Tefsir, kelam, Şafiî mezhebi fıkıh âlimi, şair. Künyesi, Ebü'l-Muzaffer olup; ismi, Şehfur (Şahfur) bin Tahir bin Muhammed'dir. Horasan'da İsferain şehrinde doğdu. Oraya nisbetle İsferainî denildi. Şehfur lakabıyla meşhur oldu. 471 (m. 1078) yılında Tus'ta vefat etti.
Temel din ve alet (yardımcı) ilimlerine sahip olduktan sonra, çeşitli memleketlere âlimlerin ilimlerinden istifade edebilmek için seyahat eden Ebü'l-Muzaffer Şehfur İsferainî, Esam, Ebu Ali Rif'a, Ebu Mansur Bağdadî ve daha birçok âlimden ilim tahsil etti. Tefsir ve kelam ilminde meşhur oldu. Şafiî mezhebi fıkıh bilgilerinde âlim oldu. Her dalda ilim sahibiydi. Nizamülmülk tarafından Tus'taki Nizamiye Medresesi'ne müderris tayin edildi. Tus şehrinde yıllarca kalıp, orada dersler verdi. Üstad, İmam Ebu Mansur Abdülkahir bin Tahir Bağdadî'nin kızı ile evlendi. Evlatları, Belh şehrinin âlim ve faziletlilerinden oldular.
Çok cömert olan Ebü'l-Muzaffer İsferainî, evinde dünya malı bulundurmaz, eline geçenin ihtiyacından fazlasını fakirlere sadaka olarak dağıtırdı. Eline çok mal geçmesine rağmen, hiçbir zaman zekat nisabına malik olmamıştı. Çünkü eline geçen mal, hemen bir fakirin evine doğru yola çıkarılırdı. Çok ibadet eder, yalnız Allahü Teâlâ nın rızası için çalışırdı. Tus şehri, yıllarca onun saçtığı ilim ışıklarıyla parladı. Kendisinden birçok kimse ilim öğrenip istifade etti. İsferainî, engin bilgisi, keskin zekası, doğruyu gören aklı ile, doğru yoldan sapanlara güzel cevaplar verip susturdu.
Kelam ve tefsir ilimlerinde kıymetli kitaplar yazdı. Tefsirü'l-Kebir adı da verilen Tacü't-teracim fî tefsiri'l-Kur'an li'l-e'acim adlı eseri meşhurdur. Farsça bir tefsir olup, Afyon Gedik Ahmet Paşa Kütüphanesi'nde No: 17.225'te bir nüshası vardır. Ayrıca Tahran'da tarihsiz olarak basılmıştır.
Kelam ilmine dair yazdığı Et-Tebsir fi'd-din ve temyizü'l-fırkati'n-nâciyet-i ani'l-firaki'l-hâlıkin adlı eserinde, Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat âlimlerine tâbi olanların ebedî saadete ereceklerini, onların yolundan ayrılanların sapıklıktan kurtulamayacaklarını bildirmektedir. Eser, Süleymaniye Kütüphanesi, Fatih Kısmı, No: 2.905, Şehit Ali Paşa Kısmı, No: 1.574'te kayıtlıdır. Bir de yine mezhepler tarihi ile ilgili El-Evsat adlı eseri vardır. Çok güzel şiirler de yazan İsferainî, bir şiirinde kendi nefsine şöyle demektedir:
“Verdiğin üç beş parça mal ile cömert oldum sanma! Asıl cömertlik, çok mal verdiği hâlde, en az verenin kendisi olduğunu düşünmektir. Verdiği mal karşılığında teşekkür ve iltifat bekleyen cömert değildir. Teşekkür, minnet ve eziyete aldırış etmeyen kimseye, cömertliğinden dolayı iltifatın bir zararı olmaz.”
Hilal bin A'lâ'ya da şu manadaki şiiri söylediği bildirilmektedir:
“Bana, zekat borcun var mı diyenlere çok şaşarım. Mirasçılarıma mal değil, iyilik ve güzellikler bıraktım. Birçok defa dünya malı ile elim dolup taştı. Sadaka vermekten başka bir şey düşünmediğimden hiçbir zaman zekat nisabına malik olacak kadar malım olmadı. Böyle cömert olan kimselerin zekat borcu olduğu nerede görülmüştür?”
İsferainî, Et-Tebsir fi'd-din isimli kitabının önsözünde şunları kaydediyor:
“Allahü Teâlâ, En'am suresinin 79. ayet-i kerimesinde İbrahim Aleyhisselam'ın imanından haber verirken, mealen onun şöyle dediğini beyan buyurmuştur: “Şüphesiz, ben sadece hak dine (tevhide) boyun eğip, yüzümü yerleri ve gökleri yaratmış olan Allah'a çevirdim ve ben müşriklerden (O'na ortak koşanlardan) değilim.” Bu ayet-i kerimede, onun “Hanîf” dini üzere olduğu, yani putlara tapmadığı, şeytanın yollarından uzak durduğu, Allahü Teâlâ nın dinine muhalif olan yol ve dinlerden uzak kaldığı bildiriliyor. Bunun benzeri, Resulullah'a inzal buyurulan şu ayet-i kerimelerde görülmektedir: En'am suresinin 159. ayet-i kerimesinde mealen şöyle buyurulmaktadır: “Peygamberlerin bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr etmek veya hükümlerin bir kısmını tanımamak suretiyle dinlerini ayrı ayrı fırkalara ayırarak parçalananlar var ya, senin onlarla hiçbir ilgin yoktur...”
Muhammed suresinin 19. ayet-i kerimesinde de mealen şöyle buyurulmuştur: “Şimdi (Ey Resulüm)! Şunu bil ki, Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur.” Allahü Teâlâ, bu ayet-i kerimelerde Resulüne, marifetullaha ve Allahü Teâlâ nın dinine muhalif olan her dini terk etmesini emretmiştir. Yine O'na kendisinden haber verirken, Allah'tan başka ilah olmadığını ve ibadete yalnız O'nun layık olduğunu bildiren vasıfları toplayan marifetine dair sıfatlarla kendisini anmayı emretmiştir. Allahü Teâlâ, En'am suresinin 161. ayet-i kerimesinde mealen şöyle buyurmuştur: “De ki: “Şüphesiz Rabbim beni dosdoğru bir dine, Hakk'a yönlenen İbrahim'in (Aleyhisselam) dinine iletti. O, Allah'a şirket koşanlardan değildi.”
Şehfur bin Tahir İsferainî hazretlerinin Tacü't-teracim fî tefsiri'l-Kur'an li'l-e'acim adlı meşhur Farsça tefsirinin kapak sayfası.
Allahü Teâlâ, bütün insanlara, cinnîlere ve meleklere; “Lâ ilâhe illallah” yani Allah'tan başka ilah yoktur demelerini buyurmuştur. Cenab-ı Hak, İhlas suresinin 1. ve 2. ayet-i kerimelerinde mealen; “(Ey Resulüm) de, ki: O, Allah'tır, tektir.” buyurmuş, kendisini kemal sıfatlarıyla vasfetmiş, aynı surenin üç ve dördüncü ayet-i kerimelerinde ise mealen; “Doğurmadı, O, doğurulmadı da. Hiçbir şey de, O'na denk olmamıştır.” buyurarak kendinden noksanlıkları nefyetmiştir.
Batılın sıfatının hakikatine ermeyene, hakkı bilmek mümkün olmaz. Resulullah'ın Eshab-ı Kiram'ı, O'na, hakkı, itikatlarının ve marifetlerinin sahih olması için sual ederler, batılı ve şerri de onlardan kaçınmak için sorarlardı. Hatta Huzeyfetü'l-Yemanî buyurmuştur ki: “İnsanlar, Resulullah'tan hayrı soruyorlardı. Ben ise, O'na şerri soruyordum.” Hazreti Huzeyfe'nin böyle yapması, şerri tanıyarak, ondan istenildiği gibi kaçınmak içindi. Zira, onu tanımayan ona düşebilir. Nitekim şair şöyle demiştir: “Şerri (kötülüğü), kötülük yapmak için değil, ondan korunmak için öğrendim. Kim kötülüğü hayırdan (iyilikten) ayıramıyorsa ona düşer.”
İsferainî hazretlerinin Kelam ilmine dair yazdığı Et-Tebsir fî'd-din adlı eserinin kapak sayfası.
Resulullah Efendimiz İslam cemaati içerisinde, önceki dinlerde meydana geldiği gibi, muhtelif fırkaların zuhur edeceğini haber vermişlerdir. Bir gün Eshab-ı Kiram'a; “Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrıldı. Hıristiyanlar da yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Benim ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Hepsi Cehennem'e gidecek, ancak bir fırkası kurtulacaktır.” buyurmuş, onlar da; “Ya Resulallah! Fırka-i nâciye (kurtulacak olan fırka) kimlerdir?” diye sormuşlar Resulullah da; “Benim ve Eshabımın izinde gidenlerdir.” diye cevap vermişler, bir başka rivayette ise; “(Onlar) cemaattir. (Cumhur-i müslimîndir.)” buyurmuşlardır.
Abdullah bin Ömer'in rivayet ettiğine göre, Resulullah Âl-i İmran suresinin 106. ayet-i kerimesi olan; “Kıyamet gününde bir takım yüzler ak ve bir takım yüzler de kara olacak...” mealindeki ayetin tefsiri hakkında şöyle buyurmuşlardır: “Yüzleri ak olan cemaat (Cumhur-i müslimîn), yüzleri kara olanlar ise heva ehlidir. (Bidat ve dalalet sahipleridir.)” Resulullah bu ümmetin hevaya bulaşacağını (yani bu ümmetten birçok kimselerin bozuk fırkalara intisab edeceğini) beyan buyurmuştur. Heva ehlinden çoğu, zahirde fırka-i nâciye ile beraber ise de, imanın hakikatinde onlardan ayrılmaktadırlar.
Müminin, bidat fırkalarından ayrılabilmesi ve onların sapıklıklarından kendisini koruyabilmesi için, onların hâlini bilmesi, ovarian şüphe ve bidatlerinden akidesini koruması ve Allahü Teâlâ nın ayet-i kerimede bildirdiği kimselerden olmaması lazımdır. Nitekim Allahü Teâlâ, Yusuf suresinin 106. ayet-i kerimesinde mealen; “Onların çoğu, Allahü Teâlâ ya şirket koşmaksızın, iman etmez.” buyurmuştur. Bu hususta Resulullah Efendimiz de şöyle buyurmuştur: “Kalbinde zerre miktarı kibir, yani küfür bulunan kimse Cennet'e girmez. Kalbinde zerre miktarı iman bulunan kimse de Cehennem'de kalmaz.”
İnsanı kurtaracak olan zerre miktarı iman, bütün bidatlerden, ilhaddan ve küfrün her çeşidinden salim olan (arınmış) sahih bir itikattır. Akıllı kimse için bütün bidat nevileri ve bidat ehli ortaya çıkmadıkça (onları tanımadıkça), imanın hakikati, hepsinden arınmış bir şekilde açığa çıkmaz. Hazreti Peygamberin kelamı doğru, vaadi haktır. O'nun, Müslümanlar arasında bulunacağını haber verdiği dalalet (sapıklık) fırkalarının ortaya çıkacağından şüphe yoktur. Fakat Müslüman âlimlerden ehl-i tahkik olanlar bunda ihtilaf etmişlerdir. Tahkik ehli âlimlerden bazıları; “Müslümanlar arasında çıkacağı bildirilen bidat ehli fırkalar, henüz tamamlanmamıştır. Şu anda bir kısmı mevcut olup diğer bir kısmı ise, kıyamet gününden önce meydana çıkacaktır. Hazreti Peygamberin haber verdiği şeyler şüphesiz olacaktır.” demişlerdir. Bazı âlimler ise; “Bu fırkaların hepsi, İslam cemaati arasında meydana gelmiştir. Müminin, akidesini ovarian bozuk akidelerinden ve dinini ovarian sapık dinlerinden ayırması lazımdır.” buyurmuşlardır.
İmam-ı İsferainî, Et-Tebsir fi'd-din isimli eserinin “Ehlü's-sünnet ve'l-cemaat itikadının beyanı.” başlıklı on beşinci babında buyuruyor ki:
“Allahü Teâlâ Peygamberler gönderdi, kitaplar indirdi, emir ve nehyler verdi, sevap ve ıkabı (ceza) beyan edip, Peygamberlerini kendilerinin doğruluğuna delalet eden mucizelerle teyid etti (kuvvetlendirdi). Onların lisanı üzere, tevhidi ve İslamiyeti (akait ve fıkhı) bilmeyi farz kıldı. Onların her söyledikleri doğru, her yaptıkları haktır. Onların bu vasıflarına delalet eden ilim, sadık olduklarına ve sözlerinin doğruluğuna delalet eden zahirî mucizelerin meydana gelmesidir.
Cenab-ı Hak, tevhit, akait ve fıkhı farz kılmış ve bunu kitabında bazı ayet-i kerimelerde topluca, bazı ayet-i kerimelerde tafsilatıyla beyan etmiştir. Topluca bildirmesi, Nisa suresinin 163. ayet-i kerimesinde olmuş, Allahü Teâlâ bu ayet-i kerimede mealen şöyle buyurmuştur: “Nuh'a ve ondan sonraki Peygamberlere vahyettiğimiz gibi (Habibim) sana da vahyettik ve yine İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Ya'kub'a, Ya'kub'un çocuklarına, İsa'ya, Eyyub'a, Yunus'a, Harun'a Süleyman'a da vahyettik ve Davud'a Zebur'u verdik.”
Mufassal (ayrıntılı) olarak da şu ayet-i celilelerde bildirilmiştir Allahü Teâlâ A'raf suresinin 59. ayet-i kerimesinde mealen; “Ant olsun, biz Nuh'u peygamber olarak kavmine gönderdik de, o şöyle dedi: “Ey kavmim! Allah'a ibadet ve itaat edin, sizin için ondan başka bir ilah yoktur. Ben üzerinize gelecek çok büyük bir günün azabından hakikaten korkuyorum.” Hud suresinin 25. ayet-i kerimesinde mealen; “Gerçekten biz Nuh'u, şöyle desin diye kavmine gönderdik: “Haberiniz olsun, ben size azabın sebeplerini ve kurtuluşun yolunu açıklayan bir korkutucuyum.” Gafir (Mümin) suresinin 34. ayet-i kerimesinde mealen; “Doğrusu Musa'dan önce Yusuf da size mucizeler getirmişti. O vakit de onun size getirdiği şeyler hakkında şüphe edip durmuştunuz. Nihayet vefat ettiğinde de; “Bundan sonra Allah asla peygamber göndermez.” dediniz. İşte Allah (dininde) haddi aşan şüpheciyi böyle saptırır.” Yunus suresinin 75. ayet-i kerimesinde ise mealen; “Bu Peygamberlerden sonra, Musa ile Harun'u Firavun ve cemaatine mucizelerimizle gönderdik. Kibirlenerek iman etmediler ve günahkâr bir kavim oldular.” buyurmuştur.
Bu konunun topluca bildirildiği ayet-i kerimelerden bir kısmı da şöyledir: Allahü Teâlâ, Nisa suresinin 164. ayetinde mealen; “Gönderdiğimiz öyle Peygamberler vardır ki, onları bundan (bu sureden) önce sana beyan ettik, öyle Peygamberler de vardır ki, sana onların kıssalarını bildirmedik...” buyurmuş. Gafir (Mümin) suresinin 78. ayet-i kerimesinde ise mealen; “(Ey Resulüm!) gerçekten biz senden önce birçok Peygamberler gönderdik, onlardan kimini sana haber verdik, kimini de sana haber verip anlatmadık...” buyurmuştur.
Muhammed Aleyhisselam Allahü Teâlâ nın Resulüdür.
Risaletinde, bütün fiil ve sözlerinde sadık idi. O'nun mucizesi Kur'an-ı Kerim idi. İnsanları münazaraya davet etmiş ve kendilerinden itaat istemiştir. Onlara, ne zaman Kur'an-ı Kerim'e benzer bir sure getirirlerse, itaat etmeleri gerekmeyeceğini beyan buyurarak meydan okumuştur. O dili bilenler, kendilerinden ve nesillerinden itaat mükellefiyetini, mallarındaki hakları düşürmek için çalışmışlar, buna muktedir olamamışlardır. Eğer getirdikleri sözle, kendilerinden, mallarından ve aile efradından, mükellefiyetleri kaldırmaya güçleri yetseydi, harbe, sulha ve kıtale yönelmezlerdi ki, bu kıtalin sonunda; ölüm, esir düşme, köle olma, mallarda ve elde bulunan diğer şeylerde yağma ve gasp vardır. Bunu (Kur'an-ı Kerim'in bir ayet-i kerimesinin de olsa benzerini) getiremeyince, onların Kur'an-ı Kerim'in üstünlüğü karşısında acze düşerek bu işten yüz çevirdikleri anlaşılmaktadır. Nitekim Musa Aleyhisselam zamanında Firavun'un sihirbazları, ona karşı durmaktan âciz kalmışlar, birçokları, Musa'nın davetinde haklı olduğunu kabul ederek onun getirdiklerine iman etmişlerdir. İsa Aleyhisselam da getirdiği mucizelerin bir benzerini getirme hususunda doktorları âciz bırakmıştır.
Hazreti Muhammed Mustafa'nın nübüvvetinin hak olduğu, Allahü Teâlâ nın kitabında açıkça ortaya konulmuştur. Bu hususta, Cenab-ı Hak Ahzab suresinin 45 ve 46. ayet-i kerimelerinde mealen; “Ey Peygamber! Seni ümmetinden (tasdik edenlerle etmeyenler üzerine) bir şahit, (Müminlere Cennet'i) bir müjdeleyici, (kâfirleri de Cehennem'le) bir korkutucu gönderdik. Hem Allah'ın dinine ve O'na ibadete, O'nun izniyle bir davetçi, hem de nur saçan bir kandil olarak.” buyurmaktadır.
Fetih suresinin 29. ayet-i kerimesinde mealen şöyle buyurulmuştur: “Muhammed Allahü Teâlâ nın peygamberidir ve O'nunla birlikte bulunanların (yani Eshab-ı Kiram'ın) hepsi kâfirlere karşı şiddetlidirler. Fakat, birbirlerine karşı merhametli, yumuşaktırlar. Bunları çok zaman rükuda ve secdede görürsünüz. Herkese dünyada ve ahirette her iyiliği, üstünlüğü, Allahü Teâlâ dan isterler. Rıdvanı, yani Allahü Teâlâ nın kendilerini beğenmesini de isterler. Çok secde ettikleri yüzlerinden belli olur. Onların hâlleri, şerefleri böylece Tevrat'ta ve İncil'de bildirilmiştir. İncil'de de bildirildiği gibi, onlar, ekine benzer. İnce bir filizin yerden çıkıp kalınlaştığı, yükseldiği gibi, az ve kuvvetsiz oldukları hâlde, az zamanda etrafa yayıldılar. Her tarafı iman nuru ile doldurdular. Herkes, filizin hâlini görüp, az zamanda nasıl büyüdü diyerek, şaşırdığı gibi, hâl ve şanları dünyaya yayılıp, görenler hayret etti ve kâfirler kızdılar.”.
Peygamber Efendimizin nübüvveti, Kur'an-ı Kerim'de müteaddit yerlerde zikredilmiştir. O'nun mucizesinin vasfedilmesi hususunda Allahü Teâlâ Bakara suresinin 23. ayet-i kerimesinde mealen şöyle buyurmuştur: “Eğer kulumuza (Hazreti Muhammed'e) indirdiğimiz Kur'an'dan şüphede iseniz, haydi siz de onun benzerinden (fesahat ve belagatta ona eş) bir sure getirin ve Allah'tan başka şahitlerinizi (putlarınızı, şair ve âlimlerinizi) de yardıma çağırın. (Şayet bu beşer kelamıdır) sözünde sadık (doğru söyleyen) kimseler iseniz.”
Resul-i Ekrem'in mucibiyle amel ettiği şey İslamiyettir. O'nun mucizesi, haber verdiği bütün şeylerde sadık olduğuna delildir. O'nun haber verdiklerinden bir kısmı şunlardır:
“Benden sonra peygamber gelmeyecektir.”
“İslam yükselir, onun üzerine yükselen olmaz.”
“İslam beş temel üzerine kurulmuştur: (Birincisi): Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet etmek, (diğerleri) namaz kılmak, zekat vermek, hacca gitmek ve Ramazan-ı Şerif ayında oruç tutmaktır.”
Bu beş temel vazifenin kıyamete kadar kesilmeyecek ve kaldırılmayacak bir farz olduğunu beyan buyurmuş ve insanların kabirlerinde diriltileceklerini ve dinden sorulacaklarını, sonra haşir vaktine kadar asilerin ıkab (ceza) göreceğini, taat ehlinin de nimetler içerisinde olacağını haber vermiştir. O'nun haber verdiklerinden bir kısmı da; haşir, neşir, kıyametin meydana getirilmesi ve kıyametin vaktini Allahü Teâlâ dan başka kimsenin bilmeyeceğidir. Halk haşrolacak ve hesaba çekilecek, sonra ehl-i Cennet, Cennet'te daimi bir nimet içine sokulacaklar, orada Rablerini göreceklerdir. Bu, Cenab-ı Hakk'ın ziyade ikramı ve ihsanından dolayı olacaktır. Kâfirler ve mürtedler ise, Cehennem azabında, kurtulma imkanları bulunmaksızın ebedî kalacaklardır.
Asilerden bir topluluk da Cehennem'de cezalandırılırlar, sonra Hazreti Muhammed Mustafa'nın şefaatiyle, ulemanın, zahit ve abidlerin şefaatiyle ve Müminlerin çocuklarının şefaatiyle Cehennem'den çıkarılırlar. Bunların şefaatlerine nail olamayan, fakat kendisine önceden eman verilmiş kimseler, Allahü Teâlâ nın rahmetiyle Cehennem'den çıkarlar. Müminlerin asilerinden birçokları, Cehennem'e girmeden önce, ya Resulullah'ın şefaatiyle veya Allahü Teâlâ nın rahmetiyle mağfiret olunur (bağışlanırlar). Kalbinde zerre miktarı iman olan kimse Cehennem'de kalmaz.
Müminler mâsiyet (günah işlemek) sebebiyle kâfir olmaz ve imandan çıkmazlar. Çünkü mâsiyet, taraflardan bir tarafta olup kalbdeki iman münafi değildir (onu yok etmez). Allahü Teâlâ Kehf suresinin 30. ayet-i kerimesinde mealen; “Gerçekten iman edip salih ameller işleyenlere gelince; şüphe yok ki, biz, öyle güzel bir amel işleyenin mükâfatını zayi etmeyiz.” buyurmuştur. Resulullah Efendimiz de şöyle buyurmuştur: “Kalbinde zerre miktarı iman olan kimse Cehennem'de kalmaz. Kalbinde zerre miktarı kibir yani küfür bulunan kimse de Cennet'e girmez.” İmandan zerre miktarı demek; şirkten, şek ve şüpheden arınmış olan itikat demektir. İman ne zaman bunlarla bir araya gelirse, küfür ve bidat şaibeleriyle lekelenmiş olur ki, böyle bir imana sahip olan, Mümin ismini almaya müstehak değildir.
İmam-ı İsferainî, icma konusunda şunları yazmaktadır:
“İcma, haktır ve ümmetin üzerinde icma ettiği şey de, söz olsun, fiil olsun kat'i olarak hak olur. Peygamber Efendimizin şu hadis-i şerifi buna delildir: “Ümmetim dalalet (sapıklık) üzerinde ittifak etmez.” Onların hepsinin yalan üzerinde ittifak etmeleri caiz olsaydı, şeriatten (dinî hükümlerden) bazı şeyleri gizlemeleri de caiz olurdu. Böyle olunca da, şer'î tekliflere ulaştıran delillere itimat batıl olur, teklif ve şeriat sakıt olurdu. Kur'an-ı Kerim'de icmanın aslı (temeli, delili), şu ayet-i kerimedir: Nisa suresinin 115. ayet-i kerimesinde mealen şöyle buyurulmaktadır: “Her kim de, kendisine doğru yol apaçık belli olduktan sonra Peygambere aykırı harekette bulunur ve Müminlerin yolundan başkasına uyar giderse, onu döndüğü sapıklıkta bırakırız. Ahirette de kendisini Cehennem'e koyarız ki, (Cehennem) ne kötü bir dönüş yeridir.”
Müslümanların üzerinde icma ettikleri şeylerden birisi şudur: Resulullah'ın eshabından ismen bildirilen on kişi Cennet ehlindendir. Onlar da; Ebu Bekr, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Sa'd, Sa'id, Abdurrahman bin Avf ve Ebu Ubeyde bin Cerrah'tır. İcma edilen hususlardan biri de, bunların hanımları, çocukları ve torunları da Mümindirler ve Cennet ehlindendirler. Bunlar, dinin ileri gelenlerinden olup, Kur'an'dan ve şeriatten (İslamiyetten) hiçbir şeyi gizlememişlerdir. Bunun gibi Resulullah'tan sonra dört halifenin hilafeti üzerinde birleşmişler ve bunların Kur'an'dan ve şeriatten hiçbir şeyi gizlemedikleri, bilakis O'nun yolunda en güzel şekilde yürüp, Müslümanları dinde sabit kılma hususunda güzelce çalışmaya muvaffak olduklarını bildirmişlerdir. Allahü Teâlâ da Fetih suresinin 29. ayet-i kerimesinde onları sena eylemiştir (övmüştür).
Peygamber Efendimiz, Eshabının en üstünleri olan Ebu Bekr ve Ömer hakkında şöyle buyurdu: “Benden sonra iki kişiye, Ebu Bekr ve Ömer'e uyunuz.” Hazreti Osman'a dair de şöyle buyurdu: “Kendisinden meleklerin hayâ ettikleri kişiden ben hayâ etmeyeyim mi?” Hazreti Ali hakkında ise; “Sizin en üstün hükümleri en iyi bilip halledeniniz Ali'dir.” buyurdu. Hasan ve Hüseyin hakkında; “O ikisi, Cennet ehli gençlerin seyyidleridir (üstünleridir).” Ebu Bekr ve Ömer hakkında yine; “O ikisi, Cennet ehlinin kahillerinin (otuz ile elli yaş arasındaki olgun kişilerin) seyyidleridir (efendileridir).”
Fatımatü'z-Zehra hakkında; “Âlemlerin kadınlarının üstünleri dört kadındır. Fatıma, Hadice, Asiye ve Meryem binti İmran.” Hazreti Aişe hakkında; “Aişe'nin diğer kadınlara üstünlüğü, tirit yemeğinin diğer yemeklere üstünlüğü gibidir.” buyurdu. Bu hadis-i şerifi, Arapların tiridi üstün görmedeki adetlerine göre buyurmuştur.
Diğer bir hadis-i şerifte; “Dininizin üçte birini Aişe'den öğreniniz.” buyurdu. Yine onun hakkında; “O, fakihedir (fıkıh âlimidir).” buyurdu. Fatıma hakkında şöyle buyurdu: “Fatıma benden bir parçadır, onu sevindiren şey beni sevindirir, onu üzen şey beni üzer.” Eshab-ı Kiram'ın hepsi hakkında ise şöyle buyurdu: “Eshabım, yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidayete erersiniz.”
İsferainî hazretlerinin bildirdiği, “İslam beş temel üzerine kurulmuştur: (Birincisi): Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet etmek, (diğerleri) namaz kılmak, zekat vermek, hacca gitmek ve Ramazan-ı Şerif ayında oruç tutmaktır.” manasındaki hadis-i şerif.
İbn-i Mes'ud hakkında; “Ümmetim içinden İbn-i Ümmü Abd'ın razı olduğuna ben de razı oldum.” buyurdu. Ebu Ubeyde bin Cerrah hakkında; “Ebu Ubeyde ümmetimin eminidir.” buyurdu. Zübeyr hakkında; “Her peygamberin bir havarisi vardır. Benim de ümmetimden havarim Zübeyr'dir.” buyurdu. Muaviye hakkında; “Ümmetimin en hâlimi Muaviye'dir.” buyurduktan sonra, ona şöyle dua ettiler: “Allah'ım, onu hâdi (hidayette) ve mehdî (başkalarını hidayete sevk eden) kıl. Onu hidayete ulaştır ve başkalarını da onunla hidayete ulaştır.”
Sahabe-i Kiramın faziletlerine dair haberler o kadar çoktur ki, bu muhtasar kitaba sığmaz. Bunlardan maksat şudur: Hulefa-i Raşidîn hak üzereydiler. Resulullah Efendimizin eshabı, muhik (doğruyu yerine getiren, doğru), Mümin, ihlaslı ve sadık idiler. Hulefa-i Raşidîn'in kabul ettiklerini Eshab-ı Kiram da kabul ederler, onların kararlaştırdıklarını onlar da hak ve sıdk (doğru) olarak kararlaştırırlardı. Hepsi de Ebu Bekr'e; “Ey Resulullah'ın halifesi”, Ömer'e ise; “Ey Emirü'l-Müminîn” diye hitap ederlerdi. Osman ve Ali'ye de, “Ey Müminlerin emiri” diye hitap ederler, Ali de, kendinden önceki halifelere böyle hitap ederdi. Onun hilafeti sırasında da ona bu şekilde hitap edilirdi.
Fırka-i nâciyenin itikadına dair bildirdiğimiz bu dini (hükümleri) kim kabul ederse, o, hak üzerinde ve sırat-ı müstakimdedir (doğru yoldadır). Kim bunları bidat ehlinden sayarsa, kendisi bidatçi olur. Kim bunu dalalet olarak görürse, kendisi sapık olur. Kim bunları tekfir ederse (kâfir sayarsa), kendisi imansız olur. Kim imanı küfür, hidayeti dalalet, Sünnet'i bidat kabul ederse, onun bu itikadı küfür, dalalet ve bidat olur. Bunun aslı Peygamber Efendimizin şu hadis-i şerifinden alınmıştır: “Kim, Müslüman kardeşine; “Ey kâfir.” derse, bu söz ikisinden birine raci olur.” Bu cümleden hareketle, biz ancak bizi bidatçi kabul edeni bidatçi, bizi sapık göreni sapık, bizi tekfir edeni imansız görürüz.
FIRKA-I NÂCİYE
İmam-ı İsferainî, Et-Tebsir fi'd-din adlı eserinin on beşinci babının ikinci faslında şöyle buyurmaktadır: Ahirette, yalnız Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat'in kurtulacağını ifade etmektedir. Kendileri için, bu sıfat tahakkuk edecek kimseler şu ayet-i kerimeye uymakla memurdurlar: Allahü Teâlâ Âl-i İmran suresinin 31. ayetinde mealen; “Ey Sevgili Peygamberim! Onlara de ki, eğer Allahü Teâlâ yı seviyorsanız ve Allahü Teâlâ nın da sizi sevmesini istiyorsanız, bana tâbi olunuz! Allahü Teâlâ bana tâbi olanları sever.” buyurdu.
Allahü Teâlâ yı sevmek, Resul-i Ekrem'e tâbi olmakla mümkündür. Allahü Teâlâ, bu ayet-i kerimede, Resule tâbi olmanın, Rabbin kulunu sevmesine sebep olduğunu beyan buyurmaktadır. Resulullah Aleyhisselam'a tam ve kâmil muhabbet edene, Allahü Teâlâ nın muhabbeti daha kâmil ve tam olur. Bu ümmet içerisinde Resulullah'ın haberlerine ve sünnetlerine bunlardan daha çok uyan yoktur. Bunun için bunlar Eshabü'l-hadis ve Ehlü's-sunne ve'l-cemaat gibi isimlerle isimlendirilmiştir.
Resulullah'a fırka-i nâciye sorulduğu zaman; “Benim ve Eshabımın gittiği yolda gidenlerdir.” buyurmuştur. Çünkü onlar, Resulullah'tan gelen haberleri alıp, mezheplerini onlar üzerine bina ederler ve onlarla amel ederler. Onlar, Resulullah'ın ve Eshab-ı Kiram'ın tatbik ettiklerini uygularlar. Bunların arasına, Rafızîler ve Haricîler gibi Eshab-ı Kiram'ı kötüleyenler girmezler.
Resulullah'a fırka-i nâciye sorulduğunda, diğer bir rivayette: “(Onlar) cemaattir.” buyurmuştur. Bu sıfat da bize mahsus olan bir sıfattır. Çünkü muhtelif fırkaların avamı ve havassı (ileri gelenleri ve orta tabakası) onları “Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat” diye isimlendirirler. “Cemaat”i kabul etmeyen Havaric ve Revafıd (Haricîler ve Rafızîler) ve icmanın sahihliğini kabul etmeyen Mutezile, nasıl bu ismi alır ve Resulullah'ın zikrettiği bu sıfata layık olur?
Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat, edille-i şer'iyye denilen; Kitab, Sünnet, İcma ve Kıyas-ı fukaha isimli delillerin hepsini kullandıkları hâlde, ovarian muhalifleri, bu delillerden bazılarını reddetmektedirler. Bundan da ortaya çıkmaktadır ki, Ehl-i necat, şeriatin (dinin) bütün temellerini kullananlar olup, onlardan birçoğunu iptal edenler değildir. Ehl-i Sünnet, kendi aralarında birbirlerinin tekfir edilmemesi lazım geldiğinde müttefiktirler. Aralarında, uzaklaşmayı ve tekfiri gerektirecek bir ayrılık yoktur. O hâlde bunlar hakkı yerine getiren cemaat ehlidir.
Allahü Teâlâ, hakkı ve hak ehlini muhafaza buyurur. Nitekim İnsan suresinin 23. ayet-i kerimesinde mealen şöyle buyurur: “Ya Muhammed! Biz Kur'an-ı hikmet muktezasınca, sure sure, ayet ayet indirdik.” Müfessirler demişlerdir ki: Bununla tenakuzdan korumayı murad buyurmuştur. Muhaliflerin fırkalarından hiçbir fırka yoktur ki, aralarında tekfir ve uzaklaşma bulunmasın. Zikrettiğimiz gibi Haricîler, Rafızîler ve Kaderiyye birbirlerini tekfir ederler. Öyle ki yedi ayrı fırka mensupları, bir mecliste bir araya gelmişler, birbirlerini tekfirden dolayı gruplara ayrılıp, çekip gitmişlerdir.
Abdullah bin Ömer, Peygamberimizden, meal-i âlisi; “Kıyamet günü yüzlerin kimi beyaz kimi siyah olur. Yüzleri siyah olanlara, siz inandıktan sonra kâfir mi oldunuz? Şimdi kâfir olduğunuz şey sebebiyle Cehennem azabını tadın.” olan Âl-i İmran suresinin 106. ayet-i kerimesinin tefsirine dair şunu nakletmiştir: “Yüzleri ak olanlar, cemaat ehli, ahirette yüzleri kara olanlar ise, Kitab ve Sünnet'e tâbi olmayan heva (bidat) ehlidirler.”
Cenab-ı Hak, En'am suresinin 159. ayet-i kerimesinde mealen buyurmuştur ki: “Onlar ki Enbiyanın bazısını tasdik ve bazısını tekziple dinlerini fırkalara ayırdılar ve dinlerinde de bölük bölük oldular. Sen onlardan değilsin, gerisin (senin onlarla hiçbir ilgin yok).” Dinlerinde fırkalara bölünenler, hak yol üzere olmayanlardır. Muhaliflerin fırkalarından zikrettiklerimizin hepsi, aralarında gruplara ayrılmışlardır. Nitekim bazı ihtilaflarını belirttik. Bundan da, onların dinden ayrıldıkları, Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat'in ise, İslam'ın sağlam halatına, dinin kopmaz ipine yapıştıkları ve gruplara ayrılmaksızın dinin temellerinde müttefik oldukları, bu sıfatlarıyla muhaliflerinin değil, ancak bunların Ehl-i necat oldukları ortaya çıkmaktadır.
Ebü'l-Muzaffer İsferainî, akil ve baliğ kimselere itikadın temellerini öğrenmenin farz olduğunu anlattıktan sonra, fıkıh meselelerini sormayı teşvik konusuna geçip, şöyle demektedir:
“Bu mevzuda Nahl suresinin 43. ayeti vardır. Bu ayet-i kerimede Allahü Teâlâ mealen şöyle buyurmaktadır: “Bilmiyorsanız, zikir ehline sorunuz!” İhtiyaç hâlinde ve hadise vukuunda sual vacip olur. Eğer sormaz, kendi bildiğine göre yapar da, hata veya isabet ederse, onun fiili (işi), Allahü Teâlâ nın emrine yapışmak olmaz. Bunun kendisiyle Cenab-ı Hakk'a yaklaşılan bir ibadet olması caiz değildir. Bunun için Allahü Teâlâ sual sormayı emretmiş, Enbiya suresi 7. ayet-i kerimesinde mealen şöyle buyurmuştur: “Bilmiyorsanız zikir ehline sorunuz.”
Bu, Müslümanların üzerinde, ittifak ettikleri şu meselede olduğu gibidir: “Bir a'ma, kıbleyi sorar, sonra ona doğru namaz kılarsa, kıble yanlış olsa bile, sorduğu için namazı sahih olur. Sormadan kılarsa, isabet etse bile bu namazı sahih olmaz ve iade etmek vacip olur. Bu, şuna benzer; avamdan bir kişi, kendi kafasına göre amel etmesi veya sual ehlinden olmayan kimseye sorması hâlinde, ibadetinde isabet etse bile, bu ibadeti muteber olmaz ve üzerine iade vacip olur. Bu durum, Ehl-i Sünnet'in ekserisinin sözlerine göre ibadetlerde olur. Fakat akitlerde (yani insanlar arasındaki muamelelerde) böyle değildir. Şeriat hükümlerinde, taklid ehlinin (içtihat sahibi olmayıp da bir hak mezhebe tâbi olması icab edenin) yaptığı her şeyi sorması vacip olur. Herkese sorması da caiz olmaz. Bu caiz olsaydı, kendisine göre hareket etmesi de caiz olurdu. Zira, o şahıs ile müçtehitlerin sıfatlarını taşımayan kimse arasında fark yoktur. Bunun için Allahü Teâlâ mealen buyurdu ki: “Bilmiyorsanız zikir ehline sorunuz.” Resulullah da; “Bu ilim dininizdir. Dininizi kimden aldığınıza bakınız.” buyurmuştur.”
İsferainî, kitabının bir başka yerinde sözüne şöyle devam etmektedir:
“Bil ki, Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat'in itikadına dair zikrettiklerimizin hepsinde, İmam-ı Şafiî ile İmam-ı A'zam Ebu Hanife ve bütün ehli hadis ve ehli rey imamları arasında hiçbir ihtilaf yoktur. Bu imamlar; Malik, Evzaî, Davud, Zührî, Leys bin Sa'd, Ahmed bin Hanbel, Süfyan-ı Sevrî, Süfyan bin Uyeyne, Yahya bin Main, İshak bin Rahuye (Raheveyh), Muhammed bin İshak Hanzalî, Muhammed bin Eslem Tusî, Yahya bin Yahya, el-Hüseyin İbnü'l-Fadl el-Acelî, Ebu Yusuf, Muhammed, Züfer, Ebu Sevr ve diğerleri gibi Şam, Hicaz, Irak, Horasan, Maveraünnehr'deki Eshab, Tabiîn, Tebe-i tabiîn imamlarıdır. Yukardaki iki grup arasında ihtilaf olmadığını tahkik etmek isteyen, İmam-ı a'zam Ebu Hanife'nin kelama dair tasnif ettiği El-Âlim ve'l-müteallim adlı eserine baksın. Bunda bidat ve ilhad ehlini kahredici deliller vardır. Bunun gibi, yine onun El-Fıkhü'l-ekber adlı eserine baksın. Bu kitabı Ebu Hanife'den Ebu Mutî yoluyla, sahih bir isnad ve mutemed bir tarik kullanarak Nişabur'un reisi olan Ebu Abdullah Belhî rivayet etmiştir.
Yine Ebu Hanife'nin vasiyete dair Osman Leysî'ye yazdığı mektubu okusun. Bunda bidat ehline cevaplar vermiştir. Ebu Hanife'nin kelama dair tasnif ettiği El-Kıyas kitabına da baksın. O bu kitapta, mülhitlere, âlemin kadim olduğunu iddia edenlere reddiye yazmıştır. Bunun yanında Kitabü'r-redd ale'l-berahime isimli eserine ve diğer eserlerine de bakılabilirse, iki mezhep arasında bu konuda hiçbir ayrılık olmadığı görülür. Onların mezheplerine dair bu anlattıklarımıza muhalif olarak anlatılanların hepsi yalan ve iftiradır. Dininde, aslı olmayan şeylerle amel eden kimseler, din imamlarına hurafeleri nisbet etmekten çekinmezler. Çünkü Allah'a ve Resulüne yalan isnat etmekten çekinmeyen kişiler, Müslümanların imamlarına (din âlimlerine) yalan isnat etmekten de çekinmezler. Nitekim Kaderiyye'nin ve Eshab-ı Kiram düşmanlarının bazı habis (çirkin) akideleri, İmam-ı A'zam Ebu Hanife'ye nisbet edilmek istenmiştir. Onların bu iddiaları seni aldatmasın, İmam-ı A'zam, onlardan ve nisbet ettikleri şeylerden uzaktır.”
İmam-ı İsferainî on beşinci babın üçüncü faslında da Ehl-i Sünnet'in faziletlerini ve onlara mahsus övünülecek şeylerin beyanı üzerinde durmakta, bunları yedi madde hâlinde özetlemektedir.