Evliyanın meşhurlarından ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerinden. Künyesi, Ebü'l-Hasan Harbî'dir. İbnü'l-Kazvinî ismiyle meşhur olmuştur. 360 (m. 971) senesinde Bağdat'ta doğdu. 442 (m. 1050) senesinde 82 yaşında iken Bağdat'ta vefat etti. İbn-i Cinnî, Darekî, Ebu Hafs bin Zeyyat, Kadı Ebü'l-Hasan el-Cerrahî, Ebu Bekr bin Şazan ve zamanının diğer âlimlerinden ilim öğrendi. Hadis, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde âlim olup, kendisinden Ebu Ali Ahmed bin Muhammed el-Berdanî, Ebu Sa'd Muhammed bin Şakir et-Tarsusî, Ca'fer bin Ahmed Serrac, Hasan bin Muhammed bin İshak el-Baferhî, Ebu Mansur Ahmed bin Muhammed Sayrafî, Ali bin Abdülvahid ed-Dineverî, Hibetullah bin Ahmed Rahbî ve diğer zatlar ilim almışlardır.
İbnü'l-Kazvinî hazretlerinin dersleri ve sohbetleri meşhur olup, çok kimse ondan istifade etmiştir. Zamanında, herkes tarafından sevilen âlim ve veli bir zattı. Evinde ilim, ibadet ve taatle meşgul olur, sadece cemaatle namaz kılmak için çıkardı. Mecalis fi'l-hadis, Ehadisü'l-harbî ve Ta'lik fi'l-hilaf adlı eserleri vardır.
Ahmed bin Muhammed Emin şöyle anlatmıştır: “İbnü'l-Kazvinî, kendisinden ilim öğrenmeye gelenlere derslerini söyler, onlar da yazardı. Hadis-i şerif yazdırırken, hadis dersi aldığı hocalarından işiterek yazdığı cüzler arasında ayırım yapmazdı. Evine girip, hangisi olursa olsun bir cüz alıp, derse gelir ve talebelere hadis-i şerifleri yazdırırdı. Resulullah'ın hadis-i şerifleri seçilmez, hepsi birdir, kıymetlidir.”buyururdu.
Kadı Ebü'l-Hasan Beydavî, babası Ebu Abdullah Beydavî'den naklen şöyle anlatmıştır: “İbnü'l-Kazvinî, hadis ilminde sika (sağlam, güvenilir) bir âlimdi. Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen, bizimle birlikte Darekî'den fıkıh dersleri almaya gelirdi. Pek mükemmel bir hâli vardı. Kendini ilgilendirmeyen ve gerekli olmayan hususlarda susar, gayet az konuşurdu. Böylece seneler geçti. Sonra onunla bir araya gelemez oldum. Birgün bir cenaze namazına gittim. Sonra da Harbiyye mescidine gidip, cemaatle namaz kıldım. Bir ara İmam gözden kayboldu. Biraz sonra onunla birlikte İbnü'l-Kazvinî'yi gördüm, senelerdir sizi göremez olduk, dedim. Hepimiz fıkıh ilmini öğrendik, ondan sonra da aynı yolun yolcusu olduk, dedi.”
Bir zat da şöyle anlatmıştır: “İbnü'l-Kazvinî vefat ettikten sonra, kabrini ziyarete gitmiştim. Kabrine varınca, insanlar hep kerametinden bahsederler, acaba kabirde hâli nasıldır diye aklıma geldi. Kabri üzerinde Kur'an-ı Kerim vardı. Kendi kendime düşündüm. Kur'an-ı Kerim'i elime alıp açtım, açtığım sayfada gözüme ilk rastlayan; “Dünyada da, ahirette de şanı yücedir, hem de Allah'a yakın olanlardan…” (Âl-i İmran suresi: 45) mealindeki ayet-i kerime oldu.”
Ebu Muhammed Dehhan şöyle anlatmıştır: “Ben, İbnü'l-Kazvinî hazretlerinden ders alanlardan biriydim. Birgün kendi kendime dedim ki; ne yediğini sorayım ve yediğinden bana da yedirmesini isteyeyim. Huzuruna gidip oturdum, biraz ders yaptıktan sonra sormayı düşündüm. Bu sırada onda büyük bir heybet gördüm. Hemen ayağa kalktım. Oturmamı emretti. Ben de oturdum. Ders bittikten sonra; “Bismillah” diyerek kalktı. Ben de onunla birlikte kalktım. Beni alıp evine götürdü. Arasında mercimek bulunan iki yufka ve arasında hurma bulunan iki ayrı yufka ekmek getirip, “Ye! Biz bundan yiyoruz!” buyurdu.”
Kadı Maverdî de şöyle anlatmıştır: “Bir defasında İbnü'l-Kazvinî hazretlerinin arkasında namaz kıldım. Üzerinde, en hâlis kumaştan sırmalı bir elbise vardı. Kendi kendime; “Bu sırmalı elbise nerede, züht nerede, böyle züht mü olur?” diye düşündüm. Namaz bittikten sonra; “Sübhanallah, sırmalı elbise zühtü bozmaz.” dedi. Bu sözünü birkaç kere tekrar etti.”
Ebu Bekr Muhammed bin Kazzaz şöyle anlatmıştır: “Bağdat'ın bir mahallesinde, salih ve zahit bir zat vardı. Sufî elbisesi giyer, ezilmiş arpayı tuzla yerdi. İbnü'l-Kazvinî hazretlerinin büyük bir zat olduğunu, kıymetli elbise giydiğini ve nefis yiyecekler yediğini işitmişti. Bu hâliyle nasıl züht sahibi olabilir diye merak etmişti. Onu görmek için, bulunduğu yere gitti. Oraya varınca, İbnü'l-Kazvinî hazretlerinin mescidine girdi. Henüz evinden gelmemişti. Ezan okununca mescide geldi. Mescide girince, kendini görmeye gelen zata ve cemaate şöyle dedi: “Sübhanallah, züht ve verada meşhur bir adam, Allahü Teâlâ'nın kuluna ihsan ettiği şeyleri çok görüyor.” dedi ve bu sözünü birkaç kere tekrarladı. Sonra da; “Bunda bir çirkinlik ve haram yok elhamdülillah.” dedi. Onu görmeye gelen adam bu sözleri işitince yüksek sesle ağlamaya başladı. Cemaat, neden böyle ağlıyor acaba diyerek ona bakıştılar. Sonra İbnü'l-Kazvinî hazretleri öğle namazına durdu. Namaz bitince, onu görmeye gelen kişi mescitten çıktı. Koşarak geldiği yere dönüp gitti. İbnü'l-Kazvinî hazretleri namazdan sonra dönüp, Ebu Talib adında bir zata şöyle dedi: “Harbiyye ile Meşhed arasında, sur olması için bir duvar konuldu. Henüz o duvar tamamlanmamıştır. Şu elbiseyi al oraya git. O (mescitten ağlayarak çıkıp giden) şahıs orada oturuyor, ona ver.” Bu iş için gönderdiği zat yemin ederek şöyle demiştir: “İbnü'l-Kazvinî hazretlerinin söylediği yerde daha önce yarım kalmış bir duvar hiç görmemiştim. Oraya varınca yarım kalmış bir duvar ve üzerinde de o adamı gördüm. Duvarın üzerine oturmuş, yüksek sesle ağlıyordu. Elbiseyi önüne koydum oradan ayrıldım.”
İbnü'l-Kazvinî'nin Mecalis min Emalî adlı eserinin ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Eser, Şam'da Zahiriye Kütüphanesi'ndedir.
Ebu Nasr bin Sabbag hazretleri şöyle anlatmıştır: “Birgün İbnü'l-Kazvinî hazretlerinin huzurunda idim. Ebu Bekr bin Rahbî ona dedi ki: “Efendim, nefsimin hangi isteğine karşı çıkayım?” “Eğer nefsinin istediği şeyi yapmayı istiyorsan, muhalefet et. Fakat nefsinin istediği şeyi biliyor da yapmak istemiyorsan muhalefet gerekmez.” dedi. Ben bu sözü kabullenemedim. Yanından ayrılınca düşündüm. Tasvip etmiyordum. O gece rüyamda bir sıkıntı içine düştüm. Biri bana; “İbnü'l-Kazvinî'nin sözünü beğenmediğin için sıkıntıya düştün.” diyordu.”
İbn-i Salah, İbnü'l-Kazvinî hazretlerinin bu sözünü şöyle açıklamıştır: “Arif olan kimse nefsine sahip olur ve onun isteklerine uymaz, zararından emin olur. Mürit olan böyle değildir. Henüz o nefsine sahip olamamıştır. Nefsi kötülükleri ister. Bunun için nefsinin böyle isteklerine karşı çıkması, yapmaması gerekir.”
İbnü'l-Kazvinî hazretlerinin hizmetçisi Muhammed bin Hibetullah şöyle anlatmıştır: “Bir defasında İbnü'l-Kazvinî hazretleriyle yatsı namazını kıldık. O, namaz kılmaya devam ediyordu. Namazdan sonra mescitte ikimizden başka kimse kalmadı. Namazını bitirdikten sonra, kandili alıp tutarak önünden yürüdüm. Beraberce çıkıp yürüdük. Fakat evini geçip gitmiştik, yürümeye devam ediyordu. Ben de önünde kandili tutarak yürüdüm. Harbiyye'den çıktık. Bir mescitte iki rekat namaz kıldık. Ben, artık nerede olduğumuzu bilemiyordum. Öyle bir yere geldik ki, cemaatle tavaf yapmaya başladık. Gece çok ilerlemişti. Sonra elimden tutup, “Bismillah” dedi. Tekrar yürüdük. Birden kendimi Harbiyye yakınında buldum. Sabah namazından önce şehre girdik. Nereye gidip, geldiğimizi sordum. “Tavaf ettiğimiz yer Kâbe idi.” dedi ve Mealen; “Biz ona nimet verdik.” buyurulan Zuhruf suresi 59. ayet-i kerimesini okudu.”
Ebu Nasr Abdülmelik bin Hüseyin Dellal şöyle anlatmıştır: “Ben Ebu Tahir ibni Fadlan el-Mukrî'den ders aldığım sıralarda, İbnü'l-Kazvinî hazretlerinden de ders alıyordum. Birgün İbn-i Fadlan bana dedi ki: “İbnü'l-Kazvinî'nin kerametlerinden bahsediliyor. Bir kimse için, kalbindekileri bilir diye inanma.” Onun yanından ayrıldıktan sonra İbnü'l-Kazvinî hazretlerinin yanına gittim. Yanına varınca; “Sübhanallah, karşı çıkmak, muarız olmak...” diyerek şöyle devam etti. Resulullah Efendimizden şöyle rivayet edildi: “Şüphesiz ki Arş'ın altından, ariflerin kalblerine latif bir rüzgâr eser.” Ve yine Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Sizden önceki ümmetlerde, kendilerinden bahsedilen öyle insanlar vardı ki, eğer ümmetim arasında olsalardı, Ömer bin Hattab derecesinde olurlardı.”
Bir zat şöyle anlatmıştır: “Bir defasında hiç yiyeceğim olmadığı hâlde sabahladım. Harbiyye'yi dolaşarak bir dinar bulsam da, çoluk çocuğuma harcasam diyordum. Dolaşa dolaşa İbnü'l-Kazvinî hazretlerinin kapısının önünden geçtim. Evinden çıkıp, beni çağırdı. Yanına vardım. Bana dedi ki: “Sahibi bilinmeyen bir şeyi bulup almak uygun olmaz, bilmiyor musun?” Sonra bir dinar çıkarıp avucuma koydu ve; “Al bunu, bu helaldir.” buyurdu.”
Bir başka zat da şöyle anlatmıştır: “Birgün İbnü'l-Kazvinî hazretlerinin mescidine gitmiştim. Ona, pek çok miktarda elma ve kayısı getirdiler, İbnü'l-Kazvinî hazretleri de, Harbiyye'nin fakirlerine dağıtıyordu. Böyle bol bol dağıtmasına şaşarak, kendi kendime; şüphesiz insanlar arasında bundan başka da Allahü Teâlâ'nın yolunda bol bol dağıtanlar var, diye düşündüm. Bu sırada İbnü'l-Kazvinî hazretleri hemen başını kaldırıp, “Sübhanallah, hiç Allahü Teâlâ'nın yolunda dağıtılan şey çok olur mu? Şayet görebilseniz, Allahü Teâlâ'ya isyan yolunda neler harcanıyor!” buyurdu.”
İbnü'l-Kazvinî hazretlerinin Ehâdisü'l-Harbî adlı hadis mecmuasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda).
Bir başka zat da şöyle anlatmıştır: “Bir defasında mafsal ağrısına tutuldum. Yerimden kalkamaz oldum, İbnü'l-Kazvinî hazretleri, elbisesinin kolu içinden elini ağrıyan yerlerime sürdü. Hemen o saat iyileşip, ayağa kalktım.”
Ebu Tahir bin Cahşuveyh şöyle anlatmıştır: “Bir defasında bir yolculuğa çıkacaktım. Fakat yolda bir zarar gelmesinden korkuyordum. Dua istemek için İbnü'l-Kazvinî hazretlerine gittim. Huzuruna girdiğimde, daha ben bir şey söylemeden; “Kim yolculuğa çıkar da, düşmandan veya vahşi hayvanlardan korkarsa, Kureyş suresini okusun. Her türlü kötülükten korunur, emniyet içinde olur.” buyurdu. Ben de bu sureyi okudum. O zamandan beri hiçbir zarara uğramadım.”