Malikî mezhebi fıkıh ve tefsir âlimi. Künyesi Ebü'l-Abbas olup ismi Ahmed bin Ebü'l A'la İdris bin Abdurrahman bin Abdullah İbni Yakub el-Senhacî el-Behnesî el-Mısrî el-Malikî el-Karafî'dir. Lakabı Şihabeddin'dir. Aslen Karafe bölgesinden olduğu için “Karafî” diye tanınır. 626 (m. 1228) yılında Mısır'da Behnes'e bağlı Buş (Behebşim) köyünde doğdu. 684 (m. 1285) yılında Kahire'de Darü't-Tıyn (Darü's-Selam) köyünde vefat etti ve Karafe'de defnolundu. Mağribli Senhace aşiretine mensuptur. Ailesi Mısır'a gelip önce Karafe'ye, sonra Behnes beldesindeki Buş köyüne yerleşmişti. Karafî köyünde Kur'an-ı Kerim'i ezberledi. On yaşında Kahire'ye gitti. Sahibiyye Medresesi'nde ders gördü. Sultanü'l-ulema diye tanınan İzzeddin bin Abdüsselam eş-Şafiî, el-İmam el-Allame Şerefeddin Muhammed bin İmran (Şerif el-Kerekî diye meşhur), Cemaleddin İbnü'l-Hacib, Kadı'l-kudat Şemseddin Ebu Bekr Muhammed bin İbrahim bin Abdülvahid İdrisî'den ilim öğrendi. Şemseddin Ebu Bekr Muhammed el-İdrisî'nin Kitabü'l-Vüsul ve Sevabü'l-Kur'an adlı eserini, ondan dinledi. Vefatına kadar İbn-i Abdüsselam'dan ayrılmadı. Bu vesileyle Şafiî fıkhında derinleşti. Malikî mezhebinde zamanın en önde gelen âlimi idi. Şerefeddin Sübkî'nin vefatı üzerine dört mezhebe göre tedrisat yapan Salihiyye Medresesi'ne müderris tayin edildi. Hiçbir resmî vazife almadı. Çok talebe yetiştirdi. Şihabeddin el-Merdavî, Ebu Hafs Taceddin Ömer el-Fakihanî, Ebu Abdullah Muhammed bin İbrahim el-Bekkurî, İbni Raşid el-Kafsî, Ebu Hayyan el-Endelüsî, Abdülkafi es-Sübkî ve İbnü binti'l-Eaz talebelerinin en meşhurlarındandır. İbni Ferhun onun hakkında; “Karafî, aklî ve naklî ilimlerde kendisini yetiştirmiş, bilhassa fıkıh ilminde mesafe katetmiş bir âlimdir.” demektedir. Zamanının büyük âlimlerinden İbn-i Dakikiliyd, Karafî'nin vefatını öğrendiği zaman; “Fıkıh usulünde zamanın bir tanesi gitti.” demiştir. Karafî, zamanının en büyük fıkıh âlimlerindendir. Sadece zamanının değil, gelmiş geçmiş en kıymetli fıkıh, bilhassa fıkıh usûlü âlimi olarak tanınmıştır. Malikî mezhebinde eshab-ı tahriç ve tercihdendir. Doğu'da ve Batı'da farklı bir tona bürünmüş olan Malikî mezhebinin usûlünü birleştirmiş; iki beldede de çok okunan beş temel eseri bir araya getirerek Zahire kitabını yazmıştır. Karafî, doğru bildiğinden şaşmayan bir tabiate sahipti. Kendisine mahsus fetvaları vardır. Bilhassa Şafiî mezhebini çok iyi bildiği için zaman zaman fetvalarında bunu nazara almıştır. Bilhassa Füruk adlı eserinde bu husus daha çok göze çarpar. Amelî değil sözlü örfe itibar etmesi; takvaya daha yakın bulduğu mezhebin kavliyle fetva vermesi gibi hususlar tenkit sebebi olmuştur. Bu sebeple zamanında Malikî mezhebinde hak ettiği itibarı görmemiştir. Hatta bazıları tarafından tenkit edilmiştir. Ancak Şatıbî, İbn-i Cüzey gibi sonra gelen Malikî âlimleri kitaplarından çok istifade etmiş ve kendisine hak ettiği değeri vermiştir. İlminin çokluğu kadar, edep ve tevazusu da çoktu. Ancak Karafî sadece bir fıkıh âlimi değildir. Zamanının aklî ve naklî ilimlerini gayet iyi öğrenmişti. Alet ilimlerinde sözü hüccet olan âlimlerdendi. Arap edebiyatında üstad idi. Ayrıca kelam ilminde de otorite tanınırdı. Matematik, astronomi ve tıp ilmiyle de meşgul olmuştur. Hadis ilminde diğer ilimler kadar kuvvetli olmadığı söylenirse de bunun sebebi Gazalî, Cüveynî gibi onun da kelam ve fıkıh kitaplarındaki hükümlerin senetleriyle fazla meşgul olmamasından kaynaklanır. Karafî, müçtehit olmayanların mutlaka bir mezhebe bağlı bulunmasının gerekliliğini vurgurlar. İlim adamının üç safhada yetiştiğinden bahseder. İlk olarak mezhebine ait muhtasar kitapları okuyup ezberlemelidir. Ancak bu safhada fetva veremez. İkinci safhada bu muhtasar kitapların şerhlerini okuyup hükümleri ezberlemelidir. Usûl-i fıkıhta derinleşmelidir. Bunları bitirdikten sonra ancak mezhebinin meşhur görüşleri ile fetva verebilir. Üçüncü safhada artık mezhebinde derinleşir. Artık mezhep içinde tahriç ve tercihte bulunabilir.
Eserleri:
Fıkha ait eserleri:
1- Kitabü'z-zahire fi'l-fıkh min ecli kütübi'l-Malikîyye.
2- Kitabü'l-Ümniyye fî İdraki'n-Niyyet.
3- El-Ahkam (Kitabü'l-yevakit fi ahkami'l-mevakit).
4- Kitabü'l-münciyyat.
5- Şerhü'l-Cellab.
6- Kitabü'l-istiğna fi ahkami'l-istisna.
7- El-Beyan.
8- Kifayetü'l-lebib.
9- El-Mucin.
10- Er-Raid fi'l-Feraiz.
Usul-i Fıkha ait eserleri:
11- Kitabü't-tenkih fi usuli'l-fıkh.
12- Nefaisü'l-Usul.
13- Şerhu Tenkihi'l-fusul.
14- El-Ikdü'l-manzum.
15- Envarü'l-Büruk fi envai'l-füruk.
16- El-İhkam fi Temyizi'l-Ahkam.
Kelam ilmine ait eserleri:
17- Kitabü'l-inkad fi'l-i'tikad.
18- Kitabü şerhi'l-erba'in fî usûli'd-din.
19- Kitabü'l-ecvibeti'l-fahire an esileti'l-facire fî reddi ala ehl-i kitab.
20- Kitabü'l-Ebsar fi Müdrikat.
Ayrıca bahsedilen diğer eserleri:
- Kitabü'l-kavaid.
- Kitabü'l-ecvibe an esileti ve inde ala hutabi İbn-i Nubata.
- Kitabü't-Ta'likat.
- El-Müfid.
- Kitabü'l-ahkam fi'l-fark beyne'l-fetava.
- El-Mubikat fi'l-ed'iyye ma yecuzü minha ve ma yahrumuh.
- Kitabü'l-umum.
- Kitabü'l-ihtimalati'l-mercuha.
- Kitabü'l-Bariz.
Ebü'l-Abbas Ahmed Karafî, Süleymaniye Kütüphanesi'nin İzmirli kısmı 492 numarada kayıtlı Kitabü'l-Fürûk adlı eserinde, zühd, hased ve ucb hakkında şöyle buyurmaktadır: Zühd, yani dünyadan el çekmek, mal ve mülkün olmaması demek değildir. Zühd; kalbin dünyaya, mala bağlılığının olmamasıdır. Çünkü zahid, bazen insanların en zenginlerinden olabilir. Fakat buna rağmen o yine zahiddir. Çünkü o, elinde bulunan mala, mülke ve servete itibar etmez. Onları hatırına bile getirmez. Onun için malın varlığı ile yokluğu arasında fark yoktur. Elinde bulunanı Allah yolunda harcamak ona çok kolay gelir. Bazı kimseler vardır, çok fakir olmalarına rağmen zahid değillerdir. Hatta kalbi dünya sevgisi ile dolu olduğu için çok hırslıdır. Hırsından dünyaya doymak bilmez. Bundan dolayı zühd, malın olup olmamasına bağlı olmayıp kalbin dünyaya i'tibar etmemesine, kıymet vermemesine bağlıdır. Haramlardan el çekmek ise elbette lazımdır. Hased; Allahü tealanın bir kuluna ihsan ettiği nimetin ondan çıkmasını istemektir. Faydalı olmayan, zararlı olan bir şeyin ondan çıkmasını istemek, hased olmaz. “Gayret” olur. İlmini, mal, mevki ele geçirmek, günah işlemek için kullanan din adamından ilmin gitmesini istemek gayret olur. Malını haramda, zulümde, İslamiyet'i yıkmakta, bid'atleri ve günahları yaymakta kullananın malının yok olmasını istemek de hased olmaz, din gayreti olur. Bir kimsenin kalbinde hased bulunur, kendisi buna üzülür, bunu istemezse, bu günah olmaz. Kalpte bulunan hatıra, günah sayılmaz. Hatıranın kalbe gelmesi insanın elinde değildir. Kalbinde hased bulunmasından üzülmezse veya arzusu ile hased ederse, hased olur, haram olur. Bu hasedini sözleri ile hareketleri ile belli ederse, günahı daha çok olur. Hadis-i şerifte; “İnsan, üç şeyden kurtulamaz; su-i zan, tayere, hased. Su-i zan edince buna uygun harekette bulunmayınız. Uğursuz zan ettiğiniz şeyi Allaha tevekkül ederek yapınız. Hased ettiğiniz kimseyi hiç incitmeyiniz!” buyuruldu. Tayere, uğursuzluğa inanmaktır. Su-i zan, bir kimseyi kötü zan etmektir. Bu hadis-i şeriften anlaşılıyor ki kalpte haset hasıl olması, haram değildir. Bundan razı olmak, devamını istemek, haram olur. Hadis-i şerifte; “Kalbe gelen kötü şey söylenmedikçe ve buna uygun hareket edilmedikçe affolur.” buyuruldu. İnsanın kalbine küfre sebep olan bir düşünce gelince bundan üzülür ve hemen reddederse, bu kısa düşünce küfür olmaz. Farzı yapmamak veya bir haramı yapmak düşüncesi de böyledir. Fakat senelerce sonra kâfir olmaya karar verirse, hatta bunu bir şarta bağlasa dahi imansız olur. Senelerce sonra haram işlemeğe niyet ederse, karar verirse, o anda günaha girer. Fakat haramı işlemenin günahı, işlemeğe niyet etmekten daha büyüktür. Ucb; yaptığı ibadetleri, iyilikleri beğenerek, bunlarla övünmektir. Yaptığı ibadetlerin, iyiliklerin kıymetini bilerek, bunların elden gitmesini düşünerek korkmak, üzülmek ucb olmaz. Yahut bunların Allahü tealadan gelen nimetler olduğunu düşünerek sevinmek de ucb olmaz. Bunların Allahü tealadan gelen nimetler olduğunu düşünmeyerek, kendi yaptığını, kazandığını sanarak sevinmek, kendini beğenmek, ucb olur. Ucbun zıddına; minnet denir. Minnet, nimete kendi eliyle, kendi çalışmasıyla kavuşmadığını, Allahü tealanın lütfu ve ihsanı olduğunu düşünmektir. Böyle düşünmek, ucb tehlikesi olduğu zaman farz olur. Diğer zamanlarda ise müstehabdır. İnsanı ucba sürükleyen sebeplerin başında, cehalet ve gaflet gelmektedir. Bu ucbdan kurtulmak için her şeyin Allahü tealanın dilemesi ile ve yaratması ile meydana geldiğini ve akıl, ilim, ibadet etmek, mal ve mevki gibi kıymetli nimetlerin Allahü tealanın lütfu ve ihsanı olduklarını düşünmek lazımdır. “Nimet”, insana faydalı olan, tatlı gelen şey demektir. Bütün nimetleri gönderen Allahü tealadır. O'ndan başka yaratıcı ve gönderici yoktur. Karafî buyurdu ki: “Hased edenlerle münazara etmeyi bırakın. Çünkü bu durumda siz öfkelenirsiniz, hased eden bundan faydalanır ve inkar eder.”