İMAM EFENDİ

Osman Bedreddin bin Selman Harput'ta yetişen meşhur velîlerden
A- A+

Harput'ta yetişen meşhur velîlerden. 1274 (m. 1858)'de Erzurum'da doğdu. 1340 (m. 1922) senesinde Harput'ta vefat etti. Kars'ta üçüncü tabur imamlığı yapması sebebiyle İmam Efendi lakabıyla tanındı. Asıl ismi, Osman Bedreddin'dir. Babası Seyyid Selman Sükutî'dir.

Küçüklüğünde babasının eğitim ve terbiyesi altında kıymetli bir cevher ve edeb timsali olarak yetişti. Dokuz yaşında Kur'an-ı Kerim'i ezberlemekle şereflendi. Sonra Erzurum medreselerinde; sarf, nahiv dersleri alarak Arabi öğrenmeye başladı. Kısa zamanda akranı arasında seçkin ve sevilen bir talebe oldu. Arabî'de âlet ilimlerini öğrendikten sonra; tefsir, hadis ve fıkıh gibi ilimlerde temel metinleri okudu. Hucurat suresinin tefsirini okuyunca, orada buyrulduğu üzere yaptığı amellerin bilmeyerek işleyeceği hatalar sebebiyle silinmesinden, boşa gitmesinden korkarak çok az konuşmaya başladı. Bu sessizliği üzerine hocaları ve arkadaşları kendisine; “Sessizce Hafız Osman Bedreddin.” dediler. Üstün hâlleri, kabiliyeti ve meseleleri kavrayışı, etrafındakilerin dikkatini çekiyor ve çok seviliyordu.

Hocalarından Mehmed Tahir Efendi bir gün ona; “Molla Hafız! Bütün bildiklerimi sana öğrettim. Ayrıca bilmediklerimi de öğrendim. Şöyle ki, bilmediklerimi sana öğretmek için önce çalışıp öğrenmeye mecbur kaldım. Bundan ötesine gidemiyorum. Artık, ilmi benden daha fazla bir hocanın dersine devam etmen gerekiyor. Bu günden itibaren ders veremeyeceğim.” dedi.

Bunun üzerine İmam Efendi; “Dertliyim derdim derin, derdime derman için sana geldim ya Muin.”diyerek, Allahü Teâlâ'ya dua etti ve medreseden ayrıldı. İlimde daha yüksek bir müderris arıyordu. Aslında zahirî ilimlerde yetişmiş, Batınî, tasavvuf ilminde yetiştirecek bir rehber arıyordu. Onun bu arayışı sırasında Buhara'dan bir büyük âlim onu yetiştirmek için gelmek üzereydi. Şöyle ki; Buhara'daki Cami-i kebirde halka vaaz ve nasihat eden Seyyid Ahmed Meramî, ani olarak ve habersizce Buhara'dan ayrılıp Erzurum'a gitmek üzere yola çıktı. Sevenleri bunun farkına varınca çok üzüldü. Fakat bu işin manevî bir işaretle olduğunu anlayanlar halkı teselli ettiler.

Uzun, ince boylu, beyaz sakallı ve mübarek bir zat olan Seyyid Ahmed Meramî, Erzurum'a varınca, Hasankale'nin Bevelkasım köyüne gidip, bu köyün imamlık vazifesini üzerine aldı. Hoş sohbetiyle çok sevilip, sayıldı. İlmi ve şöhreti kısa zamanda bütün çevreye yayıldı. Bu arada yana yana kendisine rehberlik edecek bir hoca arayan İmam Efendi, o zatın ismini ve medhini duyunca, huzuruna kavuşmak için derhal yola çıktı. Bevelkasım köyüne varınca, aradığı zatı bir namaz vaktinde camide buldu. O, camiye girer girmez, Seyyid Ahmed Meramî bu gencin, kendisine yetiştirmesi için işaret edilen genç olduğunu anladı. Namazdan sonra; “Merhaba, hoş geldin Hafız Osman Bedreddin!” dedi. Bunun üzerine Osman Bedreddin hazretleri birdenbire ürpererek, hayretler içinde yaklaşıp elini öptü. Sonra kendisinden ders almak istediğini arz etti. Bu arzusuna; “Buhara'dan kalkıp buraya kadar geliriz de senin gibi ilim isteyen bir talebeye ders vermez miyiz?” cevabını verdi.

Sonra onu yanına alıp evine götürdü. Eve varınca, Osman Bedreddin'in ilimdeki derecesini anlamak için bir kaç ibare Arapça metin ve hadis-i şerif okuyup bunların mânâsını sordu. Aldığı fevkalade cevaplar üzerine çok memnun olup, onu ve yetiştiren hocasını medhetti. Sonra şöyle buyurdu: “Şunu bilesin ki, ilmin uçsuz bucaksız yolu, neticede insanı Hakk'a ulaştırır. İlmin muhtelif sahneleri ve safhaları vardır. İlmin çeşidi çoktur. Bizim sana vereceğimiz ilim, tasavvuf ilmidir. Mealen; “Üzülme!.. Şüphesiz Allahü Teâlâ bizimledir” (Tevbe suresi: 40) buyrulan ayet-i kerimenin tefsirine göre halık ile mahluk arasında kavuşturucu bir rabıta vardır. Bundaki mânâ ve hikmet; kul, Halık'ını unutmazsa bitmez tükenmez nimetlere kavuşur. Bu mânânın tekamül (gelişmesi) ve tesanüdü (dayanağı) ise, huzurdur. Huzur, Allahü Teâlâ'yı hiç unutmamak demektir.”

Hafız Osman Bedreddin'in bunları büyük bir dikkat ve şevkle dinlediğini gören o zat, onun istek ve meylini iyice anladı. Bundan sonra ders alacağı günleri tespit etmek istedi. İmam Efendi her gün gelip ders almayı arzu ve teklif edince, her gün gelip ders alması kararlaştırıldı. Sonra Erzurum'a döndü. Her gün Erzurum'dan Bevelkasım köyüne gidip ders alıyor sonra dönüyordu. Şöyle ki, Erzurum ile Alvar köyü arası üç saatlik mesafe idi. Gece yarısı kalkıp yola düşer, sabah namazını Alvar köyünde kıldıktan sonra Bevelkasım köyüne gider ders alırdı. Yaz, kış, tipi, fırtına, yağmur ve kar demeden her gün muntazaman derse devam etti. Feyz ve ilham aldığı bu hocasının derslerine devamı yıllarca sürdü. Erzurum ile Bevelkasım köyü arası ona hiç mesabesinde idi. Bu yolda karşılaştığı meşakkatlere ve zahmetlere hiç aldırmıyordu.

Bir kış günü yine bu yolda giderken, Nebiçayı dolaylarında aniden şiddetli bir tipiye tutuldu. Son derece bunalıp, çaresiz kaldı. Tipi gittikçe şiddetleniyor, bir adım ilerisi görülmüyordu. İmam Efendi hazretleri bu dehşet verici durum karşısında, Allahü Teâlâ'ya sığınarak yere diz çöküp oturdu. Annesinin kendisine ninni yerine okuyarak büyüttüğü şu ilahiyi yavaş bir sesle tevekkül içinde okumaya başladı:

Hak şerleri hayreyler,

Zannetme ki gayreyler,

Arif anı seyreyler,

Mevla görelim n'eyler,

N'eylerse güzel eyler.

Çaresiz bir hâlde şiddetli tipi arasında oturmakta iken, aniden karşısına beyaz at üzerinde nur yüzlü bir genç çıktı. Selam verdikten sonra terkisine bindirdi. Sonra; “Yolcu kardeş çok üşümüşsün” dedi. Meşin bir kırbadan, su kabından şerbet içirdi. “Dağarcığımızda nasibiniz ne varsa ondan da arzu ettiğiniz kadar yiyiniz.” diyerek dağarcığı uzattı. Hafız Osman Bedreddin dağarcığı tutup içinden bir hurma aldı. Kendisine yardımcı olan beyaz atlı, Hızır aleyhisselam idi. Bu kanaatkar hâlini görüp, sırtını okşayarak; “Nasibin açık olsun. Feyzin bereketli olsun. Sana gelen misafirler senin gibi kanaatkar olsun. Sofran mübarek olsun. Hocana selam söyle!” dedi ve gözden kayboldu.

İmam Efendi ise, kendini hocasının kapısı önünde buldu. Tipi hâlen ortalığı kasıp kavurmaktaydı. Bu sırada hocası Seyyid Ahmed Meramî onu düşünüp dua ediyordu. Aniden kapı çalındı. Hocası onu karşısında görünce Allahü Teâlâ'ya çok şükretti. Hocası hâlinden ve başından geçenlerin farkındaydı. Sorup anlattırdıktan sonra, bunu gizlemesini söyledi. Sonra da; “Şunu bilesin ki, ilm-i zahir ile ilm-i batın birleşerek aid olduğu kalbde merkezleşti. Allahü Teâlâ'ya hamd ve sena olsun, size de mübarek olsun. Benim vazifem burada tamam oldu. Ben irşada memur değilim. Sizi bu güne kadar yetiştirmekle, Tasavvufî ahkamı size bildirmekle vazifeliydim. Biz memleketi, memlekettekiler de bizi arzuluyor. Varis-i enbiya meşarık-ı evliya (Peygamberlerin varisi ve velîler güneşi), olarak bir mürşid-i kamil aramaya hak ve selahiyet kazandınız. Cenab-ı Hak hayırlısıyla muvaffak buyursun.” dedi ve derslerine son verdi.

İmam Efendi hocasından ayrıldıktan sonra hayatında yeni ve bambaşka bir safha başlatacak olan bir mürşid-i kamil aramaya başladı. Bu arayışı sırasında içindeki aşkın aleviyle yanıp tütüyor ve yalnız kaldıkça ağlayarak Allahü Teâlâ'ya yalvarıyor, içli göz yaşları döküyordu. Annesi çevrenin bir takım sözleri sebebiyle onun halinden endişe ediyordu. Kocasına bu durumu anlatınca; “Oğlumuz, Allahü Teâlâ'nın ve Resulullah'ın aşkıyla yanıyor. Bırak ağlasın. Böyle bir evladımız olduğu için iftihar et. Kendini üzme. Osman, selamet ve seadet üzeredir. Allahü Teâlâ onu muradına erdirsin” dedi.

İmam Efendi, kendisine rehberlik edecek âlim bir zat aradığı sırada yirmi yedi yaşındaydı. Bu sıralarda Erzurum, Rusların hücumuna uğradı. 8 Kasım 1877'de vuku bulan bu savaş, tarihte Doksanüç Harbi adıyla bilinir. Aziziye tabyalarının düşmesi üzerine Erzurum halkı yediden yetmişe silahlanıp, düşmana karşı kahramanca bir müdafaa yapma hazırlığı içindeydi. 8 Kasım 1877 gecesi Erzurum mahallelerinde gümbür gümbür davullar çalınarak halk cihad için uyandırıldı. Tanyeri ağarmadan önce halk kalkıp, balta, tahra, sopa ne bulduysa eline alıp hazırlandı. Tanyeri ağarırken, Ayaz Paşa Camii şerifi minaresinden sabah ezanı okunmaya başladı. Bu ezanı İmam Efendi okuyordu. Ezan, ihlas ve sadakatle öyle okunuyordu ki, Erzurum'un dağı-taşı, deresi, tepesi, yamaçları, ağaçları sanki dile gelmiş, ezanı tekrar ediyordu. Ezan sesi dalga dalga yayılıp, ufukları aşıyordu. Bu ezan halka bambaşka bir şevk ve cesaret vermişti. Okuyanda bir başka hâl vardı. Bu arada mehter de çalınmaya başladı. Erzurum halkı büyük bir heyecan ve cesaretle Allah Allah nidalarıyla, Aziziye tabyalarını işgal etmiş olan Moskofların üzerine hücum etti. İlk hücumda Moskofdağılmaya başladı. Erzurumlu miralay Bahri Bey, halkı gazaya teşvik için haykırıyor; “Urun kardaşlarım, dadaşlarım urun!” diyordu. Erzurum halkı bir çırpıda Aziziye tabyalarını Ruslardan boşalttılar.

Gazi Ahmed Muhtar Paşa, halkı bu derece heyecana getiren ezan-ı Muhammedî'yi kimin okuduğunu öğrenmek istedi. Bulunması için yaverlerine emretti. Etrafa dağılan yaverler ve çavuşlar ezanı okuyan zatı arayıp buldular. Bu zat, Erzurum'un Abdurrahman Ağa mahallesinden Hoca Selman Sükutî Efendinin oğlu Hafız Osman Bedreddin (İmam Efendi) idi. Bu husus Gazi Ahmed Muhtar Paşaya arz edilirken, orada bulunan cephe kumandanı Kurt İsmail Paşa onun ismini duyar duymaz ileri çıkıp heyecanla Paşa'nın yanına yaklaştı ve şöyle dedi: “Paşam, ezanı okuyan zatı tanıdım. Erzurumlu miralay Bahri Beyin kumandasında, heybetli, vakarlı, temkinli hareketleriyle ve bilhassa düşmana taşla hücumu dikkatimi çekmişti. Elinde silah yoktu. Düşmanı taşla kovalıyordu. Attığı taş mutlaka hedefine ulaşıyor ve bir düşman askerini öldürüyordu. Onun taş atması, düşmanı bir bir yıkması şaşılacak bir hâldi.

Çok dikkatle seyrediyordum. Bu zâtta manevî bir hâl var diye düşünüyordum. Bu sırada kulağıma gazaya katılan iki Erzurumlu kadının konuşmaları geldi. Nene Abla adında bir kadın; “Hadice bacı, bak görüyor musun? Selman Efendi'nin oğlu Hafız Osman Bedreddin Efendi düşmana taş atarken ikinci bir taşı atmak için yere eğilip almasına lüzum kalmıyor! Taş kendiliğinden eline yükseliyor o da atıyor”diyordu. Bu sözü duyunca daha dikkatli baktım. Söylenen gerçekten doğruydu; hadiseyi gözümle gördüm. O, yere eğilmeden taş eline geliyor, alıp atınca bir düşmanı yıkıyordu. Bu kahramanın velî bir zat olduğunu anladım ve kerametini gözlerimle gördüm.

Gazi Ahmed Muhtar Paşa bu sözleri dinledikten sonra sevinç ve heyecanla; “Bre paşa kardaş niçün demezsiniz ki bu cenkde üçler, yediler, kırklar, erenler bizimle beraberlermiş. Elhamdülillah bu, Rabbimin bize bir ihsanıdır.” dedi. Bunun üzerine Kurt İsmail Paşa şöyle ilave etti: “Şu anda o, şehid düşen kumandanı kahraman miralay Bahri Beyin başındadır.” dedi. Bundan sonra daha çok tanınıp sevilen İmam Efendi hazretleri yirmi sekizinci alayın üçüncü taburu imamlığına tayin edildi ve artık “İmam Efendi” diye tanındı.

Bu vazifede iken evliyanın büyüklerinden Seyyid Taha-yı Hakkarî hazretlerinin oğlu ve halifesi Seyyid Ubeydullah ile Seyyid Taha-i Hakkarî hazretlerinin halifelerinden Kufrevî Şeyh Muhammed ve Gümüşhaneli Ahmed Ziyaeddin ve Erzincanlı Terzi Baba lakabıyla meşhur Şeyh Hayyat'ın talebelerinden Hacı Fehmi efendiler ile sohbet etti. 1299 (m. 1882)'de vazifeli olduğu tabur Palu'ya taşındı. Burada asıl hocasına kavuştu. Bu mübarek zat Mahmud Saminî idi. Daha İmam Efendi gelmeden önce, onun hâllerini kapalı olarak talebelerine bildirdi. Zaman zaman işaretler vererek; “Maşallah dokuz yaşında hafız ve fakih olmak her kulun kârı değildir.” derdi. Yine bir gün; “Fesübhanallah, ilme olan gayreti hocalarını çalışmaya mecbur ediyor.” Aradan bir müddet geçince onun hakkında yine şöyle buyurmuştur:

VASİYETİMDİR

“Hikmet-i Hüda onu okutmaya Buhara'dan âlim, fadıl ve mutasavvıf bir hoca memur edildi. Allah Allah, bu ne saadet bu ne bahtiyarlıktır ki, Hızır aleyhisselamın kırbasından şerbete, dağarcığından lokmaya kavuşmak. Moskof'un kafasına taşla darbe vurmak...” Talebeleri hayretle dinledikleri bu sözlerde kime işaret edildiğini merak ediyorlardı. Fakat açıklamıyor, sadece işaret veriyordu.

Mahmud Saminî hazretleri bu işaretleriyle, bir gün kendi sohbetine kavuşacak olan İmam Efendi'nin hayatını ve başından geçen önemli hadiseleri safha safha anlatıyor ve onun gelmesini bekliyordu. O günlerde İmam Efendi bir rüya gördü. Rüyasında hiç tanımadığı bir zat şöyle dedi: “Hafız kurban! Ben seni bekliyorum. Sen de bizi arıyorsun. Sana verilmesi gereken emanetin altında kudret ve kuvvetim azaldı. Gözüm yoldadır. Bu kadar saklanmaya ve naz etmeye sebep nedir? Yeter artık gel bana!” Bu rüyadan sonra merakla, rüya Rahmanî mi diye düşünmeye başladı. Kendini davet eden zât kimdi ve neredeydi?

Ertesi gün bir rüya daha gördü. Rüyasında dört mübarek zât ile karşılaştı. Bunlar, Behaeddin Buhari, Mevlana Halid-i Bağdadî, Ali Sebti ve Vehbi-yi Hayyatî yani Terzi Baba hazretleri idiler. Ona şöyle buyurdular: “Aradığını Palu'da bulacaksın. Palulu Şeyh Mahmud Saminî'nin davetine icabet et!” Bu işaret üzerine Palu'ya hareket etti.

İmam Efendi ailesine ve akrabalarına şöyle vasiyet etti: Ey benim evlad, birader ve akrabalarım! İslamiyette ve doğru yolda bulunan kardeşlerim! Benim Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat mezhebi üzere bir Müslüman olduğuma Cenab-ı Hak şahidimdir. Lütuf ve ihsanına karşı Allahü Teâlâ'ya hamd ederim. Şayet ömrüm tamam olup, Allahü Teâlâ'nın emri üzerine ahirete göçüp, ilâhî rahmete nail olursam, son ömrümde düşmanımız olan nefis ve şeytan tarafından şaşırtılmak istenirsem, inşallah ben onları dinlemem. Ancak, İslam dininde olduğumu şimdiden işitip, kıyamet gününde Müslümanlığıma şahitlik etmenizi istiyorum. Allahü Teâlâ'nın birliğine inanıyorum, elhamdülillah. Allahü Teâlâ'dan başka ilah yoktur. Muhammed aleyhisselam O'nun kulu ve resulüdür. Yalnız Allahü Teâlâ vardır. O'nun ortağı yoktur. Mülk O'nundur. Hamd O'na mahsustur. O, her şeye kâdirdir. Sizden Allahü Teâlâ'nın birliğine olan bu imanıma şahid olmanızı istirham ediyorum.

Ben aciz ve günahkar bir kulum. “Allahü Teâlâ'nın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allahü Teâlâ (şirkten tövbe ve iman etmek suretiyle) bütün günahları affeder.” (Zümer suresi: 53) mealindeki ayet-i kerimesini kendime delil edinip tövbe ederek, Rabbimin rahmetine sığınıyor, Peygamber Efendimizin şefaatına kavuşmayı ümid ederek gidiyorum. Evliyaullahın, Allahü Teâlâ'nın sevdiği kullarının ve Nakşibendiyye büyüklerinin bu günahkâr kula manevî yardımlarını ümid ederim. Bilhassa Şeyh Abdülkadir-i Geylanî, Muhammed Behaeddin Buhari, pîrim Mevlana Halid, Şeyh Ali Sebtî, hocam Mahmud Saminî ve babamın manevî yardımlarını ve Allahü Teâlâ'nın katında bu fakire şefaatçı olmalarını ihsan ve ikramlarından ümid ederim. Vefat ettiğimde üzerime Kur'an-ı Kerim okuyunuz. Allahü Teâlâ bu acize ve bütün din kardeşlerime iman ve hüsn-i hatime nasib eylesin! Amin.

O yolda iken Mahmud Saminî hazretleri de dergahından Palu'ya gidip, beklediği talebenin kendisine gelmekte olduğunu söyleyerek talebeleri ile birlikte karşılamaya çıktı. Karşılaştıkları yerde onu şefkat ve muhabbetle bağrına bastı. Sonra onu dergahına götürüp misafir etti. Burada Mahmud-ı Saminî hazretlerinin sözlerini ve sohbetlerini çok dikkatli dinleyen İmam Efendi, vaktinin nasıl geçtiğini anlamadı. Mahmud-ı Saminî'nin huzurunda önceki sıkıntılarını unuttu. Kendinden geçmiş bir vaziyette sohbeti dinlerken, Mahmud-ı Saminî birden; “İmam Efendi'ye bir kahve getirin, bir kahvemizi içsin.” buyurdu. Kahveyi getiren talebeye birisi çarpınca kahve Osman Bedreddin'in beyaz Şam hırkasının üzerine döküldü. Giyimine ve temizliğe son derece titiz olan ve itina gösteren İmam Efendi içinden; “Eyvah bu elbise çok berbat oldu. Artık giyilmez.” dedi. Mahmud-ı Saminî hazretleri; “Hafız, kalbin incinmesin. Bizim Mustafa çok da güzel çamaşır yıkar. Hırkanı çıkar ver de bir güzel yıkasın.” dediğinde, İmam Efendi utanarak hırkasını Mustafa Efendiye verdi.

Bir müddet sonra Mustafa elinde hırka ile geri döndü. İmam Efendi hırkayı üzerine giyince kendisini bazı hâller kapladığını hissetti. Kahve dökülen yerde hiç bir iz yoktu. Karşılıklı sohbetlerini dinleyen Diğer talebelerin kalblerindeki; ihlas, muhabbet, teslimiyet, huzur, sabır artıyordu. İmam Efendi önce inabeye (ondan tasavvufu almaya) yaklaşmadı. Mahmud Saminî hazretlerinin tütün içmesi ve rahatsızlığı sebebiyle gözlerinin çapaklanması dikkatini çekmişti. Sabırla bekliyordu. Hocası onun bu sabrı karşısında artık zahirî perdeyi kaldırıp bir gün şöyle buyurdu: “Hafız, misafirlik üç gündür. Senin misafirliğin on günü geçti. Yemek için çalışmak lazımdır. Haydi bakalım bostanımızı sulama sırası sendedir.”

Bu bostan, Saminî hazretlerinin eliyle yetiştirdiği ve helal lokma kazandığı bir bostandı. Burada kendi emeği ile sebze yetiştirir, misafirlerine ikram ederdi. İmam Efendi, verilen emir üzerine bostanı sulamaya gitti. Havuzun suyunu saldı. Fakat daha bir evlek sebze sulamadan havuzun suyunu bitmiş gördü. Gidip durumu hocasına bildirdi. Mahmud Saminî hazretleri; “Hafız, kocaman havuzun suyu bir evlek de mi sulamadı? Dikkat et hafızım, gören gözle bak. Havuz dolu duruyor. Git vazifeni yap!” dedi. Tekrar havuzun başına gitti. Bir de baktı ki havuz su ile dolu. Bu işte hocasının kerameti olduğunu anladı. O gün bostanı tamamen suladı.

Aynı gün ikindi vakti hocası; “Hafız, yarın çok misafirimiz gelecek. Bostana git biraz patlıcan topla, mutfağa bırak” dedi. Bu sefer aldığı emir üzerine patlıcan toplamaya gitti. Ancak bostandaki patlıcanların henüz çiçek açmış ve yetişmemiş olduğunu gördü. Geri dönüp durumu hocasına bildirdi. Patlıcan yetişmemiş deyince, hocası; “Hafız, Murat suyuna gitsen kurutup gelirsin. Tekrar git patlıcanları yetişmiş bulacaksın.” dedi. Gidip bakınca gerçekten çuval çuval patlıcan yetişmiş olduğunu gördü. Bu işte de hocasının kerameti olduğunu anladı.

Ancak bir taraftan da neden tütün içiyor diye düşünüyor, bir türlü teslim olamıyordu. Bu düşüncesi ve tereddüdü o dereceye vardı ki, artık ayrılıp gitmeye karar verdi. Bu kararı verdiği günün sabahı, Mahmud Saminî hazretleri sabah namazını kıldırdıktan sonra, aralarında İmam Efendi'nin de bulunduğu cemaate karşı dönüp oturdu. O gün hali değişik, üzgün ve biraz da celalli bir haldeydi. Mihrabda bir müddet o halde durduktan sonra şöyle söze başladı: “Aziz kardeşlerim, bir dertli derdini tabibe anlatmayıp gizlerse, derdine derman bulamaz. Bir aşık, aşkını maşukuna açmazsa o maşuk (sevgili) aşkını bilemez. Tasavvufda gurur yasaktır. Teslimiyet şarttır. Aşkın mecazi köprüsünü geçenler, aşk-ı hakikiye erenlerdir. Buna erenler ise, Hakk'a inanıp bir rehbere bağlananlardır. Size bir misal vereyim. Bir zat Hazreti Hızır elinden şerbet içmekle, bir kaç hocadan icazetsiz izin almakla, erenler imtihanına manen katılıp beline kemer bağlamakla yolu katedemez. Bu gibiler aşılanmamış bir ahlat ağacına benzer. Meyvesi acımtırak ve lezzetsiz olur. Onu aşılamak lazımdır. Bazı insanlar işte böyledir. Kendi halinde yetişen bir çiçek misk gibi kokar fakat ne yazık ki ormandadır. Ondan kimse faydalanamaz. Beşeriyete hizmet lazımdır. Beşeriyet latif ve güzel kokuya muhtactır. Bir fakir derviş, tütün içer diye sevdiği kimse ondan kaçar. Bunlar birer hikmet ve esrardır. Sürüden ayrılanı kurt kapar. Fırsat elden kaçar. Mutlaka olacak olur; kalbini ister geniş ister dar tut. Gönül ister ki hoş olalım. Bakınız Kaygusuz Abdal nasıl söylemiş: Sana gizli bir sözüm var, gel gönüle gir gönüle. Sen senliğini elden bırak, gel gönüle gir gönüle. Bulalım dersen feth-i babın, gel gönüle gir gönüle. Bulam dersen aşk kenanın, gel gönüle gir gönüle. Siyahı ko, akı tut, anma işe şer katanı, Zikret müdam yaradanı, gel gönüle gir gönüle. Zühd zahid tuzağıdır, ilim, ilimin bağıdır, Gönül evi Hak evidir, gel gönüle gir gönüle. Kaygusuz bu böyle olur, Hakk'a doğru yola varır, Bulanlar gönülde bulur, gel gönüle gir gönüle.”

Sohbetini dinleyenler, başlarını eğmiş sessiz bir hâlde oturuyorlardı. Asıl muhatab ise, İmam Efendiydi. O da bunu gayet açık bir şekilde anlamıştı. Çünkü diğerlerinin bilmediği birçok hâllerini saymıştı. Bu, hocasının bir kerameti idi. Hocası sohbetten sonra evine gidip, akşama kadar çıkmadı. İmam Efendi ise sohbetini dinleyince gitmekten vazgeçip tam bir teslimiyetle Mahmud Saminî hazretlerinin yanında kalmaya kesin karar verdi. Kendi kendine; “Saminî hazretleri tütün içebilir bana ne”dedi. Sonra; “Ya Rabbi! Aciz ve biçare kulun Bedri'yi gafletten uyandır. Selamete erdir.” diye dua etti.

O gün imamlığı kendisi yaptı. Talebelerden biri, Saminî hazretlerinin ileri gelen talebelerinden Miyadinli Mehmed Efendiye; “Hoca efendi mihrabı neden bu Hafız misafire bıraktı” diyerek sorunca; “O, daha mürşid görmeden ilk devreyi kendi güzel ahlâkı ve istidadı ile bir hamlede atlamıştır.” cevabını verdi.

Mahmud Saminî hazretleri, o günü talebelerinden ayrı olarak evinde geçirdikten sonra, tekrar yanlarına çıktı. Mescidde iken İmam Efendi de mescide girdi. Bu sırada bir talebesine; “Mustafa, Mustafa! Hafızı bana gönder!” diye heybetli bir sesle bağırdı. Bu heybetli sesi işitenler heyecana kapıldılar. İmam Efendi birdenbire titremeye başladı. Telaşla hocasına koştu. Vilayet heybeti onu titretiyordu.

OSMAN BEDREDDİN'İN ÇIRAĞI

İmam Efendi'den, talebelerinden Ömer Nasuhi, Arabistan'a gitmek için izin istedi. İmam Efendi; “Nasuh, orada bizi tanıyan çok olur. Sorana selamımızı söyle!” dedi. O zât kendi kendine; “Oralarda hocamı kim tanıyacak?” diye düşünme cehaletinde bulundu. Arkadaşları ile yolda giderken tipiye tutuldular. Perişan bir halde ilerledikten sonra, bir köye vardılar. Orada büyük bir zat onları misafir etti. Ömer Nasuhi'ye dönerek; “Gel bakalım Osman Bedreddin'in çırağı!” dedi. Şaşıran talebe yine kendi kendine; “Bu zât burada, hocam orada birbirlerini nasıl tanıyabilirler?” diye düşününce, o zât başını kaldırıp; “Evladım, biz birbirimizi hiç görmedik ama birbirimizi gayet iyi tanırız.” dedi. Aradan zaman geçti ve Harput'a geri döndü. Hocasını ziyarete gidip; “Efendim, sağlıkla gidip geldik. Orada soranlara da selamınızı söyledim.” dedi. Bunları söylerken yine merakı geçmemişti. İmam Efendi ona; “Ömer, biz Allahü Teâlâ'nın bildirmiş olduğu şekilde birbirimizi tanır ve biliriz. Rabbimiz bize hidayet etmezse hiçbir şey bilmeyiz.” buyurdu.

Huzuruna varınca, onu tutup riyazet odasına soktu. Artık o, tam bir teslimiyet içinde hocasının elini öperek bağlılığını arz etti. Sonra; “Burada ne kadar kalacağım.” diye sual edince, şöyle cevap verdi: “Allahü Teâlâ'nın dilediği kadar, bir an, bir gün, kırk gün, belki kırk yıl. Bu bir harman, bir meydan, bir devrandır. Devran da meydan da harman da senin. Zaman mahsul zamanıdır. Yiğitlik şimdi belli olur, manevî dereceleri katetme zamanıdır. Dikkat lazımdır. Hafız! Hazreti Hızır'ın şerbeti fadlına; Ahmet Meramî hocanın emekleri ise, ilmine ve aşkına sebeb oldu. Büyüğümüz Muhammed Behaeddin hazretleri ve diğer büyükler rehberlik ederek senin bize gelmeni işaret ettiler değil mi? Erzurum'da Ayaz Paşa Camii minaresinde okuduğun ezan-ı Muhammedî, manevîyat aleminin erenlerini cihada davet etti. Yer gök sarsıldı. Bütün evliya, şüheda ve salihlerin ruhları Erzurum semalarında toplandı. Hafız! Moskofları, taşla kovaladığın zaman biz de oradaydık. Bunlar hep evliyalığın cilveleridir. Asıl marifet, hakikatler ötesindeki hakikate ermektir. Metin ol. Allahü Teâlâ yardımcındır...”

İmam Efendi kısa zamanda tasavvufta yetişip kemale erdi; on sekiz günde icazet aldı. Vazifesi sebebiyle üç-dört sene Palu'da kaldı. Bu arada hocasının sohbetlerinde bulundu. Daha sonra vazifesi icabı askerî taburla birlikte Dersim'e gitti. Taburu Dersim'den Çemişgezek'e gönderilince, senelerce orada hizmet etti. Buradan Palu'ya sık sık hocası Mahmud-ı Saminî hazretlerini ziyarete giden İmam Efendi, onun duasını alır ve sohbetini dinleyip geri dönerdi.

İmam Efendi 1909 senesinde emekliye ayrılıp Harput'a yerleşti. Bundan sonra tamamen ilimle meşgul oldu. Derslerinde ve sohbetlerinde bulunan pek çok zatı tasavvufta yetiştirdi. Pek çok insanı da cehaletten kurtarıp, salihlerden eyledi. İlme, marifete ve feyze susamış iki yüz bine yakın kimse onun feyz pınarından kana kana içti. Rüşd, hidayet ve marifete kavuştu. Sohbetlerinde asla siyasî ve boş şeyler konuşulmazdı. 1329 (m. 1911) senesinde Harput'un ileri gelenlerinden pek çok zâtla birlikte hacca gitti. Bu Hicaz seferinde; Şam, Mekke ve Medine âlimleri kendisine çok hürmet ve ikramda bulundular.

İmam Efendi buyurdu ki: “İnsan Allahü Teâlâ'nın nimetlerini düşünse, bunların şükrünü nasıl yerine getireceğinden hayrete düşer. Şükrünü tam mânâsı ile eda etmek mümkün değildir. Allahü Teâlâ, “Allahü Teâlâ size annelere isyânı, kız çocuklarını diri diri gömmeyi, verilecek borcun verilmemesini, verilmeyen bir şeyin alınmasını haram kıldı. Yine Allah, sizin için çok suâl sormayı, çok konuşmayı malı sebebsiz ve lüzumsuz yere harcamayı kerih gördü.” Hadis-i Şerif emirlerine itaat ve yasaklarından kaçma gibi azıcık bir şeyden razı oluyor. Pek çok ikram ve ihsanda bulunuyor.”

“Cehennem iki türlüdür. Hem sıcak, hem soğuk Cehennem vardır. Cenab-ı Hak kışın şiddetli soğuğunu yaratmış ki, insanlar Cehennem'in soğuğunu hatırlasınlar da ondan sakınsınlar. Yazın en sıcak günlerini de yaratmış ki bundan da Cehennem'in sıcağını hatırlasınlar da ondan sakınma çarelerine yönelsinler.”

“Tasavvuf, kitap ve sünnete dayanan ilahî ve Rabbanî hikmetin adıdır. Mevzuu ise, kişiyi gafletten sakındırıp, Allahü Teâlâ ile beraber olmayı kazandırmaktır. Faydası da; kişiyi nefsin kötü huylarından arındırıp insanı kamil ve Mevlaya layık bir kul yapmaktır.”

İmam Efendi hayatı boyunca daima insanları saadete kavuşturmak için çalıştı. Vaaz ve nasihat etti. 1340 (m. 1922) senesinde Harput'ta vefat etti. Vefatından birkaç gün evvel vasiyetini yazdı. Vefat ettiğinde, halk arasında çok sevildiğinden, cenazesinde büyük bir kalabalık toplandı. Harput'ta Meteris kabristanına defnedildi. Bilahare kabri üzerine türbe yapıldı. Ziyaret edilmektedir. Gülzar-ı Saminî adındaki Sohbet notları, Mektubat'ı; Gülbün-i İrşad ve Mecalis-i Saminîyye ve Divan'ı vardır. Sohbetleri üç kitap halinde basılmıştır.

Osman Bedrüddin iki defa evlenmiştir. İlk hanımdan 7 çocuğu, ikinci hanımdan 2 çocuğu olmuştur. İkinci hanımdan en küçük erkek oğlu Ziyaeddin Uz, Elazığ'da ağır ceza mahkemesi başkanı olarak çalışmıştır. 1989 yılında emekli olmuştur.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları