiler.” buyuruyor. (Bakara suresi: 61)
Bunun açıklaması: Zahidin faydası, kapısının eşiğini aşamaz. Âlimin faydası ise, başkalarına ulaşır. Onun nice ibadet edenlerden doğruya sevk ettiği kimseler vardır. Onlara; “Züht, mubah şeyleri terktir.” fikrini aşılaması da şeytanın aldatması arasındadır. Bu düşünce yüzünden, onlar arasında arpa ekmeğinden fazla yemeyen vardır. Onlar arasında meyveyi tutmayanlar vardır. Yine onlar arasında, bedeni kuruyuncaya kadar yemeyi azaltanlar, nefsine yün giymekle azap edenler, ona serin suyu menedenler vardır.
Bu, Peygamber Efendimizin, Eshab-ı Kiram'ın ve onları takip edenlerin yolu değildir. Allahü Teâlânın Resulü, et yer ve onu severdi. Tavuk yer ve helvayı severdi. Serin su ona lezzet verirdi. Dinlenmiş suyu tercih ederdi. Bir kişi; “Ben hurma yemeyeceğim, zira onun şükrünü yapamıyorum.” deyince Hasan-ı Basrî hazretleri; “Bu ahmak adam, acaba içtiği suyun şükrünü yapabiliyor mu?” buyurdu. Süfyan-ı Sevrî sefere çıktığı zaman, yolluğu arasında kızartılmış et ve tatlı taşırdı. İnsan bilmeli ki; nefsi kendisinin bineğidir. Ona, maksadına ulaşabilmesi için yumuşaklıkla muamele etmesi gereklidir. Ona yetecek kadar iyi gelen şeyleri alsın, aşırı tokluğu, şehevî arzuları, taşkınlığı ve ona çok sıkıntı veren şeyleri terk etsin. Zira bunlar, bedene ve dine zarar verir.
Göçebe yaşayan topluluklar, eğer yün giyerler ve süt içmekle yetinirlerse, onları kınamayınız. Zira bedenlerinin bineği olan nefisleri bunu taşır. Şehir halkı da yün giyer ve salça yerlerse, aynen şekilde onları da kınamayın ve bunlar hakkında; “Nefislerinin isteklerini yerine getiren.” demeyiniz. Çünkü bu topluluğun tabiî âdetidir. Beden, nimetler içinde büyümüş ise, biz sahibini, ona eza verecek şeyi yüklemesinden menederiz. Zahidane yaşar ve şehvetlerini terk etmeyi tercih ederse, onun için ne iyidir. Fakat bunu yapmazsa, nefsi taşkınlık yapar. Bu da uyku ve tembelliği arttırır. Bir kimse, terkinin zarar vereceği ve vermeyeceği şeyi bilmeye muhtaçtır ki, nefsine eza etmeden uygun miktarda alsın. Bir topluluk, kuru ekmeğin beden ihtiyacı için kâfi geldiğini zannetti. Fakat bu kâfi gelse bile bununla yetinme, bedenin azalarının ekşi, tatlı, serin ve diğer şeylere ihtiyacı olacağı cihetinden eza verir. Bünyeye, mülayime teveccüh eden bir temayül hassası konulmuştur. O, bazen tatlıya, bazen ekşiye meyleder. Bunun birçok sebebi vardır.
Zahit görünenlerin, zühdün sadece yiyecek ve giyeceğin azı ile kanaat etme olduğunu düşünmesi, şeytanın aldatması arasındadır. Onlar, kalbleri baş olma ve mevki peşinde oldukları hâlde, bundan memnundurlar. Fakirlere değil de, zenginlere ikramda bulunurlar. İnsanların önünde, sanki Allahü Teâlânın azametini müşahededen çıkmışlar gibi birbirlerine huşu ederler. Bazen onlardan biri, kendisine züht sahibi desinler diye verilen hediyeyi reddeder. Halbuki onlar, halkın kendilerine gidip gelmeleri ve ellerini öpmelerinden doğan imkanlar içinde, dünya dostluklarının en geniş kapısı içindedirler. Zira dünyadaki gayeleri baş olmaktır.
Şeytanın kadınları aldatması
İblis'in kadınları aldatması çoktur. Bunlardan birisi, öğle vakti hayızdan temizlenen kadının, ikindiden sonra gusül abdesti alıp, sadece ikindiyi kılmasıdır. Halbuki ona öğle namazı da farz olmuş, fakat o bunu bilmemektedir. Kadınlar hamama girdiklerinde üzerlerine bir şey örtmezler ve derler ki: “Bizi gören veya gözetleyen kimse yoktur. Burada bulunanlar, benim kız kardeşim, annem, cariyemdir. Onlar da benim gibi kadındırlar, öyleyse biz kimden dolayı örtüneceğiz?” “Halbuki başkasının yanında avret mahallini açmak haramdır. Kadının avret yerlerine, annesi veya kızı bile olsa bakması haramdır. Ancak kız çocuğu yedi yaşına gelmemiş ise, bu durumdan müstesnadır. Yedi yaşından sonra kız çocuğunun, bu yerlerini kadınlara karşı örtmesi lazımdır.”
Kadın, ayakta kılmaya muktedir olduğu hâlde namazını oturarak kılarsa, namazı batıl olur. Fakat kadınların birçoğu buna dikkat etmez. Çocuğun pisliği üzerine bulaşınca, çoğu zaman temizlemez. Bir yere gideceği zaman üstünü başını temizler. Namaza gelince gevşek davranır. Namazın vaciplerinden bir şey bilmez veya sormaz. Namaz kılarken örtünmeye dikkat etmeyip açılır. Namazı batıl olur. Fakat buna aldırış etmez.
Kadının kocasına karşı kötü konuşması uygun değildir. Başkalarının yanında, bu çocuklarımın babası diye konuşması, kocasının izni olmadan evinden ayrılması caiz değildir. Ben günah için çıkmadım demesi değil, izinsiz çıkması günahtır. Onun izinsiz çıkması fitneye sebep olur. Aralarında, kabirlere devamlı gidip, matem tutan kadınlar da vardır. Bazı kadınlar da kocaları çağırdığı zaman itaat etmez ve bunu günah değil zanneder. Halbuki bundan nehyedilmişlerdir. Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resul-i Ekrem; “Bir kadın, kocası çağırdığında gelmez ve bu hâlde gecelerse, sabaha kadar melekler ona lanet ederler.” buyurdu.
Kadın kocasının malından başkalarına verir. Halbuki kocasının izni olmadan ve onun razı olacağını bilmeden, başkasına bir şey vermesi caiz değildir. Fakat kadınlar, çakıl taşları ile yıldız falına bakanlara veya muhabbet muskası yazanlara para verirler. Bunların hepsi haramdır.
Şeytanın erkekleri aldatması
Erkekler ise, kendilerine haram olan giyeceği giyerler ve altını ziynet olarak kullanırlar. Bazıları da bunları sadece Cuma ve bayram günleri takınır ve giyerler. Erkekler, bir haramı gördükleri hâlde bunu düzeltmekte gevşek davranırlar. Hatta bir kimse, kardeşini veya bir yakınını içki içerken ve ipek elbise giyerken görse, bunu düzelteceği yerde, kendisi de onlara ortak olmaktadır. Yine bazıları, evinin önüne barikat yaparak insanların geçmesine mâni olmakta, toplanan yağmur suyunu da dağıtmayarak günaha girmektedir. Zira Müslümanlara eziyet haramdır. Bazıları da, hamama peştemalsız girmektedir ve başkalarının avret yerlerine bakmaktadırlar.
Erkeklerin birçoğu, zevcelerinin haklarını gözetmemektedir. Onları, mehirlerini kendisine hediye etmeye zorlamaktadır. Ayrıca erkekler, para ile hâkimin lehlerine karar vereceğini zannederler. Bazıları da yanında çalışan kimselerin hakkını tam olarak vermezler.
Bu konularda fazla yazsak, ciltleri doldurur. Az yazarak çok şeye delalet ettik. Allahü Teâlâ, hepimizi şeytana uymaktan muhafaza buyursun. Âmin.