Anadolu'da yetişen büyük velîlerden. Annesi Kerime Hanım Kadı Ahmed Efendi'nin kızı, babası Mustafa Efendi Bayram Çavuş'un oğludur. Yani ilmiye sınıfı ve tasavvufa aşina bir aileden gelmedir. Babası aslen İstanbulludur. Mustafa Efendi, 1061 (m. 1650) senesinde İstanbul Esir Hanı'nda çıkan büyük bir yangında evi ve eşyası yandığından maddî sıkıntıya düştü. İstanbul'u terk ederek Trakya'da bulunan Aydos kasabasına yerleşti. İsmail Hakkı Bursevî, 1063 (m. 1653) senesinde Pazartesi günü Aydos'ta doğdu. 1137 (m. 1725) senesinde Bursa'da vefat etti. Kabri, yaptırdığı ve bugün İsmail Hakkı Tekkesi diye anılan Cami-i Muhammedî'nin mihrabının arkasındadır. Sultan İkinci Abdülhamid Han'ın yakınlarından Hacı Ali Paşa hem türbesini, hem de Cami-i şerifi tamir ettirmiştir. Kabrin üstü açıktır. Etrafında ve üstünde demirden şebeke vardır.
İsmail Hakkı Efendi üç yaşına girince babası onu Celvetiyye yolunun büyüklerinden Seyyid Atpazarlı Osman Fadlî Efendi'ye götürdü. Osman Fadlî Efendi, elini öpen İsmail Hakkı'ya; “Sen doğumundan beri, bizim halis talebemizsin.” dedi. Yedi yaşında annesini kaybeden İsmail Hakkı, on yaşına gelince Osman Fadlî Efendi'nin Filibe'ye gitmesiyle yerine tayin edilen Şeyh Ahmed Efendi'den ilk tahsiline başladı. Beş sene ondan alet ilimlerini ve temel bilgileri okudu. Sonra Osman Fadlî Efendi'nin Edirne'de bulunan ilk halifesi Abdülbaki Efendi'nin Aydos'a gelmesi sonucunda onun teklifi ile 1074 (m. 1664)'te Edirne'ye giderek terbiyesi altına girdi. Abdülbaki Efendi'nin yanında yedi sene kalan İsmail Hakkı Efendi, ondan; sarf, nahiv, mantık, beyan, fıkıh, kelam, tefsir ve hadis dersleri aldı. Fıkıhta Mülteka, kelamda Şerh-i Akaid adlı eserleri okudu. Okuduğu bütün eserleri kendi el yazısı ile yazdı.
İsmail Hakkı Efendi, 1083 (m. 1672) senesinde, zamanın büyük âlimi Osman Fadlî'den ilim öğrenmek için, hocası Abdülbaki Efendi'nin yazdığı bir mektubu alarak İstanbul'a gitti. Osman Fadlî Efendi ile Atpazarı'nda bulunan Kul Camii'nde buluştu. Osman Fadlî, onu eskiden tanıdığından hemen kabul etti. İsmail Hakkı Efendi bir müddet hocasına hizmet etti ve Allahü Teâlâ'nın zikri ile meşgul oldu. Ondan Mutavvel ve Tenkihu'l-usul adlı eserleri okudu. Mehmed Efendi'den tecvid ve bazı hocalardan Farisî okudu. Tanınmış divanları inceledi. Meşhur hattat Hafız Osman'dan hat dersleri aldı. Üç yıl sonra hocasının emriyle Zeyrek camiinde halvete girdi. Doksan gün halvette kaldı. Bundan sonra hocası onu dervişlerin hizmetine verdi. Bir süre sonra da kendi yerine Süleymaniye ve Ayasofya gibi camilerde vaaz vermekle vazifelendirdi.
1086 (m. 1675) tarihinde Osman Fadlî, onu hilafetle Üsküp'e gönderdi. İsmail Hakkı Bursevî üç dervişle beraber Üsküp'e gitti. Burada camilerde vaaz ve isteyenlere ders okuttu. Kendisine bir tekke tahsis edildi. Burada insanları irşat ile meşgul oldu. 1087 (m. 1676)'da Mustafa Uşşakî'nin kızı ile evlendi. Burada birkaç yıl kaldıktan sonra hocasının tavsiyesi ile Köprülü Kasabasına gitti. Ondört ay da burada irşat faaliyetinde bulundu. Sonra 1093 (m. 1682)'de Usturumca kasabasına gitti. Orada da otuz ay kadar irşat faaliyetlerinde bulundu. 1096 (m. 1685)'te hocası onu Edirne'ye çağırdı. Edirne'de hocasının yanında üç ay kaldı ve ondan Füsus kitabını okudu.
HAZIR OL!
İsmail Hakkı Efendi, hocası tarafından Üsküp şehrine gönderildi. Burada insanlara vaaz ve nasihatta bulunmaya başladı. Bu sırada hocasının şu mektubu ile talebe yetiştirmeye başladı: “Oğlum Şeyh İsmail Efendi! Aklen ve dinen, güzel ve beğenilmiş olan şeyleri yapmalarını halka söyle. Kötü ve beğenilmeyen şeyleri yapmaktan onları men et. Kalem suresinin kırksekizinci ayetinde yer alan hitaba hazır ol. Sabırlı ol, şükür edici ol. Gecelerinde ibadet et. Gündüzleri oruç tut. Muttaki ol. Suizanna sebep olacak, töhmet altında bırakacak yerlerden sakın. Şayet böyle yerlere davetli olsan bile gitme. Nasıl olursa olsun halkı ilme ve amele davet eyle. Onları itikadî ve amelî yönden terbiye eyle. Yanında bulundukları ve bulunmadıkları zaman onlar hakkında iyi konuş. Ne şekilde olursa olsun kendi varlığını ortaya koyma.” Atpazarî Osman Fadlî Efendi, halifesi Sun'ullah Efendi'nin vefat etmesi üzerine İsmail Hakkı Efendi'yi, 1096 (m. 1685) senesinde Bursa'ya halife tayin etti. Hocasının emriyle Tekfur Dağı yoluyla Bursa'ya gitti. Hocasının tavsiyesi ile Ulucami ve diğer camilerde vaaz vermeye başladı. Yine hocasının tavsiyesi ile vaazda söylediklerini genişleterek Arapça olarak yazıya dökmeye başladı. Bu şekilde meydana getirdiği Ruhu'l-beyan tefsirini 1117 (m. 1705)'te tamamladı. Bu arada Bursa'da kalacak yer bakımından sıkıntılar çekti. Dört defa İstanbul'a giderek hocasını ziyaret etti.
Din ve dünya saadetine sebep olan hocası Osman Fadlî, Kıbrıs'a gönderilince; “Canımız gitti, bedenimiz burada niye durur.” diyerek, Magosa'ya gitmek üzere yola çıktı. Magosa'ya vardığı zaman hocası ile birkaç gün sohbet etti. Birgün sohbet esnasında sohbette bulunanları bir cezbe, kendinden geçme hâli kapladı. İsmail Hakkı Efendi, o sırada, Aziz Mahmud Hüdayî hazretlerinin bir ilahisini ve arkasından bir aşr-ı şerif okudu. Bunun üzerine hocasının duasına nail oldu. Osman Fadlî Efendi, İsmail Hakkı'ya dönerek; “Seni buraya getiren mirasındır. Çünkü senden başka kalbimde uygun bir kimseyi göremedim.” dedikten sonra parmağını İsmail Hakkı'nın ağzının ortasına koyup; “Bu nefes benden sonra sana nasib olsun.”dedi.
İsmail Hakkı şöyle der: “Hocam böyle buyurduktan sonra bende öyle bir zevk ve hâller hasıl oldu ki maksadıma kavuştum.” Yine bir Cuma günü Osman Fadlî Efendi, İsmail Hakkı'yı yanına çağırdı. Bir tefsir şerhini uzatıp; “Al şunu, otuzaltı yıllık mahsulümdür. Allahü Teâlâ sana daha ziyadesini ihsan etsin.”diye dua etti. O duadan sonra İsmail Hakkı Efendi'de daha yüksek hâller meydana geldi. Seyyid Osman Fadlî şöyle buyurdu: “Allahü Teâlâ bana öyle yüksek bir talebe verdi ki hocam Şeyh Aziz Mahmud Hüdayî'ye böyle yüksek bir talebe vermedi.” İsmail Hakkı Efendi, hocasından ayrılarak Konya, Seydişehir, Söğüt, İznik ve İstanbul yolu ile Bursa'ya geldi. Bu yolculuk sırasında Hazreti Mevlana'yı, Sadreddin Konevî'yi ve Eşrefzade Abdullah Rumî'yi ziyaret etti. Sultan İkinci Mustafa Han'ın, daveti üzerine, 1107 (m. 1695) senesinde Edirne'ye gitti. Nemçe seferinde, orduya cihadın sevabını ve büyüklüğünü anlatarak, askeri coşturdu. Osmanlı Ordusu önce Belgrad'a vardı. Oradan Tuna'yı geçerek düşmanla çarpıştıktan sonra kışın bastırması üzerine Edirne'ye geri döndü. Ertesi sene ordu yine Edirne'den ayrılarak Belgrad'a gitti. O sırada Sadrazam Elmas Mehmed Paşa idi. İsmail Hakkı Efendi, Elmas Paşanın hazır bulunduğu gazaların hepsine katıldı ve birkaç yerinden yara aldı. İsmail Hakkı Efendi, ordunun zaferlerle geri dönüşünden sonra yaralı olduğu hâlde Bursa'ya döndü ve talebe yetiştirmeye, eser yazmaya devam etti.
1111 (m. 1700)'de hacca gitti. Yedi ay Mekke ve Medine şehirlerinde kaldı. Dönüşte Medine ve Tebuk arasında Ula denilen yerde eşkiyanın baskınına uğradı. Eşkiyadan zor kurtuldu. Yazmış olduğu Esrarü'l-hac adlı risalesi burada kayboldu. 1122 (m. 1710) yılında ikinci defa hac için yola çıktı. Deniz yoluyla İskenderiyye'ye oradan da Kahire'ye geçti. Burada iki ay kaldı. Bu zaman zarfında ulema ve tasavvuf erbabı ile sohbet etti. Bazı Ezher müderrislerine icazet verdi. Hac dönüşü İstanbul'da iki ay kadar kalıp Bursa'ya döndü. 1126 (m. 1714)'te Tekirdağ'a geçerek irşat faaliyetlerine burada devam etti. Yine burada hocasının kızı Hanife Hanım ve Aişe adlı başka bir hanımla evlendi. 1129 (m. 1717)'de tekrar Bursa'ya döndü.
Hocası Seyyid Osman Fadlî'nin vefatından yirmisekiz sene sonra 1129 (m. 1717)'de gördüğü bir rüya üzerine ailesiyle birlikte Şam'a gitti. Orada on kadar eser kaleme alan Bursevî, Tuhfe-i Recebiyye adlı eserini Şam valisi Receb Paşaya takdim etti. Burada Abdülgani Nablusî ile ilmî münazaralarda bulundu. Şam'da üç sene kadar kaldı. Sonra Allahü Teâlâ'nın izni, Resulullah Efendimizin işareti üzerine İstanbul'a döndü. Üç sene kadar Üsküdar'da Damad İbrahim Paşa'nın hediye ettiği evde kaldı. Üsküdar Ahmediyye Camii'nde vaizlik yaptı. Bu sırada otuza yakın eser yazdı. Kendisi şöyle anlatır: “Üsküdar'da iken bir gece Şeyh Üftade ve Aziz Mahmud Hüdayî'nin ruh-u şerifleri gelip yanıma oturdu. Bursa tarafına gitmemi işaret ettiler. Sizi sağ tarafımıza alalım deyip beni sağ taraflarına aldılar. Aziz Mahmud Hüdayî bana çok iltifat etti.” İsmail Hakkı Efendi, 1722 (H.1135) senesinde Bursa'ya gitti. İlk iş olarak bir dergah yaptırdı ve ismini “Cami-i Muhammedî” koydu. Dergah; mescit, semahane, çilehane ve misafir odalarından meydana gelmiştir. Caminin kitabesi bizzat İsmail Hakkı Efendi tarafından yazıldı. Ömrünün son günlerini evine çekilerek, eser yazmakla geçirdi. Yetmişaltı yaşında iken Bursa'da Hakk'ın rahmetine kavuştu.
Kendisi şöyle anlatır: “Allahü Teâlâ, ihsan-ı ilahiyyesi üzerine beni bulunduğum dereceden daha yüksek bir dereceye yükseltti. Daha önce sahip olmadığım bir meziyeti kalbime akıtarak, beni ilim ve irfan sahibi eyledi. Allahü Teâlâ'nın bu şekilde derecemi yükseltip bana ilim ve irfan ihsan etmesi yedi senede meydana geldi. Fakat bu feyz ve yüksekliğe kavuşmak, başa gelen bela ve musibetlerin, meşakkatlerin acısını tatmaya bağlı olduğundan, pek çok meşakkat ile karşılaştım. Bir taraftan diğer tarafa, bir memleketten başka memlekete gitmek suretiyle çok meşakkat ve sıkıntılar çektim. Mihnet ve acı, insanı bulunduğu mertebeden aşağı indirmez. Bilakis başa gelen bela ve musibeti kadere rıza ile karşılamak iyi akibetlere vesile olur. İlk önce yolculuk yaptığım memleket Üsküp idi. Yedi sene sonra oradan Bursa'ya gittim. Yedi sene sonra Kıbrıs'a gitmem icab etti. Yedi sene sonra Harem-i şerife gittim. Yedi sene sonra Hicaz'a gittim. Orada çocuklarım vefat etti. Hac yolunda çok sıkıntılar çektim. Hatta kıymetli kitaplarım ve eşyalarımın hepsi elimden gitti. Bütün bunlar karşısında ilahî emre boyun eğdim. Yedi sene sonra Ebu Yümn'ün kabrini ziyaret maksadı ile doğum yerim olan Aydos'a gittim. Yedi sene sonra ikinci defa olarak hacca gittim. Yedi sene sonra Bursa'dan Şam'a gitmem emrolundu. Bütün akrabalarımdan uzak kaldım. İşte birçok musibet ve çilelerle geçirdiğim bu yollar kırk seneyi geçiyor. Allahü Teâlâ dilediğini yapar. Kimse O'na bunu niçin böyle yaptın diye soramaz. Karşılaştığım ve çektiğim bu sıkıntılar, tamamen manevî işaretlerle meydana gelmiştir. Güzel akibet, ancak Allahü Teâlâ'nın fermanı üzere meydana gelendir. Resulullah Efendimiz; “Benim çektiğim sıkıntıyı hiçbir peygamber çekmemiştir.” buyurmuştur. İnsana gelen bela ve sıkıntılar, kalbi aydınlatır. Bela ve musibet zamanında tecelli-i ilahî meydana geldiği için kalbi genişler. Bütün bunlardan dolayı en şiddetli meşakkat, peygamberler hakkında meydana gelmiştir. Onlarınkinden daha hafifi evliyada görülür. Bu itibarla büyük zatlar hep meşakkat ve sıkıntı çekmişlerdir. Resulullah Efendimiz kendisine çok eziyet ve sıkıntı veren kavmi hakkında; “İlahi! Kavmime hidayet eyle. Çünkü onlar bilmiyorlar.” buyurarak hidayetleri için dua ettiler.” İsmail Hakkı Bursevî buyurdu ki: “Evliyayı inkar etmeyip muhabbet beslemek lazımdır. Çünkü hadis-i şerifte; “Kişi sevdiği ile beraberdir.” buyuruldu. Kıyamet günü bu büyükler sevdiklerine şefaat edeceklerinden, onları sevmemek uygun değildir. Onlara düşman olmak insanın helakine sebep olur.” “Malum ola ki Muhammed aleyhisselamın yoluna girene farz olan, Allahü Teâlâ'dan başka olan şeyleri kalbinden çıkarmaktır. Mesela; bir kimse bir iş için sefere çıktığında, önce vatanını, hısım ve akrabasını terk edip yola devam eder. Eğer kalbinde vatanının, hısım ve akrabasının sevgisi var ve fazla ise sefere rahat rahat gidemez. Belki yola da çıkamaz. Bir peygamber gazaya çıkarken, bir işle uğraşan kimseyi gazaya götürmedi. Meşhur sözdür ki; “Bir evde iki sarıklı olmaz!” Çünkü herbiri bir tarafa çeker. Evin huzurunun bozulmasına sebep olur. Nefs ve şeytan kalbe vesvese verince insanın zahiri de bozulur ve kötü işler yapmaya başlar. Namazın faidesine inancı az olan kimse, kaç rekat kıldığını şaşırır. Ekseriya dini meselelerde yanılır. Çünkü kalbi elinde değildir. Böyle kimselerin zahirleri de harabdır. Onun için suretten hakikate istidlal et. Arkadaşlarından ayrılma, yoksa yolda kalırsın veya dalalete saparsın! Topluluktan ayrılan helak olur. Tek olarak yola çıkma. Çünkü şeytan arkadaşın olur. Yolun başlangıcında olanlar âma gibidir önünü göremez. Her an bir tehlike ile karşı karşıyadır. Kendisine yol gösterecek birine ihtiyacı olduğu gibi, tasavvuf yoluna yeni girenin de yol göstericiye o kadar ihtiyacı vardır. Kamil bir hocanın elinde terbiye olunan bir insan, kısa bir süre içerisinde maksadına kavuşur. Bunun misali dağlardaki meyveler ile bahçelerdeki meyvelerdir. Yani dağlardaki ağaçların meyveleri terbiye ve bakım görmedikleri için geç olgunlaşır ve tatlı olmazlar. Fakat bostanlarda bahçıvanların bakımıyla yetişen ağaçların meyveleri hem kısa zamanda olgunlaşır hem de çok lezzetli olur.”
Bursalı İsmail Hakkı hazretleri yazmış olduğu şiirlerinde Hakkı mahlasını kullanmıştır. Şiirlerinden ve ilahilerinden bazıları şunlardır:
Gel beri feyiz-i feravanla (aşırı feyizle) umman olalım,
Dökelim kanlı yaşı inci ile mercan olalım,
Dide-i sırrımıza sürme, cilayı çekelim,
Açalım gözümüzü Şahit-i Rahman olalım.
İbn-i Edhem gibi derviş olup âlemde,
Sureta merd keda, mânâda sultan olalım,
Maksat menzile ulaşmak ise eğer,
Bırakalım başka yolu, pir-i virdden olalım.
Masivadan (Allahü Teâlâ'dan başka şeyler) kurtulmak kesin olarak onlardan alâkayı kesmekle olur. Masivadan ilgiyi kesmek çok zor olduğu için, ekseri âlimler inzivaya çekilerek, insanlardan uzaklaşarak ve züht (Harama düşme korkusu ile mubahların çoğunu terk) ile bunu sağladılar. Onun için Sadreddin Konevî; “Görünüşte sultanlar gibi olalım. Fakat fakirler gibi yatıp kalkalım. Büyüklerin çoğu böyleydi. Biz dünya malını kazığa bağlarız, yoksa kalbimize bağlamayız.” buyurdu.
Allah diyelim
Zikredelim Hakk'ın güzel ismini,
Gelin Allah, Allah diyelim ya hu!
Koymayalım dilimizden yadını,
Gelin Allah, Allah diyelim ya hu!
Hak dilinden zikredelim her nefes,
Allah diyelim kırılınca bu nefes,
Masivadan, çünkü Allah bize hayırlı,
Gelin Allah, Allah diyelim ya hu!
Can ve teni burada koyup gidelim,
Sır ile Mevlaya miraç edelim.
Zikri yeter, gayri fikri nidelim,
Gelin Allah, Allah diyelim ya hu!
Var iken gönülde bu endişe,
Takmayalım adımızı dervişe,
Yetmez mi Hakk'a, ya bize bu pişe,
Gelin Allah, Allah diyelim ya hu!
Seherde
Seherlerde eser badı tecelli,
Uyan ey gözlerim vakti seherde.
Açılır gonce-i ihsanı külli,
Uyan ey gözlerim vakt-i seherde.
Tecelli bağına girmek dilersen,
Hakikat güllerin dermek dilersen,
Cemal-i Hazreti görmek dilersen,
Uyan ey gözlerim vakt-i seherde.
Hicap-ı gafleti kaldır aradan,
Görürsün vechi baki her aradan,
Uyursun sen, uyumaz ol yaradan,
Uyan ey gözlerim vakt-i seherde.
Yuyanlar çeşm-i nerkisten bu habı,
Seher vakti görürler mehtabı,
Gözün aç Hakk'ından işit hitabı.
Uyan ey gözlerim vakt-i seherde.
Kargalar tuttu bu gülistanı,
Dinlemez kimse bülbülün sesini.
Var iken bağda diken ve çöpler,
Kim bilir kadrini gül ve çiçeğin.
Misk-i anber gelir mesame duhanı,
Var iken bunu neylesin halk anı.
Kimi derviş, kimi şeyh geçinir,
Hani o hande Halid ve hanı?
Hakkıyla Hakk'a iltica eyle,
Baz der çünkü bab ra humani.
Eserleri
İsmail Hakkı Bursevî'nin 106 adet eseri vardır. Bunlardan altmış kadarı Türkçe olup sade bir üslup ile yazmıştır. Eserlerinden bazıları şunlardır:
1- Tefsiru Ruhü'l-beyan: Kur'an-ı Kerim'ın tefsiridir, İsmail Hakkı hazretleri bu tefsirinde şöyle buyurur: “Manevî pederim, Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin delaleti ile birgün rüyamda Resulullah bana lütfedip arkamı sığadılar. Tatlı bir ifade ile; “Ümmetim için bir tefsir yaz.” diye emir buyurdular. Bunun üzerine Allahü Teâlâ'dan ve Resulullah'ın ruhaniyetinden yardım isteyerek bir tefsir yazdım.”Bursevî bu tefsirini Bursa'da çeşitli camilerde yaptığı vaazlarda kullandığı dokümanları genişleterek meydana getirmiştir. Bu tefsir hem İstanbul'da (1333) hem de Mısır'da (1287) basılmıştır. Müellif hattı nüshası ise Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi Genel No: 12-27'de kayıtlıdır. Daha ziyade bir vaaz tefsiri olarak kabul edilir. Tefsir Arapça olup yer yer Farça çok az da Türkçe ibarelere yer verilir.
2- Şerh-i Muhammediyye: Eserin adı Ferahu'r-ruh'tur. Meşhur Yazıcızade'nin eseri Muhammediyye'nin şerhidir. İki cilttir. 1294'te İstanbul'da basılmıştır. Müellif hattı nüshası Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi Genel No: 59-61'de kayıtlıdır.
3- Şerh-i Mesnevî: Eserin adı Ruhu'l-Mesnevî'dir. İki cilttir. Mevlana'nın eseri Mesnevî'nin ilk 738 beytinin şerhidir. 1287'de İstanbul'da basılmıştır. Müellif hattı nüshası Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi Genel No: 72-74'te kayıtlıdır.
4- Şerh-i Pend-i Attar: Feridüddin Attar'ın eserinin şerhidir. Müellif hattı nüshası Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi Genel No: 68-69'da kayıtlıdır. Eser 1287'de İstanbul'da basılmıştır.
5- Tamamü'l-feyz fî babi'r-rical: Baş tarafında tasavvuf ve tarikatlar hakkında bilgi veren eser, Atpazarî Osman Fadlî'nin hayatı ve sözlerini anlatır. Celvetî yolu için önemli bir kaynaktır. Eser Ramazan Muslu tarafından 1994'te İstanbul'da neşre hazırlanmıştır. Müellif hattı nüshası Topkapı Sarayı Kütüphanesi Revan Köşkü Kısmı No: 497'de kayıtlıdır.
6- Şerhu'l-erbaine hadisen: İmam-ı Nevevî'nin eserinin Türkçe tercümesidir. 1317'de İstanbul'da basılmıştır.
7- Risale fî ilim-i Hadis: Bir nüshası Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi Genel No: 41-42'de kayıtlıdır.
8- Şerhu'l-Kebair: Eserin adı Rümüzü'l-künuz olup 1257'de İstanbul'da basılmıştır. Müellif hattı nüshası Atıf Efendi Kütüphanesi No: 1328'de kayıtlıdır. 1257'de İstanbul'da basılmıştır.
9- Kitabü'n-netice: 1136 yılında safer ve şevval ayları arasında kalbine gelen feyz ve ilhamları anlattığı bu eseri 1997'de İstanbul'da neşredilmiştir. Müellif hattı nüshası Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi Genel No: 64'te kayıtlıdır.
10- Şerh-i Mukaddimeti'l-Cezerî fi't-tecvid: 1087 (m. 1676)'da yazdığı tecvid ile alâkalı bu eserin müellif hattı nüshası Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi Genel No: 38/7'de kayıtlıdır.
11- Şerh-i fıkh-ı Giydanî: Fıkıh ilmi ile alâkalı bu eserin müellif hattı nüshası Atıf Efendi Kütüphanesi No: 873'te kayıtlıdır.
12- Hüccetü'l-baliga: Çeşitli tasavvuf konuları anlatan bu risale 1291'de İstanbul'da Reşahat'ın kenarında basılmıştır. Müellif nüshası İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi TY. No: 2217'de kayıtlıdır.
13- Kenz-i Mahfî: “Küntü kenzen mahfiyyen” hadis-i kudsisini şerh eden bu risale 1307'de İstanbul'da basılmıştır. Müellif hattı nüshası Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi Genel No: 75'te kayıtlıdır.
14- Kitabu'n-Necat: Eserde itikâd, ibadet ve tasavvuf konuları ele alınmıştır. 1130'da Şam seyahatı esnasında kaleme alınan eserin müellif hattı nüshası Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi Genel No: 139'da kayıtlıdır. Eser 1292'de İstanbul'da basılmıştır.
15- Risaletü'l-Cami'a li mesail-i nafia: Kelamla ilgili bir eserdir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Kısmı No: 2711'de kayıtlıdır.
16- Kitâb-ı Kebir: Eserde Varidat ve şerhler, muhtelif tasavvufî konular ve İbn-i Arabî Divan'ından seçilen beyitler ve şerhleri yer alır. Türkçe ve Arapça olarak kaleme alınan eserin bir nüshası Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi Genel No: 71'de kayıtlıdır.
17- Şerh-i Şuabi'l-iman: 1304'te İstanbul'da basılmıştır.
18- Vesiletü'l-meram: Cüneyd-i Bağdadî'nin bildirdiği tasavvuf yolunda gerekli sekiz şart ve bunların izahı, nebîler ve velîler arasındaki farklar, şeriat ve tarikata göre amel edenlerin tabakaları gibi konuları ele alır. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Efendi Kısmı No: 2260'ta kayıtlıdır.
19- Şerhu Risale li'l-adabi'l-münazara li-Taşköprizade: 1273'te İstanbul'da basılmıştır.
20- Kitabü'l-envar: Doksandokuz beyitlik bu kaside içinde geçen tasavvufî ıstılahların yine kendisi tarafından yapılmış şerhiyle birliktedir. Müellifin 1121'de (m. 1710) kaleme aldığı eserin müellif nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Mihrişah Sultan Kısmı No: 189'da kayıtlıdır.
21- Sülukü'l-müluk: Eser Tuhfe-i Atiyye diye de bilinir. Sırat-ı müstakim, vezirlik mertebesi, Hazreti Ali'nin duası ve ibadet şekilleri gibi konuların ele alındığı eser Ali Paşa'ya sunulmuştur. Bir nüshası Atıf Efendi Kütüphanesi No: 1412/1'de kayıtlıdır.
22- Silsilename-i Celvetî: En son kaleme aldığı eserlerindendir. Celvetî tarikatı silsilesinde bulunan meşayihin biyografilerine dair Türkçe bir eserdir. Diğer tarikatlerle Celvetiyye'nin mukayesesi yapılmış, Celvetî tarikatının adap ve erkanından uzun uzun söz edilerek Celvetiyye silsilesine ait sırayı teşkil eden bir liste verilmiştir. 1291'de İstanbul'da basılmıştır.
23- Kitabü'l-Mir'at li-hakaikı badi'l-ehadis ve'l-ayat: Müellif nüshası Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi Genel No: 40'ta kayıtlıdır.
24- Şerh-i Usulü'l-aşere: Necmeddin-i Kübra'nın Usulü'l-aşere adlı eserinin tercüme ve şerhi olup 1291'de İstanbul'da basılmıştır. Tasavvufî on aslın açıklamasıdır.
25- Kitabu'l-hitab: Eserde itikat, ibadet, tasavvuf, mezhepler ile ilgili konular yanında İbn-i Arabî, Sadreddin Konevî, Osman Fadlî Atpazarî ile Celvetî silsilesinden bazı kimselerin hâl tercümeleri mevcuttur. 1130'da tamamlanan eserin müellif hattı nüshası Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi Genel No: 65-66'da kayıtlıdır. Eser 1292'de İstanbul'da basılmıştır.
26- Risale-i Gül: Diğer adı Risale-i Verdiyye'dir. Bir nüshası İstanbul Belediye Kütüphanesi Osman Ergin Kitaplığı No: 975/7'de kayıtlıdır.
27- Şerh-i Salevat-ı İbn-i Meşiş: Abdüsselam bin Meşiş el-Hasenî'nin çeşitli müellifler tarafından defalarca şerhedilen salevatının tercüme ve şerhidir. 1279'da Bulak'ta basılmıştır.
28- Esrarü'l-hac:
29- Şerh-i Nazmü's-süluk: İbnü'l-Farıd'ın Nazmü's-süluk adlı kasidesinin ilk dört beytinin şerhi olup müellif hattı nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Mihrişah Sultan Kısmı No: 189/1'de kayıtlıdır.
30- Şerhu Nuhbeti'l-Fiker: Arapça olup 1129 (m. 1717)'de telif etmiştir, Müellif hattı nüshası Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi Genel No: 35-37'de kayıtlıdır.
31- Nuhbetü'l-letaif: Müellifin Üsküp'te bulunduğu sırada yazdığı bu Arapça eser Zemahşerî'nin Nevabigu'l-kelim'inden seçmeleri, Harirî'nin Mir'atü'ş-şeyyib'inin şerhini ve varidatını ihtiva eder. Müellif hattı nüshası Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi Genel No: 138'de kayıtlıdır.
32- Risale-i Behaiyye: Oğlu Mehmed Behaeddin için yazdığı küçük bir eserdir. Bir nüshası Selimiye Kütüphanesi Aziz Mahmud Hüdayî Kısmı No: 476'da kayıtlıdır.
33- Divan-ı İsmail Hakkı veya Fütuhat-ı Buruseviyye: 1098'de kaleme alınan eserde gazeller çoğunluktadır. Edebî bir eser olan Divân'da rubâiler, müfredler ve müteferrik manzumeler yer alır. Müellif hattıyla olan nüshası Beyâzıt Devlet Kütüphanesi Genel, No: 3504'te kayıtlıdır. Divan 1288'de İstanbul'da basılmıştır.
34- Levaih Teteallüku bi badi'l-ayat ve'l-ehadis: Arapça olup müellif hattı nüshası Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi Genel No: 745'te kayıtlıdır. Eser 1288'de İstanbul'da basılmıştır.
35- Mecalisü'l-va'z ve't-tezkir: Üsküp'te bulunduğu sırada yaptığı vaaz ve nasihatlerini ihtiva eden Arapça bir eserdir. 1303'te İstanbul'da basılmıştır.
36- Tuhfe-i Recebiyye: Esma-i hüsnadan bazı isimlerin şerhi olan eser Şam Valisi Receb Paşa'ya takdim edilmiştir. Müellif hattı nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi Kısmı No: 1374'te kayıtlıdır.
37- Risale-i Şerh-i Esma-i Seb'a: Eser Şerh-i Kelime-i Tevhid, Kitabu Şecereti't-tevhid, Kitabü't-tevhid isimleriyle de bilinir. Risalede Halvetiyye ve Celvetiyye tarikatlarında sülükte esas alınan la ilahe illallah, Allah, hu, hak, hay, kayyum ve kahhar isimleri şerhedilmiştir. Bir nüshası Millet kütüphanesi Şer'iyye Bülümü No: 1252'de kayıtlıdır.
38- Risaletü'l-Hazarat: Seyyid Şerif Cürcanî'nin Et-Ta'rifat'ındaki “El-Hazaratül-hamsü'l-ilahiyye” ve “El-İnsanü'l-kamil” maddelerinin şerhidir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Mihrişah Kısmı No: 189'da kayıtlıdır.
39- Tuhfe-i İsmailiyye: İman ve amel konularının yanı sıra bazı tasavvufî nasihatları ihtiva etmekte olup müellifin katıldığı Nemçe ve Erdel seferlerinde yol arkadaşı Lefkevîzade Hacı İsmail Piyade'nin isteği üzerine yazılmıştır. 1303'te İstanbul'da basılmıştır.
40- Tuhfe-i Haliliyye: İman hakkındadır. 1293'te İstanbul'da basılmıştır.
41- Tuhfe-i Bahriyye: İsmail Hakkı'nın zikir meclislerine katılan Has bahçeler müfettişi Bahri Hüseyin Efendi'ye ithaf edilmiştir. Hu ismi, tevhid, cem', fark, kara ve denizin bazı esrarı gibi konulardan bahseder. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Pertev Paşa Kısmı No: 637/9'da kayıtlıdır.
42- Risale-i Hüseyniyye: Aynı kişiye ithaf edilmiş olup Hüseyin isminin tasavvufî açıklamaları hakkındadır. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Pertev Paşa Kısmı No: 637/10'dadır. Yer ve zaman belirtilmeyen bir baskısı yapılmıştır.
43- Tuhfe'l-Hasekiyye: Serhasekiyan Tubazade Mehmed Ağa'ya ithaf edilen bir eserdir. Müellif hattı nüshası Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi İsmail Saib Sencer Kitaplığı No: 2029'da kayıtlıdır.
44- Kitabü's-Süluk: Diğer adı Tuhfe-i Vesimiyye'dir. Enderun ağalarından Seyyid Ahmed Vesim için yazılmıştır 1240'ta İstanbul'da basılmıştır.
45- Şerh-i Ebyat-i Füsus: Füsusü'l-hikem'in bazı beyitlerinin şerhidir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi Kısmı No: 1474/3'te kayıtlıdır.
46- Tuhfe-i Ataiyye: İnsan-ı kamil, vahdet-i vücud, Celvetiyye tarikatı, kutup, şeriat ve tarikat ilişkisi gibi konulara dairdir. 1304'te İstanbul'da basılmıştır.
47- Tuhfe-i Ömeriyye: Tasavvuf konularını ihtiva eder. 1240'ta İstanbul'da basılmıştır.
48- Kitabü'ş-Şecv: Bela, belanın sebebi ve hüzün hakkındadır. Müellif hattı nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Halet Efendi Kısmı No: 789/1'de kayıtlıdır.
49- Meciü'l-beşir li-ecli't-tebşir: Peygamber Efendimizin müjdeci olarak gelmesi hakkında Arapça bir eserdir. Müellif hattı nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Halet Efendi Kısmı No: 789/2'de kayıtlıdır.
50- Risale-i Nefesü'r-Rahman: Seyyid Abdurrahman adlı bir kişiye ithaf edilen kitap İsmail Hakkı'nın en son çalışmalarındandır. Bir nüshası Atıf Efendi Kütüphanesi No: 1405/2'de kayıtlıdır.
51- Mecmuatü'l-esrar: Muhyiddin İbnü'l-Arabî, Sadreddin Konevî, Abdullah Bosnevî, Osman Fadlî Efendi'nin bazı eserlerinden seçmeleri ve İsmail Hakkı'nın halife olarak tayin edildikten sonra Osman Fadlî'yi ziyaretleri esnasında tuttuğu Arapça notları ihtiva eder. Bu notlar Tamamü'l-feyz'deki notların aynıdır. Müellif nüshası Atıf Efendi Kütüphanesi No: 1500'de kayıtlıdır.
52- Risale-i Şem'iyye: “Adem bir demdir.” diye başlayan şiirin şerhidir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Mihrişah Kısmı No: 217/2'de kayıtlıdır.
53- Es'iletü's-Sahafiyye ve ecvibetü'l-Hakkıyye: İsmail Hakkı'nın, Şeyh Mehmed Sahafî'nin manzum sorularına verdiği cevaplardan meydana gelmiştir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Halet Efendi Kısmı No: 250'de kayıtlıdır. İsmail Hakkı'nın manzum sorularına da Mehmed Sahafî, Ecvibetü's-Sahafi an es'ileti'ş-şeyh İsmail Hakkı adıyla cevap vermiştir.
54- Es'ile-i Şeyh Mısrî'ye Ecvibe-i İsmail Hakkı: Niyazî-i Misrî'nin; “Müşkilim var size ey Hak dostları eylen küşad.” mısraıyla başlayan şiirinin şerhi olup 1288'de Makalat-ı İsmail Hakkı içinde İstanbul'da basılmıştır.
55- Kitabü'l-Fasl fi'l-esrar: Bazı tasavvuf terimlerinin izahına dair küçük bir risaledir. Bir nüshası Atıf Efendi Kütüphanesi No: 1501/2'de kayıtlıdır.
56- Esrarü'l-huruf: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Kısmı No: 2537'de kayıtlıdır.
57- Risale et-Tehacci fî hurufi't-tehecci: Müellif nüshası Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi Genel No: 162'de kayıtlıdır.
58- Hakaiku'l-huruf: Bir nüshası Millet Kütüphanesi Şer'iyye Kısmı No: 1182'de kayıtlıdır.
59- Kitabü Zübdeti'l-makal: Bir nüshası Selimağa Kütüphanesi Aziz Mahmud Hüdayî Kısmı No: 449'da kayıtlıdır.
60- Makalat-ı Şeyh İsmail Hakkı: Diğer adı Mecmuatü'l-hutab ve'l-varidat olan bu eser müellifin 1118-1124 (m. 1706-1712) yılları arasındaki varidatını ve şerhlerini ihtiva eder. Bir hatıra defteri niteliğindeki bu Arapça eserde müellifin şiirleri, düşünceleri, bazı ayet ve hadislerin açıklamaları, hayatıyla ilgili bilgiler ve mektuplaşmaları da yer alır.
61- Mecmua: 1122 (m. 1710) yılındaki hac yolculuğunu da anlattığı eser, Mısır ve Hicaz'da bulunduğu sıradaki varidatı ve şerhleridir. Bu Arapça mecmuada Mısır uleması ve meşayihinden bir kısmına hediye ettiği risaleler de yer almaktadır. Müellif hattı nüsha Bayezid Devlet Kütüphanesi Genel No: 3507'de kayıtlıdır.
62- Risale-i Mesaili'l-fıkhiyye: Müellif hattı nüshası Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi Genel No: 161'de kayıtlıdır.
63- Risaletü'l-Camia li-mesaili'n-nafia: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Kısmı No: 2902'de kayıtlıdır.
64- Kitabü'l-Fadl ve'n-neval: Müellif hattı nüshası Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi Genel No: 83'te kayıtlıdır.
65- İhtiyarat: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Halet Efendi Kısmı No: 414'te kayıtlıdır.
66- Ecvibetü'l-Hakkiyye an es'ileti'ş-Şeyh Abdurrahman: Müellif hattı nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi Kısmı No: 1521/3'te kayıtlıdır.
67- Kitabü'l-Füruk: Çeşitli ilimlere dair bazı kavram ve terimlerin açıklamasını ihtiva eder. 1310'da İstanbul'da basılmıştır.
68- Kitabü'l-Hutaba: Diğer adı Hatibü'l-hutaba'dır. Müellif hattı nüshası Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi Genel No: 85/1'dedir.
69- Mi'raciyye: 1121 (m. 1709)'da Bursa'da yazılan 477 beyitlik manzume sanatlı ifadesi, muhteva zenginliği ve dile getirdiği yüksek duygularla edebiyatımızın diğer mi'raciyyeleri arasında seçkin bir yere sahiptir.
Müellif hattı nüshası Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi Genel No: 124'te kayıtlıdır. Eserin 1267'de (m. 1851) İstanbul'da yapılmış bir baskısı vardır.
70- Manzumat: İsmail Hakkı'nın 1117 (m. 1705) yılında kaleme aldığı 150'yi aşkın manzumesini ihtiva eder. Müellif hattı mecmua Süleymaniye Kütüphanesi Halet Efendi Kısmı No: 789'da kayıtlıdır.
71- Sübhatü's-salikin: Çeşit mecmualardaki şiirleri Mahmud Nasih tarafından bu adla toplanmıştır. Bir nüshası Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Genel No: 1700'de kayıtlıdır.
72- Şerh-i Ebyat-ı Hacı Bayram-ı Velî: Hacı Bayram-ı Velî'nin; “Çalabım bir şar yaratmış.” mısraı ile başlayan manzumesinin şerhi olup müellif hattı nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi Kısmı No: 1521/1'de kayıtlıdır.
73- Şerh-i Ebyat-ı Yunus Emre: Yunus Emre'ye atfedilen iki şathiyye ile iki ilahinin şerhidir. Müellif hattı nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi Kısmı No: 1521/2'de kayıtlıdır.
74- Şerh-i Nazm-ı Ahmedî: Müellif hattı nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Mihrişah Sultan Kısmı No: 189/1'de kayıtlıdır. 1330'da İstanbul'da basılan şerh, Cemal Kurnaz ve Mustafa Tatçı tarafından 2000 yılında Ankara'da latin harfleriyle neşredilmiştir.
75- Şerh-i Nazm-ı Hayretî: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Kısmı No: 2749/5'te kayıtlıdır.
76- Şerh-i Ebyat-ı Hasan-ı Kadirî: Bir nüshası İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi Türkçe Yazmalar No: 3339/3'te kayıtlıdır.
77- Ta'lika ala evaili Tefsiri'l-Beydavî: Müellif hattı nüshası Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi Genel No: 31'de kayıtlıdır.
78- Şerh ala tefsiri cüz'I'l-ahir li'l-Kadi'i-Beydavî: Müellif hattı nüshası Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi Genel No: 28-30'da kayıtlıdır.
79- Tefsir-i Sureti'l-Fatiha: Bir nüshası Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi Genel No: 83'te kayıtlıdır.
80- Tefsir-i Amene'r-Resul: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Halet Efendi Kısmı No: 414'te kayıtlıdır.
81- Tefsiru Sureti'l-Asr: Bir nüshası Bayezid Devlet Kütüphanesi Genel No: 3507'de kayıtlıdır.
82- Tefsiru Sureti'z-Zelzele: Bir nüshası Bayezid Devlet kütüphanesi Genel No: 3507/2'de kayıtlıdır.
İsmail Hakkı Efendi ayrıca bazı ayetlerin kısa tefsirlerini, yer yer de bazı hadislerin şerhlerini yapmıştır. Bu şekilde hazırlanmış müellif hattıyla birkaç mecmua Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi Genel No: 32, 33'te kayıtlıdır.
Kitabü'l-hitab adlı eserden bir bölüm: “Bir kimse yapılması vacip olanı yapmasa veya yapılmaması lazım geleni yapsa, Allahü Teâlâ'nın tayin ettiği hududu aştığı için asi ve günahkâr olur. Resulullah Efendimiz ümmetinden sünnetini işlemediği için intikam almaz, ümmetinin cezalandırılmasını istemez. Allahü Teâlâ'nın emirleri ve yasakları böyle değildir. Allahü Teâlâ'nın, insanların aklının alamayacağı emir ve yasakları çoktur. Bunlar, Allahü Teâlâ'nın mekridir. Bu mekrden kurtulmak için Resulullah'tan gelen emir ve yasaklara uymak lazımdır. Onun için Cüneyd-i Bağdadî; “Kitap ve Sünnet, İslamiyet terazisinin iki kefesidir.” buyurdu. Her insanın yanında bir melek bir de şeytan bulunur. Hayırlı düşünce ve ilhamlar melektendir. Kalbe gelen düşünceler dine muhalif ise şeytanın igvasından kalbe üfürdüğü vesveselerindendir. Melekler helal yola davet eder, mubaha davet etmez. Şeytan ise harama davet ettiği gibi mubaha da davet eder. Çünkü mubah sebebiyle hile yaparak, günah işletmeye sevk eder.”
SÖYLEMEDİ
İsmail Hakkı Efendi, hocasının bir kerametini şöyle anlatır: “1096 (m. 1685) senesinde Üsküp'te idim. İstanbul'da bulunan hocam Osman Fadlî'yi ziyarete gitmiştim. Birgün hocamda bir hâl meydana geldi. Bir anda göğsüme top gibi bir şey indi. O anda benim Üsküp'ten hicret etmem emredildi. Fakat hocam kemal-i edeplerinden dolayı bunun sırrını söylemedi. Ben hemen Üsküb'e gidip çoluk çocuğumu Bursa'ya getirdim, iki sene sonra Üsküp düşmanlar tarafından istila edildi. Her taraf yakılıp yıkıldı ve yağma edildi. Halkın kimi öldürüldü, kimi de perişan oldu. Yine bir ara Bursa'dan hocamı ziyarete gittim. Hocam beni tebessüm ederek karşıladı ve; “Gördüm ki o zaman bize hakkınızda vaki olan mâna hak imiş. O bela ve musibetlerden kurtulmanıza vesile oldu.” buyurdu.”
Ruhü'l-Beyan tefsirinden bazı bölümler: Al-i İmran suresi, 98. ci ayet-i kerimesinde mealen buyuruluyor ki: “De ki: “Ey ehl-i kitap! Allah'ın ayetlerini niçin inkar ediyorsunuz. Hâlbuki Allahü Teâlâ sizin yaptıklarınıza şahittir.”
AÇIKLAMA: “De ki: Ey ehl-i kitap!” Ehl-i kitap, Yahudi ve Hıristiyanlardır. Kitap, yalnız Allahü Teâlâ tarafından indirilene denmez. İster Cebrail Aleyhisselam tarafından getirilmiş olsun, ister kendileri tarafından hazırlanmış olsun, yazdıkları kitaplara nisbetle onlara ehl-i kitap denildi. “Allahü Teâlâ sizin yaptıklarınızı gördüğü hâlde niçin Allah'ın ayetlerini inkar ediyorsunuz.” Burada, hiçbir sebep yok iken, Allah'ın ayetlerini inkar ettiklerinden dolayı, ehl-i kitap kınanmakta ve küfürden tamamen kaçınmayı icap ettiren deliller ortaya konmaktadır. Allahü Teâlâ'nın ayetlerinden maksat, hac [Allahü Teâlâ, önceki ayette Ka'be'nin faziletlerini ve onu hac etmenin farz olduğunu beyan buyurmuş, Ehl-i kitap da islamiyyetin hakiki din ve doğru yol olduğunu bildikleri hâlde Allahü Teâlâ onlara, Allah'ın ayetlerini niçin inkar ediyorsunuz, buyurmuştur.] ve diğer konularla ilgili ayetler de dahil olmak üzere, Kur'an-ı Kerim'in ayetleri ve Tevrat ve İncil'de Muhammed Aleyhisselamın Peygamberliğini gösteren delillerdir. “Halbuki Allahü Teâlâ sizin yaptıklarınıza şahittir, görmektedir.” Ayet-i kerimenin mânası şöyledir: Allahü Teâlâ'nın ayetlerini niçin inkar ediyorsunuz. Hâlbuki Allahü Teâlâ sizin bütün yaptıklarınıza son derece muttalidir ve buna göre cezalandıracaktır. Şüphesiz görmesi, yapacağınız her şeyin önünü kesmekte, sebeplerini tamamen ortadan kaldırmaktadır.
Al-i İmran suresi, 99. cu ayet-i kerimesinde mealen buyuruluyor ki: “De ki: “Ey ehl-i kitap! (Hak dinin İslam olduğunu) görüp bildiğiniz hâlde niçin Allah'ın yolunu eğri göstermeye calışarak iman edenleri Allah'ın yolundan çeviriyorsunuz. Allahü Teâlâ, yaptıklarınızdan habersiz değildir.”
AÇIKLAMA: De ki: Ey ehl-i kitap! Siz islam dininin, Allahü Teâlâ'nın gösterdiği doğru yol olduğuna, onun etrafında hiçbir sapıklık şüphesi bulunmadığına, insanları ondan döndürmenin bozgunculuk ve dalalet olduğuna, şahit olduğunuz, bunu görüp bildiğiniz hâlde niçin, en doğru yol olan Allah'ın yolunu, eğri göstermeye çalışarak, Musa Aleyhisselamın şeriatının nesh olmadığını söylemek ve Muhammed Aleyhisselamın Tevrat ve İncil'de bildirilen sıfatlarını değiştirmek suretiyle, insanların zihinlerini karıştırarak, iman edenleri Allah yolundan, ebedî saadete ulaştıran hak dininden çeviriyorsunuz. Hak din, tevhit ve islam dinidir. Ehl-i kitap, müminleri şüpheye düşürüyorlardı. İslam dininden döndürmek için, hile yapıyorlar. İslamiyyete girmek isteyenlere var güçleriyle mani oluyorlardı. Onlara, Muhammed Aleyhisselamın sıfatlarının kendi kitaplarında bulunmadığını ve böyle bir müjdenin de geçmediğini söylüyorlardı. Allahü Teâlâ yaptıklarınızdan, yani insanları O'nun yolundan çevirmenizden ve Peygamberi Muhammed Aleyhisselamın lehine şehadette bulunmayı gizlediğinizden, habersiz değildir.
Allahü Teâlâ, müminleri kendi yolundan döndürmeye çalıştıkları için, ehl-i kitabı tehdit ettikten sonra Al-i İmran suresi, 100. ayet-i kerimesinde müminleri onlara itaat etmekten menederek, mealen şöyle buyurdu: “Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir guruba itaat ederseniz, iman etmenizden sonra sizi çevirip kafir yaparlar.”
AÇIKLAMA: İkrime “radıyallahü anh” buyurdu ki: “Bu ayet-i kerime Şas bin Kays adında bir Yahudi hakkında nazil oldu. Bu şahıs, Evs ve Hazrec kabilelerinin bir araya gelip toplanmış olduklarını gördü. Aralarındaki sevgi ve muhabbet, onu kızdırdı. İslamiyetin bereketiyle cahiliye devrinde aralarında bulunan ayrılıklar ve düşmanlıklar yok olmuştu. Şas bin Kays adındaki bu Yahudi, daha evvel bu iki kabile arasında meydana gelen ve Evs kabilesinin zaferiyle sona eren Buğas harbine aid şiirleri okuması için bir genci onların yanına gönderdi. Genç oraya gidip o şiirleri okudu. Bunun üzerine Evs ve Hazrec kabileleri arasında yeniden niza ve ihtilaf meydana geldi. Bu durum Resulullah Efendimize haber verildi. Peygamber Efendimiz, muhacirlerden bir cemaati yanına alıp orayı teşrif etti. “Ey Müslümanlar! Ben, aranızda iken, cahiliye devrine ait işleri mi yaparsınız? Hâlbuki Allahü Teâlâ sizi İslam'la şereflendirdi. Cahiliyet işini yok edip aranızda ülfet ve muhabbet nimetini verdi. Bu ne hâldir?” deyip Al-i İmran suresi 100. ayet-i kerimesini okudu. Aralarındaki niza ve ihtilaf sona erdi ve bu hâlin, düşmanın bir hilesi ve şeytanın vesvesesi olduğunu bildiler. Silahlarını bırakıp istigfar ettiler. Sonra birbirlerine sarılıp Resulullah Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” ile birlikte oradan ayrıldılar.”
Al-i İmran suresi, 101. ayet-i kerimesinde mealen buyuruluyor ki: “Size Allahü Teâlâ'nın ayetleri okunurken ve O'nun Resulü de aranızda iken, nasıl kafir olursunuz? Kim Allah'ın dinine sımsıkı sarılırsa, o doğru yola kavuşturulur.”
AÇIKLAMA: Yani, mucize olan Kur'an-ı Kerim, Resulullah Efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem”dilinden size taptaze okunduğu ve Resulullah aranızda olup sizi ikaz ettiği, nasihatte bulunduğu ve şüphelerinizi giderdiği hâlde nasıl kafir olursunuz? Bütün bunlara rağmen, imandan ayrılıp küfre dönmek, son derece şaşılacak bir şeydir. Kim, Allahü Teâlâ'nın, Peygamberinin dilinden ayetleriyle açıkladığı dinine sımsıkı sarılırsa, maksada kavuşturulur. Bil ki burada hitap zahiren ehl-i kitaba, manen dinini dünyaya karşılık satan ve ilimleriyle amel etmeyen ulema-i su', yani kötü âlimleredir. Çünkü onlar, Kur'an-ı Kerim'in getirdiği zühdü, vera' ve takvayı yani, haramlardan, şüphelilerden ve şüpheli olmak korkusu ile mubahların çoğından sakınmayı, nefsî arzu ve isteklerinden, fanîyi bakî olana tercih etmekten sakındırmayı, Allahü Teâlâ'dan başkasından yüz çevirip O'na yönelmeyi ve maksada kavuşmak için her şeyini feda etmeyi inkar ederler. Hâlbuki, Allahü Teâlâ onların yaptıklarını bilmektedir. Hayır ve şer işlerindeki niyetlerinden haberdardır. Buna göre, onlara karşılık verecektir. Bunlar, dünyaya düşkün ve nefislerinin arzu ve isteklerine tabi olmaları sebebiyle, hüsn-i zanla kendilerine tabi olan, amellerini ve hâllerini ahkam-ı İslamiyyeye ve tarikate uygun sanan müminleri, Allahü Teâlâ'nın dininden ve Peygamberlerin davet ettiği hak yoldan çevirirler. Batıl yolda gittikleri için, hak yolda eğrilik ararlar. Allahü Teâlâ, iman ettikten sonra onların hâllerine ve isteklerine uyarak, hidayet yolundan dönmemeleri için, müminlere nasihatde bulunarak şöyle buyurdu: “Ey iman edenler! Eğer kendilerine kitap verilenlerden bir guruba itaat ederseniz, iman ettikten sonra sizi çevirip kafir yaparlar.” ve; “Bundan önce hem kendileri sapmış, hem çok kimseyi saptırmış ve doğru yoldan (İslamiyetten) sapmış bir kavmin hevalarına (sapıklıklarına) uymayın.” (Maide suresi: 77)
Büyüklerden biri şöyle buyurdu: En hayırlı ilim, beraberinde Allah korkusu bulunan ilimdir. Çünkü Allah korkusu, Hakkın sıfatlarını bilmekle hasıl olur. Allahü Teâlâ'nın istediği ilim, Allah korkusunu hasıl eden ilimdir. Bu korkunun alameti ise Allahü Teâlâ'nın emrine uymaktır. Kendisiyle birlikte, dünyaya rağbet, dünya ehline temelluk (aşırı tevazu'), bütün himmet ve gayretini dünyalık kazanmak, onu toplamak ve biriktirmek, onun çokluğu ile övünmek, tul-i emel ve ahıreti unutmak bulunursa, böyle bir ilmin sahibi, Peygamberlere varis olmaktan ne kadar uzaktır! Çünkü miras kalan şey, miras bırakanın vasfiyle varise geçer. Böyle ilim adamlarının durumu muma benzer. Başkasını aydınlatır. Fakat kendini yakar.
Öğretirler herkese dünyayı terk etmeyi,
Mal ve gümüş toplarlar hâlbuki kendileri.
Bir âlim ki kendisi amel etmez sözüyle,
Ne kadar anlatsa da tesir etmez kimseye.
Âlim o kimsedir ki asla yapmaz fenalık,
Halka anlattığını, hiç etmez yapmamazlık.
Resulullah Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” şöyle buyurdu: “İnsanlara öyle bir zaman gelir ki İslam'ın yalnız ismi, Kur'an-ı Kerim'in resmi kalır. Kalbler hidayetten mahrum olur. Mescitler, insanların bedenleriyle mamur olur. O gün semanın gölgelediği kimselerin en kötüleri, onların âlimleridir. Fitne onlardan çıkar ve yine onlara döner.”
GÜNAH İŞLEYENLER
Kelime-i tevhid ile zikretmenin faydasını talebesine şöyle anlattı: Kelime-i tevhid; söyliyenin korkusunu ve hayalindeki düşünceleri giderir. Allahü Teâlâ'nın diğer isimleri ile yapılan zikrde hayale gelen düşünceler tamamen gitmez. Hayal galip olup talebe, bir makamın sahibi oldum sanır. Hâlbuki, kavuştuğu makam hayalidir. Makam, kalbî ve aynî değildir. Ben böyle iddiacılarla karşılaştım. Bunlardan bazısı; “Ben her gece mirac ederim.” diye iddia ederdi. Bazıları da; “Bana günah zarar vermez.” diyerek, bozuk itikadda idi. Bu düşünceleri hayalden gelme idi. Bu ise mekr-i ilahidir, yani Allahü Teâlâ'nın aldatarak, nimet şeklinde gösterdiği musibetlerdir. Evliyadan Ebu Ali Rodbarî'den; “Bir kimse günah işler ve; “Bana helaldir. Çünkü ben öyle bir dereceye yükseldim ki günahlar bana zarar vermez bana tesir etmez.” derse, bu kimse hakkında ne dersiniz?” diye sorulunca cevaben; “Öyle bir makama kavuştuğunu söyleyen, kavuştu fakat Cehennem'e kavuştu. Yoksa Cennet'e ve Hakk'a kavuşmadı. Çünkü haram olan şeylerin helal olacağı makam yoktur. Haram olan, her makamda haramdır. Her âlim kendi makamına uygun amel işler. Yükselmeye mani olan işlerin yanına uğramazlar. İşte bir asırdır âlemde hak ve doğru suretinde, bâtıl olan işleri yapanlar meşhur oldu.” buyurdu.
Fudayl bin İyad şöyle der: Bize ulaştığına göre, kıyamet gününde hesap, putperestlerden önce fasık alimler ile fasık hafızlardan başlayacaktır. Akıllı kimse, onların hâllerinin görünüşüne aldanmamalıdır. Bilakis onların itikatlarının zayıflığına ve kalblerinin bozukluğuna bakmalıdır. Onların bu hâllerinden çok ibret almalıdır. Onların hâl ve hareketlerinden sakınmalı, iyilerin yolundan gitmeli, masivadan alâkayı kesip Allahü Teâlâ'nın dinine sımsıkı sarılmalı, hakiki tevhide yapışmalıdır. Ancak böyle yaparsa, doğru yola kavuşturulur. Vahdetde fena ile kendini tamamen Allahü Teâlâ'ya verenin yolu, Allahü Teâlâ'nın razı olduğu yol olur. Onu bu yoldan kimse çeviremez. Hiçbir şey ona zarar veremez. Düşmanın hilesi ve kötülüğü onu saptıramaz. Çünkü kim Allahü Teâlâ ile beraber olursa, Allahü Teâlâ da onunla beraber olur, onu korur, onun yardımcısı olur. Allahü Teâlâ'nın dinine bu şekilde herkes yapışamaz. Fakat, Allahü Teâlâ kulunu muradına kavuşturmaya kadirdir. Kulun talebi, istemesi doğru olursa, Allahü Teâlâ onu elbette taleb ettiği şeyden mahrum etmez. Ona istediğini verir. İsteyen ve bunun için çalışan isteğine kavuşur. Bir kapıyı ısrarla çalan, içeri girer. Allahü Teâlâ bizi ve sizi her an şeytanın ve nefs-i emmarenin, yani kötülüğü emreden nefsin hilesinden korusun. Herkesin kendisinden yardım istediği ey Allah'ım! Bu duamı kabul eyle!
Al-i İmran suresi, 102. ci ayet-i kerimesinde mealen buyuruluyor ki: “Ey iman edenler! Allahü Teâlâ'dan nasıl korkmak lazımsa, öyle korkun. Ve ancak Müslümanlar olarak can verin.”
AÇIKLAMA: “Korkun.” lafzı, ayet-i kerimede; “İttika edin.” şeklinde geçmektedir. İttika, iftial veznindedir. Sakınmakta aşırılığı ifade eder. Yani bütün gücünüzle sakının (korkun) demektir. Bu da emirleri yerine getirip haramlardan sakınmada büyük gayret göstermekle olur. “Gücünüzün yettiği kadar Allah'tan korkun!”ayet-i kerimesinin mânâsı da böyledir. Yani: “Sakınmakta o kadar ileri gidin ki bu hususta yapabileceğiniz hiçbir şeyi bırakmayın!” demektir. “Ancak Müslümanlar olarak can verin.” Kendinizi yalnız Allahü Teâlâ'ya ait kılınız. Nefislerinizde başkasını Allahü Teâlâ'ya ortak yapmayın. “Ancak” lafzı; “Hiçbir hâl üzere can vermeyin. Ancak İslam üzere bulunduğunuz hâlde can verin.” demektir. Bundan murad; “İslam üzere devam edin!” demektir.
Al-i İmran suresi, 103. cü ayet-i kerimesinde mealen buyuruluyor ki: “Hepiniz birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın, parçalanmayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetlerini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman iken O, kalblerinizi birleştirdi. Ve O'nun nimeti sayesinde kardeşler oldunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtardı. İşte Allahü Teâlâ, doğru yolu bulmanız için, size ayetlerini böyle açıklıyor.”
AÇIKLAMA: “Hepiniz birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın.” Bu ayet-i kerimedeki **“ip”**ten murad, İslam dini veya Kur'an-ı Kerim'dir. Bu ikisinden herbiri, helaktan kurtulup maksada ulaşmaya sebep olmakta ipe benzemekdedir. Çünkü zor bir yola giren kimse, orada her an ayaklarının kaymasından korkar. İki ucu, yolun iki tarafına bağlanmış bir ipe tutunduğunda korkmaz. Ebedî saadet ve Allahü Teâlâ'nın rızasına giden yol da böyledir. Kaygandır. O yoldan saptıran şeyler çoktur. O yolda insanların çoğunun ayağı kaymıştır. İşte kim Kur'an-ı Azimüşşan'ın ve islam dininin emirlerine sımsıkı sarılırsa, doğru yola kavuşur, Cehennem ateşine götüren sapıklıktan kurtulur. Ehl-i kitap gibi aranızda ihtilafa düşerek, haktan ayrılıp parçalanmayın, Allahü Teâlâ'nın üzerinizdeki nimetlerini hatırlayın. Hani cahiliyye devrinde siz birbirinize düşman idiniz. Aranızda kin, düşmanlık ve birbirini takip eden muharebeler vardı. Denilir ki bunlar Evs ve Hazrec kabileleridir. Bunların ataları olan Evs ve Hazrec ana-baba bir kardeşdir. Zamanla çocukları arasında düşmanlık ve kavgalar meydana geldi. Aralarındaki muharebeler yüzyirmi yıl sürdü. Nihayet sizi, Müslüman olmaya muvaffak kılarak, kalbleriniz arasında ülfet, yani yakınlık ve sıcaklık meydana getirdi. O'nun bu ülfet nimeti sayesinde birbirinizi seven, Allah için bir araya gelen, birbirinize acıyan, birbirinize nasihat eden, hak sözde birleşen kardeşler oldunuz. Yine siz daha önce küfür ve inkarınızdan dolayı, bir ateş çukurunun tam kenarında iken, o hâlde ölüm sizi yakalasaydı, Cehennem ateşine düşerdiniz. İşte, küfrünüz yüzünden ateşe düşmek üzereyken, Müslüman olmakla şereflendirmek suretiyle (oradan) çukura düşmekten sizi O kurtardı. İşte Allahü Teâlâ, doğru yolu bulmanız, hidayet üzere devam etmeniz ve onda kuvvetlenmeniz için açık bir şekilde size ayetlerini, delillerini böyle açıklıyor.
Bu ayet-i kerimede şu hususa işaret vardır: Allahü Teâlâ'nın dinine sımsıkı sarılanlar iki kısmdır:
1- Ehl-i suret: Bunlar sebeplere bağlanırlar. Çünkü onların meşrebi amellerdir.
2- Ehl-i mâna: Onların sebeplerle alâkası yoktur. Onların meşrebi, hâllerdir. Bu yüzden Allahü Teâlâ bunlara; “Allahü Teâlâ'ya sımsıkı sarılın. O sizin mevlanızdır (yani maksudunuzdur)” buyurdu. [Hâl sahibi olanlar da dinin emir ve yasaklarına uyarlar. Sebeplere yapışırlar. Sebeplere değil, Allahü Teâlâ'ya güvenirler.] Sebeplere bağlananlara ise: “Hepiniz birlikte Allahü Teâlâ'nın ipine sımsıkı sarılınız!” buyurdu. Burada (ip)ten murad, Allahü Teâlâ'ya ulaşmaya vasıta olan her şeydir. Allahü Teâlâ'nın ipine sımsıkı sarılan, iyi ameller ve yakınlık vasıtalarıyla, O'na yaklaşandır. Sımsıkı sarılmak bulununca ayrılmak olmaz. Sımsıkı sarılmamak ise zahiren ve batınen parçalanmaya götürür. Zahiren ayrılmak, cemaatten ayrılmakla olur. Batınen ayrılmaktan, ümmetin birbirinden ayrılmasına sebep olan muhtelif sapık inanışlar meydana gelir. Nitekim Resulullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz şöyle buyurdu: “Ümmetim yetmişüç fırkaya ayrılacak. Onlardan Cehennem'den kurtulan yalnız biridir.” Eshab-ı kiram: “Ya Resulallah! O Cehennem'den kurtulan fırka hangisidir?” dediler. Resulullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, “Onlar, benim ve eshabımın yolu üzere bulunanlardır.” buyurdu.
Bil ki Allahü Teâlâ müminlere, önce takvayı, ikinci olarak hak olan dinine sımsıkı sarılmayı, üçüncü olarak da nimetlerini hatırlamayı emretti. Çünkü insanın fiilleri ya korkudan veya rağbetden dolayı meydana gelir. Korku, rağbetden önce gelir. Zira zararın giderilmesi, faydanın celbinden öncedir. Kötülüklerin giderilmesinin, güzel huylarla ve iyi işlerle süslenmekten önce gelmesi gibi.
Bu sebeple Allahü Teâlâ önce; “Allahü Teâlâdan nasıl korkulması lazımsa, öyle korkun!” buyurarak, azabından korkuttu. Sonra bunu Allahü Teâlânın ipine sımsıkı sarılın emrine sebep kıldı. Sonra da Allahü Teâlânın üzerinizdeki nimetini hatırlayın buyurarak, Allahü Teâlânın ipine yani dinine yapışmaya teşvik buyurdu.
O hâlde akıllı kimsenin, Allahü Teâlânın emrine itaat ve hükmüne boyun eğmesi, O'nun ipine sımsıkı sarılması, dinde ayrılığa düşmemesi, Allahü Teâlâdan hakkıyla korkması icap eder. Şu söz ne güzel söylenmiştir:
Mütteki olanlarda, dört alamet vardır ki,
Dinin emirlerine kesin uymaktır ilki.
İkincisi, fakir ve muhtaçlara vermektir,
Ve kanaatkar olup ahde vefa etmektir.
Bu şiirde bildirilenler, Şeyh Nasrabadî'nin şu sözünün manasıdır: Müttekinin alameti dörttür: 1- Hududu yani sınırı gözetmek. Allahü Teâlânın emirlerine uyup yasaklarından sakınmak. 2- Gücü yettiği kadar vermek. 3- Ahde vefa göstermek yani sözünde durmak. 4- Mevcutla yani elindeki ile kanaat etmek.
Kuşeyrî “rahmetullahi aleyh” şöyle buyurdu: Hakkıyla korkmak, kendiliğinden, ziyade ve noksan yapmadan, emredildiği gibi korkmaktır. Hakkıyla korkmak, önce zelleden sonra lüzumsuz şeylerden sakınmak, sonra her küçük hatadan, her türlü illetten arınmaktır. Takva ile vasıflandıkdan sonra takvasını görmekten, yani takva sahibiyim diye kendisini beğenmekten sakınınca Allahü Teâlâdan hakkıyla korkmuş olur. Kendisinde varlık (benlik) eserinden herhangi bir şey kalan kimse, gizli şirkle, şirk koşmuş olur. Müşahedenin hakikatine ulaşamaz.
İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin kabrinin ayak tarafından görünüşü.
İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin kabrinin yandan görünüşü.
Hep huzur istiyorsan ey Hafız, etme gaflet,
Arzuna kavuşunca dünyayı bırak, terk et.
Ebu Medyen “rahmetullahi aleyh” şöyle buyurdu: “Maksadı, huriler ve köşkler olan ile maksadı perdelerin kalkması ve devamlı huzur, yani Allahü Teâlâ ile beraber olmak olan arasında çok fark vardır. O'na, ilahî cezbelerle, doğru bir şekilde yönelen, Rabbanî sıfatların tecellisi ve tevfik kanadıyla uçan kimseye ne mutlu.”
Sehl “rahmetullahi aleyh” de şöyle buyurdu: “Kul için yalnız Mevlası vardır. Kulun en güzel hâli, günah işlediğinde O'na dönmesidir. Günah işlediğinde; “Ya Rabbî! Günahımı setreyle, ört.” der. Setr edince; “Ya Rabbî! Tövbemi kabul eyle!” der. Tövbesini kabul edince; “Ya Rabbî! Beni iyi amel yapmaya muvaffak kıl.” der. İyi amel yapınca; “Ya Rabbî! Amelimi ihlasla yapmam için beni muvaffak eyle.” der. Amelini ihlasla yapınca; “Ya Rabbî! Amellerimi kabul eyle.” diye dua eder.”
O hâlde akıllı kimsenin, bu sağlam ipe yapışması lazımdır. Al-i İmran suresi, 104.cü ayet-i kerimesinde mealen buyuruluyor ki: “Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar, kurtuluşa erenlerdir.”
AÇIKLAMA
Hayırdan murad, dinî ve dünyevî iyiliğin bulunduğu şeylerdir. Hayra davet umumî olup yapılacak ve sakınılacak şeylere daveti de içine alır. Bununla beraber, emr-i maruf ve nehy-i münkerin ayrıca zikredilmesi, faziletini beyan içindir. İyilik, ayet-i kerimede maruf diye geçmektedir. Maruf, dinin ve aklın beğendiği şeye denir. Bu da muvafakat, yani Allahü Teâlânın emirlerine uymaktır. Kötülük de ayet-i kerimede münker diye zikredilmiştir. Münker, dinin ve aklın çirkin gördüğü şeydir. Bu da muhalefet, yani Allahü Teâlânın emirlerine muhalefet etmek, uymamaktır.
İşte onlar, yani bu kamil sıfatlara sahip olanlar, tam olarak felaha, kurtuluşa erenlerdir. Ayet-i kerimede, sizden bir topluluk, buyurulması, hayra davetin, emr-i maruf ve nehy-i münkerin, farz-ı kifaye olduğunu göstermektedir. Herkesin yapması, farz değildir. Müslümanlardan bir kısmı yapınca diğerlerinden mesuliyyet kalkar. Kimse yapmazsa, bütün müminler günahkar olur.
Yine burada şu husus da bildirilmektedir. Hayra davet, emr-i maruf ve nehy-i münker, büyük ve mühim işlerdendir. Böyle işleri, bunların nasıl yapılacağını ve dinin hükümlerini bilen âlimler yapar. Bunları bilmeyen, bazan iyilikten meneder. Kötülüğü emreder. Bazan kendi mezhebinde o şeyin hükmünü bilir. Fakat, arkadaşının mezhebindeki hükmü bilmez. Bazan yumuşak olunacak yerde, sertlik gösterir. Sert olunacak yerde yumuşak davranır.
İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin kabrinin kitabesiyle beraber önden dik görünüşü.
Menetmek, fayda vermeyen veya menedilmeleri kötülükte ısrar etmelerine sebep olan kimseleri de meneder. Eşkiya, cellatlar ve benzerlerini kötülükten menetmek böyledir. Bazı âlimler de bu ayet-i kerimeye; “Hayra davet eden bir ümmet olunuz!” mânâsını vermiştir. Böyle buyurulması, bu davetin, emr-i maruf ve nehy-i münkerin farz-ı ayn olduğunu göstermez. Çünkü cihat, umuma hitap ile bildirilmiş olmakla beraber, farz-ı kifayedir.
Resulullah'a “sallallahü aleyhi ve sellem” minberde iken; “İnsanların en hayırlısı kimdir?” diye soruldu. “En çok iyiliği emreden, en çok kötülükten meneden, Allahü Teâlâdan en çok korkan, en çok sıla-i rahm yapanlardır.” buyurdu. Yine Resulullah “sallallahü aleyhi ve sellem” şöyle buyurdu: “Kim iyiliği emreder, kötülükten menederse, o yeryüzünde Allahü Teâlânın, Resulünün ve kitabının halifesidir.”
Huzeyfe “radıyallahü anh” şöyle buyurdu: “Öyle bir zaman gelecek ki, insanlara merkep leşi, iyiliği emreden ve kötülüğü nehyeden bir müminden daha sevimli olacaktır.”
Süfyan-ı Sevrî buyurdu ki: “Bir kimse, komşuları arasında seviliyorsa, arkadaşlarının yanında medholunuyorsa, onun müdahin yani dinde gevşek olduğunu bil.” Nitekim Resulullah Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Allahü Teâlânın yasaklarında gevşeklik yapan ve o yasakları işliyen kimselerin durumu, bir gemide bulunan kimselerin hâline benzer. Onlar gemi üzerinde kura çektiler. Buna göre, bazısı geminin alt kısmında, bazısı üst katında yer aldı. Alt kattakiler, su almak için üst kata uğradılar. Bundan, üsttekiler rahatsız oldular. Bunun üzerine alttakilerden biri balta alıp geminin tabanını delmeye başladı. Üsttekiler gelip; “Sana ne oluyor?” dediler. O da; “Benden rahatsız oldunuz. Oysa bana mutlaka su lazımdır. Eğer üsttekiler onun elini tutar, ona mani olurlarsa, hem onu, hem kendilerini kurtarmış olurlar. Eğer onu kendi hâline bırakırlarsa, hem onu, hem de kendilerini helak ederler.”
Yine Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “İnsanlar bir kötülük görüp onu değiştirmezlerse, Allahü Teâlânın umumî azabının gelmesi yakın olur.” Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Kıyamet günü ümmetimden bir kısım insanlar, güçleri yettiği hâlde günah işleyenlere karşı müdaheneleri (gevşeklikleri) ve onlara engel olmamaları sebebiyle kabirlerinden kalkıp Allahü Teâlânın huzurunda maymun ve domuz suretinde haşrolunacaklardır.”
İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin kabrinin dik görünüşü.
O hâlde müdahenenin yok olması için, kendini sabretmeye alıştırmalı, halk ile alâkayı azaltmalı ve onlardan bir şey beklememelidir. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “İçinde, amelleri Peygamberlerin amelleri gibi onsekizbin kişinin bulunduğu bir memleket halkı azaba uğradı.” Eshab-ı kiram; “Ya Resulallah! Nasıl?” diye sordular. Buyurdu ki: “Onlar Allah için kızmaz, iyiliği emretmez, kötülükten menetmezlerdi.”
Emredilen şey vacip ise onu emretmek vacip, mendup ise mendup olur. Kötülüklerin hepsinden menetmek vaciptir. Çünkü bütün kötülükler, çirkin olduklarından, hepsini terk etmek, vaciptir. Bir şeyin vacip olması, naklî ve aklî delillerle bilinir. Bazı âlimler, yalnız naklî delillerle bilinir, dedi.
Men' olunan şeyi bildikden sonra men' etmenin şartı:
1- Men olunan şeyin meydana gelmemiş olması. Çünkü meydana gelen şeyi men etmek değil, onu kötülemek ve bir daha yapmaktan men etmek yerinde olur.
2- Kötülüğün (günahın) meydana geleceğine dair kuvvetli zannın bulunması. Mesela, bir içkicinin, içki malzemelerini hazırlayıp içki içmeye hazırlandığını görmek gibi.
3- Men ettiğinde, kendisine büyük bir zararın geleceğine dair kuvvetli zannın bulunmaması.
Böyle bir durumda, o kötülükten men etmeye nasıl başlanır denirse, şöyle derim: Önce işe kolaydan başlanır. Yumuşak söylenir. Fayda vermezse, tedricen sertliğe doğru gidilir. Çünkü maksat, kötülükten men etmektir. Nitekim Allahü Teâlâ, önce; “Onların arasını ıslah edin!”, sonra; “Onlarla harp edin.” (Hucurat suresi: 9) buyurdu.
Gücü yeten ve şartlarına haiz olan her Müslüman, emr-i maruf yapar. Âlimler, namazı terkeden birini görenin, onu bundan men etmesinin vacip olduğunda, sözbirliği etmişlerdir. Çünkü namazı terketmenin çirkinliği herkesce malumdur. Harp ile kötülüğe mani olmak, devlet başkanı ve onun vazifelendirdiklerinin vazifesidir. Çünkü onlar, siyaseti, idare etmeyi daha iyi bilir ve bunun için imkanları da vardır.
Nasıl bir kimseye emr-i maruf ve nehy-i münker yapılır diye soracak olursan, derim ki: Mükellef olan herkese yapılır. Çocuk ve deliler gibi, mükellef olmayanlar, başkalarına zarar verirlerse, men olunurlar. Çocuklar, alışmamaları için, haramlardan men edilir. Alışmaları için de namazla emrolunurlar. Günahkar kimsenin de kendi yaptığı kötülükten başkasını men etmesi vaciptir.
İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin kabir şahidesi (sağda) ve bir diğer kabir taşı (solda).
Çünkü hem kendisinin bu kötülüğü terk etmesi ve başkasına da mani olması vaciptir. Birini terk etmekle diğerinin vacip olması düşmez. Resulullah Efendimiz şöyle buyurdu: “Allahü Teâlâ bu dini facirlerle de kuvvetlendirir”. “İnsanlara iyiliği emrediyor, kendinizi unutuyor musunuz?” (Bakara suresi: 44) mealindeki ayeti kerimedeki kınama, insanlara iyiliği emretmekten dolayı değil, kendilerini unuttukları içindir.
Selef-i salihinden; “Yapmasanız da hayrı emrediniz.” diye nakledilmişdir. Sahabeden biri de: “Bir kimse gördüğü bir kötülüğe engel olmaya gücü yetmiyorsa, üç defa; “Allah'ım! Bu bir günahtır.” desin. Bunu yapınca üzerine düşeni yapmış olur.” buyurdu.
Elinden gelmiyorsa kötülüğe mani olmak,
Elsiz ve ayaksız da uygun değil, oturmak.
Elinle ve dilinle mani olmaya eğer,
Gücün yetmiyorsa, Allah'a yalvar, ey yiğit er.
Yani, dili ve eliyle kötülüğü değiştirmeye gücü yetmezse, onu kalbiyle inkar etsin, kınasın. Çünkü yiğitler, yiğitliklerini himmetle gösterirler. Defetmeye güçleri yetmediğinde, onu defetmesi için Allahü Teâlâya yalvarırlar. Bu ayet-i kerimede, sözle değil, fiille, hayra davet eden ümmetin, emr-i maruf ve nehy-i münker yapanlar olduğuna işaret vardır. Bunlar, iyiliği emrettikleri hâlde kendileri yapmayanlar hakkındaki tehdidden kurtulan kimselerdir.
Üsame'nin; “Resulullah'tan işittim” diye buyurduğu hadis-i şerif bunu göstermektedir. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: “Kıyamet günü bir adam getirilip ateşe atılır. Ateşte bağırsakları dışarı çıkar. Bu hâlde merkebin değirmende döndüğü gibi döner. Bunun üzerine Cehennem ehli onun yanına toplanır. “Ey falanca: Sana ne oldu böyle. Sen (dünyada iken) bize iyiliği emredip kötülükten sakındırmazmıydın?” derler. O ise; “Size iyiliği emreder, fakat kendim yapmazdım!” der.”
Aslında iyiliğe davet edenler, tasavvuf büyükleridir. Çünkü Allahü Teâlâyı tanımayan, iyiliği de bilmez ve tanımaz. Mutlak hayır, marifetullah ve Allahü Teâlâya kavuşmak demek olan mutlak kemaldir. Bu da beşer olarak Resulullah'ta bulunur. Hayr-ı izafi, hayr-ı mutlaka vasıta olan hayırdır. O hâlde ayet-i kerimede, kendisine davet edilen hayır, ya haktır, yahut ona götüren yoldur. Maruf (iyilik), Hakka yaklaştıran herşeydir. Münker (kötülük) ise Haktan uzaklaştıran herşeydir.
Tevhit ve istikamet ehli olmayan, davet makamına ehil değildir. İstikamet ehli olmayan, muvahhit olsa da bazan aslında münker olan, fakat maruf zannettiği bir şeyi de emredebilir. Bazan da gerçekten maruf olan, fakat münker zannettiği bir şeyden menedebilir. Cem makamına kavuşup Hak ile meşgul olması sebebiyle, halktan haberi olmayan, çoğu defa haramı helal, helalı haram sayan kimseler böyledir. Bunlara ehl-i hicap, perdeli denir. Mutlak felah, yani kurtuluş ehli ise kendilerinde hicap, perde bulunmayan kimselerdir. Onlar Allahü Teâlânın yeryüzündeki halifeleridir. Allahü Teâlâ, bizi de sizi de bu hâllerin hakikatini bilmeye kavuştursun. Bizi, kendisine kavuşmakla şereflendirsin.
Al-i İmran suresi, 105.ci ayet-i kerimesinde mealen buyuruluyor ki: “Siz kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşen Yahudi ve Hıristiyanlar gibi olmayın. İşte onlar için pek büyük bir azap vardır.”
AÇIKLAMA
Siz kendilerine hakkı beyan eden, üzerinde sözbirliği etmeyi gerektiren, apaçık deliller geldikten sonra parçalananlar, fırkalara ayrılan Yahudi ve Hıristiyanlar gibi olmayın. Yahudi ve Hıristiyan cemiyetlerinden her biri birçok fırkalara ayrılmışlardı. Onlar, birtakım asılsız şeyler uyduruyorlar. Kitaplarındaki hakikati bildiren ayetleri gizliyorlar, basit dünya menfeati karşılığında tahrif ediyorlar, onları değiştiriyorlardı.
Fahreddin Razî şöyle buyurmakdadır. “Yahudi ve Hıristiyanların alimlerinden herbiri, bir beldede reis olup bedenen birbirlerinden ayrıldılar. Sonra herbiri kendisinin hak, diğerlerinin batıl olduğunu iddia ederek, aralarında ihtilafa düştüler. Ben de derim ki insaflı düşünecek olursanız, günümüzdeki âlimlerin çoğu, aynı duruma düşmüşlerdir. Allahü Teâlâdan bizi af ve merhamet etmesini dileriz.”
İşte onlara, parçalanmaları sebebiyle ahırette hiç kesilmeyen, devamlı büyük bir azap vardır. Allahü Teâlâ, bu ümmete iyiliği emretmeyi ve kötülükten sakındırmayı emretti. Bu emri yerine getirmek, emr-i marufu yapanın, zalimlere ve azgınlara karşı bu vazifeyi uygulayabilecek güce sahip olmasıyla mümkündür. Bu güç de yalnız din ve hak ehli arasında ülfet ve muhabbet olmasıyla gerçekleşir. Bundan dolayı Allahü Teâlâ, bu emri yerine getirmekten aciz kalmamaları için, bu ümmeti parçalanmaktan ve ayrılığa düşmekten sakındırdı.
O hâlde müminlerin bir reise uymadan ve bir sözde birleşmeden, kendi nefislerinin arzu ve isteklerine göre hareket etmemeleri gerekir. Bilakis, onların itikatlarını, hâllerini ve görüşlerini, ahiret hususundaki sözlerini birleştiren, basiretle Allahü Teâlâya davet eden, Resulullah Efendimiz, onun halifeleri ve onlardan sonra gelen alimler gibi bir reisleri olmalıdır. Aksi takdirde, terk edilmiş, dağınık, sürüden ayrılan kurdun eline düşen koyunlar gibi şeytana av olurlar.
Mehmed Şemseddin'in İsmail Hakkı Bursevî'nin kabri üzerine yazdığı levha (sağda) ve İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin hanımı Aişe Hatun'unun kabir taşı (solda).
Bu sebeple müminlerin emiri Hazreti Ali; “İster salih, yani iyi, fasık olsa bile, yani insanların başında bir idareci olması lazımdır.” buyurmuştur. Resulullah Efendimiz, iki ve daha fazla kimseyi bir yere gönderirken, işlerinin düzenli olması için, mutlaka birini diğerine emir tayin eder ve öbürüne ona itaat etmesini emrederdi. Yoksa aralarında ayrılık meydana gelir, din ve dünya işleri karışır.
Resulullah Efendimiz şöyle buyurdu: “Kim cemaatten bir karış ayrılırsa, Cennet'i göremez.” ve yine; “Allahü Teâlâ cemaatle beraberdir. Şeytan tek kişiyle beraberdir. İki kişiden ise uzaktır.” İnsanın cemiyeti, yani derli toplu hâli, kalbin riyaseti ve aklın ona itaati ile kontrol altına alınmadığı zaman bozulduğu, dağınıklık meydana geldiği, bunun da dünya ve ahırette zarara sebep olduğu malumdur.
“İşte bu benim doğru yolumdur. Ona tabi olun. Başka yollara tabi olmayın. Yoksa bunlar, sizi O'nun yolundan ayırır.” Mealindeki En'am suresinin 153.cü ayet-i kerimesi inince Peygamber Efendimiz, bir çizgi çizdi: “Bu, insanı Allahü Teâlânın rızasına kavuştururan doğru yoldur.” buyurdu. Sonra o çizginin sağına ve soluna çizgiler çizdi. “Bunlar da şeytanların saptırdığı yollardır. Herbirinin üzerinde ona çağıran bir şeytan vardır.” buyurdu.
Akıllı kimseye, tevhit yoluna girmesi, onun icabı olan şeyleri yapması ve haklarını gözetmesi, şeytanın yollarından ve ona girmeye sebep olan şeylerden sakınması gerekir. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “İnsanlarla; “La ilahe illallah.” deyinceye kadar, harp etmekle emr olundum. Onlar onu söyleyince kanlarını, mallarını, benden korumuş olurlar. Onların hesabı Allahü Teâlâya aittir.”
Resulullah Efendimiz; “Onların hesabı, Allahü Teâlâya aittir.” buyurmakla, onların La ilahe illallah sözünü O'na inanarak mı söylediklerini bilmediğini ifade etmek istemiştir. Müşrik, Allahü Teâlânın var olduğuna inanıyor. Fakat bir olduğuna inanmıyor. Muattıla fırkasında olanlar ise Allahü Teâlânın varlığına da inanmıyor. Müşrik, dünyada Allahü Teâlânın birliğine inanmadı. Müşrik, muattıla fırkasında olanlar ve Cehennemliklerle beraber, hesap yerinden Cehennem'e gider.
Münafıklar böyle değildir. Onlar, Cennet'i ve içindeki nimetleri görür ve onu arzularlar. Onların Cennet'ten nasipleri bu kadardır. Sonra Cehennem'e döndürülürler. Bu da Allahü Teâlânın adaletindendir. Böylece amellerine göre muamele edilmiş oldular.
İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin yazdığı Ferahu'r-ruh adlı Şerh-i Muhammediyye'nin matbu nüshasının ilk sayfası.
Burada, şeriat, doğru yoldur. Namazın her rekatinde; “Bizi doğru yola ilet!” diyoruz. O doğru yol, kılıçtan keskin ve kıldan incedir. Onun ortaya çıkması, anlaşılması, ilim ve keşif ile olur. Hazreti Ali buyurdu ki: “Perde kalksa, yakinim artmaz.”
Sağlam olan şeriate ve Kur'an-ı Mübin'e yapışana, bu doğru yola kavuşana, acı azaba sebep olan parçalanmaktan kurtulana, ahırette hesap ve sırat köprüsünden geçmek yoktur. Bilakis o, Peygamberler ve velilerle beraber, ebedî nimette olur. Yasakları işleyerek, dünyada şeriatten ayrılanın, ahırette ayağı kayar. Çünkü dünyada hakkı görmekten mahrum olup kör olan, hak ile arasında perde olup ona kavuşamayanın durumu da ahırette Allah korusun, aynı olur.
Resulullah Efendimiz şöyle buyurdu: “Sırat köprüsü üzerinde ayağı kayanlar çoktur. Onların çoğu da kadınlardır.” ve; “Cehennem'i gördüm. Cehennem ehlinin çoğu kadınlar idi. Çünkü onlar, çok lanet ederler. Kocalarına nankörlük ederler. Çünkü onlardan birine ömür boyu iyilik etsen, sonra senden hoşuna gitmeyen en ufak bir şey görse, senden hiç iyilik görmedim der.”
Bak, onların ayakları ahırette köprüden nasıl kayar. Bunun sebebi, dünyada iken onların itikat ve amel bakımından, şeriat yolundan kaymalarıdır. Mevlana Abdurrahman Camî ne güzel buyurmuştur:
Hem aklı, hem dini noksandır kadınların,
İyi dahi olsalar, i'timad etme sakın.
Bu açıklamaya vâkıf olunca ey zelil kul! Peygamberlere ve kamillere tabi olmaya çalış. Yakine ermiş bir mürşid-i kamilin eteğine yapış. Ümid edilir ki Allahü Teâlânın izniyle o senin dağınıklığını giderir. Toparlanmanı sağlar. Bilinmeyen yolda bir rehber lazımdır. Yoksa helak olursun.
Allahü Teâlâ bizi ve sizi muhalefet ve ayrılığa düşmekten muhafaza buyursun. Bizi, seçilmişlerden olan Selef-i salihinin yolunda bulundursun. Son nefesimize kadar bizi bu yolda daim kılsın. Bizi fazilet ve kemal ehli ile beraber haşr eylesin!
Al-i İmran suresi, 106.cı ayet-i kerimesinde mealen buyuruluyor ki: “Ey müminler! Nice yüzlerin ağardığı ve nice yüzlerin karardığı günü hatırlayın. Yüzleri kararanlara; “İman ettikten sonra kafir mi oldunuz? Öyleyse, küfrünüz sebebiyle azabı tadın.” denilir.”
AÇIKLAMA
“Nice yüzlerin ağardığı ve nice yüzlerin karardığı günü hatırlayın.” Yani, ey müminler! Çok yüzlerin beyaz ve çok yüzlerin siyah olacağı günü hatırlayın. Yüzün beyaz olması, üzerinde sevinçten hasıl olan güzelliğin görülmesinden, yüzün kararması ise yüzdeki korkulu hâlden kinayedir. Muradına kavuşan kimseye, yüzü beyazlaştı, yani sevindi denir. Başına, hoşuna gitmeyen bir iş gelene, rengi ve yüzü değişti denir.
Bu takdirde ayet-i kerimenin mânâsı şudur: Mümin kıyamet günü, daha önce dünyada iken yaptığı amellerin yanına gider. Bunlar iyilik ise Allahü Teâlânın nimetleri ve fadlı ile sevinir. Kafir de çirkin amelleri görünce çok üzülür ve gamlı olur.
Bazı âlimler de yüzün siyah ve beyaz olması hakiki manadadır. Hakikaten yüzler siyahlaşır ve beyazlaşır. Ehl-i hak, yüzlerinin beyazlığı, sahifelerini sağ elle alması, vücutlarının parlaklığı, onların önlerinde ve sağlarında nurun koşması ile belli olur. Ehl-i batıl da bunların tam zıddıyla belli olur. Bu beyazlık ve siyahlığın yüzlerde gerçekten görülmesindeki hikmet, sa'idin (Cennetlik olanın), kavmi tarafından saadet ehlinden olduğunun bilinmesine sevinmesidir.
Nitekim Allahü Teâlâ, bu hususu şöyle haber vermektedir ki Yasin suresi 27.ci ayetinde mealen; “Keşke kavmim, Rabbimin beni magfiret ettiğini ve ikram olunanlardan kıldığını bilseydi.” buyuruldu. Şakinin ise kendisinde bunların aksinin ortaya çıkmasına üzülmesidir.
“Yüzleri kararanlara gelince onlara, İman ettikten sonra inkar mı ettiniz?” denilir. Buradaki soru, onların hâllerini kınamak, onların bu hâllerinin şaşılacak ve hayret edilecek bir şey olduğunu belirtmekdir. Onların ehl-i kitap olduğu açıktır. İman ettikten sonra kafir olmalarından maksat, Resulullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bi'setinden, Peygamberliğinin bildirilmesinden önce O'na iman ettikleri hâlde Peygamber olarak gelince ona iman etmeyip kafir olmalarıdır. Yahut maksat, bütün kafirlerdir. Çünkü misak gününde tevhidi (Allahü Teâlânın birliğini) ikrar etmelerinden sonra kafir oldular. Onlara; “Öyleyse, Kur'an-ı Kerim'i ve Muhammed Aleyhisselamı inkar ettiğiniz için azabı tadın.” denilecekdir.
Al-i İmran suresi, 107.ci ayet-i kerimesinde mealen buyuruluyor ki: “Yüzleri ağaranlara gelince onlar Allahü Teâlânın rahmetindedirler. Onlar orada ebedî kalacaklardır.”
Yani, Cennet ve ebedî nimetler içinde olacaklardır. Cennet'ten ve ebedî nimetlerden “rahmet” diye bahsedilmesi, müminin bütün ömrünü Allahü Teâlâya taatle geçirse bile, oraya ancak Allahü Teâlânın rahmetiyle girebileceğine dikkat çekmek içindir. “Onlar orada ebedî kalacaklardır.” Cennet'ten çıkmayacak ve yok olmayacaklardır.
Al-i İmran suresi, 108.ci ayet-i kerimesinde mealen buyuruluyor ki: “İşte bunlar, Allah'ın ayetleridir. Onları sana hak olarak okuyoruz. Allah, hiçbir kimseye zulmetmek istemez.”
AÇIKLAMA
İşte bunlar, yani müminlerin nimette ve kafirlerin azapta olduklarını bildiren ayetler, Allah'ın ayetleridir. Ey Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)! Onları Sana, Cebrail Aleyhisselam vasıtasıyla, hak olarak ve adaletle okuyoruz. Bu ayetlerin hükmünde, iyilerin sevabının azaltılması veya kötülerin cezasının fazlalaştırılması veya suçsuz olarak azap verilmesi suretiyle zulüm şaibesi yoktur. Bilakis bütün bunlar, vaat ve vait (tehdit) gereğince amelleri ile neye layık iseler, onlara tam olarak verilecektir.
Allahü Teâlâ hiçbir şekilde hiçbir kimseye, hiçbir mahlukuna, zulüm etmek istemez. Zulüm, başkasının mülkünde tasarrufta bulunmaktır. Hâlbuki Allahü Teâlâ, kendi mülkünde tasarrufta bulunmaktadır. Yahut zulüm, birşeyi konulması gereken yerden başka bir yere koymaktır. Bu, bazan, hak sahibine hakkını vermemekle, bazan menedilen ve yapılmaması icap eden şeyi yapmakla olur. Bütün bunlar, Allahü Teâlâ hakkında düşünülemez. O hâlde Allahü Teâlâ hakkında zulüm tasavvur edilemez. Çünkü O'nda hiç kimsenin hakkı yoktur ki onu vermemekle zulüm etmiş olsun. Hiçbir şeyden menedilemez ki onu yaptığında zulüm etmiş olsun. Bilakis O mutlak malik ve bütün işleri, yalnız hikmet ve adalettir.
Al-i İmran suresi, 109.cu ayet-i kerimesinde mealen buyuruluyor ki: “Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Onların işleri Allahü Teâlâya döndürülür.”
AÇIKLAMA
“Göklerde ve yerde ne varsa Allahü Teâlânındır.” Göklerde ve yerde bulunan sayısız mahlukat ve bunların hakimiyeti ve tasarrufu, yaratılması, öldürülmesi, mükafatlandırılması ve cezalandırılması, asla ortağı olmaksızın, yalnız Allahü Teâlâya aittir. Onların işleri, Allah'ın hükmüne, kazasına döndürülür, yani sadece Allahü Teâlâya döndürülür. Başkasına değil. Allahü Teâlâ, kullarından vaatte bulunduklarını mükafatlandırır ve tehdit ettiklerine ise azap eder. Buna asla kimse müdahele edemez. Mani olamaz.
Bu ayet-i kerimede, kıyamet gününde yüzleri beyaz olanların, dünyada kalbleri iman nuru ile yani Allahü Teâlânın emirlerine uymanın nuru ile nurlananlar, o gün yüzleri siyah olanların ise dünyada, kalbleri küfür ve Allahü Teâlânın emirlerine muhalefetle kalbleri kararanlar olduğuna işaret vardır. Çünkü haşr esnasında yüzler, kalblerinin renginde olur. Nitekim Allahü Teâlâ; “Kalblerde olanlar acığa çıkarılacağı gün.”buyurmuştur.
İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin yazdığı Ruhu'l-Mesnevî adlı Mesnevî şerhinin iç kapak sayfası ve ilk sayfası.
İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin yazdığı Şerh-i Pend-i Atar adlı eserinin matbu ilk sayfası.
Altın suyuna batmış maden ateşe atılır,
Altın mıdır, bakır mı? O zaman anlaşılır.
Yüzleri siyah olanlara; “İman ettikten sonra kafir mi oldunuz” denilir. Bunlar, erbab-ı talep olup Allahü Teâlâya giden yolda yürürken, nefis sahrasında kalıp onun saptırmasına kapılan ve geriye dönenlerdir. “Öyleyse küfrünüz, yani hakkı batıl ile örtmeniz, batıl yüzünden haktan yüz çevirmeniz sebebiyle azabı tadın. Dünyada ayrılık ve kavuşamama ateşiyle azapta idiniz. Fakat, siz bunun acısını tatmıyordunuz. Çünkü insanlar uykudadır. Uyuyan uyanmadıkça yara acısını duymaz. Ölünce uyanırlar, Allahü Teâlâdan yüz çevirme ve O'na kavuşamama yaralarının acısını tadarlar.
İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin yazdığı Şerhu'l-erbaine hadisen adlı eserin Süleymaniye Kütüphanesi H. Hüsnü Kısmı No: 230'da kayıtlı yazma nüshasının ilk iki sayfası ve matbu nüshasının ilk sayfası.
Yüzleri beyaz olanlar, dünyada Allah'ın rahmetindedirler. Cemiyet (kalbin dağınık olmaması) ve vifak meallah (Allahü Teâlânın emirlerine ve rızasına uygunluk) hâli içerisindedirler. Onlar ahırette de ebediyyen bu rahmet içindedirler. Çünkü insan nasıl yaşarsa öyle ölür. Nasıl ölürse, öyle haşrolunur.
Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Her kul öldüğü hâl uzere diriltilir.” “Sarhoş olarak ölen, melekü'l-mevti sarhoş olarak görür. Münker ve nekiri de sarhoş olarak görür. Kıyamet gününde de o kimse, sarhoş olarak diriltilip Cehennem'in ortasında sekran adında bir hendeğe (çukura) gönderilecek. O hendekte suyu kan olarak akan bir ceşme vardır. Bu sarhoşun yiyeceği ve içeceği yalnız odur.”
Yine hadis-i şerifte şöyle buyuruldu: “Cebrail Aleyhisselam bana: Müslüman ölürken, kabrinde ve oradan diriltilip çıkarken, La ilahe illallah mubarek sözünün ona arkadaş olacağını haber verip (şöyle dedi): Ey Muhammed! Onlar kabirlerinden (çıkıp) başlarından toprağı silkelerken, onları bir görseydin, biri; “La ilahe illallah ve'l-hamdu lillah.” der, yüzü ağarır, diğeri, yüzleri kararmış olarak; “Yazık bana! Allahü Teâlâya ibadette kusur etmişim.” der.”
Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Ölü için feryat, cahiliye âdetindendir. Feryat eden kadın, ölmeden önce tövbe etmezse, kıyamet gününde üzerinde katrandan elbiseler bulunduğu hâlde diriltilecektir. Sonra bu elbiseler üzerine ateş alevinden bir zırh giydirilecek.”
Kur'an-ı Kerim'de Bakara suresi 275. ayetinde mealen şöyle buyurulmaktadır: “Faiz yiyenler, kendisini şeytan çarpmış olan nasıl kalkarsa, mezarlarından öyle kalkarlar.” Bütün tevil ehli buyurdu ki: Onların hepsi, deli gibi diriltilirler. Bu, kendilerine ceza olması ve mahşer ehlinin yanında onları sevimsiz yapmak içindir. Allahü Teâlâ bunu, faiz yiyenlerin alameti kıldı. Allahü Teâlâ o faizi onların karınlarında çoğaltır. Bu onları ağırlaştırır. Kabirlerinden çıktıklarında karınları büyük ve ağır olduğu için düşüp kalkarlar.
Allahü Teâlâdan dünyada ve ahırette günahlarımızı ve kusurlarımızı örtmesini dileriz. İyi işlere muvaffak kılan yalnız Allahü Teâlâdır.
Al-i İmran suresi, 110. ayet-i kerimesinde mealen buyuruluyor ki: “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten menedersiniz. Allahü Teâlâya inanırsınız. Eğer ehl-i kitap da inansaydı, elbette bu kendileri için daha hayırlı olurdu. Onlardan bir kısmı müminlerdir. Fakat onların çoğu fasıktır. (Küfürde ileri gitmişler, hak yoldan çıkmışlardır.)”
AÇIKLAMA
Siz insanlar için, onların fayda ve menfeatı için ortaya çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten menedersiniz. Onların en hayırlı ümmet olmalarının sebebi, bu güzel hasletleridir, yani, iyiliği emretmeleri ve kötülükten menetmeleridir. Allahü Teâlâya, Peygamber, kitap, hesap ve ceza gibi inanılması gereken herşeye iman edersiniz.
Kitap ehli sizin inandığınız gibi iman etseydi, muhakkak bu kendileri için reislikten, halkı kendilerine tabi kılmaktan daha hayırlı olurdu. İman etmeleri sebebiyle vaat olundukları, biri, kendi kitaplarına, diğeri Kur'an-ı Kerim'e iman etmeleri olmak üzere iki ecre kavuşmakla beraber, riyasetleri ve dünyevî lezzetlerden faydalanmaları da artacaktı. Abdullah ibni Selam ve arkadaşları gibi. Onlardan bir kısmı, dünya ve ahiret saadetine kavuşan müminlerdir. Fakat onların çoğu fasıktırlar. İnkarlarında diretirler ve dinden çıkmışlardır.
Al-i İmran suresi, 111.ci ayet-i kerimesinde mealen buyuruluyor ki: “Onlar size eziyetten başka asla bir zarar veremezler. Sizinle savaşa girecek olsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.”
AÇIKLAMA
Onlar size eziyetten başka asla bir zarar veremezler. Onların, size eziyet vermekten başka, hiçbir zararları dokunmaz. Dil uzatmak ve tehdit etmek gibi verdikleri sıkıntılar ise dikkate almaya ve aldırış etmeye değmez.
Sizinle savaşa girecek olsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar. Şayet onlar sizinle savaşa girseler, öldürme ve esir alma gibi size hiçbir zarar veremeden, hezimete uğramış olarak gerisin geri dönüp giderler. Sonra kendilerine, hiç kimse tarafından yardım da edilmez. Sizin öldürme ve esir ve ganimet almanıza hiç kimse mani olamaz.
İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin yazdığı ve hocasının hayatını anlattığı Tamamü'l-feyz fî babi'r-rical adlı eserinin kapak sayfası.
Bu ayet-i kerimede, onlardan iman edenleri dinlerinde sebat göstermeğe teşvik vardır. Çünkü ehl-i kitap, müminlerle alay ederek, kötüleyerek, dalalette olduklarını söyleyerek ve tehdit ederek, onlara eziyet ediyorlardı. Yine ayet-i kerimede, onların sözle eziyetlerini fiiliyata dönüştüremeyecekleri müjdelenmekte, müminlerin onlara galip gelecekleri, onlardan intikam alınacağı, onların akıbetlerinin kendi hâllerine bırakılmak ve yardım edilmemek ve zillet olacağı, dolayısıyla kolları kanatları kırılıp ayağa kalkacak güç ve kuvvetleri kalmayacağı vaat edilmektedir. Nitekim, Benî Kureyza, Kaynuka, Nadir ve Hayber Yahudilerinin durumları böyle oldu.
İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin yazdığı Hüccetü'l-baliga adlı eserinin matbu ilk sayfası. Eser 1291'de İstanbul'da Reşahat'ın kenarında basılmıştır.
İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin yazdığı Kitabu'n-necat adlı eserin yazma nüshasının ilk sayfası ve 2a sayfası. Eser Leipzig Üniversitesi Kütüphanesi No: Book-İslamhs 4374'de kayıtlıdır.
Al-i İmran suresi, 112.ci ayet-i kerimesinde mealen buyuruluyor ki: “(Yahudiler) Nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allahü Teâlânın ipine ve müminlerin emanına sığınmadıkça, kendilerine zillet damgası vurulmuştur. Onlar Allahü Teâlânın gazabına uğramış ve kendilerine miskinlik (fakirlik) damgası vurulmuştur. Bu onların, Allah'ın ayetlerini inkar etmeleri ve Peygamberleri haksız yere öldürmelerinden dolayıdır. Bunun sebebi, isyan etmeleri ve haddi aşmalarıydı.”
AÇIKLAMA
Darülislamda nerede ve ne zaman bulunurlarsa bulunsunlar, Allah'ın ipine ve müminlerin emanına sığınmadıkça, kendilerine zillet damgası vurulmuştur. Kubbenin, üzerine konduğu şeyi kapladığı gibi, zillet de bunları kaplamıştır. Allahü Teâlânın ipine ve müminlerin emanına sığınanlar müstesnadır.
Fahreddin Razî şöyle buyurmakdadır: Zimminin emanı iki şekilde olur:
1- Hakkında nass (ayet-i kerime ve hadis-i şerif) bulunan eman. Bu, zimminin cizye vermeyi kabul edip eliyle vermesiyle olur.
2- Devlet başkanının re'yine bırakılan emandır. Devlet başkanı emanı bazan bedava, bazan yüksek, bazan da düşük bir bedelle verebilir.
Birinci emana Allah'ın ipi, ikincisine de müminlerin ipi denir. Her iki eman da Müslümanların eliyle olur.
Onlar hak ettikleri hâlde Allahü Teâlânın gazabına uğradılar. Onlara miskinlik, yani fakirlik damgası vuruldu. Fakirlik, onları her taraftan sarmıştır. Umumiyetle Yahudiler ya gerçekten fakirdirler. Yahut zengin olsalar da kendilerini fakir göstermektedirler.
Bu, yani onlara zillet ve miskinlik damgasının vurulması ve Allahü Teâlânın gazabına uğramaları onların Allahü Teâlânın ayetlerini inkar etmelerindendir. Çünkü onlar, Tevrat'ta Muhammed Aleyhisselamın Peygamberliğini bildiren Allah'ın ayetlerini sürekli inkar ve tahrif ediyorlar ve Kur'an-ı Kerim'in ayetlerini inkar ediyorlardı.
Kendi itikatlarına göre de Peygamberleri haksız yere öldürmelerinden dolayıdır. Sonradan gelen Yahudiler, her ne kadar Peygamberleri öldürmek, onlardan meydana gelmese de atalarının yaptığı o çirkin işlere rıza gösteriyor, bunu tasvip ediyorlar, ellerinden gelse kendileri de öldürmek istiyorlardı. Böylece onlar, sanki bizzat öldürmüş gibi oldular. Bu sebeple kendilerine Peygamberleri öldürmek fiili isnat edildi.
Bunların küfürleri ve Peygamberleri öldürmelerinin sebebi, isyan etmeleri ve haddi aşmalarıydı. Allahü Teâlânın koyduğu sınırları tecavüz etmeleriydi. Çünkü küçük günahlarda ısrar, yani devam etmek, büyük günahlara götürür. Büyük günahlara devam, küfre sebep olur. Şübhesiz günahlara dalıp devam edenin kalbinde bu günahların zulmetleri peyderpey artar. Ayrıca kalbindeki iman nuru gittikçe zayıflar. Bu hâl, kalbindeki iman nuru sönünceye kadar devam eder. Nihayet küfür zulmeti meydana gelir. Bundan Allahü Teâlâya sığınırız.
İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin yazdığı Vesiletü'l-meram adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Süleymaniye Kütüphanesi, Hâlet Efendi Kısmı No: 243'de kayıtlıdır.
İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin yazdığı Şerhu Risale li'l-adabi'l-münazara li-Taşköprizade adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Viyana Üniversitesi Kütüphanesi No: 1609'da kayıtlıdır.
Mutaffifin suresinin 14.cü ayet-i kerimesinde mealen; “Hayır (hakikat öyle değil), bilakis onların (kazanmakta oldukları) işledikleri, günahları onların kalblerini karartmıştır.” buyuruldu ki bu hususa işaret etmektedir.
Bu, isyanları sebebiyle idi buyurulması, sebebini bildirmektedir. Yani, fakirlik damgasının vurulmasının sebebi, Allahü Teâlânın ayetlerini inkar etmeleri ve Peygamberleri öldürmeleri, bunların sebebi de isyan etmeleri ve haddi aşmalarıdır. Küçük günaha devam, büyük günaha sebep olur. Büyük günaha devam da küfre götürür.
Bunun gibi, tasavvuf büyükleri şöyle buyurmakdadır: Edebi terk eden, sünnetleri terk eder, sünnetleri terk eden farzları terk eder. Farzları terk eden şeriatı hakir görür. Şeriati hakir gören, küfre düşer. O hâlde mümin, günahların sebep olduğu bu tehlikeli durumdan korkarak, kendine günah kapısını açmamalıdır. Hatta şeriatin mubah kıldığı şeylerden bir kısmını da terk etmelidir. İşte bu, takvanın kemalidir.
Resulullah Efendimiz şöyle buyurdu: “Bir Müslüman, tehlikeli olan şeyin korkusundan dolayı, tehlikesiz şeyden sakınmadıkça, mütteki olamaz!”
Yine hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Helal bellidir. Haram da bellidir. Bu ikisinin arasında şüpheli şeyler vardır. Şüphelilerden sakınan, ırzını ve dinini korumuş olur. Şüphelilere düşen, harama düşer. Tıpkı koru etrafında hayvan otlatan çoban gibidir. Her an o hayvan koruya girebilir.”
Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) haramlara düşmek korkusuyla, şüphelilerden sakındırmıştı. Bu, harama giden yolu kapatmak içindir. Arif, Allahü Teâlânın emrine muhalefeti kastettiği zaman, kalben Allahü Teâlâdan hayâ eder. Niyet ettiği o şeyden sakınır, Rabbine ibadete var gücüyle çalışır.
Cüneyd-i Bağdadî şöyle buyurdu: “Ariflerin başında ibadet, sultanların başındaki taçlar gibidir.”Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin elinde bir tesbih gördüler. Ona; “Bu kadar şerefli ve yüksek olduğun hâlde eline tesbih mi alıyorsun?” denildi. Buyurdu ki: “Biz kavuştuklarımıza bununla kavuştuk. Onu asla terk etmeyiz.”
Şeyh Ebu Talib şöyle buyurdu: “Virdlere devam etmek, müminlerin ahlâkındandır ve abidlerin yoludur. Buna devam etmek, imanı kuvvetlendirir ve yakin mertebesinin alametidir.” Şeyh Ebü'l-Hasan buyurdu ki: Hocamdan, hakikat ehlinin virdini sordum. “Nefsin arzularını bırakıp Mevlayı sevmektir. Muhabbet, O'ndan başkasının sevgisine mânidir.” buyurdu. Yine buyurdu ki: “Vird, nefsi her zaman hak ile meşgul edip batıldan men etmektir. Kul her zaman virdlere ve taatlere devam etsin. Günahlardan kaçınsın.”
Peygamber Efendimiz bir gün Eshabına şöyle buyurdu: “Allahü Teâlâdan hakkıyle hayâ ediniz!” Eshab-ı kiram; “Ya Resulallah! Elhamdülillah, Allahü Teâlâdan hayâ ediyoruz.” dediler. Resulullah; “Ben onu kastetmiyorum. Allahü Teâlâdan hakkıyle hayâ eden, başı ve ondaki leri, karnı ve içindekileri haramdan korusun. Ölümü ve çürümeyi hatırlasın. Ahıreti isteyen, dünya zinetini, süsünü terk eder. Kim bunu yaparsa, Allahü Teâlâdan hakkıyle hayâ etmiş olur.” buyurdu.
Bırak sen ta'atini şehvetperest kişinin,
Çünkü onun yönü değişir her an için.
Meşayıhtan biri şöyle buyurdu: “Bir kimse ikiyüz sene yaşayıp da şu dört şeyi bilmezse, Cehennem'e ondan layık kimse yoktur. Bunlar: 1- Gizlide ve açıkta Allahü Teâlâyı bilmek. Verenin de mani olanın da yalnız Allahü Teâlâ olduğunu, O'ndan başkasının veremeyeceğini ve engel olamayacağını bilmek. 2- Allahü Teâlânın, sadece kendi rızası için yapılan işleri kabul edeceğini, böyle olmayanları kabul etmiyeceğini bilmek. 3- Kendini tanıması. Allahü Teâlânın takdir ettiğinden, hiçbirini geri çeviremiyecek kadar nefsinin zayıf olduğunu bilmek. 4- Allahü Teâlânın ve kendinin düşmanlarını bilmek. Onlarla bilerek savaşıp onları yenmek.”
Marifet, ariflerin silahıdır. Hakiki marifete sahip olan, açık ve gizli düşmanlarına galip gelir. Nefis, düşmanın ta kendisidir. Onun şerrinden sakınmalı, her an zikir, tefekkür ve salih amel yaparak onunla muharebe etmelidir. Allahü Teâlâ hepimizi kötülüklerden korusun.
Al-i İmran suresi, 113. ayet-i kerimesinde mealen buyuruluyor ki: “Hepsi bir değildir. Ehl-i kitap içinde dosdoğru (ve adil) bir topluluk vardır ki gece saatlerinde secde ederek, Allahü Teâlânın ayetlerini okurlar.”
İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin en son kaleme aldığı Silsilename-i Celvetî adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası.
AÇIKLAMA
Ehl-i kitapın hepsi kötü ve çirkin şeylerde bir değildir. Hepsi bir değildirden murad, hepsinin zikredilen bu çirkin ve kötü şeyleri yapmadıklarıdır. Yoksa, bunları hepsi yapıyor, fakat, bu kötü ve çirkin şeyleri yapmakta mertebeleri farklıdır, demek değildir.
“Ehl-i kitap içinde dosdoğru ve adil bir topluluk vardır ki gece saatlerinde.” ayet-i kerime, onların hepsinin bir olmadıklarını açıklamaktadır. Buradaki sözün tamamı; “Onlar içinde kötü bir topluluk vardır.”demeyi gerektirmektedir. Yani böyle bir mâna ortaya çıkmaktadır. Çünkü iki zıt şeyden birinin zikredilmesi, diğerinin anlaşılması için yeterlidir.
Ayet-i kerimede bahsedilen topluluk, Abdullah bin Selam ve arkadaşları gibi Müslüman olanlardır. Bu ayet-i kerime, Yahudi din adamlarının, bunlar hakkında; “Muhammed'e (Aleyhisselam) yalnız bizim kötülerimiz iman etti. Onlar bizim iyilerimiz olsaydı, atalarının dinini terk etmezlerdi.” sözleri üzerine indi. Yahut akşam namazından sonra oniki rekat olarak kılınan evvabin namazını kılanlar hakkında nazil olmuştur. Onlar gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah'ın ayetlerini, Yani Kur'an-ı Kerim'i okurlar. Secde ederkenden murad, namaz kılmaktır. Çünkü secdede kıraat yoktur. Kur'an-ı Kerim okunmaz.
Resulullah Efendimiz; şöyle buyurdu: “Dikkat ediniz. Rüku ve secdede iken Kur'an-ı Kerim okumakdan menedildim.”
Namazın rüknleri arasında yalnız secdenin zikredilmesi, o huşu ve huduya tam delalet ettiği içindir. Onların namazlarından murad, teheccüd namazıdır. Çünkü bu, onların medhini daha çok ifade etmektedir. Bu namazda onlara Kur'an-ı Kerim okuma imkanı doğmaktadır. Zira farz namazlarda kıraat, imamın vazifesidir. Ayet-i kerimedeki namazın tek olarak kılınan farz namaz olduğunu söylemek, medh makamına manidir. Zira farz namazı yalnız kılmakla medh olunmaz.
Al-i İmran suresi, 114.cü ayet-i kerimesinde mealen buyuruluyor ki: “Onlar, şeriatın bildirdiği şekilde, Allah'a ve ahiret gününe iman ederler.”
Bu ayet-i kerimede dolaylı olarak, Yahudilerin Allahü Teâlâya ve ahiret gününe imanlarının iman etmek olmadığı bildirilmektedir. Çünkü onlar, Üzeyr (aleyhisselam) Allahü Teâlânın oğlu, diyorlar, kitapların ve peygamberlerin bir kısmını inkar ediyorlar. Ahiret gününü, hakiki durumunun aksine, yanlış olarak vasf ediyorlardı. [Allah'a ve ahiret gününe şeriatin bildirdiği şekilde iman edenler, Müslümanlardır. Müslümanlardan da Ehl-i Sünnet olanlardır.]
“İyiliği emreder, kötülükten men ederler.”
Bu ayet-i kerimede de dolaylı olarak Yahudilerin ihtisapta (emr-i marufda)ki müdaheneleri, gevşeklikleri, hatta, bu emrin aksini yapıp insanları doğru yoldan saptırdıkları ve onları Allahü Teâlânın yolundan alıkoydukları, kısaca kötülüğü emredip iyilikten menettikleri bildirilmektedir.
“Ve hayır işlere koşuşurlar.” Hayır işlere koşuşmanın manası, hayır işlere son derecede rağbet etmektir. Çünkü bir işe rağbet eden, ona bütün gücüyle sarılır ve onu yerine getirmeye koşar. Hemen yapmayı, geciktirmeye tercih eder. Yani, ister kendisi, ister başkaları için olsun, hayır işlere son derece rağbet etmekle beraber, geciktirmeden hemen yaparlar. Bu ayet-i kerimede dolaylı olarak Yahudilerin hayrı geciktirdikleri, ağırdan aldıkları, şerde ise acele ettikleri bildirilmektedir.
İşte onlar, kendilerinde bulunan bu sıfatlarla vasfedilen kimseler, salihlerdendir. Onların Allahü Teâlâ katında hâlleri iyidir. Onlar, O'nun rızasına ve medhine müstehak kimselerdir. [Bunlar da hakiki Müslümanlardır.]
Al-i İmran suresi, 115. ayet-i kerimesinde mealen buyuruluyor ki: “Onların yaptıkları hiçbir hayır, zayi edilmeyecek, sevabı elbette eksiltilmeyecektir. Allahü Teâlâ, takva sahiblerini çok iyi bilendir.”
AÇIKLAMA
“Allahü Teâlâ takva sahiplerini çok iyi bilendir.” Burada, takva sahiblerine bol sevap verileceği müjdelenmektedir. Yine takvanın, hayrın ve güzel amelin kaynağı olduğu ve Allahü Teâlânın katında, kurtuluşa erenlerin, kazananların onlar oldukları da ifade edilmektedir.
“Onların yaptıkları hiçbir hayır.” ifadesinde, şu hususa işaret olunmaktadır: Onlar kendilerini Allahü Teâlâya yaklaştıracak herhangi bir hayır işleseler, Allahü Teâlâ, onların kendisine yaklaşmasından daha çok onlara yaklaşır. Nitekim Allahü Teâlâ hadis-i kudside şöyle buyurdu: “Kim bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım.” ve; “Beni zikredenlerin celisiyim, bana şükredenlerin enisiyim. Bana itaat edene, feyiz verir ve ona yönelirim.”
Allahü Teâlâ takva sahiplerini, onlarla, kendisi arasında perde olan şeylerden sakınanları çok iyi bilendir ve onlara, perdenin kalkması kadar tecelli eder. Ebu Bekr el-Kettanî şöyle buyurdu: “Rüyamda daha güzelini görmediğim bir genç gördüm. Ona; “Sen kimsin?” dedim; “Takvayım.” dedi. “Nerede kalıyorsun?” dedim; “Hüzünlü, üzüntülü kalblerde, olurum.” dedi. Sonra son derece çirkin ve simsiyah bir kadın peyda oldu. Ona; “Sen kimsin?” dedim. “Gülmek.” dedi. “Nerede kalıyorsun?” dedim; “Sevinçli ve kendini beğenen kalblerde.” dedi. Sonra uyandım, mecbur kalmadıkça gülmemeye karar verdim.”
Salikin (Allah yoluna girenin), takva ipine yapışması, onunla dost olması gerekir. Ümit edilir ki Allahü Teâlâ takvayı kabirde ve haşirde ona arkadaş yapar. Takva, salihlerin âdetidir. Onlar, hayatta kaldıkları müddetce, hayır işlere koşarlar.
Şeyh Ebül-Hasan şöyle buyurdu: “Kulun Allahü Teâlâdan istediği şeylerin en hayırlısı, din hayırlarıdır. Çünkü din hayırlarında ahiret hayırları vardır. Ahiret hayırları içinde dünya hayırları vardır. Dünya hayırları içinde, evliyanın özelliklerinin meydana çıkması vardır. Evliyanın özellikleri dört şeydir: 1- Kulluk. 2- Allahü Teâlânın ahlâkiyle ahlâklanmak. Mesela Allahü Teâlâ Gafurdur, çok affedicidir. Rahimdir. Çok merhametlidir. Settardır, kusurları ve ayıpları çok örtücüdür. Evliya da Allahü Teâlânın kullarını çok affedici, çok merhametli ve başkalarının ayıplarını ve kusurlarını çok örtücüdür. 3- Olmuş ve olacak şeylere, Allahü Teâlânın izniyle vâkıf olmak. 4- Her gün yetmiş kerre istigfar etmek.”
Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Kalbimde (envar-ı ilahiyyenin gelmesine mani olan) perde hasıl oluyor. Günde yetmiş kere istigfar ediyorum.” Resulullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) istigfarı, ayrıldığı makamın, yükseldiği makamdan eksikliği sebebiyledir. Çünkü bu istigfar, insan olmanın gerektirdiği şeylerdendir. İstigfarın sebebi, iki hâldeki kulluk arasında bulunan farkı bildirmektir. Çünkü Resulullah'da ismet sıfatı bulunduğu için, hiçbir şekilde noksanlık, kusur ve hiçbir hâlde kendisinde gevşeklik meydana gelmez.
“Salihlerin iyilikleri, mukarrebler için günah sayılır.” O hâlde insan, bir anını zayi etmemesi için, nefsine hakim olmalı, onu zikirle ve şükürle meşgul etmelidir. Kendinde herhangi bir kusur gördüğünde, onu istigfar ederek yok etmelidir. Allahü Teâlâyı zikretmek imanın alâmeti, nifaktan kurtuluş, şeytana karşı bir kale, ateşten koruyucudur.
Allahü Teâlâ, Yahya bin Zekeriyya'yı (aleyhimesselam) İsrail oğullarına Peygamber olarak gönderince onlara beş şeyi emretmesini ve herbirine bir misal vermesini emretti.
1- Allahü Teâlâya hiçbir şeyi ortak koşmamalarını, O'na ibadet etmelerini emretti. Onlara şirket ile alâkalı şöyle bir misal verdi: Bir kimse, malıyla bir köle satın alır. Onu bir eve yerleştirir. Evlendirir. Mal verip ticaret yapmasını söyler. Bu, ticaretten kendine yetecek kadar yemesini, kalan kârı efendisine vermesini ister. Fakat köle, kârın fazlasını, efendisinin düşmanına vermeye başlar. Efendisine ise cüz'î bir şey verir. Bu kölenin yaptıklarını hanginiz beğeneceksiniz.
2- Namaz kılmalarını emretti. Namazla ilgili de şöyle bir misal verdi. Bir kimse, bir padişahın huzuruna girmek için izin ister. Padişah ona izin verir. O da huzura çıkar. Padişah onu dinlemek ve ihtiyacını gidermek için ona yönelir. O ise sağa sola bakar. İhtiyacının giderilmesine aldırış etmez. Bunun üzerine padişah ondan yüz çevirip ihtiyacını gidermez.
3- Onlara oruç tutmayı emredip oruçla ilgili de şöyle bir misal verdi. Oruçlunun hâli, harp elbisesini giyip silahını kuşanan, düşmanın kendisine ulaşamadığı, silahının tesir edemediği kimseye benzer.
4- Onlara sadaka (zekat) vermeyi emretti. Sadaka veren için şu misali verdi. Sadaka verenin hâli, düşmanın esir aldığı kimseye benzer. Bu esir, kendisini belli bir fiyat karşılığında satın alır. Bu parayı ödemek için o memlekette çalışmaya başlar. Az çok ne kazanırsa onlara verir. Nihayet serbest bırakılarak, kölelikten kurtulur.
5- Onlara Allahü Teâlâyı zikretmelerini emretti. Zikir için bir misal verdi. Zikir, kaleleri bulunan ve yakınlarında düşmanları bulunan, kalelerine girip kapısını kapatan ve düşmandan korunan bir kavme benzer.
Sonra Resulullah Efendimiz şöyle buyurdu: “Allahü Teâlânın Yahya aleyhisselama emrettiği bu beş şeyi ben de size emrediyorum. Ayrıca Allahü Teâlânın bana emrettiği başka beş şeyi de emrediyorum. Cemaate sarılın. Topluluktan ayrılmayın. (Başınızdaki emiri) Dinleyin. İtaat edin. Hicret edin ve cihat edin.”
Kul her zaman hayır ve hasenata koşun. Bu ancak, irade ve mücahede erbabına kolay gelir.
Hayır gelmez mayası bozuk kimseden,
Olur mu terzi çıksın kedi ve köpeklerden.
Temizlemek mümkündür, aynanın paslarını,
Gördünüz mü hiç taştan ayna yapıldığını.
Söğütten gül almaya uğraşmayın, hiç olmaz.
Zenciyi, sıcak suya koysan da beyazlaşmaz.
Al-i İmran suresi, 116.cı ayet-i kerimesinde mealen buyuruluyor ki: “Şüphesiz, kafir olanlara, malları da evladları da Allahü Teâlâya karşı hiçbir fayda vermeyecektir. İşte onlar, Cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır.”
AÇIKLAMA
Bu ayet-i kerime, bütün kafirleri red etmek için nazil olmuştur. Onlar; “Biz mal ve evlad bakımından daha çoğuz. Bize azap edilmez.” diyerek, mallarıyla ve çocuklarıyla övünüyorlardı. Resulullah Efendimiz için, “O hak üzere olsaydı, Rabbi onu fakirlikte ve sıkıntıda bırakmazdı.” diyorlardı.
Ayet-i kerimede yalnız mal ve evladın zikredilmesinin sebebi, insan bazan mal vererek, bazan çocuklarından yardım isteyerek kendini korur. Cansızların en faydalısı mal, canlıların ise evladdır. İşte kafirlerin, ahırette mal ve evladından faydalanmaması, onun, başka şeylerden elbette faydalanmayacağını gösterir. “İşte onlar Cehennemliktirler.” Onlar devamlı olarak Cehennem ehlidirler ve oradan ayrılmazlar. “Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır.”
Allahü Teâlâ, kafirlerin mallarının kendilerine fayda vermiyeceğini bildirdi. Ancak onlar bazan mallarını hayır işlerde harcıyorlar. Bundan, onlar bu yaptıklarından faydalanabilirler mi diye bir sual akla geliyor. Allahü Teâlâ, yukarıdaki ayet-i kerime ile bu şüpheyi gidermektedir. Bununla her ne kadar, Allahü Teâlânın rızasını kastetseler de bu harcamalardan dolayı bir fayda (sevap) kazanamayacaklarını beyan etti.
Al-i İmran suresi, 117.ci ayet-i kerimesinde mealen buyuruluyor ki: “Onların dünya hayatında yapmakta oldukları infakların (harcamaların) durumu, kendilerine zulmetmiş olan bir kavmin, ekinlerini vurup mahveden kavurucu bir rüzgarın durumuna benzer. Onlara Allahü Teâlâ zulmetmedi. Fakat onlar, kendilerine zulmediyorlar.”
AÇIKLAMA
Kafirler, övünmek, şöhret, insanlar arasında iyi anılmak, Müslümanlara düşmanlık için dünya hayatında harcamalar yapmaktadır. (Bedr ve Uhud muharebelerinde, Müslümanlara düşmanlık için, kafirlerin çok mal harcadıkları gibi.) Bu hâl, küfür ve günahları ile kendilerine zulmedip Allahü Teâlânın gazabına uğrayan bir kavmin ekinlerine isabet eden ve ceza olarak onu mahfeden ve hiçbir iz ve eser bırakmayan kavurucu bir rüzgarın durumuna benzer.
Kafirlerin, küfrleri ve günah işlemeleri sebebiyle kendilerine zulmedip gazaba uğramalarının sebebi, gazapla olan helakin, çok şiddetli olduğunu bildirmek içindir. Kafirlerin harcadıkları malların, kendilerine hiçbir şekilde faydası kalmaması ve tamamen zayi olup elden çıkması hususunda, kavurucu rüzgarın isabet edip hiç faydalanılmayacak hâle gelen ekinlerine benzetilmiştir. Belagatta buna teşbih-i belig denir. Harcadıkları malların zayi olmasıyla, onlara Allahü Teâlâ zulmetmedi. Fakat onlar, kendilerine zulme diyorlar. Çünkü onlar, gereksiz yerlere harcıyarak, mallarını zayi ettiler.
Bil ki kafirlerin harcaması, ya dünya menfeati için, yahut ahiret faydası içindir. Dünya menfeati için olursa, değil kafir için, Müslüman için de ahirette onun asla bir eseri, izi, yani faydası kalmaz. Kafirlerin harcamaları, ahiret menfeati için de olabilir. Mesela, onlar mallarını, köprüler, zayıflara, yetimlere ve dullara iyilik gibi hayırlara harcamış ve bunlardan birçok hayır beklemiş olabilirler. Fakat, kafir oldukları için ahirette, küfürlerinin, o hayırları yok ettiğini görürler. Bunlar, ekin ekip ondan çok faydalar bekleyen, fakat birden kavurucu soğuk bir rüzgarın isabet edip ekinlerini yaktığı, geriye üzüntü ve kederden başka bir şey kalmayan kimseye benzer. Bu durum, kafirlerin mallarını hayırda harcadıkları zaman böyledir.
Resulullaha eziyet etmek, müminleri öldürmek ve yurtlarını tahrip etmek gibi, hayır zannettikleri, fakat günah olan yerlere yaptıkları harcamalara gelince birinci hakkında söylediklerimiz bunun hakkında çok daha şiddetlidir. Böyle olduğunu Furkan suresi 23.cü ayet-i kerimesi de bildirmektedir. Ayet-i kerimede mealen buyuruldu ki: “Biz onların, yani kafirlerin küfür hâlinde yaptıkları iyi işlere kastedip saçılmış zerre hâline getiririz, iptal ederiz.”
Salih bir kimseyi memleketinden sürmek veya onu öldürmek yahut eziyet etmek için, kötü maksatlı kimselerin yaptıkları harcamalar da bu kısma girer. Bunlardan Allahü Teâlâya sığınırız.
Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Kul kıyamet günü dört suale cevap vermedikçe hesaptan kurtulamayacaktır: Ömrünü nerede harcadığından, bedenini nerede yıprattığından, ilmiyle nasıl amel ettiğinden, malını nereden kazanıp nereye harcadığından.”
Akıllı kimse, malını hayra harcamakta ve amelinde ihlaslı olmakta acele etsin. Hadis-i şerifte; “Kıyamet günü mühürlü sahifeler getirilir. Allahü Teâlânın huzuruna konur. Allahü Teâlâ meleklere; “Bunu atın, bunu kabul edin.” buyurur. Melekler; “Ya Rabbî! İzzetin hakkı için biz onda hayırdan başkasını görmedik.” derler. Allahü Teâlâ; “Bu benden başkası içindi. (Benim için yapılmamıştı.) Bugün benim rızam için yapılan ameli kabul ederim.” buyurur.” buyuruldu.
Ey genç, çalışıyorsun madem Zeyd'in evinde,
Ücretini o verir, sakın Amr'dan bekleme.
Elbisesi altında baras hastalığı var,
Kölenin yüzü güzel olsa da neye yarar.
Hikaye: Mansur bin Ammar şöyle anlatır: Beni seven, bağlılığı olan, sıkıntılı ve rahatlık günlerimde beni ziyaret eden bir din kardeşim vardı. Çok ibadet eder, teheccüd namazı kılar, ağlardı. Onu bir müddet göremedim. Daha sonra onun, hastalanıp zayıf düştüğünü öğrendim. Evine gidip kapısını çaldım. Çocuğu kapıyı açtı. İçeri girdiğimde, onu evin ortasında, yatağında yatar bir hâlde buldum. Yüzü kararmış, gözleri morarmış ve dudakları şişmişti. Ona; “Kardeşim! Kelime-i tevhidi, yani “La ilahe illallah”ı çok söyle.”dedim. Gözlerini açıp göz ucuyla bana baktı. Bu sözümü birkaç defa tekrarladım. Her seferinde gözünün ucuyla bana baktı. Sonunda; “Eğer kelime-i tevhidi söylemezsen, seni ne yıkarım, ne kefenlerim ve ne de namazını kılarım.” deyince bana; “Ey kardeşim Mansur! Kelime-i tevhid ile aramda bir perde var.”dedi. Ben; “La havle ve la kuvvete illa billahil'aliyyil-azim deyip peki o namazların, o teheccüdlerin, oruçların nerede kaldı?” diye sordum. “Ey kardeşim! Onlar Allah için değildi. Falanca böyle böyle yapıyor desinler diye yapardım. Fakat yalnız iken, kapıları kapatır, perdeleri indirir ve Rabbime karşı günah işlerdim.” dedi.
Meşhur olmak istiyorsan bu alemde eğer ki,
Zahirini süslemen kafidir elbette ki.
Öyleyse akıllı kimse, üzerinde bulunduğu hâllerinde niyeti doğru değilse, mallarının ve evladının çokluğuna aldanmasın. Ahireti, hatta Mevlayı, masivaya tercih edenler, fakirliği zenginlikden üstün tutanlar, zilleti, izzetten daha lezzetli bulup mallarını ve canlarını Allah yolunda sarf edenler nerede? Yemin ederim ki böyle kimseler, ender bulunan, sayıları çok az kimselerdir.
Resulullah Efendimiz; “Kabre girene kadar, çoklukla övünmek sizi oyaladı.” mealindeki Tekasür suresinin 1 ve 2.ci ayet-i kerimelerini okudu ve şöyle buyurdu: “İnsanoğlu malım, der. Hâlbuki senin malın, ancak yiyip yok ettiğin, yahut giyip eskittiğin veya sadaka olarak verip gönderdiğindir.”
Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Ey Aişe! Bana kavuşmayı istersen, dünyadan sadece bir binicinin (hayvan üzerinde yolculuk yapanın) azığı kadarıyla yetin. Sakın zenginlerle oturma. (Elbiseyi) yama yapmadan eskitme.” Başka bir hadis-i şerifte de; “Allah'ım! Kim beni severse, ona iffet ver. Onu yetecek kadar rızıkla rızıklandır. Bana buğz edenin, malını ve evladını çoğalt.” buyruldu.
Ey kul! İşin hakikatine vâkıf oldun. Malın kimseye fayda vermiyeceğini, kurtarmayacağını gördün. Öyleyse, kanaate ve dünyalığı azaltmaya sarıl. Mal ve mevki sahiplerine aldanma.