İBNÜ'L-HAC ABDERÎ

Muhammed bin Muhammed bin Muhammed bin el-Hac Hadis ve Malikî mezhebi fıkıh âlimi
A- A+

Hadis ve Malikî mezhebi fıkıh âlimi. İsmi Muhammed bin Muhammed bin Muhammed bin el-Hac olup künyesi Ebu Abdullah’tır. Nisbeti el-Abderî el-Fasî’dir. 640 (m. 1243)’ten sonra Fas’ta doğdu. 737 (m. 1336)’da seksen yaşından büyük olduğu hâlde Kahire’de vefat etti. Karafe’ye defnedildi.

İbnü’l-Hac, memleketinde ilim tahsil ettikten sonra Mısır’a gitti. Buradaki âlimlerden de ilim öğrendi. Daha sonra hac farizasını yerine getirmek için Mekke’ye gitti. İmam-ı Malik hazretlerinin Muvatta kitabını Hafız Takıyyüddin Ubeyd bin Si’ridî’den dinledi. Büyük âlim Ebu Muhammed bin Ebu Hamza’nın derslerine uzun zaman devam etti. Bu zatın sohbetlerinin bereketiyle büyük bir âlim olan İbnü’l-Hac’ın, ömrünün sonlarına doğru gözleri rahatsızlandı ve görmez oldu. Buna rağmen talebelere ders okutmakla meşgul oldu.

İbnü’l-Hac’ın kaynaklarda geçen tek eseri Medhalü’ş-Şer’i’ş-şerif’tir. Bu eser üç cilttir. İbnü’l-Hac bu eserinde, insanların yaptığı uygunsuz işleri, bidatlerı anlatmaktadır. Ayrıca insanların terk ettikleri veya bilmedikleri, tembellik ve ihmalkârlık ile yapamadıkları bazı dinî hususları yazmaktadır. İstanbul’daki Süleymaniye Kütüphanesi Hekimoğlu Kısmı 542 numarada kayıtlı yazması olan ve 1981’de Kahire’de basılan bu eserden bazı bölümler:

İşlerde niyetin doğru olması: Allahü teala, Beyyine suresinin 5. ayet-i kerimesinde mealen; “Halbuki onlar, ancak Allah’a, O’nun dininde ihlas sahipleri olarak, diğer bütün dinlerden İslam’a yönelerek ibadet etsinler, namazı gereği üzere kılsınlar ve zekatı versinler diye emrolunmuşlardı. İşte bu emredildikleri şey dosdoğru hak dindir” buyuruyor. Âlimler de şöyle buyurdular. “İhlas, niyet ile olur. Âdemoğlunun bir zahirî bir de batınî azaları vardır. Zahirî olarak ibadet etmek ve Allahü tealanın emirlerine uymak gerekir. Batınî olarak ise Allahü tealadan başka ilah olmadığına, Muhammed Aleyhisselam’ın, Allahü tealanın Resulü olduğuna samimî olarak inanmak gerekmektedir. İbadetler için de asıl olan, ihlas ile yapmaktır. Bu ise kalb ile olmaktadır. Buna göre zahirî azalar, batına tâbidir. Batın doğru olursa zahir de ona bağlı olarak doğru olur. Batında bozukluk olursa bu bozukluk zahirde kendisini gösterir. Öyleyse Müminin, batınını düzeltmek hususunda çok gayret sarf etmesi gerekir. Resulullah Efendimiz bir hadis-i şerifte buyurdu ki: “İnsanın bedeninde bir et parçası vardır. Bu iyi olursa bütün uzuvları iyi olur. Bu kötü olursa bütün organlar bozuk olur. Bu kalbdir” Yine Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Ameller, niyetlere göredir”

Büyük âlim Ebu Abdullah Nazrî şöyle buyurur: “Görülmüyor mu ki; iki kişiden birisi Allahü tealaya, diğeri puta secde etmektedir. Bu ise niyetlerin birbirinden farklı olmasından ileri gelmektedir. Zira birisi Allahü tealaya secde ediyor. Bu ibadettir. Diğeri ise puta secde ediyor. Bu da küfürdür”

O hâlde Müminin, baştan niyetini iyi ve doğru yapması gerekir. Mümin şayet çok hayırlı amel yapmak istiyorsa niyetini iyi ve doğru yapması lazımdır. İnsanlar umumiyetle fiilleri bakımından birbirlerine benzerler, aynı şeyleri yaparlar. Fakat niyetlerine ve maksatlarına göre birbirlerinden ayrılırlar.

Salim bin Abdullah, Ömer bin Abdülaziz’e şöyle yazdı: “Ey Ömer! Allahü tealanın kuluna yardımı, kulun niyetine göredir. Eğer kulun niyeti tam ve doğru ise Allahü tealanın ona ihsanı tam olur. Eğer kulun niyeti noksan ise Allahü tealanın ihsanı da o derecede olur”

Yine salihlerden birisi, bir zata şöyle yazdı: “Amellerinde niyetini düzelt. İhlas üzere ol. Böyle yaparsan, az amelin sana kâfi gelir”

Ebu Hamid Gazalî Erbaîn adlı eserinde şöyle buyurdu: “İbadet, niyet ve amelden meydana gelir. Niyet ibadetin iki parçasından birisidir. Niyet, diğer parçasından daha üstündür. Zira azalarla yapılan amellerden maksat, hayra yönelip şerden uzaklaşması hususunda kalbe tesir etmektir. Bu sebeple ibadet ederken alnı yere koymaktan murad, sadece alnı yere koymak değil, bilakis kalbin hudu’udur (boyun eğmesidir). Kalbin hudu’unu temin etmekte ise azalar, mesela alnı yere koymak tesirli olur. Yine zekatı vermekten murad, elindeki malı yok etmek değil, bilakis cimrilik hastalığını gidermektir. Bütün amellerinin niyetini devamlı yap. Bir amel için gerekirse birkaç niyet yap”

Âlimlerden bir zat şöyle buyurdu: “Cennet’e, Cennet’i uman girer. Allahü teala, Cehennem’den korkup oraya girmemek için lazım gelen işleri yapmaya çalışanı Cehennem’den uzak kılar. Merhamet edene merhamet olunur”

Abdullah bin Dinar şöyle anlattı: Lokman Hakim oğluna şöyle dedi: “Ey oğul! Ateş gelirken ondan nasıl emin olunur. Dünyanın insandan ayrılması muhakkak iken, dünyaya nasıl meyledilir. Ölümden nasıl gaflette olunur, ölümün geleceğinden asla şüphe yoktur. Sen uyuduğun gibi öleceksin. Ey oğul! İnsanın üç şeyi vardır. Ruhunu Azrail Aleyhisselam alır. Hayır veya şer, ameli kendisine aittir. Bedenini ise kurtlar yer ve toprak çürütür”

Ebu Hanife buyurdu ki: “Ölüm zamanında Âdemoğlundan şeytanın çaldığı şey imandır. Şeytan şöyle der: “Âdemoğlundan şu üç şeyi elde ettiğim zaman, daha başka bir şey istemem. Bu üç şey şunlardır: Âdemoğlunun kendisini beğenmesi, yaptığı amelleri çok görmesi ve günahlarını unutması”

İbn-i Kasım, bir zatın şöyle anlattığını nakleder: “İsa Aleyhisselam’a arkadaşlarından birisi; “Sen su üzerinde nasıl batmadan yürüyorsun?” diye sordu. İsa Aleyhisselam; “Günah işlemezsen, sen de yürürsün” buyurdu. Bunun üzerine İsa Aleyhisselam’ın arkadaşı; “Hiç günah işlemedim” dedi. İsa Aleyhisselam da; “Öyleyse su üzerinde sen de yürürsün” dedi. Sonra arkadaşı su üzerinde yürümeye başladı ve bir süre yürüdükten sonra geri döndü. Yine birgün İsa Aleyhisselam’ın arkadaşı, su üzerinde yürürken batmaya başladı. O sırada İsa Aleyhisselam’dan yardım istedi. İsa Aleyhisselam onu sudan çıkardı ve ona; “Sen daha önce su üzerinde gidip gelmiştin de bir şey olmamıştı. Şimdi sana ne oldu? Hem sen hiç günah işlemediğini iddia etmiştin” dedi. O zaman İsa Aleyhisselam’ın arkadaşı; “Evet hiç günah işlemedim. Fakat kalbime, benim de senin gibi olduğum düşüncesi geldi de onun için bu duruma düştüm” dedi”

Riya: Bir talebenin başlangıçta dikkat edeceği en önemli şey, nefsini muhafaza etmesi, başına gelecek olan afetlerden sakınmasıdır. Çünkü zahirî ve batınî mâniler pek çoktur. İlk sakınılacak şeyler; riya, ucub, şöhret ve kibirdir. Bunlar öldürücü zehirdir. Zira bunlardan az bir şey amellerin gitmesine sebep olur. Bunlar insanda, karıncanın yürüyüşünden daha sessiz ve gizli, fakat ortaya çıkardığı ve görünen afeti çok büyüktür. Kişide riya, dünyaya olan meyil ve dünyayı ahirete tercih etmesinden ve nefis muhasebesini ihmal etmesinden meydana gelir. Kişide nefis muhasebesi azalınca riyadan kurtulamaz. Yaptıklarını Allah için değil de dünyalık elde etmek için yapar.

Allahü teala, nefis muhasebesini ihmal etmeyi ve amelleri zayi etmeyi yasaklamıştır. Nitekim, Muhammed suresinin 33. ayet-i kerimesinde mealen; “Ey iman edenler! Allah’a ve Peygamber’e itaat edin. (Küfür ve nifak gibi şeylerle) amellerinizi boşa çıkarmayın” buyuruluyor. İnsan, Allahü tealanın emri olan amelde ihlası terk edince riya ile ihlası birbirinden ayıramazAklına geldiği gibi yapar. Ameller, ancak ihlasla, samimî olarak yapılınca kıymet kazanır. Kişi amellerini samimiyetle yapıp yalanı terk edince; riya, ucub ve diğer şerre sebep olan şeyleri görme hususunda basiret sahibi olur. Âlimlerden birisi şöyle buyurdu: “Şeytan, Âdemoğluna günah işletmek için çalışır. Bunu yaptıramazsa, onu aldatıp derece derece kötülüğe yaklaştırmak için ona nasihat eder. Sonra bunda başarılı olamazsa, onu bidatlere düşürmek için çok gayret sarf eder. Buna da muvaffak olamazsa, ona bir helali haram, bir haramı da helal saydırmak için uğraşır. Bunda da muvaffak olamazsa, ona abdestinde yaklaşmak ister. Onu, abdestinde, namazında ve orucunda şüpheye düşürmeye çalışır”

Kula layık olan, amelini sırf Allahü tealanın rızası için yapmasıdır. Riya; yapılan bir iş için, insanlar tarafından methedilmeyi veya o iş sebebiyle insanlar arasında kendisi için bir mertebe ve bir itibar sahibi olmayı istemektir.

Amel bakımından insanlar üç kısımdır:

1-Hayırlı bir amel yaparken kendileri için birşey umarlar. Bunlar, yaptıkları iyilik ile bilinmeleri için yaparlar. Bunlar helak olanlardır.

2-Allahü tealadan korkarlar ve Allahü tealanın katında makbul olana itibar ederler. Amellerini ihlasla yapmaya çalışırlar. Amellerin bozuk olmasından sakınırlar. İnsanlardan meth ve övgü beklemezler. Onlardan makam ve mevki istemezler. Bir işi ne insanlar için yaparlar, ne de terk ettikleri bir şeyi insanların rızası için terk ederler.

3-Bunların ihlasları kuvvetli olup içleri ve dışları birbirine uyar. Yaptıklarını Allah için yaparlar. Dünyayı iyi tanımışlardır. Ona itibar etmezler”

Sohbet (Beraber olmak): Ebu Abdurrahman Sülemî, Adabü’s-sohbet adlı eserinde, sohbetin birkaç şekli bulunduğu, her birinin de ayrı ayrı adabı olduğunu anlatırken buyurur ki:

“Allahü tealaya karşı vazifelerimiz: Emirlerine uyup yasak ettiği şeylerden uzak olmak, O’nu hiç hatırımızdan çıkarmamak, Kur’an-ı Kerim’i çok okumak, O’nun kazasına rıza göstermek, O’ndan gelen bela ve musibetlere sabretmek, yarattıklarına şefkat ve merhamet göstermektir.

EVLİYA VE SALİHLERİ ZİYARET

İbnü’l-Hac buyurdu ki: İnsanın evliya ve salih kimseleri ziyaretten uzak kalmaması gerekir. Allahü teala, yağmur damlaları ile yeri diriltip canlandırdığı gibi, böyle zatlar hürmetine de ölü kalbleri diriltir. Katı gönüller onların vasıtası ile yumuşar, zor işler kolaylaşır. Zira onlar, Allahü tealanın kapısında, O’nun rızası üzerinde bulunan kimselerdir. Onlarla gelen geri çevrilmez. Onlarla beraber olan, onlarla tanışan ve onların sevgisini kazanan kimse asla zarara uğramaz. Çünkü onlar, Allahü tealanın kullarına açılmış olan rahmet kapıları gibidirler. Böyle salih ve evliya bulununca onların bereketinden istifade etmeyi ganimet bilmelidir. Onları görmek nimeti ile şereflenen kimselerde, anlayış ve zihin açıklığı hasıl olur. Bunu anlatan, anlatmaktan âciz kalır. İşte insan, böyle büyük bir bereket ve hayırdan kendini mahrum etmemelidir. Ancak burada önemli bir şart vardır ki o da her zaman sünnet-i seniyyeden kıl payı olsun ayrılmamaktır. Bidat ve dalalet ehlinden çok sakınmalıdır. Onların ziyaretine dahi gitmemelidir.

Resulullah Efendimize karşı vazifelerimiz şunlardır: O’nun sünneti seniyyesine uymak, bidatlerden sakınmak, O’nun Ehl-i Beyt’ine, mübarek zevcelerine, mübarek soyundan gelenlere ve O’nun eshabına tazim ve hürmette bulunmak ve O’na karşı muhalefetten çok sakınmaktır.

Evliyaya karşı vazifelerimiz şunlardır: Onlara hürmet etmeli, hizmetlerinde bulunmalı, sözlerini tasdik etmeli, onlara muhalefet etmemelidir. Zira hadis-i kutsîde buyuruldu ki: “Bir veli kuluma düşmanlık eden, benimle harp etmiş olur”

Arkadaşlarımıza karşı vazifelerimiz şunlardır: Onlara güleryüzlü olmalı, iyilikte bulunmalı, kusurlarını örtmelidir. Onların yaptığı az bir iyiliği çok, bizim onlara yaptığımız iyilikleri ise az görmelidir. Onlara kin beslemekten, hasetten, taşkınlık ve sıkıntı vermekten, kısaca onların hoşlanmayacağı her işten ve hareketten sakınmalıdır.

Aile ve çoluk çocuğumuza karşı vazifelerimiz şunlardır: Onları güzel terbiye etmeli, ahlâken iyi yetişmelerini temin etmeli, Kur’an-ı Kerim’i ve lazım olan din bilgilerini öğretmeli, onlara yumuşak davranmalıdır. Allahü teala, Tahrim suresinin 6. ayet-i kerimesinde mealen; “Ey iman edenler! Kendinizi ve aile efradınızı öyle bir ateşten koruyun ki onun tutuşturucusu insanlar ve taşlardır. (O ateşin) üzerinde öyle melekler vardır ki çok sert ve çok kuvvetlidirler. Allahü teala onlara ne emretti ise ona isyan etmezler ve emredildikleri şeyi yaparlar” buyuruyor.

Âlimlere karşı vazifelerimiz şunlardır: “Her zaman onlara hürmette bulunmalı, sözlerini kabul etmeli, mühim işlerde onlara müracaat etmelidir. Allahü teala onları, Nebîsinin vekilleri ve vârisleri kılmıştır. Resulullah Efendimiz de bu hususta; “Âlimler Peygamberlerin vârisleridir” buyuruyor.

Misafire karşı vazifelerimiz şunlardır: Misafire, tatlı sözlü ve güleryüzlü olmalı. Ona karşı sevinçli ve neşeli durmalı. Emrine hazır olduğunu ifade eden bir hâlde olmalı. Yemek yedirmelidir.

Kabir ziyareti: Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte; “Kabir ziyareti, ölümü hatırlatır” buyurdu. Kabristana girdiği vakit, ölülere şöyle selam verilir: “Esselamü aleyküm ya ehle’d-diyar mine’l-Müminîne ve’l-müslimîn, yerhamüllahü müstekdimine minna ve’l-müste’hırine. Ve inna inşallahü ankaribin biküm lahikune. Es’elullahe lena ve lekümü’l-afiyete” Sonra “Allahümmağfir lena ve lehüm” denir. Az veya çok dua edilir. Maksat onlara dua etmektir. Ölüler duaya çok muhtaçtırlar. Çünkü onların amelleri artık kesilmiştir. Tekrar amel yapma imkanları yoktur. Sonra kabrin kıble tarafında, meyyite dönerek oturulur. Oturduktan sonra Allahü tealaya hamd-ü sena ve Resulullah Efendimize salat ve selamdan sonra meyyit için bildiği kadarıyla dua eder.

Eğer ziyaret edilen meyyit, bereketi umulan mübarek bir zat ise dileklerinin kabul edilmesi için onu vesile ederek, onun hürmetine dileklerimi kabul eyle diye Allahü tealaya dua eder. Tevessüle, Resulullah Efendimizle başlamalıdır. Zira Resulullah Efendimiz tevessülde esastır. Resulullah Efendimiz ile ve kıyamete kadar Resulullah Efendimize tâbi olan âlim ve evliya ile tevessül edilir. İmam-ı Buharî, Enes bin Malik’ten şöyle rivayet etti: “Ömer bin Hattab, kuraklık zamanında, Peygamber Efendimizin amcası Hazreti Abbas’ı vesile ederek Allahü tealadan yağmur istedi ve şöyle dua etti: “Ya Rabbî! Resulullah’ın amcasını vesile ederek senden yağmur istiyoruz” Bir süre sonra yağmur yağmaya başladı.

İhtiyaçların giderilmesi, günahların af ve mağfiret olunması hususunda meyyitlerden salih olanlar vasıtasıyla tevessül edilebilir. Yani onlar vesile edilerek, onların hürmetine Allahü tealadan dilekler istenir. Sonra, kendisine, ana-babasına, hocalarına, akrabalarına, o kabristanda bulunanlara, Müslümanlardan vefat etmiş ve hayatta kalanlara, kıyamet gününe kadar onların soylarından gelecek olanlara, orada hazır bulunmayan Müslümanlara dua edilir. Salih kimseleri vesile ederek, Allahü tealaya çok dua etmelidir. Allahü teala onları dünyada seçtiği ve ikram ettiği gibi, ahirette de onlara çok derece verecek, lütuf ve ihsanda bulunacaktır. İhtiyacı olan kimse, böyle salih kimselerin kabrine gidip onları vesile ederek dua etmelidir. Zira onlar, Allahü teala ile kulları arasında vasıtadırlar. Büyük zatlar ve âlimler, asırlarca, salih kimselerin kabirlerini ziyaret etmek suretiyle bereketlenmişlerdir. Bu ziyaretin bereketini madden ve ma’nen görmüşlerdir.

EY OĞLUM

İbnü’l-Hac, Medhal kitabında buyurdu ki: Lokman Hakim oğluna şöyle vasiyette bulundu: “Ey oğlum! Allahü tealadan çok kork. Fakat rahmetinden ümit kesme. Allahü tealanın rahmetinden çok ümitli ol, fakat azabından emin olma. Bunun üzerine Lokman Hakim’in oğlu babasına; “Ey babacığım! Benim bir kalbim var. Bu dediğini nasıl yaparım” deyince Lokman Hakim; “Ey oğlum! Eğer Müminin kalbi yarılsa idi, onda bir Allahü tealanın rahmetinden ümit nuru, bir de Allahü tealanın azabından korku nuru bulunurdu. Eğer bu ikisi tartılsa idi, biri diğerinden ağır gelmez idi. Birbirine müsavi oldukları görülürdü.”

Ebu Abdullah bin Nu’man, Sefinetü’n-necat li ehli’l-iltica adlı eserinde, Şeyh Ebü’n-Neca’nın kerametlerini anlatırken şöyle der: “Salih kimselerin kabirlerini ziyaret, hem ibret almak, hem de bereketlenmek için makbuldür. Hayatlarında olduğu gibi, vefatlarından sonra da salih kimselerin bereketinden istifade edilmesi mümkündür. Salih kimselerin kabirlerinin yanında dua etmek ve onların şefaatini istemek, âlimlerce de tatbik edilmiştir”

Haceti olan, salih kimselerin kabirlerine gitsin ve onları vesile ederek Allahü tealadan ihtiyacının giderilmesini istesin. Resulullah Efendimizin; “Yalnız üç mescide ziyaret için gidilir” hadis-i şerifi ile itiraz olunamaz. Zira büyük âlim İmam-ı Gazalî, İhyau ulumiddin adlı kitabının sefer bahsinde şöyle buyurmaktadır: “İbadet için sefere çıkılırsa bu ibadet ya cihat olur veya hac olur. Peygamberlerin, Sahabe-i Kiramın, Tabiînin, diğer âlimlerin ve evliyanın kabirlerini ziyaret etmek de bunlar arasına girer. Hayatta iken sohbetlerine, meclislerine gitmek suretiyle bereketinden istifade edilen kimselerin, vefatlarından sonra da kabirleri ziyaret edilmek suretiyle onların ruhaniyetlerinden istifade edilir. Bu maksat için sefere çıkmak caizdir. “Yalnız üç mescide ziyaret için gidilir” hadis-i şerifi buna mâni değildir. Çünkü bu hadis-i şerif, mescitler hakkındadır.

İbn-i Ebu Zeyd’in, bir risalesine yapmış olduğu şerhinde Abdî şöyle der: “Mescid-i Haram’a ve Mekke-i Mükerreme’ye kadar yürümek için nezretmenin dinde bir aslı vardır. Bu asıl da hac ve umredir”

İbn-i Hubeyre, İttifakü’l-eimme adlı eserinde şöyle demektedir: “İmam-ı A’zam Ebu Hanife, İmam-ı Malik, İmam-ı Şafiî ve Ahmed bin Hanbel, Resulullah Efendimizin kabrini ziyaretin müstehap olduğunu söylemişlerdir”

İbnü’l-Hac’ın kitaplarında bildirdiği “Kabrimi ziyaret edene, şefaatim vacip oldu” Hadis-i şerifinin yazılı olduğu levha.

Büyük âlim Abdülhak, Tehzibü’t-talib kitabında, Ebu İmran Fasî’den şöyle nakleder: “Resulullah’ın kabr-i şerifini ziyaret vaciptir” Abdülhak, buradaki vacibi, müekked sünnet olarak açıklamıştır. Âlimlerin sözünün hulasası; Resulullah Efendimizin kabr-i şerifini ziyaretin, kıymetli bir kurbet olduğudur. Sırf Resulullah’ın kabr-i şerifini ziyaret kastedilerek sefere çıkılır. Bu en büyük ibadetlerdendir. Bu niyetle sefere çıkan kimseye çok afiyetler olsun. Ya Rabbî! Resulullah’ı ziyaret nimetinden bizi mahrum etme. Âmin.

Hocam Ebu Muhammed’den şöyle duydum: “Resulullah’ın Mekke-i Mükerreme’den, Medine-i Münevvere’ye hicret edip orada ahirete teşrif buyurmalarının hikmetine bakınız. Allahü tealanın hikmeti, O’nun eşya ile şereflenmesi değil, eşyanın O’nunla şereflenmesi şeklindedir. Şayet Resulullah Efendimiz Mekke-i Mükerreme’de kalıp burada Rabbine kavuşmuş olsaydı, belki Resulullah’ın Mekke-i Mükerreme ile şereflendiği, Mekke-i Mükerreme’nin Resulullah Efendimizden üstün olduğu hatıra gelebilirdi. Allahü teala, Resulullah Efendimizin, mahlukların hepsinden daha üstün olduğunu kullarına beyan etmeyi murad edince Resulullah Efendimizin Medine-i Münevvere’ye hicreti meydana geldi. Böylece Medine-i Münevvere, Resulullah Efendimizle şereflenmiş oldu. Âlimlerin icması ile sabittir ki Mescid-i Haram’dan sonra en üstün yer, Resulullah Efendimizin mübarek bedenini içinde bulunduran yerdir. Şu iyi bilinmelidir ki; Resulullah Efendimizin üzerinde gezip dolaştığı ve O’nunla ilgisi olan her şey, Resulullah Efendimizle olan durumunun miktarına göre şeref kazanacaktır. Resul-i Ekrem, Medine-i Münevvere’nin şifa olduğunu buyurmuşlardır. Bu, Resulullah Efendimizin Medine-i Münevvere’de hasta ziyareti ve muhtaçlara yardım için dolaşmalarından dolayıdır.

Bu sebeple Resulullah Efendimiz, mescidinde daha çok dolaştıkları için buranın şerefi ve kıymeti daha fazladır. Orada kılınan namaz, bin namaz yerindedir. Aynı şekilde Resulullah’ın mübarek evleri ile minber arasındaki dolaşması, oraya basması, mescidin diğer yerlerine nazaran daha fazla olduğu için buraya Cennet bahçelerinden bir bahçedir buyurulmuştur. Resul-i Ekrem; “Beytim ile minberim arası, Cennet bahçelerinden bir bahçedir” buyurdu.

Buraya kadar zikrettiğimiz, âlimlerin ve salihlerin kabirlerini ziyaret adabı idi. Peygamberlerin kabirlerini ziyaretin adabına gelince; Onları ziyaret için gelen kimse, zillet, kırıklık içinde, muhtaç ve boynu bükük bir vaziyette olmalıdır. Kalbi onlarla meşgul ve kalb gözü ile onları görüyormuş gibi olmalıdır. Zira Peygamberlerin (aleyhimüsselam) bedenleri çürümez ve değişikliğe uğramaz. Ziyaret eden, önce Allahü tealaya hamd-ü sena, sonra Resulullah Efendimize salat ve selam okur. Sonra Allahü tealadan, Eshab-ı Kiram için rızasını, sonra kıyamete kadar onlara tâbi olanlara rahmetini diler. Sonra ihtiyacının giderilmesi, günahlarının af ve mağfiret olması hususunda, Allahü tealaya, onları vesile ederek dua eder. Bu dileklerinin kabul olması hususunda onlardan yardımlarını ister. Fakat onların bereketi ile bu dileğinin kabul olacağından şüphe etmez. Bu husustaki hüsn-i zannını tam ve sağlam yapar. Çünkü onlar, Allahü tealanın kullarına açılmış rahmet kapıları durumundadır. Onların yanına gitmek imkanı olmayanlar, onlara selam gönderirler. Muhtaç oldukları şeyleri, af ve mağfiret olunmalarını istedikleri ve daha başka dileklerini söylerler.

Âlimler buyurdular ki: “Resulullah Efendimizi ziyaret eden kişi, kendisini, hayatta iken Resulullah’ın huzurunda imiş gibi düşünür. Resulullah’ın hayatta olması ile vefat etmiş olması arasında fark yoktur. Yani, Resulullah, vefatından sonra da ümmetini görür, onların hâllerini, niyetlerini bilir. Böyle bilmek ve görmek, Allahü tealaya mahsus denirse cevap olarak şöyle deriz: “Ahirete giden Müminler, ekseriyetle dünyadakilerin hâllerini bilirler. Buna dair pek çok şey anlatılmıştır. Onların, dirilerin hâlini bilmesinin, dirilerin amellerinin kendilerine arz edilmesi şeklinde olması muhtemeldir. Başka şekilde de olabilir. Bunlar gayb ile ilgili şeylerdir. Resulullah, amellerin arz olunma meselelerini haber vermiştir. Bunun olması kesin, fakat ne şekilde olduğu belli değildir. Her şeyin doğrusunu Allahü teala bilir. Bu hususta Resulullah Efendimizin şu hadis-i şerifi bize açıklama olarak kâfidir: “Mümin, Allahü tealanın nuru ile bakar. Allahü tealanın nuruna hiçbir şey mâni olamaz”

İbnü’l-hac Abderî’nin meşhur eseri Medhalü’ş-Şer’i’ş-şerif adlı eserinin kapak sayfası (sağda) yazma nüshasının ilk iki sayfası (solda). Yazma nüsha Kuveyt Evkaf Bakanlığı Yazmalar Kütüphanesi No: 1356/1’de kayıtlıdır.

Ebu Abdullah Kurtubî’nin Tezkire’sinde, şöyle bildirilir: Sa’id bin Müseyyib buyurdu ki: “Hiçbir gün yoktur ki o gün sabah ve akşam, ümmetinin amelleri Resulullah’a arz edilmesin. Resulullah, ümmetini sîmâlarıyla tanımasın. Bu sebeple, Resulullah Efendimiz ümmeti hakkında şahittir. Çünkü Allahü teala, Nisa suresinin 41. ayet-i kerimesinde mealen; “Her ümmetten Peygamberlerini birer şahit getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir şahit yaptığımız zaman bakalım kâfirlerin hâli ne olacak!” buyuruyor.

Ameller, Cuma günü Peygamberlere, ana ve babalara arz olunur. Resulullah Efendimize ümmetinin amelleri her gün, Cuma günü ise diğer Peygamberlere arz olunur. Resulullah Efendimizi vesile ederek Allahü tealaya dua etmek, yalvarmak, günahların affına sebep olur. Zira Resulullah Efendimizin şefaatinin bereketi ile pek çok ve büyük günahlar af ve mağfiret olunur. Kim böyle inanmazsa Resulullah Efendimizin şefaatinden mahrum kalır. Zira Allahü teala, Nisa suresinin

64. ayet-i kerimesinde mealen; “Biz her peygamberi, ancak Allah’ın izni ile kendisine itaat olunmak için gönderdik. Eğer onlar, nefislerine zulmettikleri zaman sana gelseler de günahlarına Allah’tan mağfiret dileseler, Peygamber de kendileri için af isteseydi, elbette Allah’ı, tövbeleri ziyade kabul edici, çok bağışlayıcı bulacaklardı” buyuruyor.

ANA BABAYA HİZMET

İbnü’l-Hac buyurdu ki: Ana-babaya karşı vazifelerimiz şunlardır: Onlara malla ve canla iyilikte bulunmalı, sağlıklarında onların hizmetlerini görmeli. Onlar için dua etmeli, vefatlarından sonra vasiyetlerini yerine getirmelidir. Ebu Üseyd Sa’idî şöyle anlatır: “Birgün Resul-i Ekrem’in huzurunda idik. Benî Seleme Kabilesinden bir kişi geldi ve; “Ya Resulallah! Annem ve babam vefat ettikten sonra onlar için yapacağım bir iyilik kaldı mı?” dedi. Resul-i Ekrem Efendimiz; “Evet, onların cenaze namazını kılman, onlar için istiğfar etmen, verdikleri sözleri yerine getirmen, ahbaplarına hürmet edip akrabalarını ziyaret etmen ve sıla-i rahim yapman, öldükten sonra haklarında yapacağın iyiliklerdendir” buyurdu.

Kim, Resulullah’ın kabr-i şerifine gelir, kapısında durur, O’nu vesile ederek Allahü tealaya dua eder, Allahü tealadan af ve mağfiret dilerse Allahü teala o kimseyi af ve mağfiret eder. Allahü teala böyle vaat buyurmuştur. Buna inanmayan, Allah ve Resulüne karşı gelmiş olur.

Bazı büyük zatlar, Resulullah Efendimizin ziyaretine geldikleri hâlde Resulullah’a olan edeplerinden dolayı, Resul-i Ekrem’in huzuruna girmemiş, dışarıdan ziyaret edip gitmişlerdir. Bunlardan birisine, niçin Resulullah’ın huzuruna girmediği sorulunca; “İki cihanın efendisinin huzuruna benim gibiler nasıl girer? Resulullah’ın huzuruna girmeye kendimde güç bulamıyorum” diye cevap vermiştir.

Halife, İmam-ı Malik’e yanına gelmesi için binek gönderdiği zaman, bineğe binmeyi kabul etmeyerek; ”Resulullah Efendimizin mübarek ayakları ile bastığı yere, katırın tırnakları ile nasıl basarım” dedi. İmam-ı Malik, halifenin yanına gidince halife ona; Mescid-i Nebî’ye girince kıbleye mi, yoksa Resulullah’a mı dönüleceğini sorunca İmam-ı Malik; “Yönünü Resulullah’a dönersin” buyurdu.

Kadı Ebü’l-Fadl Iyad şöyle der: “Resulullah’ın kabr-i şerifini ziyaret, Müslümanlara sünnettir. Bu hususta icma meydana gelmiş olup faziletli ve teşvik olunan bir iştir”

İbn-i Ömer’den bildirilen hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kabrimi ziyaret edene, şefaatim vacip oldu”

Enes bin Malik’in bildirdiği hadis-i şerifte; “Medine-i Münevvere’ye, sırf Allah rızası için beni ziyaret etmeye gelen kimse, kıyamet günü bana komşu olur ve ona şefaat ederim” buyuruluyor. Başka bir hadis-i şerifte ise; “Kim beni vefatımdan sonra ziyaret ederse beni diri iken ziyaret etmiş gibi olur” buyurulmuştur.

İmam-ı Malik, Resulullah’a selam vereceği ve dua edeceği zaman kabr-i şerife yaklaşır, Resuli Ekrem’e selam verirdi. Eli ile kabr-i şerife dokunmazdı.

Nafiî şöyle anlatır: “İmam-ı Malik, Resul-i Ekrem’in kabr-i şerifine gelir, şöyle selam verirdi. “Esselamü ale’n-Nebiyyi! Esselamü alâ Ebî Bekr! Esselamü alâ Ebî Hafs!” Sonra giderdi. Onu böyle selam verirken yüz defadan fazla gördüm”

İbn-i Kasun da şöyle demektedir: “Medinelilerin, Medine-i Münevvere’nin dışına çıktıkları veya dışarıdan geldikleri zaman, Kabr-i şerife gelip selam verdiklerini gördüm. Ben de böyle yaparım”

Ahmed bin Sa’id el-Hindî, eserinde şöyle demektedir: “Kabr-i şerifin yanında duran kimse, ona dokunmaz, yapışmaz, uzun müddet de orada kalmaz. Hücre-i saadet, parmaklıkların içerisindedir. Buraya gelip uzun müddet orada durulduğu zaman izdiham meydana gelir ve başkası rahatsız edilmiş olur. Uygun olanı, parmaklıkların iç kısmına girmemektir. Burada işlenen bidatlerden Müslümanları menetmelidir. Bazı kimseler, Kâbe-i Muazzama’yı tavaf eder gibi, Hücre-i saadetin etrafını dolaşıyorlar, tavaf ediyorlar, öpüyorlar, yüz ve gözlerini sürüyorlar. Oraya mendillerini ve elbiselerini atıyorlar, böyle yapmakla kendilerine bereket hasıl olacağını sanıyorlar. Bunlar, tamamen bidattir. Çünkü Resulullah Efendimizden bereketlenmek ve manevî yönden istifade etmek, ancak O’na tâbi olmakla olur. Bunun için âlimler, Kâbe-i Muazzama’nın duvarlarını, mescitlerin duvarlarını, Mushaf-ı şerifi vb. şeyleri mesh etmek (el sürmek) sünnete muhalif olduğu için bu işleri mekruh görmüşlerdir. Çünkü Kabr-i şerif ziyaret edilirken, hürmet ve tazim Resulullah Efendimizedir. Resul-i Ekrem’e tazim ise sünnet-i seniyyeye uymakla olur. Aynı şekilde Mushaf-ı şerife tazim, onu öpmekle değil, onu okumak ve onunla amel etmekle olur. Yine mescide tazim, onun duvarlarına el sürmekle değil, onda namaz kılmakla olur. İçerisinde Allahü tealanın veya Resul-i Ekrem’in ism-i şerifi bulunan bir kağıt, yolda görüldüğünde, ona tazim, onu öpmekle değil, onu şanına uygun olmayan yerden alıp yüksekçe ve ayak altında kalmayacak bir yere kaldırmakla olur. Bir veliye tazim ve hürmet, onun elini ayağını öpmekle değil, onun sözünü dinlemek ve dediklerini yapmakla olur. Aynı şekilde, Resulullah Efendimize tazim, O’nun huzurunda bir bidati yapmakla değil, O’nun sünnet-i seniyyesine uymakla olur”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası