KADIZADE

Ahmed bin Mehmed Emin Anadolu'da yaşayan Osmanlı âlimlerinden

A- A+

Anadolu'da yaşayan Osmanlı âlimlerinden. İsmi Ahmed bin Mehmed Emin olup 1133 (m. 1720) tarihinde doğdu. 1197 (m. 1783)'te vefat etti. Hayatı hakkında fazla bir bilgi yoktur. Birgivî Vasiyetnamesi'ni şerh etti. Birgivî şerhi ismiyle meşhur Feraidü'l-Fevaid fî beyani'l-Akaid kitabını yazdı. İkisi de çok kıymetli kitaplardır.

Kadızade, Birgivî Vasiyetnamesi isimli kitabın şerhinde “Meyyit için iskat” bahsinde buyuruyor ki: İskatta bulunan fakirlerin nisaba malik olmaması şarttır. Meyyitin akrabasından olsa caizdir. Fakire verirken; “Falancanın şu kadar namazının iskatı için şunu sana verdim.” demesi lazımdır. Fakir de; “Kabul ettim.” demelidir ve altınları alınca kendinin mülkü olduğunu bilmesi şarttır. Bilmezse, önceden öğretmelidir. Bu fakir de lütfedip kendi isteği ile; “Falancanın namazının iskatı için bedel olarak şunu sana verdim.” diyerek başka fakire verir. O fakir de eline alıp; “Kabul ettim.” demelidir. Alınca kendi mülkü olduğunu bilmelidir. Emanet, ödünç gibi alırsa devir kabul olmaz. Bu ikinci fakir de; “Aldım, kabul ettim.” dedikten sonra; “Ol vech ile sana verdim.” diyerek üçüncü fakire verir. Böylece namaz, oruç, zekat, kurban, sadaka-i fıtr, adak ve kul hakları, hayvan hakları için devir yapmalıdır. Fasit ve batıl alış veriş de kul hakları içindedir. Yemin ve oruç kefaretleri için devir yapmak caiz değildir.

Ondan sonra altınlar hangi fakirde kalırsa, lütfedip arzusu ve rızası ile veliye hediye eder. Veli alıp kabul ettim der. Eğer hediye etmezse, kendi malıdır, zor ile alınmaz. Veli bir miktar altın veya kağıt para veya meyyitin eşyasından bu fakirlere verip bu sadaka sevabını da meyyitin ruhuna hediye eder. Borcu olan fakir ve baliğ olmamış çocuk devir yapmaya katılmamalıdır. Çünkü borçlunun, eline geçen altınlar ile borcunu ödemesi farzdır. Bu farzı yapmayıp altınları meyyitin kefareti için yanındaki fakire hediye etmesi caiz olmaz. Devir kabul olur ise de kendisi hiç sevap kazanamaz. Hatta günaha girer.

Aynı kitabın kıyamet alametleri kısmında buyuruluyor ki: Kıyamet alametleri çoktur. Niceleri görülmüştür. Allahü tealanın yardımı ile birkaç tanesini bildirelim. Böylece öğrenilmiş, dünyanın hâli ve insanların durumu anlaşılmış olur. Allahü teala Enbiya suresinin 1. ayet-i kerimesinde mealen buyuruyor ki: “İnsanların hesapları yaklaştı, halbuki onlar gaflet içinde olduğundan nasihat ve taatten kaçınıyorlar.” İmam-ı Buharî, İbn-i Ömer'den bildirir. Resulullah buyurdu ki: “Geçmiş ümmetlerin zamanlarına kıyas ile sizin zamanınız, ikindi vaktinden akşama kadar olan vakit gibidir.” Mesela bütün ümmetlerin ömrü bir gün farz olunsa, ikindi zamanına kadar diğer ümmetlerin zamanları idi. İkindiden akşama kadar Ümmet-i Muhammed'in zamanıdır. Akşam vakti kıyametin başlangıcıdır. Ertesi sabah kabirden kalkmanın evvelidir.

Kıyametin yaklaştığına delil çoktur. Bazıları şunlardır: Cahillik çok olup ilim az olmak. Cahiller başa geçip cahillikleri ile insanlara hükmetmek. Hakimlik, müderrislik ve müftülük gibi emanetler sahiplerine verilmemek. Âlimlerde zulüm ve fısk olup ibadet edenler cahil olmak. Zararından kurtulmak için insanlara ikram olunmak. Erkek, karısına uyup ana-babasına muhalefet ve isyan etmek. Sonra gelenler, önce gelmiş olanlara cahil ve bir şey bilmezlerdi, demek. Emin, güvenilecek kimseler azalıp filan mahallede bir emin kimse var imiş diye söylemek. Filan kimse akıllı ve nazik kimsedir dediklerinde, aslında o kimsede zerre kadar iman bulunmamak. Bidatler çıkıp sünnet terk olunmak, insanlarda sevgi kalmamak. Doğru söyleyene insanlar kızıp onu başlarından kovmaya, işinden ayırmaya çalışmak. Gençler fasık olup kadınlar işi azıtmak. Emr-i ma'rûf ve nehy-i münker terk olunmak, günahla emir olunup iyilikten nehyolunmak. Dine ait işler ayıp sayılıp terk olunmak. Günah olan şeyler yapılıp âdet olmak. Âlimleri bırakıp cahillere uymak.

Ahiret yolundakilere vasiyet: Burada çok önemli vasiyetler anlatılır. Şüphesiz hepimiz bu dünyada misafiriz. Yolcuyuz, geldik gidiyoruz. Herkes bilir ki yolcunun azığa ihtiyacı herkesten daha fazladır. Ahirete ait azık, insan için en önemli maksattır. Çünkü gereği ile amel etmek, bütün Müslümanlar için en önemli ve en lüzumlu şeydir. Kardeşlerime ve evladıma, eshabıma ve bütün Müslümanlara vasiyetim ve nasihatim, Allahü tealanın emrettiği şeyleri yapsınlar. Üzerlerine farz veya vacip olanları, uğraşıp yerine getirsinler. Kazaya kalmış namazlarını kılsınlar. İlmihâlini öğrenmek herkese farz-ı ayndır. Çalışıp bunları öğrenmelidir. Öğrendikleri ile amel etmelidir. Ehl-i Sünnet mezhebini ve itikat bilgilerini ehlinden öğrenip itikat etmek, imanı olan herkese farzdır. Bu ilmi öğrenmelidir. Cahil kalmamalıdır. Çünkü dinin emirlerine uymayan itikadın zararı büyüktür. Özellikle zamanımızda bidatler yayıldı. Ehl-i Sünnet itikadını bilenler azaldı. Cahillik bütün dünyayı kapladı.

ÇOCUK TERBİYESİ

Kadızade, Birgivî Vasiyetnamesi Şerhi'nde buyuruyor ki: Oğlanları ve kızları yedi yaşında namaza başlatmalıdır. On yaşına girince namaz kılmazsa dövmelidir. Hadis-i şerifte; “Evladınıza yedi yaşında iken namaz kılmayı emrediniz. On yaşında döverek kıldırınız.” buyurulmuştur. Bunun gibi çocuklarını küçükten ilim meclisine, salihlerin sohbetine, cömertliğe ve diğer güzel ahlâklara, salih amellere alıştırmalıdır. Böylece daha küçükken huy edinirler, alışırlar ve büyüdükleri zaman da dünyada Müslümanlar tarafından övülür, Allahü teala katında makbul olup ahirette said ve sıddîklarla bulunurlar. Çocuklarını nazlamamalı, şımartmamalı, yüz vermemelidir. Ara sıra azarlamalıdır. Çünkü anne ve baba çocuklarına çok yakınlık gösterirse her sözlerini kabul eder, her istediklerini verirse büyüyünce küstah, bencil ve kibirli olur. Her yerden zevkini elde etmeye çalışır.

Küçük çocuklara süslü elbiseler ve ziynet eşyası ile süs yapmamalıdır. Çünkü büyüdüğü zaman süslü ve kıymetli elbise bulamazsa aza kanaat etmek güçlerine gidip Allahü tealanın ihsan ettiği nimete aşağılık gözü ile bakar, küfran-ı nimet etmiş olur.

Çocuklarını küçükten hocaya verip hocanın azarlamasını, sıkıştırmasını, çocuğu için nimet ve fayda bilmelidir. Çocukları gücenip korkup hocadan kaçarlarsa, kızıp tekrar hocaya göndermelidir. Kendi keyiflerine göre hareket ettirmemelidir. Çocuklarına uyup hocaya kızar çocuklarımızı azarlamasınlar şeklinde düşünerek, çocuklarını korur ve hatırlarını gözetirlerse çocukları büyüyünce haşin ve kibirli olup hoca ve ilim kıymeti bilmez olurlar. Ara sıra azarlamalı, gerekirse dövmeli ve böylece çocuğun tabiatında bulunan haşinlik, küstahlık ve diğer kötü huyları gidermeye gayret etmelidir. Ancak bu yolla tabiatları latif, huyları güzel, sözleri tatlı, hareketleri hoş, amelleri salih ve niyetleri iyilik olur. Dünya ve ahirette şeref ve izzet, letafet ve saadet nimetlerine kavuşurlar.

Ana-baba terbiyesinin çocuklara etkisi büyüktür. Çocuklar büluğa erişince evlendirmelidir. Hadis-i şerifte; “Sizin kötünüz, bekar olup evlenmeyeninizdir.” buyuruldu. Ne olursa olsun, çocukları dinin emirlerine uygun terbiye etmelidir.

Bunun gibi muallim, talebesini oğulları gibi terbiye etmeli, korumalıdır. Çünkü onlar da manevî oğullarıdır. Abdullah bin Abbas buyurdu ki: “İnsanlardan en çok sevdiklerim talebelerimdir. İnsanlar arasından gelip dersimde bulunur, benden ilim öğrenirler. Elimden gelse üzerlerine sinek kondurmazdım.” Talebesine kibirlenmeden daima yumuşaklıkla muamele etmelidir. Bir hadis-i şerifte; “Rıfk ile öğretiniz. Sertlik ve şiddet göstermeyiniz. Rıfk ile öğreten, sert yapandan hayırlıdır.” buyuruldu. Bunun gibi, kendinden ilim öğrenenlere daima nasihat etmeli, dünyadan soğutup ahiret saadetine yol göstermelidir.

Daima istiğfar etmelidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “Her hastalığın ilacı vardır. Günah hastalıklarının ilacı ancak istiğfardır. İstiğfar etmeye devam edenleri, Allahü teala dünya belalarından, gam, üzüntü ve elemlerden kurtarır. Ummadığı yerlerden rızkını verir ve daima istiğfar edenler, elbette kurtulur. Malında bereket olur. Evladı çok, rızkı geniş olur.”

“Elhamdü lillahi ale't-tevfik.” sözünü dilinden eksik etmemelidir. Yani bütün hamd ve senalar Allahü tealaya mahsustur. Tevfik üzerine ki bizi imana ve İslam'a muvaffak edip taat ve ibadet etmeyi bize nasip eyledi. Fısk ve fücur sahiplerinden etmedi. Cahillerden eylemedi. “Vestağfirullah min külli taksir.” sözüne de devam etmelidir. Yani her bir günahtan dolayı Allahü tealadan mağfiret isterim. Böyle mübarek duayı dillerden eksik etmemelidir. İstiğfarın en büyüğü olan **“Rabbena Atina…”**yı ve buna benzer duaları çok okumalıdır. Gafil durmamalıdır.

Ehl-i Sünnet'e uygun itikat ettikten sonra kötü huyları öğrenip onlardan sakınmak, güzel huyları öğrenip ahlâkını düzeltmek, erkek olsun kadın olsun bütün Müminlere farzdır. İlmi ile amel eden âlimlerin meclisinde bulunsunlar. Böyle meclislerden ilim öğrenip cahil kalmamalıdır. Şeytanlara uymamalıdır. Ebu Hüreyre buyurdu ki: “Bir saat ilim meclisinde bulunup dininde lazım olanları öğrenmek, bana, Kadir gecesini ihya etmekten sevgilidir.” İbn-i Mace'nin Ebu Zer'den bildirdiği hadis-i şerifte; “Ey Ebu Zer, sabahleyin ilim meclisinde bulunup Kur'an-ı Kerim'den bir ayet-i kerime öğrenmen, yüz rekat namaz kılmaktan hayırlıdır. Sabahleyin gidip üstaddan, din ilimlerinden bir çeşit ilim öğrenmek, onunla amel olunsun veya olunmasın bin rekat namaz kılmaktan hayırlıdır.” buyuruldu. Bir çeşit demek, bir meselede olsa demeyi içine alır. Amel olunsun veya olunmasın demek, bu mesele şu anda sana lazım olsun veya olmasın demektir.

İlim kadar büyük bir şey yoktur, öğrenmesi ve öğretmesi kadar büyük ibadet yoktur. Çalışıp faydalı ilim, salih amel ve güzel ahlâk sahibi olmalıdır. Tirmizî, İbn-i Abbas'tan bildirdi ki: Resulullah Efendimiz bir kimseye nasihat edip buyurdu ki: “Beş şeyden önce beş şeyin kıymetini bil. İhtiyarlık gelmeden önce gençliğin kıymetini bil.” Zira her kemal gençlikte elde edilir, ilim ve amel gibi. Bedenin kuvveti kemalde iken, taat ve ilim kazanılır. İhtiyarlık zamanında zayıflık, hastalık ve dermansızlık bulunduğundan ibadet için kudreti olmaz, pişmanlıktan başka elinden bir şey gelmez. “Hastalıktan önce sıhhatinin kıymetini bil.” Sıhhat ve afiyet zamanını nimet bilip ilmi ve ameli çok yap. Çünkü hastalık bunlara mâni olur. “Fakirlikten önce zenginliğin kıymetini bil.” Malın ile iyilik edip mal ile ibadet eyle. Böylece ahirette çok sevap ve ecir bulursun. “Meşguliyetten önce, boş vaktinin kıymetini bil.” Boş vakitlerinde din ilimlerini öğrenmeye ve salih ameller etmeye uğraş. Çoluk çocuk ve diğer işler seni meşgul etmeden önce, marifet ve kemale ve salih amelleri işlemeye gayret et. Abdullah bin Abbas'tan İmam-ı Buharî'nin bildirdiği hadis-i şerifte; “İki büyük nimet vardır ki onlarda çok kimseler aldanmıştır. O nimetlerin kıymetini bilmezler. Biri beden sıhhati, diğeri boş vakti olduğu zamandır.” buyuruldu. Bu iki nimet elden çıkınca bunları ilme ve amele vermediklerine pişman olurlar. Nitekim diğer bir hadis-i şerifte; “Cennet'te bulunanlar, dünyada iken, ibadet ve hayırlı bir iş yapmadıkları zamandan başkasına acımazlar.” buyuruldu. “Ölümden önce hayatının kıymetini bil.” Hayatında, yani hiç fırsat kaçırmadan din ilimlerini öğrenmeye ve salih amel yapmaya çok gayret et. Zira ölüm gelince insan din ilimlerinden ve salih ameller işlemekten kesilir. Müminin her bir nefesi öyle kıymetli bir cevherdir ki onun ile Cennet derecesine kavuşabilir. Ahiretini düşünen akıllı bir kimse, her hâlde ahiret derecelerine kavuşmaya ve yüksek mertebelere sahip olmaya çalışır.

Son nefes ve ölüme dair vasiyetler: Burada anlatılacak meseleler, ruhu teslim vakti yaklaşıp ahirete gitmeye hazırlananlara ve ruhu teslim ettikten sonra ölülere ait vasiyetler ve emirlerdir. Herkesin bilmesi ve gereği ile amel etmesi vaciptir. Hepimiz bu fani dünyada misafiriz, yolcuyuz. Ahiret yolcusuyuz. Kimse bu dünyada kalmaz. Bu dünyadan çok kimseler gitti. Adları, nişanları kalmadı. Kimi, sultan idi. İhtişam içinde yaşayıp bu memleketler, ülkeler ve bu saltanat benimdir derdi. Onların da hizmetçileri, malları, hazineleri, memleketleri ve mülkü kendilerine fayda vermedi. Hepsini burada bırakıp ameli ile gittiler.

Bu dünyada iki kısım akıllılar, iyilikle anılır. Amel defterleri sevapla dolu olup her an ruhları rahmet ve mağfiret ile şad ve mesrur olur. Bir kısmı, dünyada Allahü tealanın kullarına ilim öğretirler. Doğru din kitabı yazarlar. Onların ruhları kıyamete kadar iyilikle anılır. Sevaplar ile daima mesrur olur. Allahü teala onlara rahmet eylesin! Bu âlimlerin şeref ve izzeti başkalarında yoktur. Çünkü bunların adları kitaplarda anılır. Ruhları a'lâ-i illiyyinde, yüksek makamlarda, Peygamberlerin meclislerinde bulunur. Onların sohbetlerinin şerefi ile şereflenirler. İlimleri ve yazdıkları kitapları dünyada kalıp iman sahipleri o kitaplardan istifade ederek her iki dünyanın şeref ve izzetine ve ebedî saadete kavuşurlar. Cennet'in yüksek derecelerine ulaşırlar.

Bir kısmı da bu fani dünyada iyi evlat bırakıp onların iyi duaları ile sevapları artar. Adları iyilikle anılır, ruhları şad olur. Yahut mal ve paraları ile hayrat ve iyi işler yapar. Cami, mescid, medrese ve diğer hayırlı işler gibi işler yapıp giderler. Hayratları durdukça, sevapları artar. Ruhları hayır dualarla sürur içinde olur. Adları iyilikle anılır. Akıllı olanların, bu geçici dünyada hayırlı bir eser bırakıp adlarının iyilikle anılmasını, ruhlarının şad olmasını istemeleri gerekir.

Hastalığım artınca hatırımı sormaya gelen din kardeşlerim, İhlas suresini okumayı bana hatırlatsın, telkin etsinler. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “Ölüm hastalığında İhlas suresini okuyan, mezarda fitne görmez. Kabir sıkmasından emin olur. Melekler onu, elleri ile getirip sırattan Cennet'e götürürler.” Bunun gibi; “Ya Rabbî! Ölümün sekeratı ve zorlukları için bana yardım et.” hadis-i şerifini telkin etsinler. Hazreti Resulullah dünyadan Cennet'e gidecekleri zaman böyle dua ettiler.

Müminlerin annesi Hazreti Aişe buyurdu ki: “O esnada, Resulullah'ın yanında bir tas su koydular. Suyu alıp yüzüne sürerdi ve şöyle dua ederdi. ‘Ya Rabbî! Beni mağfiret et, bana acı ve beni refik-i a'lâya ulaştır.’ Bu dua O'nun son duası oldu. Önceleri ahirete kolaylıkla gidenlere gıpta ederdim. Resulullah'ın vefatını görünce kolay gidenlere gıpta etmedim.”

Allahü tealanın rahmetini ve recaya ait ayet-i kerime ve hadis-i şerifleri hatırlatsınlar. Mesela; “Allahü tealanın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. O bütün günahları mağfiret eder. Elbette ki O, mağfiret ve merhamet edicidir.” ayetleri gibi ayet-i kerimeleri okuyup açıklasınlar. Rahmet ve şefaata ait hadis-i şerifler ve Eshab-ı Kiram'ın “aleyhimürrıdvan” sözlerinden ve menkıbelerinden anlatıp izah etsinler. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Ölüm zamanında Allahü tealaya hüsn-ü zan ederek can veriniz.”

Âlimlerimiz buyurdu ki: “İnsan gençken, sağlamken korkusu ümidinden çok olmalı, ölüm zamanında ümidi korkusundan çok olup Allahü teala küçük-büyük bütün günahlarımı af ve mağfiret eder, diye zan ederek ruhunu teslim eylemelidir. Zikir ile meşgul olup başka bir şey aklına getirmemelidir.” Bunun gibi, yanımda bulunan dostlarım, yapmış olduğum iyilikleri söyleyip; “Senin şöyle şöyle sevapların vardır. Allahü teala sana rahmet ve mağfiret eder.” desinler.

Eğer üzerinde, Allahü tealanın ve kulların haklarından bir şey yok ise vasiyet etmek müstehaptır. Varsa vasiyet vaciptir. Acaba zamanımızda hiçbir kimse var mıdır ki bu iki kısım hakkı hayatta iken yerine getirmiş ve bütün ömründe salih ameller yapıp bu hakların hepsini eda etmiş olsun. Çok kimseler vardır ki ahirete giderken, dine uygun olmayan şekilde vasiyet edip günah işleyerek can verir. Dine uygun vasiyetler, burada anlatılanlardır. Hadis-i şeriflerde geldi ki: “Bir Müminin vasiyetsiz iki gece geçirmesi helal değildir.” Dine uygun vasiyet edip can veren Millet-i Muhammediyye, Sünnet-i Nebeviyye üzerine can verip saadet-i ebediyyeye ve Muhammed Aleyhisselam'ın şefaatine kavuşur. Vasiyetsiz giderse, Allah korusun, günah üzere can verip ruhlar âleminde konuşmasına izin verilmez.

Kelime-i şehadeti telkin etsinler. Sünnet olan esas telkin budur. Hadis-i şeriflerde; “Ölümü yaklaşanlarınıza Kelime-i şehadet telkin ediniz, hatırlatınız.” buyuruldu. “Yanımda işitecek kadar söyleyip; ‘Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah, Eşhedü en lâ ilâhe illallahü vahdehu lâ şerike leh ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resulüh.’ desinler.” Kelime-i şehadeti söyle diye zorlamasınlar. Bir kere olsun dersem, ne güzel! Demezsem o sekerat ve ağır zamanda söylemek için ısrar etmesinler. Zira sağlam iken her zaman söylediğim Kelime-i şehadet yeter. Ölüm ânı, diğer zamanlara benzemez. O zaman insan neler görür. Ne ağrılar, ne acılar çeker. Ölüm acısı, bin kılıç darbesinden, yani yarasından acıdır.

Kelime-i tevhidi söyledikten sonra başka şey konuşursam yeniden Kelime-i tevhidi telkin etsinler. Söylemezsem o da yetişir. Böylece son sözüm Kelime-i tevhit olsun. Nitekim hadis-i şerifte; “Bir kimsenin son sözü; ‘Lâ ilâhe illallah.’ olsa, Cennet'e girer.” ve; “Can verirken bir Mümin; ‘Lâ ilâhe illallah.’ derse, canı rahat bulur, yüzü nurlu olur. Can verme acısını duymaz. Kendine neşe ve sürur verdiren rahmet meleklerini görür. Ahirette ona nur olur.” buyuruldu.

Yanımda bulunan dostlarım, din kardeşlerim, kalb ve dilleri ile bana iyi dua edip saadet ve imanla gitmem için Allahü tealaya yalvarsınlar. Yaptıkları bu duaya, orada bulunan melekler; “Âmin!” derler. Bu zaman dua ve yalvarma zamanıdır. Boş oturmaya ve durmaya gelmez. Yanımda dünya işlerinden konuşmasınlar. Hep Allahü tealanın rahmetinin genişliğinden ve mağfiretinin bolluğundan, Resulullah'ın şefaatinin çokluğundan konuşsunlar. “Şefaatim, ümmetimden büyük günahlılar içindir.” hadis-i şerifi gibi.

Tövbe etmeyi hatırlatsınlar, istiğfar etmeyi de söylesinler. Zira hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Allahü teala, can boğaza varıncaya kadar, Müminin tövbesini kabul eder.” Yanımda; “Bütün günahlara tövbe ettim, pişman oldum, Allahü tealaya sığındım, estağfirullah el-azim.” desinler. Belki ben de onlara katılır, tövbe ve istiğfar ederim.

Bedenimi temizlemeyi, başımı kazımayı, koltuk ve kasık kıllarımı yolmayı ve traş etmeyi, bıyık kırkmayı, sakalım traş olmuşsa koyuvermeyi, tırnak kesmeyi ve diğer sünnet olan şeyleri hatırlatsınlar. Çünkü bunlar hayatta iken olur. Öldükten sonra yapılmaz. Müminlerin sağlığında süsleri olup öldükten sonra bunlara ihtiyaç yoktur.

Mümkünse guslettirsinler, değilse abdest aldırsınlar. Bu da mümkün olmazsa teyemmüm ettirsinler. Şerhu's-sudur kitabında, ölüm hastalığı zamanında söylemesi faydalı olan sözler kısmında diyor ki: “İmam-ı Mücahid buyurdu ki: ‘İbni Abbas bana nasihat edip; sakın abdestsiz uykuya yatma. Zira ruhlar hangi hâlde alınırsa, kıyamet günü o hâlde dirilir.’ buyurdu.” Yine aynı kitapta şöyle anlatılır: “Hazreti Enes'ten İmam-ı Taberanî'nin bildirdiği hadis-i şerifte; ‘Can alıcı melek kendisine geldiği zaman abdestli bulunan kimse, şehitlik mertebesine kavuşur.’ buyuruldu.”

Kıbleye döndürüp sağ tarafıma yatırsınlar. Çünkü melekler o taraftan gelirler. Yanımda güzel kokulu buhur yaksınlar. Yüzümün kıbleye karşı olması ve sağ tarafıma yatmam sünnettir. Çünkü mezarda böyle yatacağım. Sonra gelen büyük âlimler buyurdu ki: “Arkası üzerine yatıp ayakları kıbleye doğru uzatıp başı biraz yüksek olmalıdır. Başının yüksek olması yüzünün kıbleye gelmesi içindir. Bu da caizdir ve can vermek bu şekilde daha kolay olur.”

Yasin suresini okusunlar. Şerhu's-sudur kitabının, ölüm hastalığı kısmında yazıyor ki: “Resulullah Efendimiz; ‘Ölüm hâlinde olanların yanında Yasin okuyunuz.’ buyurdu.”

Ölürken yanıma kadın ve çocuk koymasınlar. Ağlayıp inleyip feryat etmesinler. Salih din kardeşlerim yanımda bulunsunlar. Kalbleriyle teveccüh edip bu fakir için selamet, imanla gitmek ve şeytanın şerrinden kurtulmamı dilesinler. Allahü teala hepimizi şeytanın şerrinden emin edip iman ve İslam, selamet ve saadet ile can vermemizi nasip etsin. Ya Rabbî! Bu duayı, Peygamberlerin efendisi olan habibinin hürmetine kabul eyle, âmin!

Ruhum kabzolunca gözlerimi kapatıp çenemi bağlasınlar. Çünkü müstehaptır. Bir kaba buhur koyup üç, beş veya yedi kere etrafımda döndürsünler, ölüye ikram ve kötü kokuları gidermek için yapılması müstehaptır. Lütfedip güzel kokulardan kullansınlar.

Burada bir miktar nasihat etmek, bilgi vermek icap ediyor. Tefsir ve hadis kitaplarını okuyamayan din kardeşlerim, can verme ve ruha ait bu bilgilerden mahrum kalmasınlar. Ahiret için çalışıp dünyaya aldanmasınlar. İlmihâllerini, güzel ahlâkı, salih amelleri ve diğer iyi işleri yapmaya çalışsınlar. Burada anlatılan hadis-i şerifler ve diğer bilgiler Şerhu's-sudur kitabından alınmıştır.

Aklı olan herkes, her canlının öleceğini bilir. Ölüme hiçbir çare ve ilaç olmaz. Nitekim şiirde şöyle denilmiştir: “Doktorlara ne oldu ki hastaların hastalıklarına ilaç verip sıhhatine sebep olduğu hastalıktan kendileri can verirler. İlaç veren doktorlar, iyileşen hastalar, uzak memleketlerden ilaçları getiren tüccarlar, eczacılar ve ilaç satın alanlar, ölüme çare bulamayıp canlarını verdiler.”

Dünyada hükümdar olup hesapsız hazinelere, askerlere, nice memleketlere ve bütün cihana hükmedenlerin hiçbiri ölüme çare bulamayıp sonunda can vermişler, mezarları bile unutulmuştur. Aklı olan bunların hâllerinden ibret alır. Her çeşit taat, ibadet ve iyi işler ile meşgul olur, çok yapmaya çalışır. Dünyanın geçici süsüne aldanmaz, onu istemez.

Şerhu's-sudur kitabında şöyle yazılıdır: Peygamberlerden “aleyhimüsselam” biri, Melekü'l-mevt'e yani can alıcı meleğe; “Senin haber vericilerin var mıdır? İnsanlar senin geleceğini onlarla anlasınlar, günahlardan sakınıp ölümden korksunlar.” dedi. Melekü'l-mevt dedi ki: “Benim çok habercilerim vardır. Bütün hastalıklar ve ağrılar ve ihtiyarlık benim habercilerimdir. Bir kimse bunlardan ibret almazsa, tövbekâr olmazsa, ona geldiğim zaman; ‘Sana birbiri arkasından haberciler gelmedi mi? Niçin uyanmadın? Ben bir haberciyim ki benden sonra sana haberci gelmez.’ derim.”

Aynı kitapta, son nefeste imanla gitmenin alametleri kısmında diyor ki: “Enes'ten İmam-ı Tirmizî ve Hakim'in bildirdikleri hadis-i şerifte; ‘Allahü teala bir kuluna iyilik yapmak isterse, onu meşgul eder.’ buyuruldu.” Ne şekilde meşgul eder diye sorulunca; “Ölmeden önce salih ameller yapmayı tevfik eder.” buyurdu.

Ölüm hâli kısmında der ki: Allahü teala şöyle buyurdu: “Ben bir kuluma ahirette rahmet etmek dilesem, onun günahlarının cezasını ona dünyada çektiririm. Bedenine hastalık, çoluk çocuğuna musibet veririm. Rızkını ve geçimini dar ederim. Bundan sonra yine günahları kalırsa, ölümü ona şiddetli ve zor ederim. Böylece ahirete günahsız olarak gelip rahmetime ve yüksek derecelere kavuşur. İzzetime yemin ederim ki bir kuluma azap etmeyi dilesem, onun iyiliklerinin karşılığını dünyada veririm. Bedenini sağlam, rızkını ve geçimini geniş ederim. Çoluk çocuğuna emniyet ve rahat veririm. Bundan sonra yine iyiliği kalırsa, ölümü ona kolay ederim. Böylece bütün iyiliklerinin karşılığını görüp ahirete sevapsız gelir ve yeri Cehennem olur.”

Yine aynı kısımda, Nevadirü'l-Usul'de bildirir ki: Selman-ı Farisî'nin bildirdiği hadis-i şerifte; “Ölüm hâlinde olanın üç şeyine bakınız ve dikkat ediniz: Alnı ve yanakları terlerse, gözlerinden yaş akarsa ve burun delikleri şişip açılırsa, ona Allahü tealanın rahmeti inmiştir. Genç deve gibi hırlarsa, yüzünün rengi çok solarsa ve ağzının yanları köpürürse, ona Allahü tealadan azap inmiştir.” buyuruldu.

Aynı kitapta, can almaya gelen melekleri ve hâllerini kısaca anlattığı yerde yazıyor ki: Cabir bin Abdullah buyurdu ki: Bir kimse Resulullah'a Allahü tealanın, Yunus suresi 64. ayet-i kerimesinde buyurulan; “Dünyada ve ahirette onlar için müjde vardır.” mealindeki müjdeyi sordu. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Dünyadaki müjde, Müminlerin güzel rüyalar görmesi ve buna sevinmeleri, ahiretteki müjde, ölüm zamanında kendisine; ‘Allahü teala seni mağfiret etti ve seni mezara kadar götürenleri de mağfiret etti’ diye verilen müjdedir.” İmam-ı Mücahid, Allahü tealanın Fussilet suresi 30. ayet-i kerimesinde mealen; “Rabbimiz Allahü tealadır deyip sonra istikamet üzere olurlar.” bildirilen müjdeyi, ölüm hâlinde olan müjde diye tefsir etmiştir.

İmam-ı Süfyan buyurdu ki: “İman sahibi olanlara üç yerde müjde olunur. Ölürken, kabrinden kalkarken ve büyük korku zamanındadır.” Bunun gibi müjdeye ait hadis-i şerifler çoktur. Hadis-i şerifte; “Melekü'l-mevt Müminin canını almaya geldiği zaman, Rabbin sana selam etti diye haber verir.” buyurdu. Nitekim İbn-i Mes'ud'dan böyle bildirilmiştir. İbn-i Ebu Şeybe, İbn-i Ebu Hatim, İbn-i Ebiddünya ve Hakim de bu hadis-i şerife sahihtir dediler.

“Allahü teala buyuruyor ki:
Kibriyâ, üstünlük ve azamet bana mahsustur.
Bu ikisinde bana ortak olanı Cehennem'e atarım,
hiç acımam.”
Hadis-i Kudsî

Bunun gibi, İbn-i Mübarek ve İmam-ı Beyhekî Şu'abü'l-İman kitabında, Ebü'ş-Şeyh Azme kitabında, Ebü'l-Kasım bin Mende Ahval kitabında, Muhammed bin Ka'b-ı Kurazî'den bildirdiler. Buyurdu ki: Müminin canı, hulkuma yani boğazına toplandığı zaman, Melekü'l-mevt ona selam verip; “Esselamü aleyke ya veliyyallah, Allahü teala sana selam ediyor.” der. Burada anlatılanları bulmak isteyen Şerhu's-sudur gibi hadis kitaplarına baksın. Allahü tealanın sevgili kullarına ölüm safadır. Çünkü rahat, rahmet, çeşitli kerametler, ikramlar, mübarek makamlar, saidlerin, iyilerin ruhları ile görüşmek ölümden sonra olur.

Ölürken, arkadaşları, dostları ve bulunduğu meclisler ona görünür. İlim meclislerinde bulunup âlimlerle arkadaş olmuş ise o anda ona süslü ilim meclisleri ve âlimler görünür. Aşağı, kötü kimseler ile arkadaş olup çirkin toplantılarda bulunmuşsa, öyle aşağı ve çirkin yerler ve şeytanlar görünür. Kiramen Kâtibin melekleri ona görünür. O kimse, iyi yerlere gidip iyi ve faydalı sözler dinlemiş ise yanında bulunan Hafaza melekleri derler ki: “Allahü teala sana rahmet etsin. Senden razı olsun. Seninle beraber iyi meclislerde bulunduk. İyi sözler dinledik. Çok defa ilim ve amel meclislerine gider, bizi iyi yerlere götürürdün. Biz senden hoşnuttuk. Allahü teala da senden razı olsun.” O kimse, günah olan toplantılara gidip kötü sözler dinlemiş ve söylemiş ise Hafaza melekleri ölüm zamanında ona; “Allahü teala senden razı olmasın. Biz senden eziyet çekerdik. Hayli zamandır ki bizi kötü toplantılara götürür, kötü sözler dinletirdin. Allahü teala sana iyilik vermesin. Şimdi ömrün tamam olup senden kurtulduk.” derler.

İbn-i Mace, Ebu Musa'dan bildirdi. O da diyor ki: “Resulullah'tan insan ne zaman yanında olanları bilmez, tanımaz?” diye sordum. Buyurdu ki: “Melekü'l-mevt ve diğer melekleri gördüğü zaman, dünya halkı onun gözünden kaybolur.”

Bir Mümin dünyadan ayrılıp ahirete yöneldiği zaman, ona gökten beşyüz kadar rahmet melekleri gelir. Yüzleri beyaz, güneş gibi nurlu, yanlarında Cennet ipeklerinden ipekler vardır. Cennet kokularından kokular vardır. Gelip o Müminin etrafında tam bir edeple otururlar. Sonra can alıcı melek gelip baş ucuna oturur ve der ki: “Ey mutmainne olan nefis, Allahü tealanın mağfiret ve rızasına gel. Bedenden çık. Allahü teala senden razı, sen de O'ndan razı olduğun hâlde Cennet'e ve saadet-i ebediyyeye kavuş.” (Fecr suresi: 27-30)

Ruh bu müjdeyi işitince kolaylıkla bedenden çıkar. Melekler onu tutar ve beyaz ipeği ona giydirirler. Cennet kokusu sürüp miskten daha güzel kokar. Melekler onu alıp göğe doğru götürürler. Hangi melek topluluğuna uğrasalar hepsi yakınlık gösterip güzel eda ile konuşurlar. Dünya göğüne varınca gök kapısı açılır. Melekler ona ikram edip tazim ile yakınlık gösterirler. Her gökte bu şekilde ikram görüp yedinci kat göğe varırlar. Melekler onu Allahü tealaya arz ederler.

Allahü teala buyurur ki: “Bu kulumun adını iman sahiplerinin defterine ve Cennet'e gireceklerin divanına yazınız. İlliyyindeki kitaba kaydediniz ve yere indirip cesedi yanına götürünüz. Çünkü ben kullarımı topraktan yarattım. Yine toprağa koyarım. Tekrar topraktan çıkarıp mahşere götürürüm.” Sonra melekler, hemen ruhu cesedine getirirler.

Münker ve Nekir gelip; “Rabbin kimdir?” derler. O da; “Allah'tır.” der. “Dinin nedir?” derler. “İslam dinidir.” der. “Ahir zamanda gelip İslam dinini getiren, kendisine, gökten Kur'an-ı Kerim inen Peygamber'e itikadın nasıldır?” derler. “O peygamber, Allahü tealanın resulüdür. Ben ona iman ettim.” der. “Nereden bildin?” derler. “Kur'an-ı Kerim okudum, inandım, tasdik ettim.” der.

Sonra bir ses; “Bu Mümin doğru söyledi, sadıktır. Cennet'ten ona sündüs ve istebrak döşekleri getirin, Cennet kaftanları giydirin ve Cennet tarafına doğru yüksek bir kapı açın.” der. Ona Cennet'ten kapı açılır. Güzel kokular ve rahmetler gelip kabri gözün gördüğü kadar büyük olup içi rahmet, güzel koku ve nur ile dolar. Bahçeler ve köşkler görünür. Yüzleri güzel, elbiseleri güzel kimseler gelip güzel arkadaş olurlar. “Siz kimsiniz?” diye onlara sorar. “Biz, senin hâlis olarak sevip işlediğin salih amelleriniz.” derler.

Âlimlerin ilmi kabrinde nur olur. Her tarafından gözün görebildiği kadar aydınlanır. Ya Rabbî! Bu büyük saadet ve kurtuluşu, bu büyük izzet ve şerefi bize ihsan eyle. Kabrimizi geniş ve nurlu eyle. Salih amellerimizi bize iyi arkadaş eyle. Çünkü sen, veliyyüttevfik ve ni'me'r-refiksin! Âmin!

Bir kâfirin dünyadan ayrılıp ahiret yolculuğuna çıkma zamanı geldiğinde, ona gökten azap melekleri gelir. Siyah ve heybetlidirler. Ağızlarından ve burunlarından ateşler çıkar. Yanlarında eski çul parçaları vardır. Ruhunu ona sararlar. Melekler, o kâfirin etrafını sarıp dururlar. Sonra can alıcı melek gelir. “Ey habis nefis! Şimdi cesedinden çık. Allahü tealanın gazabına ve azabına ulaş!” deyip yüzüne ve arkasına vurarak, gayet eziyet ve şiddetle dışarı çıkarıp o çul parçasına sarıp murdar leş gibi kokarak göğe doğru getirir.

Rastladıkları bütün melekler; “Bu murdar habis ruh kimindir?” derler. Alan melekler filan kâfirin ruhudur deyip kötü isimle haber verirler. Onlar da lanet ederler. Dünya göğüne varıp kapıyı çalınca kapı açılmaz. Allahü teala buyurur ki: “Bu kimse kâfirdir. Adını kâfirler ve Cehennemlikler defterine yazınız.” Ruhunu siccine doğru öyle şiddetli atarlar ki yedi kat yerin dibine iner.

Sonra ruhunu cesedine getirirler. Münker ve Nekir gelip; “Rabbin kimdir?” derler. O ise şaşırıp; “Bilmem.” der. “Dinin nedir?” derler. “Bilmem.” der. “Ahir zamanda gönderilen Peygamber kimdir? O'na itikadın nasıldır?” derler. “Bilmem.” der. Onlar da ona, çeşit çeşit azap ederler. Gökten bir ses; “O kâfirin kabrine, Cehennem ateşi getirip doldurun, ona Cehennem'den bir kapı açın.” der. Cehennem'in harareti ve ateşi ona hücum edip kabri ateş dolar.

Orada azap içinde olur. Kabir daralıp kaburga kemikleri birbirine geçer. Yanına çirkin ve siyah kimseler gelip kendileri ve elbiseleri pislikten ve leşten fena kokar. Onun arkadaşı olup; “Biz senin işlediğin kötü amelleriniz.” derler. Nefislerimizin kötülüğünden, amellerimizdeki günahlardan ve kabirde korkmaktan Allahü tealaya sığınırız.

Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Herkesin gökte iki kapısı vardır. Birinden rızkı iner. Diğerinden iyi ameli yukarı çıkar. Ölünce o kapılar kapanır.” Bir Mümin ölünce namaz kıldığı ve secde ettiği yerler birbirine seslenip; “Filan Mümin vefat etmiş.” deyip ağlarlar. Gök de ağlar. Secde ettiği yerler de ağlar. Yer der ki: “Benim üzerimde bu Mümin iyilik ve taat ederdi.” Gök der ki: “Bu Müminin taati benden çıkardı.” İbadet ettiği yerler, kıyamet günü hüsn-ü hâline şahitlik yaparlar.

Bir Mümin can verince diğer Müminlerin ruhları ona gelip tanıdıklarından, dostlarından sual ederler. “Filan kimse nasıldır?” derler. Çocuklarından, evlerinden sorarlar.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası