İMAMÜ'L-HAREMEYN CÜVEYNÎ

Abdülmelik bin Abdullah bin Yusuf bin Muhammed Cüveynî Şafiî mezhebinde meşhur fıkıh ve hadis âlimi
A- A+

Şafiî mezhebinde meşhur fıkıh ve hadis âlimi. İsmi, Abdülmelik bin Abdullah bin Yusuf bin Muhammed Cüveynî'dir. Künyesi, Ebü'l-Mealî, lakabı İmamü'l-Harameyn ve Rükneddin'dir. 419 (m. 1028) senesinde Horasan'da Nişabur şehrinin Cüveyn nahiyesinde doğdu. 478 (m. 1085)'te Nişabur'da vefat etti.

Cüveynî'nin ilk hocası, zamanın büyük âlimlerinden olan babası Abdullah bin Yusuf'tu. Ondan temel din ve alet ilimlerini öğrenip, hadis ve fıkıh ilmini tahsil etti. Ayrıca, Ebu Hasan Muhammed bin Ahmed Müzekka, Ebu Sa'id Abdurrahman bin Hemdan Nadrevî, Ebu Abdullah Muhammed bin İbrahim bin Yahya el-Müzekka, Ebu Sa'd Abdurrahman bin Hasan bin Aliyyek, Ebu Abdurrahman Muhammed bin Abdülaziz en-Niylî, Ebü'l-Kasım Kuşeyrî ve daha birçok meşhur âlimden ilim öğrendi, ilim öğrenmek için çok gayret gösterdi. Sabahtan akşama kadar ders alır, gece gündüz ilim peşinde koşardı. Daha tahsili sırasında yüz cilt eseri okuyup mütalaa etti. Her gün erkenden Ebu Abdullah'tan ders almak için Hubbazî mescidine gider, Kur'an-ı Kerim okur, kıraat dersi alırdı. O, ilmin her dalında öğrenmesi mümkün olduğu kadar öğrenmiş ve bu hususta çalışmıştır.

İmamü'l-Haremeyn, henüz yirmi yaşına girmek üzere iken, babası vefat etmiş, kendisi de onun yerine müderris olmuştur. Bir taraftan yüzlerce talebeye ders veriyor, bir taraftan da kendi ilmini arttırmak için Beyhekiyye Medresesi'ne giderek, büyük âlim Ebü'l-Kasım Kuşeyrî'nin derslerine devam ediyordu. Mu'tezile sapıklarından olan Selçuklu veziri Amidü'l-mülk Kündürî'nin zulümlerinden kurtulmak ve Müslümanları fitneden korumak için, hocası Ebü'l-Kasım Kuşeyrî ile birlikte Nişabur'dan ayrıldı. Nişabur'dan Samarra'ya, sonra da Bağdat'a giderek, oranın âlimleri ile görüşüp onlarla sohbet etti. Zamanla şöhreti her tarafa yayıldı.

Sonra Hicaz'a giderek, Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere'de dört sene kaldı, ilim ve ibadetle meşgul oldu. Kendisine; “İmamü'l-Haremeyn”, yani Mekke ve Medine'nin imamı, Mekke ve Medine'nin en büyük âlimi ünvanı verildi. Nihayet Alparslan Selçuklu Devleti'ne sultan olunca, âlimlere çok kıymet veren Nizamülmülk'ü vezir tayin etti. Nizamülmülk'ün daveti üzerine İmamü'l-Haremeyn, Nişabur'a döndü. Nişabur'daki Nizamiye Medresesi müderrisliğine getirildi. Zamanın hükümdar ve devlet ricalinden büyük hürmet görmeye başladı. O muazzam ilim müessesesinde, otuz sene kadar ilim yaymaya muvaffak oldu. Ders verdiği otuz yıl boyunca, bir kısmı meşhur âlim ve devlet adamı olmak üzere, her gün dersine gelen talebe sayısı üç yüzden aşağı düşmezdi. Bir aralık da İsfehan'a girerek, Nizamülmülk ile görüştü. Sonra tekrar Nişabur'a döndü.

Ömrünün sonuna doğru bir ara sarılık hastalığına tutuldu. Bu hastalık sebebiyle bir müddet derslerine ara verdi. Sonra iyileşip ders vermeye devam etti. Bir müddet sonra tekrar hastalanıp, hararet sebebiyle zayıf düştü. Nişabur'a yakın (3 km.) bir köy olan Bestakan köyüne tebdil-i hava için gitti. Burası, havası serin, suyu tatlı bir yerdi. Gün geçtikçe hastalığı artıp, Rebiülahir ayının yirmi beşinde, Pazartesi günü vefat etti. Cenazesi Nişabur'a getirildi. Cenaze namazını oğlu Ebü'l-Kasım Muzaffer bin Abdülmelik Cüveynî kıldırdı. Nişabur'da defnedildi. Vefatı duyulduğu her yerde büyük üzüntüyle karşılandı. Onun vefatı üzerine, yüzlerce talebesi pek mahzun olup, ayrılığına dayanamayarak ağlaştılar. Kendilerinden geçtiler. Vefat etmeden önce, dört yüz talebeye ders vermekteydi. Önce evine defnedildi. Daha sonra babasının yanına nakledildi.

Şairler onun vefatı üzerine şiirler söylemişlerdir. Söylenen bu şiirlerden bazı beytlerin tercümesi şöyledir:

“Herkesin kalbi Mealî'ye bağlıydı. Onların günleri geceler gibi olmuştur. Fazilet ehlinin dalı bir gün mü meyve veriyor? İşte İmam-ı Ebü'l-Mealî (Cüveynî) vefat etmiştir.”

“Mealî elbisesini, makamını bırakıp gitti. Başkası giymesin. Çünkü o, Ebü'l-Mealî'nin boyuna uygun bir elbise idi.”

İmamü'l-Harameyn, fıkıhta, usulde, kelamda, kendisine has, fakat Ehl-i Sünnet'ten ayrılmayan bir yol takip etmiştir. Bu büyük âlim, gayet fasih bir hatip, pek hassas ruhlu bir edip idi. Saatlerce ders verir ve ifadelerindeki belagat ve ahenk, hiç sekteye uğramazdı. Sözlerindeki ahenk, akmakta olan berrak bir nehrin akışını andırırdı. Vaazlarındaki tesir, dinleyenleri cereyana tutulmuş gibi titretirdi. Dokunaklı bir beyt okunduğu veya maneviyata ait bir söz söylendiği zaman duygulanır; gözlerinden yaşlar akardı.

Tasavvuftan da büyük pay ve zevk almış, güzel ahlâkı kendisinde toplamıştı. Bunun için gayet mütevazi, insaflı ve kadir şinas idi. Huzurunda söylenilen her sözü nezaketle dinler, hoşuna giderse takdir eder, faydalı görürse, ondan istifade ettiğini söylemekten çekinmezdi. Arasıra şiir söyler, fakat manzumelerini başkalarına okumazdı, İmam-ı Gazalî'yi yetiştiren bu büyük âlimin bir şiiri şöyledir:

Ey kardeşim, ilme altı şey kavuşturur,

Ve bunları genişçe sana edeyim beyan:

Zeka, heves ve gayret ve yetecek kadar mal,

Bir üstadın telkini, ayrıca uzun zaman.

İmamü'l-Harameyn çok talebe yetiştirmiş olup, talebeleri ilimde çok yükselmiştir. En meşhur talebeleri şu zatlardır:

İmam-ı Gazalî: En meşhur talebesi olup, hocası onun için; “İlimde büyük bir deniz gibidir.” demiştir. Daha hocası hayatta iken, talebeliği sırasında meşhur olmuş, bu hâline hocası da gıpta etmiştir. 55 yaş gibi kısa bir ömür yaşamasına rağmen, çok kıymetli eserler yazmış, ilmi ve hizmetleriyle her tarafı aydınlatmıştır. (Bkz. İmam-ı Gazalî)

Ebü'l-Hasan Ali bin Muhammed el-Keyalehrasî: İmam-ı Gazalî'den sonra en meşhur talebesidir. İlimdeki gayreti ve üstünlüğü, bizzat hocası tarafından methedilmiştir. Bağdat'ta Nizamiye Medresesi müderrislerinden idi. Kıymetli eserleri vardır.

Ebü'l-Muzaffer Ahmed bin Muhammed el-Havafî: Hocası tarafından çok sevilip, methedilmiş bir zattı. Meseleleri inceleme ve münazara hususunda pek maharetli idi. Hocası onun fasih konuşmasını çok beğenirdi.

Gece gündüz hocasının yanından ayrılmazdı. Münazaraya girdiği zaman adeta bir arslan kesilir, hasımlarını pek kat'i delillerle sustururdu. Daha hocasının sağlığında ders vermeye başlamıştır. Horasan'ın meşhur şehri Tus'a kadı olarak tayin edilmiştir.

Ebü'l-Kasım Süleyman bin Nasır el-Ensarî en-Nişaburî: Kelam, usul-i fıkh ve tasavvuf ilminde büyük âlimdi. Zahir ve batın ilmine sahip, marifet ehli bir zattı. Hocası Cüveynî hazretlerinin "El-İrşad" adlı eserini şerh etmiş, açıklamıştır. Bu sebeple; “Şarih-i İrşad” lakabıyla meşhur olmuştur. Ebü'l-Feth Şihristanî'yi bu zat yetiştirmiştir, İstanbul Ayasofya Kütüphanesi'nde "İrşad" adlı esere yaptığı şerhin yazma bir nüshası vardır.

Cüveynî hazretlerinin babası Ebu Muhammed Abdullah bin Yusuf, Şafiî mezhebi âlimlerinden olup, tefsir, hadis, fıkıh ve edebiyat ilimlerindeki derecesiyle meşhur olmuştu. Oğlu İmamü'l-Harameyn'in yetişmesi hususunda çok titiz davranır, bilhassa helal lokma yiyerek büyümesine çok dikkat gösterirdi. Hep helal lokma yedirirdi. İmam-ı Cüveynî, bir defasında bir münazara meclisine katılmıştı. Bu mecliste konuşurken, bir ara söz söyleme hususunda tereddüde düştü. Oradakiler; “Sen hiç böyle yapmazdın bu ne hâldir?”dediklerinde, bu tutukluğun sebebini şöyle anlatmıştır:

“Bu hâlimin sebebini hiçbir şeyde bulamıyorum. Ancak çocukluğumda emdiğim bir sütün kalıntısından olma ihtimali vardır.” dedi. “Nedir o süt emme işi?” dediklerinde; “Ben süt emdiğim sırada, annem, babama yemek pişirmek için beni bir yere koymuş. Bu sırada ağlayınca, bir cariye beni alıp susturmak için emzirmeye başlamış. Bu sırada babam görüp hemen bırakmasını söylemiş ve bu cariye bizim değil, sahibinden de izin almadık ki bizim çocuğumuzu emzirsin demiş. Beni cariyenin elinden alıp, ayaklarımdan tutup baş aşağı çevirerek emdiğim sütü iyice kusturmuş. İşte konuşurken bende gördüğünüz bu hâl, o emdiğim sütün vücudumda kalan artığıdır.” demiştir.

Zamanın Selçuklu Sultanı Melikşah tarafından, Ramazan bayramı yanlışlıkla bir gün önceden ilan edilmişti. Bu durumdan haberdar olan İmamü'l-Haremeyn Cüveynî; dinimizde Ramazan ayının başlamasının ve sona ermesinin hesapla ve takvimle değil, hilalin görülmesi ile mümkün olduğunu, bu yüzden de hilal görülmeden önce bayramın ilan edilemeyeceğini bildirdi. Akşam vakti olup hilal gözetlendikten sonra da görülemeyince, sultanın sözüne muhalefet ederek; ertesi günün bayram olmadığını, hiçbir yerden hilal görülemediği için, Ramazanın otuza tamamlanması gerektiğine dair verdiği fetvayı ilan etti. Bunun üzerine Sultan Melikşah, haber göndererek Cüveynî'yi sarayına davet etti. Durum İmamü'l-Haremeyn'e ulaşınca; “Sultana ait olan devlet işlerinde fermana itaat etmek bizim vazifemizdir. Fakat fetvaya taalluk eden din meselelerinde âlimlere sormak da sultanın vazifesidir.” diye haber gönderdi. Sultan Melikşah da, İmamü'l-Haremeyn'e teşekkür edip, fetvasına tâbi olarak, bayramın bir gün sonra olduğunu tasdik ve ilan etti.

İmam-ı Gazalî'nin hocası olan İmamü'l-Haremeyn, bir gün ziyaret için büyüklerden birinin evine gittiğinde, âlimler ve büyükler onun etrafında toplandılar. O esnada meclisten biri kalkıp, İmam'a Taha suresinin 5. ayet-i kerimesini okuyarak; “Allahü Teâlâ'nın mekandan münezzeh olduğuna dair delilin nedir?” diye sordu. İmamü'l-Haremeyn; “Yunus Aleyhisselam'ın, balığın karnında; “Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni bütün noksanlıklardan tenzih ederim. Gerçekten ben haksızlık edenlerden oldum.” diye dua etmesidir.” dedi. Orada bulunanlar bu cevaba hayret ettiler. Ev sahibi de meselenin açıklanmasını istedi. Bunun üzerine İmamü'l-Haremeyn; “Burada bin dirhem borcu olan bir fakir var. Onun borcunu öderseniz meseleyi açıklarım.” dedi. Ev sahibi, borcu ödemeyi kabul etti. İmamü'l-Haremeyn cevabını şöyle açıkladı:

“Resulullah, miraçta yüksek makamlardan, Cenab-ı Hakk'ın dilediği yere yükseldi ve orada; “Ya Rabbî! Ben seni hakkıyla övemem. Sen kendini övdüğün gibisin.” dedi. Ve yine Yunus Aleyhisselam denizin derinliklerinde, balığın karnında, karanlıklar içinde imtihan olurken (mealen); “Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederim. Gerçekten ben haksızlık edenlerden oldum.”(Enbiya suresi: 87) diye dua etti. Cenab-ı Hakk'ın bir mekanı olsaydı, miraçta olan Peygamber Efendimiz ve balığın karnında bulunan Yunus Aleyhisselam, karşısındaki birine hitap eder gibi mi hitap ederlerdi. Bu ayet-i kerime, Allahü Teâlâ'nın bir mekanda olmadığına delalet ediyor.”

İmamü'l-Haremeyn Cüveynî hazretleri buyurdu ki:

“İlim iki kısımdır. Birincisini öğrenmek herkese lazımdır. İkincisini öğrenmek, farz-ı kifayedir. Bunu taklidden çıkıp, müçtehit olan âlim öğrenir. Bir şehirde, böyle bir âlim bulunursa, başkaları öğrenmeme günahından kurtulur. Böyle âlim hiç bulunmazsa, hepsi asi olur. Böyle bir âlim, kitaptan, sünnetten, icmadan ve kıyastan hüküm çıkarır ise, buna (Müctehid-i müstekıl) denir. Uzun zamandan beri, böyle müctehit yoktur.”

Eserleri

Ömrü boyunca yalnız Allahü Teâlâ'nın dinine hizmet etmek için gayret eden İmamü'l-Haremeyn Cüveynî, Allahü Teâlâ'nın dininin daha iyi öğrenilmesi için, pek kıymetli eserler yazdı. Bu eserlerinden bazıları şöyledir:

1- "Eş-Şamil fî usuli'd-din": Kelama dair en hacimli eseridir. 1969'da İskenderiyye'de yayınlanmıştır.

2- "El-İrşad ila kavatıi'l-edilleti fî usuli'l-itikad": Kelam ilminde tuttuğu yolu anlatan bir eseridir. Bablara ve fasıllara ayrılarak yazılmıştır. Bu eserini talebesi Ebü'l-Kasım Süleyman bin Nasır şerh etmiştir. Başka şerhleri de vardır. 1985'te Beyrut'ta yayınlanmıştır.

3- "El-Akidetü'n-Nizamiyye": En son eserlerinden olup Selçuklu veziri Nizamülmülk'e ithaf edilmiştir. Kahire'de 1948'de neşredilmiştir.

4- "Lümatu'l-edille fi kavaidi Ehli's-sünne": Ehl-i Sünnet itikadını anlatır. 1968'de Beyrut'ta yayınlanmıştır. Abdullah bin Muhammed et-Tlimsanî buna bir şerh yazmıştır.

5- "Şifaü'l-galil fi beyanı ma vakaa fi't-Tevrat ve'l-İncil mine't-tahrif ve't-tebdil": Hırıstiyan ve Yahudilere reddiye olan eser, Kahire'de 1978'de yayınlanmıştır.

6- "Mesailü'l-İmam Abdilhak eş-Sıkılli": Abdülhak es-Sıkıllî'nin Cüveynî'ye sorduğu itikada dair soruları ve bunlara verilen cevapları ihtiva eder.

7- "Risale fî zikri hali'ş-Şeyh Ebu Ali İbn-i Sina": Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi Kısmı, No: 3688'de bir nüshası vardır.

8- "Nihayetü'l-matlab fî dirayeti'l-mezheb": Cüveynî'nin “hayatımın meyvesi” dediği bu eser Şafiî mezhebi fıkhına dair önemli kaynaklardan biri olup iki büyük cilt halinde Devha'da 1979'da yayınlanmıştır. Bunu Mekke-i mükerremede yazmaya başlayıp Nişabur'da tamamlamıştır.

9- "Gıyasi'l-ümem fî iltiyasi'z-zulem": İslam anayasa hukukuyla ilgili konuları inceleyen eser, 1401 yılında Katar'da neşredilmiştir.

10- "El-Burhan fî usuli'l-fıkh": Usul-i fıkh ile ilgili olup, Devha'da 1979'da neşredilmiştir.

11- "El-Varakat fî usuli'l-fıkh": Kahire'de 1977'de yayınlanmıştır. Usul-i fıkha dair olup pek çok şerhleri vardır. Hanefî mezhebi âlimlerinden Kasım Kutluboğa'nın da bu eser üzerine bir şerhi vardır.

12- "Et-Telhis": Bazı kısımları "Kitabü'l-ictihad" adıyla Beyrut'ta 1987'de yayınlanmıştır.

13- "El-Kafiye fi'l-cedel": 1979'da Kahire'de yayınlanmıştır.

14- "Ed-Dürretü'l-mudıyye fima vakaa fihi'l-hilaf beyne'ş-Şafiiyye ve'l-Hanefiyye": Eserin birinci cildi Devha'da 1986'da yayınlanmıştır.

15- "Mugisü'l-halk fî ihtiyari'l-ehak": Bu eserinde dört mezhepten birine uymanın vacip (lazım) olduğu ve dört mezhepten birine uymamanın felaket olduğunda icma bulunduğunu bildirmiştir. Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya kısmı No: 2194 ve Esad Efendi kısmı, 3532 numarada yazma nüshaları vardır.

Kaynaklarda Cüveynî'ye atfedilen diğer bazı eserler de şunlardır: "Medarikü'l-ukül""Fi İsbati keramati'l-evliya""Fi't-Tekfir""El-Esalib fi'l-hilaf""Gunyetü'l-müsterşidin""Et-Tuhfe fi usuli'l-fıkh""Et-Tebsıra fi'l-vesvese""Şerhu Lübabi'l-fıkh li'l-Mehamilî""El-Erbeun""Tefsirü'l-Kur'an""Divanü hutab ve mevaiz""El-Umed""El-Furuk", vb.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları