KARA ŞEMS, Şemseddin Sivasî

Şemseddin Ahmed Ebü's-Sena bin Ebü'l-Berekat Muhammed bin Arif Hasan ez Zilî es-Sivasî Anadolu'da yetişen evliyanın büyüklerinden
A- A+

Anadolu'da yetişen evliyanın büyüklerinden. Halvetîyye yolunun kolu olan Şemsiyye (Sivasîyye)nin kurucusudur. İsmi Şemseddin Ahmed Ebü's-Sena bin Ebü'l-Berekat Muhammed bin Arif Hasan ez Zilî es-Sivasî'dir. Esmer tenli olması sebebiyle Kara Şems diye şöhret bulmuştur. Şems-i Aziz diye de tanınır. 926 (m. 1519) senesinde Tokat'ın Zile kazasında doğdu. Bu sebeple Zilî nisbetiyle anılır. Ömrü Tokat ve Sivas'ta geçti. 1006 (m. 1597) senesinde Sivas'da vefat etti. Sivas'da Meydan Camii avlusunda medfun olup kabri müminler tarafından ziyaret edilmektedir. Türk-İslam tarihindeki meşhur üç Şems'den birisidir.

Bunlardan birincisi Mevlana Celaleddin-i Rumî'nin hocası olan Şems-i Tebrizî, ikincisi İstanbul'un fethinde Fatih Sultan Mehmed Han'ın yanında bulunan Akşemseddin, üçüncüsü de Üçüncü Mehmed Han ile birlikte Eğri Seferine katılan Kara Şems'dir. Üçü de yüksek dereceler sahibidirler.

Babası Ebü'l-Berekat Muhammed ez Zilî, Amasya'da Şeyh Habib Karamanî halifelerinden olan Hacı Hızır'ın halifesidir. Horasan taraflarından 28 talebesiyle Zile'ye gelip yerleşmiş ve burada vefat etmiştir. Şemseddin Sivasî'den başka Muharrem, İbrahim ve İsmail adlarında üç oğlu daha vardır. Bunlar da âlim olup kendisinden büyük olan Muharrem ve İbrahim, Şemseddin Sivasî'nin yetişmesinde rol oynamışlardır.

Kara Şems yedi yaşındayken, Amasya'da bulunan Halvetîyye büyüklerinden Şeyh Hacı Hızır'ın sohbetleriyle şereflenip elini öptü. Bu ziyareti, talebelerinden Receb Efendi şöyle nakleder:

“Hocam Kara Şems anlattı:
Babam Ebü'l-Berekat Muhammed Efendi, Amasya'deki Habib Karamanî hazretlerinin halifesi olan marifetler ve kerametler sahibi Hacı Hızır'ın talebelerinden idi. Bu fakir yedi yaşında iken, babam anneme; ‘Oğlum Ahmed'i şeyhime götürmek istiyorum. Yolculuk için azık ve şeyhime götürebileceğim hediye hazırla.’ dedi. Hazırlık yapıldıktan sonra bir kış günü babamla birlikte Zile'den Amasya'ya vardık. Hacı Hızır'ın huzuruyla şereflenip ellerini öptük. Hacı Hızır; ‘Böyle kış günlerinde bu masumu (günahsızı) ne diye getirdin?’ buyurunca babam da; ‘Nazarınıza muhatap olmak, şerefli sohbetinizden bereketlenmek ve hayır duanızı almak için getirdim.’ dedi. Bunun üzerine Hacı Hızır hazretleri mübarek ellerini kaldırıp benim yüzüme bakarak dua etti. Orada bulunanlar âmin dediler. Bu fakire gelen ihsanlar ve yükseklikler o duanın bereketiyledir.”

Ziyaret bittikten sonra Zile'ye döndü. O beldenin âlimlerinden sarf ve nahiv ile diğer ilimleri tahsil etti. Daha sonra Tokat'a gidip Arakıyecizade Şemseddin Efendi'den ve diğer âlimlerden aklî ve naklî ilimleri öğrendi. Bu sırada gördüğü bir rüyayı şöyle anlatır:

“Tokat'ta ilim tahsili ile meşgul olduğum sırada bir gece, rüyamda bir sahrada oturmuş ve etrafımı bir nur kaplamış, etrafımda genç-ihtiyar birçok kimsenin döndüğünü gördüm. Bu rüyayı, rüya tabir etmekte mahir olan Köstekcizade'ye anlattım. Ben rüyayı anlatınca bana; ‘Nerelisin, kimin nesisin, nerede kalıyorsun ve ismin nedir?’ diye sordu. Ben de ayrıntılı olarak hâlimi ve kim olduğumu anlatınca bana; ‘Sana müjdeler olsun ki; zahirî ve batınî ilimlerde yüksek dereceye ulaşıp zamanının bir tanesi olacaksın. Her taraftan insanlar gelip senden feyz alıp Allahü tealanın rızasına kavuşacaklar.’ diye tabir etti. Bu tabirde bildirilen hususlar yirmi sene sonra aynen meydana geldi.”

Tokat'ta aklî ve naklî ilimleri tahsil edip yükseldikten sonra 20 yaşında iken İstanbul'a gelip Sahn-ı seman medreselerinden birinde müderris olarak vazifelendirildi. Bir müddet ilim öğretip talebe yetiştirmekle meşgul oldu. Bir gün zamanın kazaskerini ziyarete gitmişti. Müderrislere ve kadılara karşı kazaskerin tutumunu ve onların makam için düştükleri hâlleri beğenmedi.

Çıktıktan sonra Fatih Camii'ne gitti, iki rekat namaz kılıp huzuru kalb ile Allahü tealaya; “Ya Rabbi! Bunların içinden beni kurtarıp tasavvuf ehlinin yoluna dahil eyle.” deyip dua etti. Bundan kısa bir müddet sonra hacca gitti. Hac ibadetini yerine getirip sevgili Peygamberimizin mübarek kabrini ziyaret ettikten sonra doğum yeri olan Zile'ye döndü.

Orada ilim öğretip insanlara Allahü tealanın dinini ve Peygamber Efendimizin güzel ahlakını anlatmağa başladı. O sırada İbn-i Hişam'ın: Kavaidü'l-i'rab adlı eserine Hallü'l me'akıd adlı bir şerh yazdı. Fakat içindeki ilahî aşkın ateşinin harareti, her geçen gün biraz daha artıyor, Allahü tealanın sevdiği bir velîye talebe olmak istiyordu.

Bu sırada Amasyalı Şeyh Muslihuddin Efendi'nin dergahına gidip onun sohbetiyle şereflendi ve ona talebe oldu. Bir müddet sohbet ve hizmetinde kalıp feyz aldı. O sırada gördüğü bir rüyasını şöyle anlatır:

“Bir tepe üzerinde büyük bir ağaç, bu ağacın yedi büyük dalı var. Elimde Mıshaf-ı şerif vardı. Bu mıshafı o ağacın en yüksek dalına asmak istiyordum. Bu sırada şiddetli bir rüzgar esip ağacı kökünden devirdi. Eyvah bu ne hâldir diye üzülürken uyandım. Ertesi sabah rüyamı hocam Muslihuddin Efendi'ye anlattım.”

“Rüyan aynı ile vaki olacaktır. Ağaçtan murad bizim vücudumuzdur. Yakında biz göçeriz. Lakin bizden önceki hocalar dua edip seccade ve asa verirlerdi. Biz dahi size icazet verelim!” deyip elleriyle icazetname yazdılar. Aradan birkaç gün geçmeden rüya aynı ile vaki olup hocam vefat etti. Hocamın vefatıyla yetim kaldım. Mumu sönmüş eve, suyu çekilmiş değirmene döndüm.

Kara Şems, hocası Amasyalı Muslihuddin Efendi'nin vefatından sonra mübarek, velî bir zatı bulup talebe olmak istedi. Tokat'ta bulunan zahit ve müttaki olan, yüz yaşını geçmiş bulunan Şeyh Mustafa Kirbasî adında bir zata gidip talebe olmak istedi. O zat buyurdu ki:

“Sen gençsin, ben ise ihtiyar ve hastalıklıyım. Riyazete (nefsin istemediklerini yapmak) kuvvetim yoktur. Seni terbiye ile meşgul olamam. Lakin sadık bir talebeysen cenab-ı Hak senin mürşidini ayağına gönderir. Bu mürşid altı ay sonra Tokat'a gelecektir.”

Kara Şems bundan sonra tekrar Zile'ye dönüp ilim öğretmekle meşgul oldu ve Muhtasar-ı Menar üzerine, Zübdetü'l-esrar adlı bir şerh yazdı.

İlim öğretmekle meşgul iken, Tokat'a, Abdülmecid Şirvanî isminde bir zatın geldiğini duyup onun yanına gitti. Abdülmecid Şirvanî'nin sohbetine ve mübarek ellerini öpme şerefine kavuştu. Abdülmecid Şirvanî sohbetin sonuna doğru;

“Ey Kara Şems! Benim, Allahü tealanın emri ve sevgili Peygamberimizin işaretiyle kendi memleketimi, ailemi ve sevenlerimi terk edip dağ ve beldeleri aşıp gelmem, sadece seni irşad ve terbiye içindir.” buyurdu.

Kara Şems bu anı şöyle anlatır:

“Abdülmecid Şirvanî'nin bu sözünü duyunca Şeyh Mustafa Kirbasî'nin daha önce vermiş olduğu müjdeyi hatırladım, hesap ettim ki tam altı ay geçmişti.”

Abdülmecid Şirvanî'nin sohbetine kabul edilişini şöyle anlatır:

“O zatın huzuruna varınca bu fakirde istek ve arzu görüp; ‘Siz bu civardaki kasaba ve şehirlerin meşhur bir kişisisiniz. Halk nazarında yüksek birisiniz. Böyle iken huzurumuzda zilleti ve dervişliği kabul edersiniz. Halktan rağbet göremezsiniz. Bu duruma pişman olursunuz. Çünkü bu yol sıkıntılar ve meşakkatler yoludur.’ buyurunca; ‘Canlar feda muhabbet-i canane sır değil, Erbab-ı aşk'a terk-i sır etmek hüner değil.’ dedim.”

Bunun üzerine; “Sen sadık bir talebesin. Biz de seni irşad etmekle vazifeliyiz. Riyazet ve mücahedeye tahammül edersin. Az zamanda rıza-i İlahi'ye kavuşursun.” buyurup; “Yara yol iki kademdir birisi cana bas, Çünkü bu meydana geldin merd isen merdane bas.” beytini okudu ve fakiri kabul buyurdu.

Abdülmecid Şirvanî'nin hizmetinde bulunup sohbetinden istifade etti. Feyz alıp tasavvuf derecelerinde yükseldi. Dünya sevgisinden uzaklaşıp hakikate yöneldi. Şemseddin Sivasî, Abdülmecid Şirvanî'den kısa zamanda feyz alıp tasavvufun yüksek derecelerine kavuştu. Hocası tarafından insanlara, Allahü tealanın dinini ve sevgili Peygamberimizin güzel ahlâkını anlatmakla vazifelendirildi. Şöhreti her tarafta duyuldu.

Devrin Sivas valisi Hasan Paşa, kendisini Sivas'a davet edip yaptırdığı Meydan Camii'ne vaizlik için vazifelenderdi ve cami yanına yaptırılan dergaha yerleştirdi. Aynı zamanda cami imamlığı da kendisine verildi. Orada ilim öğretmek ve insanlara vaaz ve nasihatle meşgul oldu.

Hayatının sonuna doğru, Sultan Üçüncü Mehmed Han'la birlikte Eğri seferine katıldı. Eğri seferiyle ilgili olarak talebelerinden Receb Efendi şöyle nakleder:

“Şemseddin Sivasî bir gün bu fakiri odalarına çağırıp; ‘Din düşmanlarının (Hıristiyanların), sınırlarda bulunan Müslümanlar üzerine baskı ve zulümleri haddinden fazla olmuş, tahammül edilemez hâle gelmiştir. İçimde onlara karşı sefere gitme arzusu belirdi.’ buyurdu.”

Bu sözü üzerine, ihtiyar olduklarını, zayıf bünyelerinin sefere çıkmaya engel olacağını ve bu hususa dair padişahtan da herhangi bir haber gelmediğini söyledim. Bunun üzerine;

“Bize işaret ve tembih olundu ki: ‘Sefer hazırlıklarını tamamla! Fetih ve zafer senin için mukarrerdir.’” buyurdu.

Ben de; “Şüphesiz ben sadece hak dine boyun eğip yüzümü, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah'a çevirdim ve ben O'na ortak koşanlardan (müşriklerden) değilim.” mealindeki En'am suresi 79. ayetini okudum. Bunun üzerine;

“Bize müjde verildi ki yakında güçlü bir padişah gaza edip birçok fetihlerde bulunacak ve müminlerin kalbleri de sevinçle dolacaktır.” buyurdu.

Çok geçmeden Üçüncü Mehmed Han, Osmanlı padişahı oldu. Şemseddin Sivasî hazretleri, altı deve, altı katır ve kendi için de bir at satın alıp sefer hazırlığını tamamladı. Sivas'da medfun bulunan Gazi Abdülvehhab'ın sancağını yanlarına alıp Ayasofya yakınındaki Kapı Ağası Dergahı'nda bulunan Koca Şeyh'e verdi.

Bütün sefer hazırlıkları tamam olunca mübarek bir günde her türlü erzak ve mühimmat hayvanlara yüklendi. Bütün şehir ahalisi Şeyh Şemseddin Sivasî'yi uğurlamak üzere toplandı. Beklerken bir kapıcıbaşı acele ile koşarak gelip Padişahtan Eğri Seferi'ne katılmak üzere davet geldiğini belirten fermanı okudu. Bunun üzerine Şeyh Şemseddin hazretleri;

“İşittik ve itaat ettik. Zaten biz iki senedir hazırlıklıydık. Bismillah, hemen gidelim!”

diye el kaldırıp dua buyurdu. Orada toplananlar duaya âmin deyip gözyaşları arasında uğurladılar.

Uzun yolculuktan sonra Üsküdar'a geldiler. Henüz genç olan, Üsküdarî Aziz Mahmud Hüdayî onu karşılayıp ellerini öptü. Şeyh Şemseddin Sivasî, Mahmud Hüdayî'ye;

“Oğlum siz yeganesiniz (bir tanesiniz). Bugünden sonra fazlalaşırsınız.”

diye dua edip ileride çok büyük bir velî olacağını müjdeledi. O gece sabaha kadar birlikte sohbet ettiler.

Sohbet esnasında Aziz Mahmud Hüdayî; “Yaşınız seksene ulaşmış, vücudunuz da zayıftır. Kendinize eziyet etmeseniz, çünkü her an nefsiniz ile büyük cihaddasınız.” diyerek, seferden alıkoymak istedi. Bu sözüne cevaben;

“Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam'ın bütün emirlerine uymak lazımdır. Büyük cihadı yaptık. Ancak küçük cihat kalmış idi. Bu emirlerine de ihtiyar olarak uymak isteriz.” buyurdu.

Üsküdar'da üç gün kaldıktan sonra dördüncü gün, Padişah tarafından gönderilen bir kadırga ile İstanbul'a geçip Ayasofya yakınında bir yere yerleştirildi. Daha sonra Sinan Paşa köşküne, padişah Sultan Üçüncü Mehmed Han tarafından davet edildi. Uzun müddet sohbette bulundular. Bu sohbette Şeyhülislam Sa'deddin Efendi de hazır bulundu.

Sohbet esnasında padişah, Şemseddin Sivasî'ye;

“Tarafımızdan sizi sefere davet etmek üzere gönderilen kapıcıbaşımız sizi yola çıkmak üzere hazır bulmuş. Hazırlıklı olduğunuza göre bu işin sonunda ne olacağını bilirsiniz. O hâlde bizi müjde işaretinizle sevindirip neticeden haber vermenizi isteriz.” dedi.

Bunun üzerine Şemseddin Sivasî;

“Hadis-i şerifte; ‘Amellerin en faziletlisi, müminleri sevindirmektir.’ buyuruldu. Malumunuz ola ki Eğri zaferi biraz zahmet çektikten sonra müyesser olacak. Düşman yenik ve perişan olacaktır. Hatırınızı hoş tutun!”

müjdesini verdi.

Şemseddin Sivasî hazretlerinin bu cevabına sevinen padişah, kendi üzerindeki samur kürkü ona giydirdi. Ayrıca kapıcılar kethüdası Mehmed Ağa vasıtasıyla, iki yüz altın sikke, dervişlerine de yüz altın sikke ihsan edip;

“Bunlar helal malımızdır. Kabul buyursunlar!” dedi.

Şeyh Şemseddin hazretleri;

“Allahü tealanın emri üzere kimseye su-i zan etmemeli, hüsn-i zanda bulunmalıdır. Kimseyi araştırmak ve teftiş etmekle vazifeli değiliz. Tasavvufta da her geleni Allahü tealadan gelmiş bilip hediyeleri ve ihsanları kabul etmek gerekir.” buyurdu.

Birkaç gün İstanbul'da kaldıktan sonra Padişah ve orduyla birlikte yola çıkıp Eğri kalesi önlerine ulaştılar. Kale kolay bir şekilde fethedilip harap olan yerler tamir edildi. Ancak asıl düşman askerlerinin, kale yakınlarında bir başka yerde olduğu öğrenilince ordugâh, düşmanın karşısına nakledildi. Küffar askerinin sayısı çoktu. Rivayet edilir ki yedi yüz bin kişilik bir orduydu.

İslam ordusuyla küffar ordusu karşılaştı. İslam ordusunda bozgun ve firar baş gösterdi. Padişah Üçüncü Mehmed Han, yerinden hareket etmeyip;

“Ey Rabbimiz! Üzerimize bol bol sabır dök. Ayaklarımıza kuvvet ve sebat ver, bizi kafirler kavmi üzerine muzaffer kıl.”

mealindeki Bakara suresi 250. ayet-i kerimesini okudu.

Padişahın yanında şeyhülislam, kazaskerler, şeyhler ve bazı vazifeliler haricinde kimse kalmadı. Hazine ve cephanelik düşman tarafından zapt edildi. Bu firar ve bozgun üzerine her şeyin bittiğini zanneden Padişah, Şemseddin Sivasî hazretlerini çağırıp;

“Söylediklerinizin tersi vaki oldu.” deyince Şemseddin Sivasî;

“Padişahım söylediklerimiz doğrudur. Kafirin hezimete uğramasına yarım saat kalmıştır. Şu anda bir kuvvet sahibi tasarruf için ortaya çıkmak üzeredir. Bu an fethin başlangıç anıdır. Hatırını hoş tut!” diye cevap verdi.

Gerçekten de çok geçmeden, Şemseddin Sivasî hazretlerinin tarif ettiği şekilde bir zat ortaya çıktı. Bunu gören şeyh, hemen Padişahın huzuruna çıkarak; “Fetih vaktidir.” diye müjdeledi.

Pir Veli Dede denilen yaşlı bir müridi, Şemseddin Sivasî herhangi bir sefere çıktığında gider evinde beklerdi. Yine bir defasında Şemseddin Sivasî sefere çıkmış ve fakat müridi geciktiğinden kapıda kalmıştı. Kapının kilitli olduğunu görünce de dönmeyerek, beklemeye başlamıştı. Nihayet içerden; “Kapıda kim var.” diye seslenen şeyhinin sesini duydu. Bunun üzerine; “Kapılarda bekleyen kulunum.” diye cevap verdi. Ses tekrar gelerek; “Kapılarda bekleyene kapı kapanmaz.” dedi. Bunun üzerine kapı açıldı. İçeriye girdiğinde kimseyi bulamadı. Akabinde araştırdı ki şeyhi daha o seferden dönmemişti. Şemseddin Sivasî 29 halife tayin etti. Damadı olan Receb Efendi de talebelerinin en büyüklerindendir. Diğer halifeleri şunlardır: Abdülmecid Sivasî, Şeyhi Abdülmecid Şirvanî'nin büyük oğlu Veliyyüddin Efendi, Veliyyüddin Efendi'nin kardeşi Muhammed bin Abdülmecid Şirvanî, Mevlana Şeyh Abdülhay Kayserî, Alaaddin Efendi, Şeyh Hamidüddin Aksarayî ahfadından Muhyiddin Efendi, Sinan Halife, Muslihuddin Sivasî, Mahmud Dede, Şuayb Dede, Mahmud Dede, Hüseyin Dede, Zeynelabidin Halife, Mustafa Dede, Âma Mehmed Halife (Kara Şems'in vasiyeti üzerine türbedarlığını yaptı), İdris Halife, Muhyiddin Halife, Ahmed Dede, Mısrî el-Hac Mustafa Halife, Kemal Halife, Mustafa Halife, Pir Mehmed Efendi (Şemseddin Sivasî'nin büyük oğlu), Muhyi'l-kemalat Efendi, Şeyh Receb Efendi (yeğeni ve Necmü'l Hüda müellifi). Şemseddin Sivasî, vefat ettikten sonra yerine oğlu Pir Mehmed Efendi iki sene müddetle post-nişin oldu. Ondan sonra da onun en yakınlarından biri olan Şeyh Receb Efendi seccadenişin oldu. Şemseddin Sivasî'nin ağabeyi Ebü'l-Leys eş Şeyh Muharrem Efendi, âlim, fazıl, fakih, muhaddis ve müfessir idi. 1000 (m. 1591)'de vefat etti. Meşhur eserleri arasında Hediyyetü's-süluk fi şerh-i Tuhfetü'l-müluk ile Camî'nin Kavaid'ine haşiye ve yine Camî'nin Nefehat'ını Künuzu'l Evliya adıyla Arapçaya tercümesi sayılabilir. Bunun oğlu Abdülmecid Sivasî, Şemseddin Sivasî'nin halifesidir. Şeyhî mahlası ile şiirler yazmıştır. Divanı vardır. Başka telifatı da bulunmaktadır. İstanbul'da 1049 (m.1640) senesinde vefat etti. Şemseddin Sivasî'nin diğer ağabeyi Ebü'l Maanî İbrahim Efendi, Şemseddin Sivasî ile beraber Zile'den Sivas'a hicret etti. İstanbul'da bir ara müderrislik yaptı. Sivas Hasan Paşa (Meydan) Camii'nde imam iken 1000 (m. 1591) senelerinde vefat etti. Şemseddin Sivasî halifelerinden ve Necmü'l-Hüda müellifi Şeyh Receb Efendi'nin babasıdır. Şeyh Receb Efendi, Şemseddin Sivasî'nin damadı ve vasisidir. Çocukluğundan beri hizmetinde bulundu. Necmü'l-Hüda adlı eseri hocası hakkındaki en etraflı malumatı havidir. Şemseddin Sivasî'nin kardeşi Mevlana İsmail, ağabeyinden istifade etti. Fıkıh ve hadis âlimi idi. Sivas müftülüğü yaptı. Mülteka'ya şerhi vardır. Bunun torunu Şeyh Abdülehad Nurî meşhur bir âlim ve velî olup Sivasîyye tarikatının kurucusudur. 1061 (m. 1651) senesinde vefat etti.

Eserleri: 

Anadolu'da yetişen evliyanın büyüklerinden olup gönüllere taht kurmuş olan zamanının bir tanesi Şemseddin Sivasî hazretleri, zahirî ve batınî ilimlerde yüksek derece sahibiydi. Çeşitli ilimlere dair manzum ve nesir olarak yazdığı kırka yakın eseri vardır. Farsça ve Arapçadan tercümeler yapmıştır. Eserleri iki ana grupta toplanabilir. 

1- Divan-ı Şemsî: Tevhid, na't ve gazellerden teşekkül etmiş olan Divanı, bir divandan ziyade bir divançedir. Mevcut şiirler, ustalıkla söylenmiş olup zaman zaman da nâzımını birinci sınıf şâirler arasına sokacak seviyededirler. Yazma bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Lala İsmail Kısmı No: 453/3'te kayıtlıdır. Eser 1984'e Sivas'ta yayınlanmıştır. Şiirlerinde Şemsî mahlasını kullanan Şemseddin Sivasî hazretleri, divanındaki kıymetli şiirlerinde şu konuları işler: 1- Bu dünya, fanî ve vefasızdır. İnsanı gaflette bırakan, boş ve lüzumsuz şeylerle oyalayan, Allahü tealanın rızasına kavuşmayı engelleyen düşmandır. Bu dünyanın lezzetlerine aldanmamak gerekir. Bu lezzetler geçici ve aldatıcıdır. 2- Allahü tealanın rızasına kavuşmak için bir Allah adamından ders almak, ona talebe olmak gerekir. Bu zatın huzurunda nefsi, kötülüklerden temizlemelidir. 3- Peygamber Efendimizin şefaati çok önemlidir. O'nun şefaati olmazsa insanların hâli çok perişandır. O'nun şefaatine kavuşabilmek için Sünnet-i seniyyesine tam sarılmak gerekir. 4- Sevgiliden gelen eziyete sabırla tahammül göstermek gerekir. Sevgilinin cefası, aşıka vefadır. Aşıklar için en kötü durum sevgilinin ilgisizliğidir. 5- Allahü tealanın verdiği sayısız ni'metlere şükretmek gerekir. Çünkü Allahü teala bütün nimetlerini insanoğlu için yaratmıştır.

2- El-Sefayıh fî tercemeti'l-levayıh: Eser, Molla Camî'nin Levayıh adlı Farsça mensûr, yer yer manzum tevhidle alâkalı eserinin bir tercemesidir. Şemseddin Sivâsî, başta Allah'ın büyüklüğünden bahsederek, Peygamberimize meth ve duada bulunuyor. Daha sonra tevhid hakkında malumat veriyor. Eser 985 (m. 1577) yılında telif edilmiştir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Mihrişah Sultan Kısmı No: 270/2'de kayıtlıdır. 

3- Heşt Behişt: Mesnevî tarzındaki eser, dört makama ve her makam da iki bölüme ayrılmıştır. Birinci makam adil emirler, ikinci makam ilmi ile amil âlimler, üçüncü makam cömert zenginler ve dördüncü makam ise fakirlerin durumları ile alâkalıdır. Bunun yanı sıra ayet ve hadisler getirilerek mevzuya açıklık kazandırılmakta ve buna göre izâhlar yapılmaktadır. Yukarıda zikredilen makamlarda ayrıca hikaye ve münacaatlara da yer verilmektedir. Eser vezir Osman Paşa'ya ithaf edilmiştir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Mihrişah Sultan Kısmı No: 282'de kayıtlıdır. 

4- Gülşenabad: Diğer adı Baharu's-sufiyye'dir. 560 beyitlik mesnevî tarzında bir eser olup çiçekleri karşılıklı konuşturarak tasavvufî konuları anlatmaktadır. Yazma bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi Bölümü No: 1642'de kayıtlıdır. Eser 1997'de İstanbul'da neşredilmiştir. 

5- İbretnüma: Feridüddin Attar'ın İlahiname adlı eserinin manzum tercümesidir. Ancak motamot (birebir) değil hulasa şeklinde yapılmıştır. Yüz hikayeden meydana gelmiştir. Her hikaye sonunda ibret başlığı altında hikayenin bir değerlendirilmesi yapılmıştır. Eser 983 (m. 1575) yılında Sivas'ta yazılmıştır. Bir nüshası Süleymâniye Kütüphanesi Mihrişah Sultan Bölümü No: 248'de kayıtlıdır. 

6- İrşadü'l-avam: Halk için yazılmış 255 beyitlik bir eser olup 2003'te Sivas'da yayınlanmıştır.

7- Kitabü'l-hıyaz min sevbi gamamü'l-feyyaz: Diğer adı Menakıb-ı İmam-ı A'zam olup İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin menkıbelerinden ibarettir. 1291 (m. 1874) yılında İstanbul'da basılmıştır. 8- Menasik-i Hac: Diğer adı Umdetü'l-huccac'dır. Hac için gerekli bilgileri ihtiva eder. 2009'da yayınlanmıştır. 

9- Mir'atü'l-ahlâk ve Mirkatü'l-eşvak: Mukaddime'den anlaşıldığına göre eseri eshab-ı yemin ve eshab-ı şimal, onların sıfatları ve durumlarını açıklamak maksadı ile telif etmiştir. On bab ve on fasıldan müteşekkildir. Eshab-ı yeminin ahlâkı olan ahlâk-ı hamideyi bablar, eshab-ı şimalin vasıfları olan evsaf-ı zemimeyi de fasıllar içinde sıralamaktadır. Bizzat kendisi; “Mir'atü'l-ahlâk, salike ahlak aynasıdır.” demektedir. Her babdan sonra onun zıddı mahiyetteki fasıl zikredilmektedir. Eser, diğerlerinde olduğu gibi hatimetü'l-kitab ile Hallü meakıdi'l-kavaid adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Meclis-i Şuray-ı Milli Kütüphanesi No: 86769'da kayıtlıdır son bulmaktadır. Manzum olan eser 996 (m. 1588)'de Sivas'da telif edilmiştir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hekimoğlu Ali Paşa Bölümü No: 612'de kayıtlıdır. 

10- Mevlid-i Nebî: 1217 beyitten oluşan eser 988 (m. 1580)'de yazılmıştır. Eser Hasan Aksoy tarafından doktora tezi olarak hazırlanıp 1984'te İstanbul'da neşredilmiştir. 

11- Süleymanname: Müellifin ilk manzum eseri olup 1684 beyittir. 964 (m. 1557)'de yazmıştır. Hazreti Süleyman ile Belkıs arasında geçen hadiseleri anlatır. Eser 1997'de Cambridge Harvard Üniversitesinde neşredilmiştir.

12- Tercemei Kaside-i Bürde: Metin ve manzum tercüme bir arada bulunmaktadır. Yazma nüshası İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi Türkçe Yazmalar No: 3053'te bulunmaktadır. 

13 - Hallü meakıdi'l-kavaid: Arapça mensur bir eserdir. İbn-i Hişâm'ın Kavaidü'l-i'rab adlı Arapça nahvine dair eserinin bir haşiyesidir. 1311'de İstanbul'da basılmıştır. 

14- Zübdetü'l-esrar fi şerhi muhtasari'l-Menar: Usul-i fıkha dair Arapça bir eserdir. 974 (m. 1567)'de Sivas'ta yazmıştır. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Yahya Tevfik Bölümü, No: 1401'de bulunan eser 1999'da Sivas'da neşredilmiştir. 

15- Menazilü'l-ârifîn: İmam-ı Gazalî hazretlerinin risalelerinden faydalanılarak yazılmış olup dört bölümden meydana gelmiştir. Tasavvuf hakikatlerini anlatır. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Mihrişah Sultan Bölümü, No: 270/1'de kayıtlıdır. 

16- Menakıb-ı Çihar-ı Yar-i Güzin: Sevgili Peygamberimizin dört halifesini anlatan eserdir. Son olarak 1325'te İstanbul'da basılan eser, 1995 yılında Hakikat Kitabevi tarafından İstanbul'da sadeleştirilerek neşredildi. Kara Şems'in en meşhur eseridir. Bu eser Eyub bin Sıddık'a da nisbet edilmektedir. 

17- Umdetü'l-edib fi'tte'lim ve't-te'dib: Diğer adı Kavaid-i Farisiyye'dir. Farsça gramer kitabıdır. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Aşir Efendi Bölümü No: 417/1'de kayıtlıdır. 

18- Nakdü'l-hatır: Kehf suresinin tefsiridir. Eshab-ı Kehf, Hızır Aleyhisselam, Musa ve Zülkarneyn Aleyhimüsselam kıssalarını anlatır. 1003 (m. 1594) yılında Şemseddin Sivâsî Mevlid adlı eserini telif edişini hülasaten şu şekilde anlatmaktadır: “Peygamber'imize hizmet etmek maksadıyla kalbime mevlid yazmak fikri düştü. Çok sayıda mevlid yazılmış olmakla birlikte bunlardaki zorluk ve ihtilaf beni menetmeye koyulduysa da neticede kalemi, kâğıdı ve kitapları elime aldım. O sırada; “Ey yazmayı çok arzu eden sana yardım edeyim mi?” şeklinde bir ses geldi. Bu ses doğuların ve batıların efendisinin sesiydi. Kalem ve kâğıtlar elimden düştü. Kalbime hararet çöktü. Başımı önüme eğdim ve ağladım. Namaz kılıp salat ü selam getirdim. Yüzümü Allah'a ve Resul'üne çevirip Peygamber'in istiğrak denizine daldım, uyudum. Bu hâlde kendimi Makam-ı asgar'da ayakta duruyor gördüm. İlerde bir cemaat vardı ki onlar Peygamberimiz ve eshabı idiler. Onlardan biri bana teveccüh etti. Zannederim o kişi Hazreti Ali idi. Kucağında kokular saçan bir child vardı. Hazreti Ali: “Bunu al. Sana Resulullah verdi.” dedi. Sonra uyandım. Kalbim nur, hikmet ve ilimle dolu idi. Yazmaya başladım. Allahü teala bana mevlid hususunda daha önce kimseye açılmamış kapıları açtı. Çünkü insanlar; “Peygamberimizin mevlidi apaçıktır.” diyorlar. Hâlbuki ben diyorum ki O'nun mevlidi hem zahirî ve hem de manevîdir. Bu husus başlangıçtan sona kadar hep böyledir. Nitekim Peygamberimiz; “Ümmetimden bir topluluk, kıyamet gününe kadar daima hak üzere bulunacaklardır.” buyurmuştur. Bu kişiler âlimler, sultanlar ve kadılardır...”

19- Dairetü'l-usul: Türkçe ilm-i usule dairdir. Kütüphanelerde nüshasına rastlanmamıştır. 

20- Emr-i İlahî ve Huccet-i ilahî: Tasavvufa dair iki bölümlük bir eserdir. Emr-i ma'ruf mevzuu eserin ana konusunu teşkil etmektedir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Düğümlü Baba Bölümü No. 225'te kayıtlıdır.

Kara Şems hazretleri buyurdu ki: “Günah zehir, tövbe panzehirdir; günah deniz tövbe ondaki kayıktır; günah yara, tövbe merhemdir; günah necaset, tövbe sabundur; günah karanlık, tövbe ışıktır; günah soğuk, tövbe ateştir (sıcaklıktır); günah keşf-i avret, tövbe perdedir; günah siyahlık, tövbe onu parlatan kalaydır.”

Sahte tarikatçıları şöyle zemmeder: “Er oğlı diyü bir cahil hımarı, Bulup şeyh idinürler anı yarı. Geçer meclisde toy gibi küridür, Öper cühhal elin hoş hoş kırıdur. Görür bu rağbeti sanur ki şeyham, Hakikat idemez kel başına em. Kerametler satar hıdmetde gafil, Ki şeyh idindiler bir nice cahil. Konar kartal gibi dünya leşine, Düridür bir yolı kendi başına. Ne ayata uyar ne hod hadise, Nedür bu diyü sorsan ol habise. Cevab virür ki erkan-evliyadur, Bu sözi dahı bilün iftiradur. Ne ilmi var ne zühdi ne diyanet, Ne hilmi var ne takva ne emanet. Gözi haindür işi kalb uğrı, Bu haliyle sanurlar anı doġrı. Düşüp kapulara olmış dilenci, Velayet de satar gör ol yalancı. Acebdür bu ki bu hali görürler, Dönüp bundan yine himmet umarlar. Getürür halvetine kız u avret, Sıkar elini ya'ni itdi himmet. Kimine kız virür kimine oğlan, Bilün kafir olur ana inanan.”

Divanından seçmeler: Nat-ı Şerif. Kapına geldi asiler, Şefaat ya Resulallah! Suçunu bildi kasiler, Şefaat ya Resulallah! Ne ettim ise ben ettim, Yanıldım nefse zulm ettim, Henüz suçum bilip geldim, Şefaat ya Resulallah! Ne ilmim var ne amelim, Perişan cümle ahvâlim, Vesveseyle dolu bâlim, Şefaat ya Resulallah! Bu Şemsi abd-ı abıkdır, Ne etsen ona layıktır, Velî yoluna sadıktır, Şefaat ya Resulallah! (Kasi Duygusuz, Bâl: Kalb gönül, Abd: Köle, Abık: Kaçak.)

Gazel

Hudâvenda şu âlemde, Esen yeller seni ister,
Ayakları gubâr olmuş. Tozan yollar seni ister.

Eğer cindür, eğer hayvan Eğer melek, eğer insan,
Seni zikr etmede yeksan, Dönen diller seni ister.

Bulam diye ister ânı Gezer arayı arayı,
Dolaşıp kûh-u sahrâyı, Akan seller seni ister.

Seherlerde okur virdi, Verir âşıklara derdi,
Bahâne eylemiş verdi. Gezen güller seni ister.

Yıldızlar, ay, güneş bî-cân, Karan yok eder seyrân.
Olup Serkeşte vû hayran, Dönen gökler seni ister.

Yolun Sedd eylemiş ağyar, Kalıp gurbette eyler zar,
Bu Şemsî gibi her kim var, Duyan kullar seni ister.

Gubâr Toz, Yeksan: Dümdüz, beraber, bir, Kûh: Dağ, Vird: Belli zamanlarda okunan tesbih, duâ, Verd: Gül, Bî-cân: Cansızlar. Serkeşte: Şaşkın, perişan, başı dönen.

Kıyamazsan bâş-ü cana, Irak dur girme meydâna,
Bu menzile nice canlar, Baş oynar i’tibâr olmaz.

Bu dünyâ balına banma, Hayallerine aldanma,
Ebedî kalırım sanma, Fenâdır payidar olmaz.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası